Türkiye’de siyaset dili uzun süredir sertleşiyor. Ancak son yıllarda yaşanan bazı tartışmalar, meselenin yalnızca siyasî kutuplaşma olmadığını; toplumun derinlerinde taşınan önyargıların kriz anlarında nasıl açığa çıktığını da gösteriyor. Özellikle Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı ve cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde kullanılan bazı ifadeler, yalnızca bir siyasî liderin performansına dönük eleştiri sınırlarını aşmış; doğrudan kimlik merkezli, dışlayıcı ve ayrımcı bir dile dönüşmüştür.
Merdan Yanardağ “Alevilerin haini çok olur”, Orhan Bursalı “Aleviler siyaseti cemaati oluştu”, Fikri Sağlar “Kılıçdaroğlu 13 yıl boyunca Alevileri sömürerek işbaşında kaldı” gibi kamuoyunda etkili olan bazı sol aydın ve siyasî isimlerin kullandığı söylemler bu açıdan dikkat çekicidir. Benzer şekilde Mine Kırıkkanat’ın kullandığı “kılıç artığı” ifadesi de Türkiye’de kimlikler üzerinden kurulan üstünlük ve dışlama dilinin ne kadar kolay dolaşıma sokulabildiğini göstermiştir. Toplumsal hafızada etnik ve mezhepsel imaları çağrıştıran bu tür ifadeler, Türkiye’nin demokratikleşme sorununu açık biçimde ortaya koymaktadır. Çünkü bu ülkede insanlar çoğu zaman fikirleriyle değil, kökenleriyle; siyasî tutumlarıyla değil, aidiyetleriyle yargılanmaktadır.
Kılıçdaroğlu Eleştirisi Meşrudur, Kimliği Üzerinden Saldırı Değildir
Kemal Kılıçdaroğlu elbette eleştirilebilir. Hatta sert biçimde eleştirilmelidir. Sonuçta siyaset kurumu başarı, başarısızlık, strateji ve sonuç üzerinden değerlendirilir. Seçim kaybetmiş bir liderin performansının sorgulanması kadar doğal bir durum yoktur.
Ancak Türkiye’de özellikle bazı çevrelerde dikkat çeken nokta şudur: Kılıçdaroğlu’na yönelik eleştiriler çoğu zaman siyasî başarısızlığı, örgütsel tercihleri ya da liderlik kapasitesi üzerinden değil; Alevi kimliği üzerinden şekillenmiştir. Açık ya da örtük biçimde “toplum onu kabul etmez”, “Türkiye buna hazır değil”, “mezhep gerçeği var” gibi cümleler kurulmuştur. Bazı yorumcular daha ileri giderek seçim sonucunu doğrudan onun mezhebî kimliğine bağlamıştır.
Bu yaklaşım iki açıdan sorunludur. Birincisi, milyonlarca yurttaşın eşit vatandaşlık hakkını zedelemektedir. İkincisi ise siyasî başarısızlığın gerçek nedenlerini tartışmayı engellemektedir. Çünkü bir liderin hatalarını analiz etmek yerine, yenilgiyi kimliğe bağlamak kolaycı ama tehlikeli bir yoldur.
Sorun Yalnızca Muhafazakâr Kesimde Değil
Türkiye’de uzun yıllar Alevilere yönelik önyargıların yalnızca İslamcı ya da muhafazakâr Sünnî çevrelerde bulunduğu varsayıldı. Oysa son tartışmalar gösterdi ki mesele bundan çok daha geniştir. Kendini laik, seküler, Atatürkçü, ilerici, solcu ya da özgürlükçü olarak tanımlayan bazı kesimlerde de benzer refleksler güçlü biçimde yaşamaktadır.
Normal şartlarda bu çevrelerin çoğulculuğu, laikliği, yurttaşlık eşitliğini ve kimlikler karşısında devlet tarafsızlığını savunması beklenir. Ancak kriz anlarında aynı çevrelerden gelen bazı söylemler, bu ilkelerin ne kadar yüzeysel içselleştirildiğini ortaya koymaktadır.
Çünkü söz konusu Aleviler olduğunda, bazı kesimlerin bilinçaltındaki önyargılar hızla devreye girmektedir. “Bizden biri ama fazla öne çıkmasın”, “toplum buna hazır değil”, “lider olabilir ama aday olmasın” gibi cümleler, modern ve seküler bir dille yeniden üretilmiş ayrımcılıktan başka bir şey değildir.
Bu nedenle Türkiye’de ayrımcılığı yalnızca sağ-muhafazakâr blokla açıklamak eksik kalır. Solun, merkez muhalefetin ve entelektüel çevrelerin de kendi içindeki mezhepsel ve kültürel önyargılarla yüzleşmesi gerekir.
Türk Solu ve Aydınlarının Tarihsel Kör Noktası
Türkiye solu tarihsel olarak emek, eşitlik, özgürlük ve adalet söylemleri üretmiştir. Ancak kimlik meselelerinde her zaman tutarlı bir sınav verdiğini söylemek zordur. Kürt meselesinde, başörtüsü meselesinde, dindar kesimlerle ilişkilerde ve Alevilik konusunda zaman zaman vesayetçi ya da seçici bir özgürlük anlayışı sergilenmiştir.
Aleviler de bu seçiciliğin önemli örneklerinden biridir. Alevi yurttaşlar çoğu zaman “laik cephe”nin doğal müttefiki olarak görülmüş; fakat özne olarak değil, destek kitlesi olarak değerlendirilmiştir. Onların kimlik talepleri, inanç özgürlüğü sorunları, cemevlerinin statüsü ya da temsil meseleleri çoğu zaman ikinci plana itilmiştir.
Daha çarpıcı olan ise, Alevi bir siyasetçi sistemin en üst makamına talip olduğunda ortaya çıkan rahatsızlıktır. Bu noktada bazı çevreler, yıllarca savundukları eşit yurttaşlık ilkesini bir kenara bırakmış ve seçilebilirlik bahanesiyle ayrımcı dili meşrulaştırmıştır.
Kimlik Üzerinden Eleştiri, Demokratik Kültürü Çürütür
Bir insanı siyasî tercihleri, performansı veya söylemleri üzerinden eleştirmek meşrudur. Ancak onu mezhebi, etnik kökeni ya da inancı üzerinden mahkûm etmek demokratik kültürü zedeler. Çünkü bu yöntem, bireyi özne olmaktan çıkarır ve ait olduğu kategoriye hapseder.
Bugün Alevilere yönelik kullanılan bu dil, yarın başka bir kimliğe yöneltilebilir. Kürtlere, Sünnilere, dindarlara, sekülerlere, göçmenlere ya da başka toplumsal gruplara… Ayrımcı dilin en büyük tehlikesi, normalleştiğinde herkesi tehdit eder hale gelmesidir.
Üstelik bu söylem yalnızca hedef alınan topluluğa zarar vermez; kamusal tartışmanın kalitesini de düşürür. Çünkü siyaset fikirlerin yarıştığı alan olmaktan çıkar, kimliklerin çatıştığı zemine dönüşür.
Laiklik ve Özgürlük Sadece Slogan Olamaz
Türkiye’de bazı çevreler laiklik, özgürlük ve çağdaşlık kavramlarını sıklıkla kullanmaktadır. Ancak bu kavramların gerçek anlamı, yalnızca yaşam tarzını korumak değil; kendisinden farklı olanın da eşit haklara sahip olmasını savunabilmektir.
Eğer bir kişi seküler yaşam tarzını savunurken Alevi kimliğini küçümseyebiliyorsa, laiklik anlayışı eksiktir. Eğer bir entelektüel özgürlükten söz ederken mezhepsel önyargıları yeniden üretiyorsa, özgürlük söylemi samimiyet testinden geçemez. Eğer bir Atatürkçü yurttaşlık eşitliğini savunup aday söz konusu olduğunda “ama Alevi” diyorsa, burada ciddi bir tutarsızlık vardır.
Sonuç: Türkiye’nin Gerçek İhtiyacı Yüzleşmedir
Kemal Kılıçdaroğlu tartışması gelip geçecektir. Seçimler kaybedilir, liderler değişir, partiler dönüşür. Ancak bu süreçte ortaya çıkan bir gerçek kalacaktır: Türkiye’de Alevilere yönelik önyargılar yalnızca belli mahallelerin değil, çok daha geniş kesimlerin zihninde yaşamaktadır.
Bu nedenle mesele sadece bir siyasetçiye yapılan haksızlık değildir. Mesele, eşit yurttaşlık ilkesinin ne kadar içselleştirildiğidir. Türk solu, aydınları, sanatçıları, sekülerleri ve Atatürkçüleri de kapsayan geniş muhalif çevrelerin kendi içlerindeki ayrımcı reflekslerle yüzleşmesi gerekmektedir.
Gerçek demokratlık, yalnızca iktidarı eleştirmek değil; kendi mahallesindeki haksızlıkları da cesaretle sorgulayabilmektir. Türkiye ancak bu yüzleşmeyi başarabilirse daha özgür, daha eşitlikçi ve daha huzurlu bir topluma dönüşebilir. Aksi halde savunulan değerlerle kullanılan dil arasındaki çelişki büyür, inandırıcılık zedelenir ve toplumsal barış her kriz anında biraz daha yara alır.

