Tabiî Hâkim İlkesi ve İmamoğlu Yargılaması

Tabiî hâkim ilkesi açısından ülkemize ve hukuk sistemimize bakıldığında ne görmekteyiz? Özellikle İmamoğlu davası gibi popüler ve çok ilgi çeken davalar incelendiğinde karşımıza nasıl bir manzara çıkmakta?

Tabiî hâkim ilkesi ve Hukuk devleti olma

Hukukun hakimiyetinin ve hukuk devleti olmanın en önemli göstergelerinden ve güvencelerinden biri tabiî hâkim ilkesidir. Bu ilke basit ama son derece güçlü bir fikre dayanır: Bir kişi ancak ve ancak suçun işlendiği iddia edilen tarihten önce kurulmuş ve yetkileri yine vakadan evvel belirlenmiş bir mahkeme tarafından yargılanabilir. Başka bir ifadeyle, bir kişiyi yargılamak için olayın ortaya çıkmasından sonra mahkeme kurulamaz ya da davaya bakacak hâkim keyfî biçimde değiştirilemez. Böyle olması ve yapılması tabiî hâkim ilkesine aykırı bir durum teşkil eder.

Bu ilkenin arkasındaki düşünce oldukça açıktır. Eğer devletler belirli kişiler veya gruplar için onların yargılama konusu olan fiillerinden sonra mahkeme kurabilirse, yargı adaletin değil günlük siyasetin bir parçası ve aracı haline gelir. Böyle bir yerde ve durumda hukukun hakimiyetinden söz edilemez. Bu nedenle tabiî hâkim ilkesi yalnızca teknik bir usûl kuralı değildir, aynı zamanda bireyin devlet karşısındaki özgürlüğünün önemli bir güvencesidir.

Türkiye’de bu ilke uzun yıllardır hukuk ve siyaset tartışmalarının merkezinde yer almaktadır. Özellikle bazı mahkeme türlerinin kurulması veya kaldırılması bu tartışmaları yeniden alevlendirmiştir. Yassıada düzmece yargılamalarına bakınca Yassıada’da tabiî hâkim ilkesinin açıkça ihlâl edildiğini görürüz.  1980 darbesi sonrasında kurulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri de tabiî hâkim ilkesi bağlamında en çok eleştirilen yargı kurumlarından biriydi. Bu mahkemelerde askerî hâkimlerin bulunması, sivillerin askerî nitelikte bir mahkeme önünde yargılanmasına yol açıyordu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlar da bu mahkemelerin bağımsızlığı konusunda ciddi şüpheler bulunduğunu ortaya koydu. Sonuçta Türkiye 2004 yılında Devlet Güvenlik Mahkemelerini kaldırmak zorunda kaldı.

Benzer bir tartışma daha sonra özel yetkili mahkemeler döneminde yaşandı. Terör ve örgütlü suçlarla mücadele amacıyla kurulan bu mahkemeler, özellikle Ergenekon ve Balyoz davaları sırasında geniş yetkileri nedeniyle yoğun eleştirilere maruz kaldı. Hukuk çevrelerinin önemli bir bölümü bu mahkemelerin olağan yargı düzeni dışında kaldığını savunuyordu. Bu mahkemeler de 2014 yılında kaldırıldı. Aynı yıl kurulan Sulh Ceza Hâkimlikleri ise yeni bir tartışmanın başlangıcı oldu. Bazı hukukçular bu hâkimliklerin yapısının tabiî hâkim ilkesini zedelediğini ileri sürdü. Ancak, Anayasa Mahkemesi yapılan başvuruları reddederek bu kurumun tabiî hâkim ilkesine aykırı olmadığına karar verdi.

Bu tartışmaların gösterdiği önemli bir gerçek vardır: Tabiî hâkim ilkesi yalnızca hukuk kitaplarında yer alan soyut bir kavram değildir. Aksine, tabiî hâkim ilkesi yargının bağımsızlığı ve vatandaşın devletin hak ihlâllerine sebep olabilecek eylem ve işlemlerine karşı korunma güvencesi olması açısından hayatî bir öneme sahiptir. Bir hukuk devletinde mahkemeler kişilere göre değil, kurallara göre çalışmalıdır. Hangi mahkemenin hangi davaya bakacağı önceden belli olmalı ve bu düzen keyfi biçimde değiştirilmemelidir. Aksi halde adalet sistemi inanılırlığını ve güvenilirliğini kaybeder.

Türkiye’nin hukuk pratiği tarihi, bu ilkenin zaman zaman zorlandığını, zaman zaman da yeniden güçlendirildiğini gösteriyor. Ancak, hangi siyasi görüşten olursa olsun, herkes için ortak bir gerçek vardır: Tabiî hâkim ilkesi olmadan âdil yargılama olmaz. Bu yüzden, hukuk devletini gerçekten korumak isteyen herkesin bu ilkeye sahip çıkması gerekir. Çünkü tabiî hâkim ilkesi yalnızca bir yargılama kuralı teşkil etmez, aynı zamanda özgür bir toplumun temel güvencelerinden biri olma fonksiyonunu üstlenir.

İmamoğlu davası ve tabiî hâkim ilkesi

Tabii hâkim ilkesi, modern hukuk devletinin temel dayanaklarından biri sayılır. Türkiye’de de Anayasa’nın 37. maddesiyle güvence altına alınmıştır.

Son yıllarda Türkiye’de bu ilke özellikle bazı davalar çerçevesinde yeniden tartışılmaktadır. Bu tartışmaların merkezinde yer alan örneklerden biri de İBB eski Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında açılan ve kamuoyunda geniş yankı bulan yolsuzluk ve usulsüzlük davasıdır. Bu dava, özellikle yargılama sürecindeki bazı gelişmeler nedeniyle tabiî hâkim ilkesi bakımından da değerlendirilmektedir.

Tabiî hâkim ilkesi açısından temel soru şudur: Bir kişinin yargılandığı mahkeme ve hâkim, davaya konu olan olaydan önce kanunla belirlenmiş midir, yoksa sonradan yapılan idarî veya yargısal düzenlemelerle mi belirlenmiştir? Eğer bir davada mahkeme sonradan kurulmuşsa ya da davaya bakacak hâkimler olaydan sonra özel olarak görevlendirilmişse, bu durum tabiî hâkim ilkesine aykırılık iddialarına yol açabilir.

Ekrem İmamoğlu davası çerçevesinde yapılan tartışmaların önemli bir kısmı, davaya bakan mahkeme heyetinde yapılan değişiklikler ve bazı yargısal işlemler etrafında yoğunlaşmaktadır. Bazı hukukçular, özellikle yargılama sürecinde hâkimlerin görev yerlerinin değiştirilmesi veya mahkeme heyetinin yeniden düzenlenmesi gibi uygulamaların tabiî hâkim ilkesini zedeleyebileceğini ileri sürmektedir. Bu görüşe göre, davaya bakacak hâkimlerin yargılama sürecinde değiştirilmesi, toplumda yargının tarafsızlığı konusunda soru işaretleri doğurabilir.

Buna karşılık farklı bir hukukî görüş daha vardır. Bu görüşe göre söz konusu dava, zaten çok önceden kanunla kurulmuş olan normal ağır ceza veya asliye ceza mahkemeleri içinde görülmektedir ve kişiye özel kurulmuş bir mahkeme söz konusu değildir. Dolayısıyla mahkeme yapısı itibarıyla tabiî hâkim ilkesine aykırı bir durum bulunmadığı ileri sürülmektedir. Bu görüşü savunan hukukçular, hâkim değişikliklerinin yargı sistemi içinde zaman zaman görülebilen idarî tasarruflar olduğunu ve bunun tek başına tabiî hâkim ilkesinin ihlâli anlamına gelmeyeceğini belirtmektedir. Ayrıca mahkeme veya hâkim değişikliği mesela yargılananların reddi hâkim talebinde bulunması halinde de vuku bulabilir. Burada bakılması gereken en önemli şey göreve gelen kişilerin daha önce sistemin bir parçası olup olmadığıdır. Sistemin parçası olan hâkimler yargılama sürecini devam ettirebilirler ve bu tabiî hâkim ilkesine aykırı olmaz.  Ancak yeni şahıslar dışardan hâkim olarak atanmışsa tabiî hâkim ilkesinin çiğnendiğinden şüphe edebiliriz.

Bu noktada önemli olan husus, tabii hâkim ilkesinin yalnızca hukukî bir teknik kural değil, aynı zamanda yargıya duyulan güvenin temel unsurlarından biri olmasıdır. Bir davanın hukuken doğru yürütülmesi kadar, kamuoyunda adil yürütüldüğü izlenimini vermesi de hukuk devletinin sağlığı ve geleceği açısından önemlidir. Yargılama süreçlerinde ortaya çıkan tartışmalar çoğu zaman bu güven meselesiyle ilgilidir.

Ekrem İmamoğlu davasının tabiî hâkim ilkesine aykırı olup olmadığı konusunda hukuk dünyasında yukarda sözü edilen iki farklı değerlendirme bulunmaktadır. Benim şahsî kanaatim de tabiî hâkim ilkesinin ihlâl edilmediği yönündedir. Zira, yargılamayı yapan mahkemeler vakadan önce kurulmuştur ve hâkimler olaylardan önce istihdam edilen kişilerdir. Ancak, bu tartışmanın önemi, bence, tabiî hâkim ilkesinin hukuk devleti açısından ne kadar önemli olduğunu bir kere daha göstermesidir. Bunun ana sebebi adil yargılamanın yalnızca doğru karar vermekle değil, aynı zamanda doğru usûlle yargılama yapmakla mümkün olmasıdır.

İmamoğlu ne yapıyor?

İmamoğlu yargılamalarında İmamoğlu’nun tutumu tabiî hâkim ilkesinin sorgulanmasından ziyade konuyu siyasileştirmeye ve yargılamayı bir bakıma imkânsızlaştırmaya yöneliktir. Oysa bu yargılama İmamoğlu’nun önüne muazzam bir fırsat çıkarmıştır: Aleyhine öne sürülen delillere karşı delillerle cevap vermek ve bütün iddiaların temelsiz olduğunu göstermek… Ancak ne yazık ki İmamoğlu ve destekçileri bu yolu tercih ve takip eder bir tavır ve ruh hâli içinde değiller…

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et