Daron Acemoğlu kuşkusuz çağımızın en tanınmış iktisatçılarından biri. Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların ekonomik gelişmedeki rolüne ilişkin çalışmaları sayesinde 2024 Nobel Ekonomi Ödülü’nü aldı. Türkiye’de de özellikle kategorik muhalif ve sol çevrelerde yalnızca başarılı bir iktisatçı olarak değil, ekonomi, demokrasi ve Türkiye siyaseti konusunda sözleri âdeta nihai hüküm sayılan bir entelektüel olarak karşılanıyor. Nobel ödülünden sonra Türkiye’ye geldiğinde Fatih Altaylı’nın programına katılması ve daha sonra Koç Üniversitesi gibi ortamlarda yaptığı konuşmalar Acemoğlu’nun gördüğü ilgiyi daha da artırdı. Ancak, Nobel ödülü sahibi olması bir iktisatçının her konuda haklı olduğunu göstermez. Bu noktada yine Nobel Ödüllü bir bilim ve fikir insanı olarak Hayek’in Nobel Ödülü’ne ilişkin eleştirilerini hatırlamakta fayda var…
Acemoğlu’nun kurumlar ve ekonomik gelişme üzerine yaptığı önemli çalışmalar ile liberalizm ve demokrasi hakkında ileri sürdüğü görüşleri birbirinden ayırmak gerekir. Nitekim yeni kitabı What Happened to Liberal Democracy? tam da bu bakımdan tartışılmaya değer. Kitabın temel meselesi liberal demokrasinin neden gerilediği ve nasıl yeniden güçlendirilebileceğidir. Acemoğlu çözüm olarak “çalışan sınıf liberalizmi” adını verdiği, ekonomik eşitsizliği azaltmayı, toplulukları güçlendirmeyi, teknolojiyi emek lehine yönlendirmeyi ve kamusal kapasiteyi artırmayı hedefleyen bir anlayış öneriyor.
Klasik liberalizmden oldukça uzakta
Acemoğlu’nun liberalizmi klasik liberalizm değildir. Klasik liberal düşüncenin merkezinde bireysel özgürlük, özel mülkiyet, sözleşme özgürlüğü, sınırlı devlet ve hukuk devleti vardır. Devletin temel görevi belirli ekonomik sonuçları üretmek değil, insanların kendi amaçlarının peşinden barışçı biçimde gidebilecekleri genel kuralları korumaktır.
Acemoğlu ise ekonomik düzeni daha müdahaleci ve sonuç odaklı biçimde ele almaktadır. Teknolojinin hangi yönde ilerlemesi gerektiği, otomasyonun ne ölçüde teşvik edilmesinin icap ettiği, hangi işlerin “iyi iş” sayılacağı ve ekonomik büyümenin hangi toplumsal sonuçları vermesinin faydalı olduğu konusunda devlete önemli görevler yüklemektedir. Yeni kitabında da ekonomik büyümeyi, “paylaşılan refah”ı ve toplulukların güçlendirilmesini liberal demokrasinin temel şartları arasında görmektedir.
Buradaki temel klasik liberal itiraz şudur: Bu sonuçların hangisinin doğru olduğuna kim karar verecek? Hangi teknoloji toplum için faydalıdır, hangi otomasyon “fazla”dır, hangi ücret yapısı adildir, hangi iş kalitelidir? Bu kararların bürokratlar, akademisyenler veya siyasi otoriteler tarafından merkezi biçimde verilmesi ciddi bir bilgi problemi yaratır.
Hayek’in klasik liberal düşünceye en büyük katkılarından biri tam da budur. Ekonomik bilgi dağınıktır. Milyonlarca insanın ihtiyaçları, tercihleri, yetenekleri ve yerel bilgileri tek bir merkezde toplanamaz. Piyasa, insanların birbirinden bağımsız kararlarını fiyatlar aracılığıyla koordine eder. Acemoğlu ise piyasa mekanizmasını kabul etmekle beraber ortaya çıkan sonuçları siyasal ve bürokratik yollarla daha yoğun biçimde düzeltmeye eğilimlidir.
Bu sebeple onu saf veya güçlü bir piyasa ekonomisi savunucusu saymak zordur. Acemoğlu kapitalizmi reddetmez, girişimciliğin ve büyümenin önemini kabul eder. Fakat ekonomik düzenin kendi kendine gelişen yönüne duyduğu güven sınırlıdır. Piyasa sonuçlarını yeniden şekillendirmek için devlet müdahalesine geniş yer açar. Bu açıdan klasik liberalizmden ziyade modern sosyal demokrasiye veya Amerikan liberalizmi denen çizgiye yakındır.
The Economist’in Ağustos 2026’da Acemoğlu hakkında yayımladığı sert eleştirinin bir kısmı da bu geniş akademik etki ile politika sonuçlarının ikna ediciliği arasındaki mesafeye yönelmişti. Dergi, Acemoğlu’nun kurumlar teorisinden yapay zekâya kadar çeşitli alanlardaki iddialarını sorguladı. Acemoğlu ise eleştiriyi zayıf delillere dayanan ve yapıcı olmayan bir karalama olarak nitelendirdi. Bu cevapta haklı olduğu taraflar vardır; ancak, eleştirinin zayıf olması, Acemoğlu’nun bütün politika görüşlerini doğru yapmaz.
Fatih Altaylı’nın Programında Demokrasi ve Türkiye
Acemoğlu’nun demokrasi anlayışını değerlendirmek bakımından Fatih Altaylı ile yaptığı program özellikle ilginçtir. Programda demokrasi ile ekonomik büyüme arasında otomatik ve basit bir ilişki olmadığını söylüyor. Demokratikleşmenin kısa vadede bazı ülkelerde kaos veya ekonomik sorunlar yaratabileceğini kabul ediyor, ancak uzun vadede kapsayıcı kurumların gelişme bakımından üstün olduğunu savunuyor. Kurumları ekonomik başarının ve siyasi gelişmenin merkezine yerleştiriyor.
Bu yaklaşımın önemli ve doğru tarafları vardır. Demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir; hukukun üstünlüğü, temel haklar, kurumsal güven ve iktidarın sınırlandırılması önemlidir. Ancak, Acemoğlu’nun demokrasi anlayışında klasik liberal açıdan bir gerilim dikkat çekmektedir. Demokrasiye yalnızca iyi ekonomik ve toplumsal sonuçlar ürettiği ölçüde değer verilirse, seçmenin tercihleri teknokratik kriterlerin gerisine düşebilir.
Demokrasi, halkın bizim doğru bulduğumuz tercihi yapması değildir. Seçmenler bazen ekonomistler, akademisyenler veya eğitimli elitler tarafından yanlış bulunan tercihlerde bulunabilirler. Demokratlığın gerçek testi de tam burada ortaya çıkar: Seçmenin tercihine katılmasak bile onun siyasi sonuç üretme hakkını kabul edecek miyiz?
Acemoğlu’nun yeni kitabında eğitimli elitlerin işçi sınıfından uzaklaşmasını ve liberal demokrasinin bu yüzden taban kaybetmesini eleştirmesi bu bakımdan değerlidir. Fakat aynı zamanda çözümü büyük ölçüde yine uzmanların tasarladığı ekonomik ve kurumsal politikalarda araması bir çelişki yaratıyor. Elitizmi eleştirirken siyasete geniş bir teknokratik müdahale alanı açmak kolayca başka tür bir elitizme dönüşebilir.
Fatih Altaylı programındaki Mustafa Kemal değerlendirmesi ise ayrıca dikkat çekicidir. Acemoğlu, Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Mustafa Kemal’in siyasal sistemi daha fazla açma imkânı bulunduğunu, ancak bunun yerine gücü merkezileştirdiğini söyledi. Osmanlı’nın son dönemindeki parlamentoların ve Millî Mücadele yıllarındaki siyasal yapının daha çoğulcu unsurlar taşıdığına işaret etti. Bu sözler Türkiye’de özellikle Kemalist çevrelerde büyük tepki topladı.
Bu noktada Acemoğlu’nun tespiti önemlidir ve bana göre demokrasi bakımından önceki değerlendirmelerinden daha isabetlidir. Türkiye’de tek parti yönetiminin çoğulculuğu ortadan kaldırması ve siyasi gücü merkezileştirmesi gerçekten demokratik gelişmeyi önce önleyen sonra geciktiren temel unsurlardan biridir. Acemoğlu’nun bunu söylemesi, Türkiye’de kendisini destekleyen kimi kategorik muhalif çevrelerin de kendi demokrasi anlayışlarını sorgulamalarını gerektirir.
Türkiye’de Acemoğlu’na bakışta ilginç bir durum var. Acemoğlu’nun Erdoğan’a veya güncel Türkiye’ye yönelik eleştirileri bazı çevrelerde büyük bir memnuniyetle karşılanırken, Mustafa Kemal dönemindeki otoriterleşmeye dair eleştirileri aynı çevrelerin en azından bir bölümünü rahatsız etmektedir. Oysa demokratik ilkeler kişilere göre değişmez. İktidarın merkezileşmesi yanlışsa her zaman yanlıştır. Kaldı ki bugün Türkiye’de iyi kötü işleyen bir demokrasi varken Mustafa Kemal dönemi otoriter ve totaliter özellikler sergileyen bir diktatörlüktü.
Liberal demokrasi mi, “iyi sonuçlar” rejimi mi?
Acemoğlu’nun demokrasi anlayışındaki en temel problem, liberal demokrasi ile belirli ekonomik ve toplumsal sonuçları fazla iç içe geçirmesidir. Gelirin daha eşit dağılması, iyi işlerin artması, sosyal refahın yükselmesi ve teknolojinin çalışanları güçlendirmesi elbette arzu edilebilir. Fakat bunların gerçekleşmemesi bir sistemi otomatik olarak demokrasi olmaktan çıkarmaz.
Demokrasi öncelikle bir siyasi karar alma ve iktidar değiştirme yöntemidir. Rekabetçi seçimler yapılır, iktidar seçimle gelir ve seçimle gidebilir, muhalefetin iktidara gelme ihtimali gerçektir. Liberal demokrasi buna ayrıca temel hakları, hukuk devletini, ifade özgürlüğünü ve iktidarın sınırlandırılmasını ekler. Bir rejimin ekonomik sonuçlarının kötü olması onun kötü yönetildiğini gösterebilir; fakat bu tek başına diktatörlük olduğunu göstermez. Aynı şekilde ekonomik bakımdan başarılı bir rejim de otomatik olarak demokratik olmaz.
Bu ayrım Türkiye bakımından bilhassa önemlidir. Türkiye’de kategorik muhalefetin bir bölümü “demokrasi” kelimesini fiilen “bizim desteklediğimiz siyasi kadronun iktidarı” anlamında kullanıyor. Erdoğan seçim kazandığında seçimlerin değeri küçümseniyor, muhalefet kazandığında aynı seçimler demokrasinin zaferi sayılıyor. Oysa demokratlık, seçim sonuçlarının hoşumuza gitmediği zaman da geçerliliğini kabul etmeyi gerektirir.
Acemoğlu’nun Türkiye’deki hayranlarının bir bölümünün asıl problemi de burada ortaya çıkıyor. Nobel ödülünü ve akademik otoritesini kendi siyasi kanaatlerini doğrulayan bir mühür olarak kullanmak istiyorlar. Oysa Acemoğlu’nu gerçekten ciddiye almak, yalnızca hoşumuza giden sözlerini değil, mesela Mustafa Kemal döneminin merkezileşmesine yönelik eleştirilerini de ciddiye almayı gerektirir. Sonuçta Acemoğlu çok önemli bir iktisatçıdır. Kurumların ekonomik kalkınmadaki rolü üzerine yaptığı çalışmalar önemli katkılar sağlamıştır. Ancak bu durum onu liberalizmin veya demokrasinin tartışılmaz otoritesi hâline getirmez.
Klasik liberal açıdan Acemoğlu’nun iktisat anlayışı fazla müdahaleci, sonuç odaklı ve mühendislikçidir. Liberalizm anlayışı bireysel özgürlüğün ve sınırlı devletin ötesine geçerek sosyal demokrat hedefleri liberalizmin asli unsurları hâline getirmektedir. Demokrasi anlayışı ise zaman zaman ekonomik ve sosyal sonuçları demokratik prosedürlerin önüne çıkarma riski taşımaktadır. Fatih Altaylı programındaki bazı sözleri ise Acemoğlu’nun Türkiye’de kendisine sempati duyan çevrelerden daha tutarlı davranabildiğini gösteriyor. Mustafa Kemal döneminin merkezileşmesini eleştirebilmesi bunun açık örneğidir.
Belki de Acemoğlu hakkında yapılması gereken en doğru şey onu ne şeytanlaştırmak ne de Nobel ödülünün arkasına saklanarak dokunulmazlaştırmaktır. İktisatta da demokraside de temel ölçü kişinin unvanı veya aldığı ödüller değil, ileri sürdüğü argümanların gücü olmalıdır.

