İnsan Hayatını Savunmak Neden Ayıp Oldu?

Türkiye’de sokak köpekleri meselesi uzun zamandır bir hayvan sevgisi tartışması olmaktan çıktı. Sorun artık yalnızca sokakta kaç köpek olduğu, belediyelerin görevini yapıp yapmadığı ya da hayvanların nasıl korunacağı meselesi değildir. Daha temel bir noktaya gelmiş durumdayız. Bir toplum, insan hayatına hangi değeri verir? Ve daha da önemlisi, insan hayatını korumak söz konusu olduğunda neden bazı insanlar ahlâkî pusulalarını kaybeder?

Bir çocuğun okula giderken köpek sürüsünden kaçması, bir yaşlının sokakta yürümekten korkması, insanların bisiklet sürerken ya da işe giderken saldırıya uğraması normal değildir. Bunları normalleştiren bir toplum da sağlıklı değildir. Sokakların insanlarla hayvanların kontrolsüz biçimde ortak yaşam alanına dönüştürülmesi, doğaya saygı değil aksine kamusal düzenin çöküşüdür. Elbette hayvanlar acı çeker. Elbette onların da korunması gerekir. Bir köpeğe işkence edilmesini savunmakla sokaklarda kontrolsüz köpek popülasyonuna karşı çıkmak arasında ise uçurum vardır. Ne var ki Türkiye’de tartışmanın önemli bir bölümü bilinçli biçimde bu iki şeyi birbirine karıştırmaktadır. Sokak köpeklerinin toplanmasını isteyen herkes “hayvan düşmanı”, güvenli sokak isteyen herkes “vicdansız”, saldırıya uğrayan insanları hatırlatan herkes neredeyse ahlâken kusurlu ilan edilebilmektedir. Asıl tuhaflık tam burada karşımıza çıkmakta.

Bazı insanlar için sokak köpeği meselesi artık hayvan sevgisinin ötesine geçmiş, neredeyse bir kimliğe dönüşmüş durumda. Köpekler hakkında konuşurken gösterdikleri hassasiyetin küçük bir bölümünü saldırıya uğrayan insanlara göstermiyorlar. Bir köpek öldüğünde öfkeden titreyen kimi insanların, bir çocuk parçalandığında ilk refleksi çocuğa üzülmek değil, “Ama köpekler neden saldırdı?” diye köpeğin davranışına mazeret aramak olabilmekte. Bir insanın ölümünün ardından bile fail durumundaki hayvanın psikolojisini tartışmaya başlayan bir duyarlılığın artık merhametle açıklanması zordur. Merhametin yönünün kaybedilmesidir. Merhamet, bütün canlıları aynı ahlâkî düzleme yerleştirmek değildir.

İnsanın ahlâkî değeri yalnızca acı çekebilmesinden kaynaklanmaz. İnsan geçmişi olan, geleceğini tasarlayan, ailesiyle ve toplumla ilişkiler kuran, sorumluluk taşıyan, anlam üreten bir varlıktır. Bir çocuğun ölümü yalnızca biyolojik bir canlının ölmesi değildir. O çocuğun yaşayabileceği onlarca yıl, kurabileceği ilişkiler, gerçekleştirebileceği hayaller, seveceği insanlar, yaşayacağı bütün ihtimaller de onunla birlikte yok olur. Bu nedenle insan hayatı ile bir hayvanın hayatını ahlâkî açıdan tamamen eşdeğer kabul etmek ilk bakışta son derece merhametli görünen, fakat sonuçları itibarıyla ciddi biçimde sorunlu bir düşüncedir.

Bir bina yanıyor ve içeride bir çocuk ile bir köpek bulunuyorsa, yalnızca birini kurtarabilecek durumda olan insanın çocuğu seçmesi ahlâkî bir kusur değildir. Tam tersine insanlığın binlerce yıllık etik sezgisinin doğal sonucudur. Çünkü ahlâk yalnızca “Bütün canlılar değerlidir” cümlesinden ibaret değildir. Değerler arasında öncelik kurmak da ahlâkın parçasıdır.  Sorun tam olarak burada ortaya çıkıyor. Türkiye’de sokak köpekleri tartışmasında bazı insanlar bütün değerleri aynı düzleme indirerek sahte bir ahlâkî eşitlik yaratıyorlar. Köpeğin sokakta özgürce dolaşmasıyla çocuğun güvenle okula gidebilmesini birbirine denk iki hak gibi değerlendiriyorlar. Fakat değiller.

Bir kamusal alanda tercih yapmak gerekiyorsa öncelik insanın güvenliğidir. Bunun utanılacak hiçbir tarafı yoktur. Şehirler insanlar tarafından insanlar için kurulmuştur. Kaldırımlar insanların yürümesi, parklar çocukların oynaması, yollar insanların seyahat etmesi için vardır. Bir insanın kendi mahallesinde yürüyebilmek için köpek sürülerinin davranışlarını hesaplamak zorunda olması kabul edilebilir bir şehir düzeni değildir. Üstelik “sokakta özgürce yaşasınlar” düşüncesi köpekler açısından da romantik bir yanılsamadır. Sokak bir köpek için doğal yaşam alanı değildir. Açlık, trafik kazaları, hastalıklar, kavga, kötü muamele ve kontrolsüz üreme sokak hayatının gerçekleridir. İnsan eliyle evcilleştirilmiş hayvanları şehirlerin ortasında kaderlerine bırakıp sonra buna “özgürlük” demek hayvan sevgisi değil, sorumluluktan kaçmaktır.

Fakat Türkiye’de tuhaf bir ideolojik dogma oluşmuş durumda. Köpeğin sokakta bulunması başlı başına kutsal kabul ediliyor. Bu noktadan sonra rasyonel tartışma neredeyse imkânsızlaşıyor. Barınakların iyileştirilmesini konuşabilirsiniz. Kısırlaştırma politikalarını konuşabilirsiniz. Sahiplendirmeyi teşvik etmeyi konuşabilirsiniz. Belediyelerin sorumluluğunu tartışabilirsiniz. Fakat “Sokakta kontrolsüz köpek sürüleri olmamalıdır” dediğiniz anda bazı insanların zihninde tartışmanın bütün kapıları kapanıyor. Çünkü artık mesele çözüm değil kimlik haline geliyor.

İnsanlar bazen savundukları düşünceyi kişiliklerinin bir parçası haline getirirler. Böyle olduğunda o düşünceyi eleştirmek, onların gözünde doğrudan kendilerini eleştirmek anlamına gelir. Sokak köpekleri tartışmasında gördüğümüz fanatizmin önemli bir bölümü de buradan kaynaklanıyor. Hayvan sevgisi, ahlâkî üstünlük göstergesinin bir türüne dönüşüyor. “Ben hayvanları seviyorum” cümlesi son derece değerli olabilir. Ama “Hayvanları sevdiğim için onların oluşturduğu tehlikeden bahsedilmesini bile istemiyorum” noktasına geldiğinde sevgi artık gerçeği örten bir dogmaya dönüşür. Daha kötüsü bazı insanların insana karşı geliştirdiği garip küçümsemedir.

“İnsanlar zaten doğaya zarar veriyor.” “İnsanlar daha kötü.” “Bir köpekten ne zarar gelir?” “İnsanlardan daha sadıklar.” Bu tür cümleler ilk bakışta masum bir mizantropi gibi görülebilir. Fakat biraz düşünüldüğünde ciddi bir çelişki ortaya çıkar. İnsan hayatını küçümseyebilme özgürlüğümüzü bile insan uygarlığının yarattığı güvenli ortam sayesinde kullanıyoruz. Hastaneleri, hukuku, bilimi, sanatı, hak kavramını ve hatta hayvan haklarını ortaya çıkaran yine insandır. Hayvan hakları fikrinin kendisi bile insan ahlâkının ürünüdür. Bir köpek başka bir köpeğin hakkını savunmaz. İnsan savunur. Dolayısıyla insanı aşağılayarak hayvan sevgisini yüceltmek, üzerinde oturduğumuz ahlâkî zemini inkâr etmektir. İnsan merkezli bir etik anlayışının mutlaka zalim olması gerektiği düşüncesi de yanlıştır. İnsan hayatını en yüksek değerde görmek, hayvanlara eziyet etme hakkı vermediği gibi tam tersine bize onları koruma sorumluluğu yükler. Ama sorumluluk ile eşitlik aynı şey değildir. Bir hayvana zarar vermemek ahlâkî görevimizdir. Bir insanı hayvandan önce korumak da ahlâkî görevimizdir. Bu iki düşünce arasında hiçbir çelişki yoktur.

Asıl çelişki insan sevgisini hayvan sevgisinin karşıtı haline getiren zihniyettedir. Sağlıklı bir toplumun söylemesi gereken şey aslında son derece basittir. Hayvanlara eziyet etmeyeceğiz. Onları açlığa ve hastalığa terk etmeyeceğiz. Popülasyonu bilimsel yöntemlerle kontrol edeceğiz. Barınakları daha iyi standartlara taşıyacağız. Sahiplendirmeyi teşvik edeceğiz. Ama aynı zamanda sokaklarımızda insanların güvenliğini tartışmasız biçimde sağlayacağız. Çocuklar köpek sürülerinden kaçmayacak. Yaşlılar sokağa çıkarken korkmayacak. Bisiklete binen insanlar saldırıya uğrama ihtimalini hesaplamayacak. Bir anne çocuğunu okula gönderirken “Acaba bugün karşısına köpek sürüsü çıkar mı?” diye düşünmeyecek. Bunların herhangi birini talep etmek hayvan düşmanlığı değildir. Bunlar medeniyetin en temel beklentileridir.

Belki de sokak köpekleri tartışmasının bize gösterdiği en rahatsız edici gerçekler bunlardır. Merhamet bile ölçüsünü kaybettiğinde erdem olmaktan çıkabilir. Aristoteles’in erdem anlayışında olduğu gibi, ahlâkî değer çoğu zaman yalnızca niyette değil, ölçüdedir. Cesaretin fazlası gözükaralık, eksikliği korkaklıktır. Cömertliğin fazlası savurganlığa dönüşebilir. Merhametin de gerçeklikle bağını kopardığınızda ortaya çıkan şey her zaman erdem değildir. Bazen yalnızca duygusal fanatizmdir.

Bir toplumun vicdanı, kaç hayvanı sevdiğiyle değil farklı değerler çatıştığında doğru öncelikleri kurabilmesiyle ölçülür. Ve bazı öncelikler tartışmaya açık değildir. Bir çocuğun hayatı bir köpeğin sokakta kalma özgürlüğünden daha değerlidir. Bir insanın hayat hakkı, kontrolsüz bir hayvan popülasyonunun sürdürülmesinden daha değerlidir. İnsanın güvenliği, romantik sloganlardan daha değerlidir.

Hayvanları koruyalım. Fakat insanı unutarak değil. Çünkü insan hayatının değerini savunmak bir merhametsizlik değil, bütün ahlâk sistemimizin başlayabilmesi için gereken ilk şarttır.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et