Her Şey Hâline Gelen Hiçbir Şey

İnsanlar yalnızca nesnelerle değil o nesnelere yükledikleri anlamlarla yaşarlar. Bir bayrak, bir şehir, bir anıt, bir dini mekân, bir tarihsel figür ya da siyasal bir kurum fiziksel varlığının çok ötesinde anlamlar taşıyabilir. Bunlar zamanla ortak hafızanın, aidiyetin ve kimliğin taşıyıcılarına dönüşür. Toplumların kendilerini tanımlama biçimleri çoğu zaman bu semboller üzerinden şekillenir. Bu nedenle semboller önemsiz değildir. Aksine, toplumsal hayatın en güçlü unsurlarından biridir. Fakat tam da bu güç sembollerin tehlikeli hale gelebileceği bir alan yaratır.

Bir sembol temsil ettiği değerin önüne geçerek araç olmaktan çıkıp amaca dönüştüğünde insanın kendi yarattığı anlam dünyası tersine işlemeye başlayabilir. Bu noktadan sonra sembol artık bir değeri temsil etmez. Değerin kendisiymiş gibi görülmeye başlanır.  Kingdom of Heaven filminde Selahaddin ile Balian arasında geçen kısa konuşma bu çelişkiyi son derece güçlü biçimde ortaya koyar. Balian, Kudüs’ün anlamını sorduğunda Selahaddin önce “Hiçbir şey” der. Birkaç adım uzaklaştıktan sonra dönerek “Her şey” diye ekler. İlk bakışta çelişkili görünen bu iki cevap aslında aynı gerçeğin iki farklı yüzüdür. Kudüs fiziksel açıdan bakıldığında taşlardan, sokaklardan, duvarlardan ve yapılardan oluşan bir şehirdir. Bu yönüyle dünyanın diğer şehirlerinden farklı değildir. Ancak tarihsel ve dinsel anlam dünyası içerisinde Kudüs artık yalnızca bir coğrafi mekân değildir. İnancı, kimliği, kutsallığı, kolektif hafızayı ve tarihsel aidiyeti temsil eder. Dolayısıyla Kudüs hem “hiçbir şey” hem de “her şey” olabilir. Burada belirleyici olan şey şehrin fiziksel niteliği değil insanların ona yüklediği anlamdır.

İnsan topluluklarının semboller üretmesi kaçınılmazdır. Çünkü semboller karmaşık ve soyut fikirlerin görünür hale gelmesini sağlar. Millet soyut bir kavramdır; bayrak onu görünür kılar. İnanç soyuttur; kutsal mekân onu somutlaştırır. Adalet soyuttur; hukuk kurumları ve sembolleri onu temsil eder. Tarih ise geçmişte kalmış olaylardan oluşmasına rağmen anıtlar, törenler ve anlatılar sayesinde bugünle ilişki kurar. Bu açıdan semboller toplumsal hafızanın araçlarıdır. Ancak sorun sembol ile onun temsil ettiği değer arasındaki ilişkinin tersine dönmesiyle ortaya çıkar. Bir sembol başlangıçta belirli bir değeri ifade ederken zamanla o değerden bağımsız bir kutsallık kazanabilir. İnsanlar artık sembolün neyi temsil ettiğini değil sembolün kendisini korumaya başlar. Böylece araç amaç haline gelir. Bir kutsal mekânı korumak adına insanlar öldürülebilir. Bir dini savunmak adına merhamet terk edilebilir. Bir milleti korumak adına o milletin bireylerinin özgürlükleri sınırlandırılabilir. Bir devleti korumak adına hukuk askıya alınabilir. Bir özgürlük idealini savunmak adına başkalarının düşüncelerine tahammül edilmeyebilir. Bir tarihsel figürü korumak adına tarih üzerine düşünmek veya tartışmak engellenebilir. Buradaki çelişki oldukça açıktır. İnsan bir değeri koruduğunu düşünürken o değerin içeriğini ortadan kaldırabilir. Bu nedenle sembollerin toplumsal işlevi kadar onların nasıl kutsallaştırıldığını da sorgulamak gerekir.

Kutsallaştırma yalnızca dinî bir süreç de değildir. Siyasal, kültürel ve tarihsel alanlarda da gerçekleşebilir. Bir devlet, bir lider, bir ideoloji, bir bayrak, bir devrim veya bir tarih anlatısı zamanla eleştirinin dışına çıkarılabilir. Bu durumda sembol artık yalnızca ortak hafızanın bir parçası değildir. Bir tür dokunulmazlık kazanır. Dokunulmazlık ise çoğu zaman eleştiriyi tehdit olarak algılamaya başlar. Bir sembole yönelik soru, sembolün temsil ettiği topluluğa yönelik saldırı gibi değerlendirilebilir. Bir tarihsel figürü eleştirmek millete saldırmakla, bir dinî yorumu tartışmak inancı reddetmekle, bir devlet kurumunu eleştirmek devlete düşmanlıkla özdeşleştirilebilir. Burada önemli bir zihinsel dönüşüm gerçekleşir. Sembol ile temsil ettiği şey arasındaki mesafe ortadan kalkar. Bayrak artık milleti temsil etmez; milletin kendisi haline gelir. Devlet artık toplumsal düzenin aracı değildir ve eleştirilemez bir varlığa dönüşür. Tarihsel figür artık belirli bir tarihsel dönemin aktörü değil toplumsal kimliğin dokunulmaz parçası haline gelir. Böyle bir ortamda eleştiri güçleşir. Çünkü sembolün sorgulanması doğrudan kimliğin sorgulanması gibi algılanır.

Bu durum yalnızca siyasal otoriteler tarafından üretilmez. Toplumların kendisi de sembollerin etrafında görünmez sınırlar oluşturabilir. Hukukî bir yasak olmasa bile sosyal baskı, dışlama, damgalama ve ötekileştirme yoluyla bazı semboller tartışmanın dışına çıkarılabilir. Böylece toplum kendi kutsallarını üretir ve onları kendi yöntemleriyle korumaya başlar. Bu noktada korunan şeyin sembolün kendisi mi yoksa onun temsil ettiği değer mi olduğu giderek belirsizleşir. Bir bayrağa büyük saygı göstermek o bayrağın temsil ettiği insanların haklarına saygı gösterildiği anlamına gelmez. Bir dinî sembolü korumak o dinin merhamet veya adalet anlayışının yaşatıldığı anlamına gelmez. Bir anıtı korumak tarihle sağlıklı bir ilişki kurulduğunu göstermez. Bir anayasayı yüceltmek anayasal hakların gerçekten güvence altında olduğunu kanıtlamaz. Sembol ile gerçeklik arasındaki mesafe bazen oldukça büyük olabilir. Belki de insanlık tarihindeki pek çok trajedinin temelinde bu mesafe bulunur.

İnsanlar genellikle kendilerinin kötülük yaptıklarına inanarak hareket etmezler. Çoğu zaman bir şeyi koruduklarını düşünürler. Dini, milleti, düzeni, devleti, devrimi, güvenliği, geleneği veya medeniyeti… Ancak koruma düşüncesi sorgulanmadığında kullanılan araçlar savunulan değerin tam tersine dönüşebilir. Adalet adına adaletsizlik yapılabilir. Özgürlük adına baskı kurulabilir. İnanç adına nefret üretilebilir. Güvenlik adına özgürlük ortadan kaldırılabilir. Birlik adına farklılıklar susturulabilir. Bu nedenle mesele sembollerin varlığı değildir. Asıl mesele semboller ile onların temsil ettiği değerler arasındaki ilişkinin sürekli sorgulanabilmesidir.

Belki de Selahaddin’in “Hiçbir şey… Her şey” sözü bu nedenle yalnızca Kudüs hakkında değildir. İnsanların yarattığı bütün semboller için geçerli olabilecek bir paradoksu anlatır. Bir sembol maddi olarak hiçbir şey olabilir. Fakat insanlar ona tarihlerini, inançlarını, korkularını, umutlarını ve kimliklerini yüklediğinde her şeye dönüşebilir. Ancak tam da burada dikkat edilmesi gereken bir sınır vardır. Bir sembol uğruna insanı feda etmeye başladığımızda sembol artık insanın hizmetinde değildir. İnsan sembolün hizmetine girmiştir. Ve belki de asıl tehlike budur. Çünkü semboller insanlar tarafından yaratılır. Onlara anlam veren insandır. Onları değerli kılan da insanın onlara yüklediği düşünceler, deneyimler ve hatıralardır. Dolayısıyla bir sembolü korumanın en anlamlı yolu onu dokunulmaz hale getirmek değil, temsil ettiği değerlerin yaşamaya devam etmesini sağlamaktır. Bir sembol uğruna merhameti, özgürlüğü, adaleti veya insan hayatını feda ediyorsak biçimi koruyoruzdur. Fakat içeriği çoktan kaybetmişizdir. Geriye ise anlamını yitiren yalnızca korunması gereken bir kabuk kalır.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et