Ana Sayfa Blog Sayfa 221

Anayasada laiklik tartışmasına dair

TBMM Başkanı İsmail Kahraman, “anayasada laiklik olmasın” deyince yine Türkiye’nin aydınlık yüzünü temsil eden çağdaş bazı yazarlar “yetişin komşular adam kesiyorlar” moduna girdiler.

İzmir’de Canan Arıtman’ın başkanlığındaki “Cumhuriyet Kadınları Derneği” üyeleri Kahraman’ın bezden maskotunu parçalamış, topluklarıyla kafasını ezmiş, bir Sözcü yazarı konuyu belden aşağı indirmiş.

Baştan başlayalım:

Sahiden demokratik bir şekilde yapılmış bir sivil anayasa istiyor musunuz? Yoksa “bu iş halka bırakılamaz, her şeyin bir şeyi var” diyenlerden misiniz?

Bir halkın anayasa yapma hakkını tanıyor musunuz, yoksa “halk demokratik yöntemle yapsın ama tastamam bizim zihnimizdeki anayasayı yapsın” mı istiyorsunuz?

Eğer “siz ancak şu marjlar içinde, şu çerçevede bir sivil anayasa yapabilirsiniz” derseniz, o yapılana sivil de demezler, demokratik de. Çünkü egemenlik “en üstün buyurma gücü” anlamına gelir ve bu durumda o halkta değil sizde demektir.

Yani eğer anayasayı bu kez demokratik bir şekilde yapacaksak, anayasada laiklik olup olmayacağına da halk karar verecek.

Meclis Başkanı da işçi de konsolos da manav da öğrenci de konuşacak.

Aslolan özgürlüktür

Gelelim öze:

Bu konuda ideal veya iyi bir anayasadan asıl beklenen, din ve vicdan özgürlüğünü herkes için tam olarak garanti altına almasıdır.

Devletin dinler ve inançlar karşısında tarafsızlığını sağlamasıdır.

Devletin bütün inanç çeşitliliği konusunda eşit mesafede durmasını öngörmesi, hiçbir inancı kayırmaması, hiçbir din, mezhep veya din konusundaki herhangi bir duruşu esas alıp başkalarına onu dayatmamasıdır.

Günümüz dünyasında bunu iki şekilde yapabilirsiniz: Ya laikliği liberal anlamıyla anlar ve evrensel anlam ve içeriğiyle din ve vicdan özgürlüğü ilkesiyle çelişmeyecek biçimde tanımlarsınız, ya da anayasada doğrudan evrensel anlam ve içeriğiyle tanımlanmış din ve vicdan özgürlüğü ilkesine yer verirsiniz.

Bazı ülkeler laiklik ilkesine yer vermiş, bazıları vermemiş, ama vermeyen diğer bütün demokratik hukuk devletleri de din ve vicdan özgürlüğünü tanımış.

Laiklik “araç değer”dir.Esas olan din ve vicdan özgürlüğüdür; “amaç değer” olan odur.

Bu yüzden de kendisini resmi bir kilise veya din ile tanımlayan ama din ve vicdan özgürlüğüne yer veren ülkenin vatandaşı, anayasasında laikliğe yer veren ama din özgürlüğünü gereği gibi tanıyıp garanti altına almayan bir ülkenin vatandaşından daha özgür durumdadır.

Anayasa din ve vicdan özgürlüğünü evrensel anlamıyla herkes için tanımalı ve güvence altına almalıdır. Aslolan özgürlüktür.

Anayasa“Dindar” Olmalı mı?

TBMM Başkanı Kahraman’ın açıklamasındaki “dindar anayasa” arzusuna gelince:

Bugüne kadar Türkiye’deki darbe anayasalarının laiklik adına dindar insanları ezdiği doğrudur. Örneğin Anayasa Mahkemesi’nin dindarların haklarını ihlal eden kararlarını hep anayasanın laiklik ilkesine dayandırdığı da.

Bu yüzden de Müslümanların kaygılı olmaları ve laiklik olacaksa onun evrensel din ve vicdan özgürlüğüne aykırı olmayacak bir şekilde tanımlanmasını istemeleri meşrudur.

Ama bu “dindar anayasa” değildir. Anayasa değil bireyler dindar olabilir ve dindarın da dindar olamayanın da farklı dinin dindarının da, dinsizin de aynı anda rahat edebileceği bir anayasa mümkündür.

Aslolan, din ve vicdan özgürlüğünü, inanan, inanmayan, farklı inanan, Müslüman, Hıristiyan, Alevi, Sünni, ateist… herkes ve her inanç grubu için eşit biçimde tanımak ve güvenceye almaktır.

Bunun yolu da bütün inançlar karşısında eşit mesafede duran tarafsız devlet ilkesinden geçer.

Yeni Yüzyıl, 28.04.2016

Laiklik masalı!

Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın sözleri üzerine başlayan laiklikle ilgili tartışmalar bazılarının çok çalkantılı geçen, müthiş olaylar ve dönüşümlerle dolu son yirmi senede laikliğin ne olup ne olmadığı yahut ne olması ne olmaması gerektiği hakkında bir santim olsun mesafe kat edemediğini gösterdi. Bu kişilerin dilinde öfkeli ezberler tekrar açığa çıktı, küfürler, hakaretler, tehditler havada uçuştu.

Biraz sakin olun arkadaşlar. Öfkenizi ve nefretinizi kontrol etmezseniz bu mesele doğru dürüst tartışılamaz ve anlaşılamaz. Suçlamaları ve sloganları da bir yana bırakın. Bu husustaki teorik/bilimsel birikime ve gerek güncel gerekse tarihsel tecrübelere bakın. Yoksa yerinizde saymaya devam edersiniz.

     Laiklik aklın ve bilimin değil toplumsal tecrübenin ürünü. Dinlerin parçalanmasından doğan çatışmaların tüm tarafların yok olması tehlikesini yaratması ile klasik dinlere benzemeyen inançların veya dinlere mesafe koyan duruşların yaygınlaşması laikliğin kaynağı. Vatandaşlığın dindaşlıktan ayrılması, yani dinsel temele dayanmaktan kurtarılması, kimsenin kimsenin dinine karışmaması ve devletin vatandaşları arasında dinî sebeplerle olumlu veya olumsuz ayrımlar yapmaması demokratik/özgürlükçü laiklik dediğimiz şeyin özü. Ancak laiklik yalnızca bu şekilde kavranmamış ve yaşanmamış. Özellikle Fransa’da ve onun tesirinde kalan ülkelerde karşımıza çıkan bir anlayış daha var ki buna laiklik değil laisizm veya laisite demek daha doğru. Bu anlayış aklın, bireyin ve toplumun -ne demekse- dinden kurtarılıp bilim yoluna sokulmasını talep ediyor. Bu yüzden, dinlerin ve dindarların baskı altına alınmasını gerektiriyor. Pozitivizmin bir türü olan bu yaklaşımdalaiklik bir din kisvesine büründüğü için tüm diğer dinlere meydan okuyan ve devleti bu dinin hizmetine koşan bir doktrine dönüşüyor.

İlk laiklik din ve vicdan özgürlüğünü tanıyor ve kamu otoritesini vatandaşlar arasında ayrımcılık yapmaktan men ediyor. İkincisi ise tam tersine din ve vicdan özgürlüğünü baskı altına alıyor ve yeni bireyler ve yeni toplumlar yaratmak istiyor. Bu iki laiklik anlayışının demokrasiyle ilişkisi de farklı. İlki demokrasiyle uzlaşıyor ve onu takviye ediyor. İkincisi demokrasiyi engelliyor ve imkânsızlaştırıyor. Bu yüzden laikliğin demokrasinin gerekli ve yeterli koşulu olduğunu söyleyenler yanılıyor. Laik olmuş ama demokratik olamamış birçok ülke var. Laik olmadığı hâlde din ve vicdan özgürlüğünü tanıdığı ve koruduğu için demokratik olan birçok ülke de var. Görülüyor ki, laiklik ancak özgürlükçüyse demokrasiyle uzlaşıyor ve onu takviye ediyor.

Türkiye kuruluşunda özgürlükçü laikliği değil baskıcı hatta totaliter laisizmi tercih etti ve yakın zamanlara kadar bu yolda yürüdü. Devlet vatandaşların diline olduğu gibi dinine de karıştı. Hemen hemen her dinî grup bu anlayışa dayanan uygulamalardan az veya çok zarar gördü. Bu yüzden ülkemizde laikliğin geçmişi laikliğin geleceğine referans olamaz, yol gösteremez. Türkiye bazılarının ısrarla tekrar ettiği gibi kuruluş ayarlarına dönerek değil tam da tersine onlardan uzaklaşarak özgürlükçü ve demokratik bir ülke olabilir. Sadece dinler alanında değil başka birçok alanda da Türkiye’de yaşanan çok sayıda problem ülke özgürlükçü laikliğe değil pozitivist, baskıcı laikliğe yöneldiği için doğdu. Son zamanlarda bu durumdan kurtulma yolunda umutlar belirdi ve mesafe alındı. Elbette daha atılması gereken çok adım var. Özellikle gayri Müslümlerin ve Alevilerin hakları alanında. Buna rağmen laiklik bakımından Türkiye bugün dünden daha iyi ve ileri durumda.

Tekrar edelim: Din ve vicdan özgürlüğünü tanıyan ve devleti vatandaşlarını dinî bakımından engelleme veya dönüştürme çabasından men eden bir laiklik anlayışının yeni anayasada yer alması yerinde ve yararlı olur.

Yeni Yüzyıl, 28.04.2016

Ergenekon FETÖ ve Aleviler

Dün Ergenekon diye bir olgunun var olduğunu ifade ettik. Fethullahçıların Ergenekon davası adı altında kendi örgütsel hesaplarını görmesi ve saçmalıklara imza atması Ergenekon gerçeğinin varlığını ortadan kaldırmaz. FETÖ ne kadar hakikatse ETÖ de aynı şekilde hakikattir. Dün geride bıraktığımız Ergenekon rejiminin dindarlara ve Kürtlere neler yaptığını ve nasıl baktığını anlattık. Bu köhne rejimin amacı LAST (Laik yaşam tarzına sahip Sünni Türk) vatandaşlardan müteşekkil bir ülke yaratmaktı.

Türkiye‘nin Alevileri de tıpkı Kürtler ve dindarlar gibi Ergenekon rejiminden çok çekti. Aleviler, devletin zorla Sünnileştirme politikalarına haklı olarak direndiler. Türkiye‘nin Alevi meselesi buradan doğdu. Alevilerin çoğunluğu laik bir yaşam tarzına sahipti. Dolayısıyla Türk devletinin istediği ideal yaşam tarzı buydu. Fakat Alevilere yönelik sevgisizlik ve güvensizlik Kemalist rejime Osmanlı’dan miras kalmıştı. Osmanlı döneminde de Aleviler hep “sapkın” ve “isyankâr” görüldü. Eğer başları ezilmezse her an devlete başkaldırabilirlerdi.

Cumhuriyet de ilk olarak Alevilerin din adamlarına baskı kurdu. Tıpkı Sünni din adamlarına da baskı yaptığı gibi. Alevilerin “Dedelik” makamı yasaklandı. Dedelerin zorla sakalları kesildi. Şimdi unutturulmak isteniyor ama Alevi aydını Şenol Kaluç’un söylediği gibi Alevi dedeleri Kemalist rejim tarafından çok zulüm gördü. Haklarına, hukuklarına tecavüz edildi.

Ardından 1938 Dersim katliamıyla o bölgedeki Alevi nüfus nerdeyse tamamen yok edilmek istendi. 1960’lardan sonra Alevilerin sol hareketlerde aktif hale gelmesi Türk devletinin “komünizm tehlikesi” paranoyasıyla birleşti. Her Alevi yurttaşa “potansiyel komünist” gözüyle bakıldı ve ezildiler.

1970’lerde Kemalist rejimin “Stay Behind” yapılanmasının (İşte bu tam olarak Ergenekon’dur) organize ettiği üç Alevi katliamı yaşandı: Çorum, Malatya ve Maraş katliamları. Aynı şekilde 1990’ların başında da iki katliam daha yaşandı: Sivas ve Gazi katliamları.
Türk derin devletinin bu katliamlarda iki amacı vardı. Birincisi her zaman potansiyel tehdit olarak görülen Alevileri sindirmek. İkinci olarak da bu katliamları Sünniler işliyor gibi gösterip bir Alevi- Sünni çatışma ortamı yaratarak kendi gücünü konsolide etmek. Çünkü Ergenekon rejiminin başka türlü ayakta durması mümkün değildi. SünnilerAlevilere, Aleviler Sünnilere düşman olmadığı müddetçe bu rejimi yönetemezdiErgenekon elitleri.

Nitekim bu rejim 70’lerde “komünizm“i baş tehlike görürken ve her Alevi yurttaşı da “Potansiyel komünist” diye damgalarken dindar yurttaşları Alevilere karşı örgütlüyordu. 90’larda ise “İslamcılık” baş tehlike görüldü ve bu sefer de özellikle 28 Şubat darbe sürecinde Alevi yurttaşlar Sünni dindarlara karşı örgütlendi. Bu Ergenekon rejiminin temel stratejisiydi.
Artık bu strateji de iflas etti. Bu rejim tarihe gömüldü. Şimdiyse Türk- Kürt, Alevi- Sünni, dindar- laik hangi kimlikte olursak olalım amacımız gerçek bir demokratik hukuk devleti inşa etmek için el ele vermek olmalı.

Sabah, 26.04.2016

Dokunulmazlıkların kaldırılması(2)

Dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin AKP’nin Meclis Başkanlığı’na sunduğu öneri, “geçici” bir niteliğe sahip. Buna göre, Anayasa geçici bir madde konulacak ve kanunun yürürlüğe girdiği anda mevcut bütün dosyalar ilgili savcılıklara gönderilecek. Böylece  Anayasada dokunulmazlığın kaldırılması için gerekli olan bütün şartların etrafında dönülecek ve dokunulmazlık haklarından mahrum edilen milletvekillerinin doğrudan yargılanmasına geçilecek.

Meclisin görüşeceği bu düzenleme tamamen hukuka aykırı. Bir kere, mevcut anayasa milletvekillerine ceza yargılamasında bir muafiyet hakkı tanımıştır. Geçici bir madde ile milletvekillerine tanınan bu hak ellerinden alınamaz. Zira ceza yargılamasında şüpheli, sanık ve hükümlülerin aleyhindeki bir düzenleme geriye yürütülemez.

İkincisi, bir milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması için takip edilmesi gereken bir prosedür var. Dosyalar ilk önce Karma Komisyon’da ele alınır. Ardından Meclis Genel Kurulu’na gelir, tek tek görüşülüp karara bağlanır. Genel Kurul’un iradesi dokunulmazlığın kaldırılması yönünde tecelli ederse, o vakit hem dokunulmazlığı kaldırılan milletvekili ve hem de başka bir milletvekili bu karara karşı 7 gün içerisinde Anayasa Mahkemesi’ne başvurma hakkına sahip olur.

AKP’nin önerisi, bütün bu süreçleri tepetaklak ediyor. Vekillerin savunma ve itiraz haklarını ellerinden alıyor. Açık bir hukuk kuralıdır: Hiç kimse bir fiili işlediği esnada tatbik edilmesi gereken usul kurallarının aleyhindeki bir düzenlemeye tabi tutulamaz. Oysa Meclis’teki düzenleme tam da bunu yapıyor. Anayasanın 2. maddesindeki “hukuk devleti” ilkesini, 38. maddesindeki ceza hukuku güvencelerini, 83 ve 85. Maddelerindeki vekillere tanınmış hakları berhava ediyor. Ve bu yönüyle de hem hukukun evrensel değerlerini, hem ceza yargılamasının temel prensiplerini ve hem de mer’i anayasayı ayaklar altına alıyor.

Hukukun Katli

Aslında hem iktidar, hem de muhalefet partileri söz konusu düzenlemenin açık bir hukuk ihlali teşkil ettiğinin farkındalar. Nitekim basına akseden sözleri de bunu kanıtlıyor. Mesela AKP’nin önde gelen hukukçularından biri “Meclis’teki tüm süreçleri bir kereleğine by-pass edeceğiz” diyorlar.

CHP Genel Başkanı, önerinin hukuka aykırı olduğunu bildiklerini ama yine de öneriyi destekleyeceklerini ifade ediyor.

MHP sözcüleri, dosyaları tek tek görüşmenin zaman alacağından bahisle, hukuki açıdan birtakım sıkıntılar taşısa da bu teklifin arkasında duracaklarını belirtiyorlar. Yani herkes bile isteye hukuku katlediyor. Bu önümüzdeki günlerde üç önemli problem doğurabilir:

Her şey den önce, bu düzenleme bir kereye mahsus. Yasa geçecek, Meclis’teki bütün dosyalar savcılıklara intikal edecek ve bu düzenlemenin hükmü bitecektir. Eğer yasanın kabulünün ardından bir milletvekili hakkında tekrar bir dosya açılırsa bu yeni dosyaya ise mevcut hükümler uygulanacaktır. Böylece aynı anda ve aynı kişiler için iki farklı dokunulmazlık rejimi söz konusu olacaktır. Meclis’i bu denli absürd bir konuma düşmemeli.

İkincisi, ilgili hüküm gereğince dosyaya bakacak yargı mercileri, ceza muhakemesine göre milletvekillerinin aleyhine olan bu düzenlemenin gereğini yerine getirmekten imtina edebilirler.

Ve üçüncüsü, vekiller gerek dosyalarının görüldüğü mahkemelerde ve gerek bireysel başvuru mekanizmasıyla Anayasa Mahkemesi’nde (AYM) bu hükmün hukuksuzluğunu ileri süreceklerdir. Kanımca önüne böyle bir başvuru geldiğinde AYM, hükmün hukuka aykırılığını tespit edecektir. Bu da yeni bir hukuk karmaşasına ve tartışmasına sebebiyet verecektir.

Hülasa göz göre hukuku çiğnemek herhangi bir sorunu çözmez. Aksine atılması düşünülen bu adım, sorunu hem boyutlandırır ve derinleştirir, hem de Meclis’in saygınlığına büyük darbe vurur. Dolayısıyla en doğrusu, tez elden bundan vazgeçilmesidir.

Meselenin siyasi boyutuna da bir sonraki yazıda değineceğim.

Yeni Yüzyıl, 27.04.2016

Laikliğe ihtiyacımız var mı?

TBMM Başkanı İsmail Kahraman İstanbul Üniversitesi’nde yaptığı bir konuşmada ilginç sözler sarf etti. Bazı çevreler bu sözlere çok büyük ve sert tepki gösterdi. Kahraman’ı gericilikle, laiklik istememekle vs. suçladı.

Kahraman’ın sözleri ne anlama geliyor, nasıl yorumlanabilir? Sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için konuşmanın bir özetini bulmaya çalıştım. Aşağıdaki paragrafları laiklik konusunda hassasiyeti bilinen Hürriyet gazetesinden aktarıyorum:

– “(Yeni anayasa) Anayasanın gözlerde büyütülmesi çok yanlıştır. Anayasayı toplumla kaynaşarak yapacaksınız. 1982 Anayasası’nı hazırlayan heyette Şener Akyol da vardı. Kendisine, ‘Müslüman bir ülkedeyiz, neden anayasa Allah ismi ile başlamadı?’ diye sordum. O da ‘Biz Allah ile başlattık ama konsey kaldırdı’ dedi.

– Mevcut anayasanın herhangi yerinde Allah lafzı yok ama 1982 ve 1961 anayasaları dindar anayasalardandır. Neden? Diyanet İşleri Başkanı idare içinde vardır. Dini bayram, resmi bayramdır. Din dersi zorunludur ve inanca dayalı bir yapısı vardır. Yani seküler değildir, dindar bir anayasadır.

– Yeni anayasada laiklik tarifi bir kere olmamalıdır. Dünyada laiklik tarifinin olduğu anayasalar Fransa, İrlanda ve Türkiye’de var. Tarifi de yoktur. İsteyen bunu istediği gibi yorumluyor. Böyle bir şey olmamalı. Anayasamızın dinden kaçınmaması lazım. Müslüman bir ülke olarak neden kendimizi dinden arındırma, geri çekme durumunda olacağız? Bir İslam ülkesiyiz. Bu nedenle dindar bir anayasa yapmalıyız.”

Türkiye nüfusunun büyük çoğunluğu Müslüman bir ülke. Ancak, dinî bir çoğulluğa da sahip. Gerek gayri Müslümler gerekse klasik anlamda bir dinî inanca sahip olmayanlar bu çoğulluğun aslî unsurları. Bazı dindarların eskiden beridir laikliğe karşı sergiledikleri menfî tavrın en büyük sebebi de geçmişte laikliğin özellikle Müslümanlığı ve Müslümanları bastıracak şekilde kullanılmış olması. Bir başka deyişle laikliğin devlet tarafından ülkedeki en büyük dini toplumsal hayattan sürmeye ve dindarları bastırmaya gerekçe yapılması.

Ancak, laiklik böyle anlaşılmaya ve uygulanmaya mecbur ve mahkûm değil. Laikliğin özü din özgürlüğü. Din özgürlüğünün tesis edildiği ve layık olduğu gibi korunduğu bir yerde laikliğe ihtiyaç kalmaz. Din özgürlüğünü içermeyen laikliğin ise kendisi bir dine dönüşür ve dinlerle çatışmaya girer. Geçmişte Türkiye’de yaşanan dram, durum buydu.

Kahraman’ın bu sözlerinde din özgürlüğü anlamında laikliğe karşı çıktığını söylemek zor. Laiklikten ziyade anayasada laikliğin tanımlanmasına karşı çıkıyor. Olabilir. Bir laiklik tanımı yapmadan da laiklikte içerilen din özgürlüğünü koruyan bir anayasa yapılabilir.

Bununla beraber bu tartışmayı bu şekilde yapmak da gereksiz ve bazı bakımlardan zararlı. Türkiye’de laikliğin kökleri çoğu zaman sanıldığının tersine Cumhuriyet döneminin başlarına değil Osmanlı’ya kadar gidiyor. Laiklik konusunda hassasiyeti olan genişçe ve nüfusuna nispetle daha tesirli bir kesim var. Onlarlaiklik kelimesinin ve ilkesinin yeni anayasada bulunmamasından rahatsızlık duyabilir. Hatta bundan kendilerinin dinî baskıya maruz bırakılabileceği düşüncesiyle korkabilir. Bu korkuya da saygı durmak ve cevap vermeye çalışmak gerekir.

Bu çerçevede Kahraman’ın “dindar bir anayasa yapmalıyız” sözünün yanlış veya maksadı aşıcı olduğunu düşünüyorum. Asıl talep edilmesi gereken Anayasanın din özgürlüğüne açık olması. Zira devletlerin değil bireylerin dini olur ve din özgürlüğü devleti önceler. Hiçbir devlet meşru şekilde din özgürlüğünü ortadan kaldıramaz. Son olarak, bu konulardaki tartışmaların daha kapsayıcı bir lisanla ve soğukkanlılıkla, küfretmeden, hakaret etmeden yapılmasında her bakımdan sayısız fayda var.

Yeni Yüzyıl, 27.06.2016

Yeni anayasa, yeni kurgu

Siyasi toplumlar nasıl kapsayıcı olurlar? Bu sorunun tek bir yanıtı yok. Çağlara, kültürlere, anlayışlara, tarihsel özelliklere göre Farklı toplumsal yapıların siyasi yapılarını pekiştirmeleri ve toplumsal birliklerini sağlamaları farklı yöntemlerle gerçekleşmiş.

Ulus devletler çağından önce, imparatorluklar oldukça esnek yapıları içinde refah, güvenlik ya da adalet üzerine inşa ettikleri sistemlerde farklı etnik köken, kültür ve dinden oluşan topluluklar içinde bir birliktelik duygusu oluşturabilmişler.

Ulus devletler çağında ise objektif ya da sübjektif tanımlardan hareketle kurgulanan ulus temel birleştirici bağ olmuş. Britanya gibi İmparatorluk mirasına sahip kimi topluluklar etnik benzeşime dayalı bir kurgu yerine ortak refaha dayalı bir düzeni hareket noktası olarak alırlarken, Almanya, İtalya gibi etnik yapı bakımından benzeşen topluluklar bu yapıları içinde etnik referansları olan bir birliktelik kurgusu oluşturmuşlar.

Günümüzde, küreselleşen dünya, toplumların dokusunu, sosyal ve iktisadi ilişkilerde eşi benzeri görülmeyen hareketlilik ve göç gibi nedenlerle yeniden şekillendiriyor. Öte yandan, artık ulus devletler birlikler oluşturmak suretiyle daha geniş bir coğrafyaya, dolayısıyla da çeşitliliğe dayalı siyasi yapılar kurma yoluna gidiyor. Bu gelişmeler, özellikle etnik homojenliği ön plana çıkaran siyasi toplulukların bocalamasına neden oluyor. Batı toplumlarının bir kısmında gözlemlediğimiz içe kapanma, yabancı düşmanlığı, geçmişe özlem gibi sosyal psikolojik tepkiler bu alışamama durumunu iyi yansıtan göstergeler.

Siyasi toplulukların birliklerini oluşturma felsefeleri toplumsal doku, kültür ve zaman üçgeninde şekillenmeye devam ediyor.

Acaba bu tablo içinde Türkiye nerede durmakta?

Bir imparatorluk mirasına sahip olan Türkiye kendi siyasi toplumunu inşa ederken iki düşünce arasında sıkışmıştır. Kurtuluş Savaşı boyunca hâkim olan görüş, farklı etnik, dini ve kültürel yapıları daha ademi-merkeziyetçi bir şekilde bir birlikteliğe kavuşturmak iken, 1924 Anayasası homojen bir ulus kurgusunu esas almıştır. Cumhuriyet tarihi boyunca devlet, kendi mirası ile uyumlu olmayan bir siyasi toplum kurgusunu topluma hiyerarşik olarak kabul ettirmeye çalışmış, bu amaçla geniş toplum kesimlerini dışlamaktan çekinmemiştir.

Benzer örnekleri başka ülkelerde de bulmak mümkün. Örneğin Arap devletlerinin çoğu, toplumun çoğulcu yapısından değil, çok dar bir Arap milliyetçiliği üzerinden siyasi toplumlarını inşa yoluna gitmişlerdir.

Ulus inşa kurguları incelenecek olursa, ortak refahı vurgulayan örnekler daha az dışlayıcı oldukları gibi, bu anlayış etnik, kültürel ve dini bakımlardan tarihsel olarak çeşitliğe sahip toplumsal yapıların modern devlet sistemlerine geçişini kolaylaştıran bir olgudur.

Türkiye geleceğine bakarken doksan yıllık uygulamasını olumlu ve olumsuz yönleriyle değerlendirmelidir. Demokrasi, hukuk devleti gibi Cumhuriyetin önemli kazanımları muhafaza edilir ve daha da pekiştirilirken, dışlayıcı, çoğulculuğu reddeden, kendi mirasını görmezden gelen anlayış ve uygulamalar sorgulanmalıdır.

Eğer bugün yeni bir anayasadan bahsediyorsak, bu anayasanın sadece sivil güçlerin ve demokratik yöntemlerin ürünü olmasını değil, felsefesini, dışlanmış tüm toplum kesimlerini yeni bir uzlaşı etrafında toplayabilmek için hangi ilke ve kuralları içereceğini de konuşmalıyız. Aksi halde, geçmişin demokratik olmayan izlerini şeklen silerken, özdeki anlayışı ortadan kaldırmamış, gölgesini üzerimizden atmamış oluruz.

Yeni anayasa içeriği ile de toplumun tüm kesimlerinin özlem duyduğu özgürlüğe alan açmalı, geleceğe ışık tutmalı, daha güçlü bir siyasi birlikteliğin müjdecisi olmalıdır.

Yeni Yüzyıl, 23.04.2016

1 Mayıs kâbusa dönüşmesin!

1 Mayıs çoğu zaman sol çizgiyle özdeşleştirilmekle beraber ne orijinal olarak ne de fiilî olarak öyle. Efsanenin çıkışının klasik solla bir ilgisi olmadığı gibi bugün dünyanın her yerinde sadece solda yer alanların 1 Mayıs’a önem verip kutlama yaptığı da söylenemez. 1 Mayıs artık çok geniş kitlelere mal olmuş, her kesimin kendine göre değer yüklediği bir gün.

Bu ülkede ne yazık ki 1 Mayıs günü daha çok korkuyla ve endişeyle anılır. Bunda kamu otoritelerinin de 1 Mayıs’a özel önem atfederek kutlamalar yapanların da bir sorumluluğu var. Şimdi 1 Mayıs yaklaşıyor ve korkularla endişeler tekrar canlanmaya başlıyor.

     Türkiye’de solun 1 Mayıs’a özellikle Taksim üzerinden hususî bir değer verdiğini biliyoruz. Bunun görünür sebeplerinden biri 1977’de yaşanan katliam. Sol bunu anti-sol güçlerin yaptığını düşünmeyi seviyor. Ancak, son yıllarda Halil Berktay tarafından başlatılan tartışmalar bu iddiayı çok su kaldırır hâle getirdi. Ortaya çıkan bilgiler katliamın sol içi fraksiyon çatışmalarının sonucu olması ihtimalini bir hayli kuvvetlendirdi. Faili her kim/kimler olursa olsun 1977 olayları solun zaten yapısında mevcut mistisizmi koyulaştırdı. Sol efsaneler yaratmayı, kurbanlar vermeyi, kurbanları metalaştırmayı sever. Bu yönüyle, rasyonel olduğunu iddia etmesine rağmen, gayet mistik ve duygusaldır. Bunda şaşırtıcı bir yan yok. Her kolektivist hareket kaçınılmaz şekilde mistik olmak zorunda. Onların gücünün de güçsüzlüğünün de kaynaklarından biri bu.

 Türkiye solu Taksim’i adeta kendi mekânı ve kutsalı olarak görüyor. Bu yüzden 1 Mayıs’ı hep Taksim’de kutlamak istiyor. Hükümet kanadı ise bu isteğe soğuk. Yenikapı ve Maltepe’de yeni miting alanlarının hazırlandığını belirtiyor ve buralarda çok daha sağlıklı kutlamalar yapılabileceğini söylüyor. Taksim’in rahat bırakılması gerektiğine inanıyor.

Her iki kesimin de haklı olduğu noktalar var. Taksim şehrin merkezi. Buradaki bir tıkanma tüm şehri kilitliyor. Ticaret, turizm, eğlence hayatını aksatıyor. Ayrıca, Taksim bölgesi güvenliğin sağlanması açısından da zorluklar arz ediyor. Bu iki yönlü: Hem kutlayıcıların güvenliğinin sağlanması hem de kutlayıcıların taşkınlık yapıp başkalarına zarar vermesinin engellenmesi. Aslında, yeni miting alanlarında daha iyi şeyler yapılabilir. Meselâ, çok büyük kalabalıklar yığılarak mesaj verilebilir. Kitap ve sanat sergileri açılabilir. Tiyatro gösterileri düzenlenebilir. Katılımcıların ihtiyaçlarını karşılamak için seyyar mutfaklar kurulabilir. Ancak, ilgili sendikaların Maltepe veya Yenikapı önerisini kabule yanaşmayacağı açık.

Diğer taraftan, sendikaların Taksim talebi de peşinen reddedilmemeli. Evet, Taksim sık sık gösterilere sahne olmamalı, çünkü bu toplumsal hayatın olağan akışına zarar veriyor. Ancak, 1 Mayıs belli toplum kesimleri için özel bir gün. Bu alanın sadece 1 Mayıs için kutlamalara tahsis edilmesi katlanılabilir bir toplumsal fedakârlık. Çünkü Taksim’de kutlama duygusu çok yoğun insanlar var, buna izin verilmemesi bu insanlarda bir engellenmiş olma duygusu yaratır. Ayrıca, Taksim’i kutlamalara kapalı tutma kararına bazı grupların uymayacağı, bunların zor kullanarak Taksim’e girmeye çalışacağı malum. Hatta bazı grupların özellikle böyle olmasını isteyeceğini tecrübeyle biliyoruz. Taksim’i kutlamaya kapatmak bu grupların ekmeğine yağ sürer ve bunlar polisle çatışmaktan memnuniyet duyar. Başka bazıları da bu çatışmaları yaygınlaştırmak ve kalıcılaştırmak için elinden geleni yapar.

Bence yapılması gereken kutlamalarda başı çeken sendikalarla anlaşmak ve Taksim’i kutlamaya açmak. Güvenliğin ortaklaşa sağlanması konusunda anlaşmak ve sendikalara sorumluluk vermek de gayet şık olur. Böylece hem özlenen bir sivil-siyasî işbirliği ortaya çıkar hem de militan sivil grupların sorumluluk üstlenerek güvenliği kolaylaştırma ve olgunlaşma yolunda adım atması sağlanır.

     Bu yazıyı 17 Nisan 2014’te Yeni Şafak’ta yayınlamıştım. Değişen bir şey var mı?

Yeni Yüzyıl, 26.04.2016

Kürtler ve Din

0

17 Nisan 2016’da Diyarbakır Newruz alanında Hüda Par’ın öncülüğünde, “Kutlu Doğum” kutlamaları yapıldı. Yüzbinler alana sığmadı…

Kürtler coğrafî olarak dağlık alanlarda ve medeniyetten uzak tarım ve hayvancılıkla uğraştıklarından, diğer halklara göre daha fazla dinî değer ve ritüellere bağlıdırlar. Psikolojik ve sosyolojik nedenlerle; doğa karşısında güçsüz olan bireyler, doğaya hükmedecek doğaüstü güçlere, güçlü nesnelere bağlanma ihtiyacı hissederler. Tek tanrılı dinler ise bu ihtiyacı en iyi karşılayan kurumlardır. Kürtler önceleri Zerdüşt inancına sahiplerdi. İslam’la tanışınca çoğunluğu Müslüman oldu.

Kürtler din için her şeyini feda edecek tabiatta insanlardır. Türkiye Cumhuriyeti kurulup; dinî esaslar yerine, modern bir devlet getirildiğinde, ilk dinî kaynaklı başkaldırıyı Şeyh Sait önderliğinde Kürtler yapmıştır. Türkiye’deki çoğu tarikatların şeyhleri Kürt medrese kökenlidir. Osmanlı döneminde Doğu, Güneydoğu’da binlerce yıllık kökeni olan medrese eğitimleri devam etmiştir. Kendi dilleri yanı sıra Arapça, Farsça, kısmen Türkçe de eğitim verildiği bilinmektedir.

Kürtler sorunlarını çözmek için Mele dedikleri bu din büyüklerine danışır ve onların önerilerini emir telakki ederlerdi… Kürtlerin dindarları çok katı ümmetçi ve enternasyonal İslamcıdır.

Dinleri için ırklarından, dillerinden vazgeçecek doğadadırlar. Bir araştırma şirketinin sonuçlarına göre dindar ve laik Kürtler arasındaki açı ve düşmanlık; Türk dindar ve laikleri arasındaki açıdan daha fazladır.

Bu nedenle, Kürtlerin bir kısmı, İslam’ı kullanarak; ulusal kimliklerini geri plana iten diğer uluslar tarafından ezilmişlerdir, asimile edilmişlerdir.

Bugün dünyada 30 bin, 40 bin nüfuslu devletler olduğu halde, 40 milyonluk Kürtlerin bir devleti yoktur. Olmaması için, beraber yaşadıkları halklarda ve ülkelerde bir “Kürt devleti fobisi” oluşturulmuştur. Sanki kıyamet kopacak gibi bir korku toplumlara şırınga edilmiştir…

Kürtler müslüman ümmetin “yetim halkıdır”. Ulusal ve insanî kimlik talepleri hep “bölücülük” mazeretiyle bastırılmıştır. Kürtlerin çoğunda bu devlet özlemi vardır. Eğer ana dillerinde eğitim öğretim ve ulusal diğer hakları tanınmış olsaydı bu denli bir devlet özlemi olmazdı diye düşünüyorum. Benim kişisel görüşüm şöyledir: Demokratik ve sivil yöntemler kullanılarak, Kürt devleti talebi dahil her şey konuşulup tartışılmalıdır. Benim tercihim ise, ayrı bir Kürt ulusal devleti değil; Kürtlerin bütün ulusal, kültürel ve yönetimsel demokratik insanî hakları tanındığı takdirde ayrı bir devlete gerek kalmayacağı yönündedir. Bu haklar tanınmadığındandır ki, başta Türkiye, İran, Irak, Suriye ve dünyanın her yerinde PKK Kürtler nezdinde taban bulmuştur. Kadın ve namus konuları Kürtlerde cinayet sebebiyken, PKK Kürt kadınını dağa çıkarabilmiştir. Dindar Kürtlerin bir kısmı bile PKK’ye sempati duyup HDP’ye oy vermiştir. Çoğunluğu AKP ve Huda par’da olmakla beraber, gerçek budur.

Kürtlerin ağa ve şeyhlerce yönetilmesinde de, din öğesi ustaca kullanılmıştır.

Özellikle Türkiye’de devlet, Kürtleri bu ağa ve şeyhler üzerinden “kontrol altına” almıştır. Aşiret liderlerine milletvekilliği verip, Kürtlerin bireyselliklerinin gelişmesini engellemiştir.

Kürtler katı ve şekilsel bir din anlayışına mahkûm edilmiştir. Kürtlerin feodal ve katı din ekseninden, laik ve demokratik bir anlayışa evrilmesi gerekiyor.

Bunun en iyi yolu, anadillerinde eğitim öğretim verilmesidir. Ekonomik ve eğitimsel fırsat eşitliği sağlanmalıdır. Evrensel insanî değerler ekseninde, dünyayla bütünleşen ama kendi değerlerini unutmayan bir modele ihtiyaç var. Bu sadece Kürtler için değil, Türkler için de gereklidir. TC kurulurken “reddi miras” yaptığı için; Türklerin bir kısmı değerlerine yabancı hatta küçümser durumdadır. Tepkisel olarak, bir kısım Türkler de, aşırı bir geçmiş nostaljisi peşindedir.

Neticede, terör yöntemlerini kullanan PKK bahane edilerek Kürtlerin ve diğer halkların ana dillerinde eğitim öğretim görmelerinin engellenmesi insan haklarına aykırıdır. Irk, dil doğuştan bireyin sahip olduğu değerlerdir. Hiçbir gerekçeyle diller üzerine ambargo konamaz. Medenî olarak da dinî olarak da bunun geçerliliği yoktur.

Gerçekten Şiddetten Başka Çare Yok muydu?

Çatışma ortamı başladığında KCK üst düzey yöneticilerinin yaptıkları her açıklamada ve kaleme aldıkları her değerlendirmede öne çıkan temel noktalar şöyle özetlenebilir: Bu savaşın kendilerinin tercihi olmadığı ve Erdoğan’ın başkanlık stratejisinin bir parçası olduğu, AKP’ye oy vermeyen Kürd seçmenin cezalandırıldığı, görüşmeleri askıya alan hükümetin siyaset ve diyalog yolunu kapattığı, şiddetten başka bir seçenek kalmadığı/olmadığı…

KCK tarafından yoğun olarak işlenen yukarıdaki başlıca noktalara onlara yakın/ait medya organlarının ve köşe yazarlarının uyum sağlaması zor olmadı. İlk başta durumu anlayamayan veya sanırım 6-7 Ekim olaylarında olduğu gibi devletin hemen İmralı üzerinden çatışmasızlık sürecini yeniden sağlayacağını düşünen HDP’liler de KCK ve PKK’nin “baskı”larına daha fazla direnemedi. Eleştirel yaklaşan ve büyük bir lince uğrayan birkaç ismin dışında HDP’nin ve yakın sivil toplum kuruluşlarının aynı veya benzer açıklamalar ile uyum sağlama süreci çok gecikmedi. Sosyal medyada zaten anlama-dinleme gereği duymadan birçok gerçek ve sahte hesap savaştan başka çarenin kalmadığı, eskiden köylerin şimdi kentlerin yakıldığı, 90’lardan daha geri bir dönem yaşandığı gibi KCK-PKK’nin hemen her açıklamasına sahip çıkan bir kitle hazırdı.

Peki, gerçekten iddia edildiği gibi şiddetten başka bir çare yok muydu? Yoksa şiddete olan bir güven mi vardı?

KCK Konseyi’nden Mustafa Karasu’nun HDP’den birkaç kişinin yaptığı eleştiriye “Gerilim ve mücadele demokratikleşmenin kanunudur” başlıklı Özgür Gündem’deki yazısından da çok açık anlaşılmakta ki şiddete başvuru başka çarenin olmadığından değil; şiddete olan güvenden kaynaklanmaktadır. Onun değişimi sağlayacağından ve şiddetin sivil kurumların teminatı olduğuna olan inançtan kaynaklanıyor. Yani zorunluluk değil; bir tercih söz konusudur.

Devletin inkâr politikasından vaz geçip aynı zamanda pratik olarak Kürdler ile ilgili birçok adım attığı, bunun ötesinde Türkiye kamuoyunda Kürdler ile ilgili ciddi bir algı değişikliği yaptığı ve bu noktadan geri dönüşün olamayacağı, iktidarın ve ana muhalefetin siyasete vurgu yaptığı, mecliste üçüncü büyük parti olunduğu, onlarca sivil toplum ve belediyelerin elde tutulduğu, bölgesel ve uluslararası dengelerin Kürdlerin lehine olduğu bir durum sözkonusu. Bir siyasî partinin seçimle tek başına iktidara geldiği, o partinin inkâr politikasını aştığı ve tek başına devam edebilmesi için Kürdler ile “iyi” geçinmek ve onları da ikna etmek zorunda olduğu ortadadır. İktidardaki aynı partinin yerel yönetimler, kamu reformu ve yeni bir anayasa düşüncesinde diğerlerine göre daha özgürlükçü olduğu bir yerde şiddetten başka bir çarenin olmadığı ve 90’lardan daha geri bir noktada olduğumuz iddiası doğru değildir.

Sadece yönetimine sahip olunan belediyeler üzerinden dahi, maddi manevi birçok sakatlıkları gerisinde bırakan, daha fazla ölüm dışında bir miras bırakamayacak olan, üstelik her alanda en fazla Kürdlerin zarar gördüğü hendeklerin, barikatların ve silahlı çatışmaların gerekçesi olarak gösterilen birçok alanda ilerlemeler kaydedilebilirdi. Yani insanlar ölmeden de anadilde eğitim hakkı alınabilir, yerel yönetimler daha özerk bir hale getirilebilir nihayetinde uzun vadede bile olsa devletin haklar noktasında normalleşmesi sağlanabilirdi. Örneğin belediyeler karar süreçlerinde halkın dahil olacağı şeffaf, katılımcı bir alternatif yapılanmaya gidebilirdi. Temelde işleyişlerinde ve kültürel faaliyetlerinde genelde ise her alanda Kürtçeyi öne çıkartabilirdi…

Ne olacaktı?

Devlet en fazla belediye başkanını görevden alacak daha ötesi tutuklayacaktı. Bütün belediye başkanlarını, encümenlerini ve meclis üyelerini bu nedenlerle görevden almanın tutuklamanın seçimle gelen bir iktidar açısından sürdürülebilirliği var mıydı? Hendeklere, barikatlara verilen desteklerden, bombacıların taziyelerinde yapılan gösterilerden ve konuşmalardan dolayı yapılan tutuklama ve görevden almalardan daha fazla mı sürdürülebilirliği olacaktı? Ulusal ve uluslararası kamuoyuna ne diyecekti? Şu anda olduğundan daha fazla mı haklı görülecekti? Avrupa’da Başbakana “operasyonlar ne zaman bitecek?” diye soran HDP’li vekil yukarıda bahsi geçen ihtimalde Başbakana hesap sorsa haksız ya da utanacak bir durumda mı olacaktı? İktidar Kürtçeyi zaten kendisi bazı alanlarda kabul etmişken bunu daha fazla alana yaymak isteyenleri nasıl engelleyecekti?

İçinde bulunduğumuz durumda şiddetin dışında birden çok yol ve yöntem bulunuyor. Yukarıdaki örnekler uzatılabilir ve artırılabilir. Üstelik şiddetin kendisi özelde Kürd haklarında genelde diğer “sorunlu” alanlarda bir ilerlemeye değil; ilerlemenin durmasına sebep oluyor. Sivil yol ve yöntemler elbette toptan bir ilerleme sağlamayabilir; ama sağlaması da gerekmiyor.  Ancak her hâlükârda şiddetten daha iyi bir yoldur ve şiddetin dışında Kürdlerin yararına olacak birden çok alternatif içermektedir.

Umud ederim ki KCK-PKK yenildiği/kaybettiği bu şiddetle ki zaruret değildi; tercihiyle yüzleşir ve hükümetin nasıl bir söylem içinde olduğuna bakmadan ahlâkî ve dönemin gerekliliği olarak elindeki diğer muazzam sivil imkân ve yöntemleri kullanır. Kürd gençlerini dağlara- hendeklere-barikatlara değil; DTK, DBP ya da HDP’de siyaset yapmaya davet eder.

Yaşasın stres!

Tüm hekimler ve hayatta tecrübe kazanmış olgun insanlar her vesileyle stresin zararlarından bahseder. Stresin sağlığa zararlı olduğunu üstüne basa basa vurgular. Çoğumuz stres hakkında söylenenlerin doğruluğunu yaşadığımız olaylarla tecrübe etmişizdir. Bu yüzden, bazen iradî bazen insiyakî şekilde stresten kaçmaya, kaçınmaya çalışırız.

Stres modern toplumda öylesine mühim bir sorun ki, bilimsel çalışmalara konu olduğu gibi, ticarî faaliyetlere de zemin hazırlamakta. Stresten kaçınmayla ve stres idaresiyle ilgili kitaplar yazılmakta, kurslar verilmekte. Stres en fazla psikologların ve psikiyatrların çalışma alanını genişlemekte.

Zararları ne olursa olsun, stresten tamamen kaçınmak mümkün görünmüyor. Ne yaparsak yapalım, ne kadar çok çaba sarf edersek edelim, stres bir şekilde hayatımızda. Bilebildiğim kadarıyla stres bireyin kendisinden, yakın çevresinden ve tüm toplumdan kaynaklanabiliyor. Bazı kişiler sebep ve gerek yokken dahi strese girebiliyor. Stres altında kalmak için sanki özel çaba gösteriyor veya tabiri caizse paratoner gibi stresi çekiyor. Diğer taraftan kişilerin aile, iş hayatı gibi alanlarda karşılaştıkları fakat engel olamadıkları olaylar da strese sebep olabiliyor. Son olarak, ölçümler yapılıyor mu bilmem ama ülkelerin genel bir stres düzeyi de vargibi.

Ülkeleri strese zemin olmaları açısından karşılaştırırsak, Türkiye’nin tepelerde yer alan ülkeler arasında bulunduğunu söyleyebiliriz. Bizden daha kötü durumda ülkeler de bulunduğu kesin. Bununla beraber, ülkemizin durumu pek parlak sayılmaz. Ahlâk ve dürüstlük kurallarının yeterince işlemediği iş hayatından trafiğe, terör saldırılarından spordaki başarısızlıklara kadar pek çok stres kaynağına sahibiz. Yurt dışı tecrübesi olanlar ülkemizde stresin durumunu daha iyi anlar. İsviçre gibi yerlerde yaşayanlar Türkiye’yi bir cangıl gibi görür. Türkiye’de neredeyse hiç kimsenin günü stressiz geçmez. Stres günlük azığımız gibi her daim yanımızda.

Bütün bunlara rağmen, stresin faydaları olabileceğini söyleyen uzmanlar da var. Tıp hocası Osman Müftüoğlu 21 Mart’ta(Hürriyet) bununla alâkalı ilginç bir not kaleme aldı. Müftüoğlu’na göre stres ömrü kısalttığı gibi uzatabiliyor da. Müftüoğlu’ndan alıntılayalım:

Stresli bir ömür sürdüklerini, hatta stres havuzunda neredeyse boğulduklarını düşündüğünüz birçok politikacı var. Onlar bırakın seksenleri, doksanları bile rahatça geçebiliyor.

Mesela eski cumhurbaşkanlarımızdan İsmet İnönü, Celal Bayar, Kenan Evren, S. Demirel. Dünyadan da pek çok örnek var: ABD başkanlarının çoğu seksenli hatta doksanlı yaşları rahatça devirdi. Başka ülkelerden örneklerde var: Winston Churchill (91), Charles de Gaulle (80), Konrad Adenauer (91). Yazdıklarımın ömürlerinin yoğun bir stres sarmalı içinde geçtiği kesin mi? Kesin! Peki, onlar neden ve nasıl uzun bir ömür sürebildiler?”

Müftüoğlu’nun kendi sorusuna verdiği cevap ilginç: Strese karşı sünger veya teflon karakterli olmak. Sünger karakter stresi emiyor, teflon ise iz tutmadan üstesinden geliyor. Kişilerin karakterlerinin bunlardan hangisine yakın olduğu stresin kişi üzerindeki etkisini belirliyor. Buna ek olarak stresin tipi, süresi, tekrarlanma şekli de önem taşıyor. Son olarak, stres idaresi de mühim. Kötü yönetilen stres insanları yıkar ve sağlık sorunlarına taşırken iyi yönetilen stres insana zarar vermiyor, hatta onu güç sahibi yapıyor, motive ediyor.

Bu konuda sistematik okumaların ve araştırmalarım olmadığından iddialı konuşamam, ama epeyce bir zamandır stres idaresinin önemli olduğunu düşünüyordum. Müftüoğlu’nun açıklamaları bana ilaç gibi geldi. Demek ki, stresi iyi idare edersek “Yaşasın stres !” diye bağırmamız bile mümkün.

Yeni Yüzyıl, 24.04.2016