Ana Sayfa Blog Sayfa 220

Milli mücadelinin demokratik tarihi

0

TÜRKİYE’NİN tarihe bakışında ciddi problemler var. Türkiye’deki tarih görüşü, bilimsel bir şekilde ve tarihçiler tarafından değil, siyasi fantezilerle ve otoriter bir mantıkla inşa edildiğinden, ne ölçüde gerçekleri yansıttığı öteden beri tartışma konusudur. Resmi tarih tezi ve resmi ideoloji, topluma ve tarihe bakışımızı gerçeklikten koparıyor. Toplumu ve tarihi, resmi bakış açısının dışında olduğu gibi anlamaya çalışanlar, resmi görüş sahipleri tarafında derhal “gaflet, delalet ve hatta ihanetle “ suçlanabiliyor.

Bu durumda, doğruyu söylemenin maliyeti arttığı ölçüde “yalanla yaşayan” bir topluma dönüşüyoruz. Böyle yaşamaya başlayan bir toplumun, demokrasi dışında otoriter ve totaliter düşüncelere ve yönetimlere meyletmesi, “günah keçisi” araması siyasi tarihin hiç de yabancı olmadığı örneklerdendir. İşte düşünce hürriyeti, toplumları bu tür hastalıklar karşısında uyanık tutmaktadır. Türkiye’de son zamanlarda düşünce hürriyetinde görülen gelişmeler bu bakımdan fevkalade ehemmiyetlidir. Milli Eğitim Bakanlığının 1930’ların otoriter ve her şeyi en çok ikiye ayıran zihni ikliminde oluşan eğitim sistemini ve müfredatını değiştirme çalışmaları da, bu bakımdan heyecanla ve ciddiyetle desteklenmesi gereken teşebbüslerdir. Milli Mücadele tarihi de, bu bakımdan yeniden ele alınarak, gerçekte olduğu gibi anlatılmalıdır. Bunu yaparak, Milli Mücadelenin gerçek ve demokratik tarihi ortaya konulabilir. Mesela, Milli Mücadele deyince aklımıza sadece Erzurum ve Sivas Kongreleri gelir. Halbuki gerçek böyle değildir, bu kongrelerden önce de sonra da halkın katılımıyla bir çok kongre toplanmıştır. Sadece bu kongreler bahsi bile, tarihe bakışımızı değiştirmemiz gerektiğini ispat etmeye yeter. Geçtiğimiz 23 Nisan vesilesiyle bu hafta Milli Mücadelenin demokratik ruhuna değinelim.

Kongreler eksik anlatılıyor

İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemderoğlu’nun ağır baskılarına maruz kalan anayasa hukukçusu Prof. Dr. Bülent Tanör, Türkiye’de Yerel Kongre İktidarları (1918- 1920) adlı mühim çalışmasında bu meseleyi incelemiştir. Tanör, bu bahsin ihmal edilmesini şöyle anlatıyor:

“Mütareke dönemi sivil toplum canlılığının göstergesi olan yerel kongreler, bazı çağdaş araştırmacıların da yeterince dikkatlerini çekmiş sayılamaz. Türkiye’de halk hareketlerine ya da toplumsal tarihe yönelik bazı incelemelerde bunlardan söz edildiği görülmemektedir. Kurtuluş Savaşı’nın siyasal yönlerine eğilen araştırmacıların ise, ‘Anadolu ihtilali ve milli kongrelerden’ söz ederlerken yalnız Erzurum ve Sivas Kongreleri’ne değinmeleri bir başka eksiklik örneğidir. Kuşkusuz bu tek yanlılık ya da eksiklikler madalyonun yalnız bir yüzüdür.”

Tanör, bu ihmali ortadan kaldıran akademik çalışmaları ele alarak, Milli Mücadele tarihinin yeniden yazılmasını gerektirecek önemli bulgu ve tespitlere ulaşıyor. Tabloda görüleceği gibi Erzurum ve Sivas kongreleri dışındaki 26 ayrı kongrenin incelenmesiyle ortaya çıkan bu bulgu ve tespitler şöyle özetlenebilir: 28 kongrenin demokratik geleneği Mütareke döneminde işgal tehditleri, savunma ihtiyacı ve hükümet otoritesinde meydana gelen boşluk, uzunca bir süre mahalli teşkilatlar ve kongrelerle doldurulmaya çalışılmıştır. Kongreler faaliyet alanları sınırlı olmasına rağmen milli bağımsızlık ve bütünlük hedefi ile yeni bir milli toplum ve vatan anlayışında mutabıktırlar.

Kongrelerin siyasi yapılanması, siyaset bilimi ve anayasa hukuku açısından aşağıda özetlediğimiz son derece çarpıcı özellikler taşımaktadır: Bölgede yaşayan herkesi kendi doğal üyesi saymaktadırlar. Kongre ve teşkilatları, aşağıdan yukarı doğru yükselen bir seçim ve vekalet ağı üzerine oturtmak ve katılımcı bir model oluşturmak amaçlanmaktadır. Buna bağlı olarak meşruluk kazanmakta ve faaliyetlerinde kurallara uygun bir şekilde davranmaktadırlar. Kongreler oluşan boşluk karşısında, devlet yetkilerini kullanan, adeta birer devlete dönüşmekte ve buna uygun bir kurumlaşmaya gitmektedirler.

Demokratik ruh

Bu bağlamda kongreler, silahlı güçler oluşturmak ve bunları kesinlikle sivil otoriteye tabi kılmayı amaçlamaktadırlar.

Kongrelerin bu tecrübeleri, sonuçta TBMM’nin toplanmasını ve Milli Mücadele’nin demokratik bir şekilde yapılmasını temin edecek bir toplumsal iradeyi ortaya koymuştur. Bu şekilde anti- demokratik çevrelerin gerçeklerle bağdaşmadığını bile bile ısrarla dile getirdikleri, Türkiye Cumhuriyeti’ni ordu kurmuştur iddiası yanlıştır. Üstelik bu iddianın ne orduya ne de millete bir yararı vardır. Kuvayı Milliye’yi kuranlar demokratik kongreler, düzenli orduyu kuranlar da bu mirasın üzerinde oturan Büyük Millet Meclisi’dir. Erzurum ve Sivas Kongrelerini değerli kılan şey de Milli Mücadele’yi başlatmaları değil, kongreler marifetiyle başlamış olan Milli Mücadele’yi merkezi bir otoriteye, yani, BMM’ye kavuşturmuş olmalarıdır. Mustafa Kemal Paşa’yı değerli kılan da bu süreçte oynadığı roldür. Milli Mücadele tarihini bu bakış açısıyla yeniden yazmak, mücadelenin gerçek sahibi olan millete ve onun kalbindeki demokratik ruha saygının bir gereğidir.

Milli hakimiyet kongrelerle başladı Türk siyasi tarihinin kurucu babalarından Prof. Dr.Tarık Zafer Tunaya, kongreler sürecini şöyle değerlendiriyor: “Bu kongreler farklıydılar. Çünkü birer ihtilal, birer devrim organıydılar. Ülkenin hemen her bölgesi İstanbul hükümetine isyan etmişti. Siyasal iktidarı parça parça halk eline geçirmişti. Kısaca iktidar artık millileşmişti. Millet her boşluğu dolduruyordu. Saltanat fiilen yok olmaktaydı. Egemenlik bir adamdan millete intikal etmişti. İşte bu transferin parçaları halinde örgütler ve kongreler ortaya çıkmıştı. Bir Çin atasözü vardır, ünlü filozof Konfüçyüs’ün: Senin iktidarın saygı görmüyorsa, başka bir iktidar yoldadır! Gerçekten başka bir milli iktidar, saltanattan son derece farklı bir iktidar yoldaydı. Bu bir milli iktidardı. Asıl belirtilecek yönü de yüzde yüz demokratik oluşuydu. Sınırlı, yerel, devrimci kongreler Saray’ın değil halkın demokratik, ihtilalci esri idiler. Tarihin yolu böylece keşfedilmiştir.”

Her kongrenin yıldönümü kutlanmalıdır

4-12 Eylül tarihlerinde 85. yıl dönümünü kutlayacağımız Sivas Kongresi’nin, kardeş kongrelerinin de yıldönümlerinin kutlanacağı bir Türkiye, Milli Mücadelesi’ndeki demokratik ruha daha yakışır bir ülke olacaktır. Bu kutlamaları devlete bırakmadan mahalli ve sivil inisiyatiflerin işe el koyması, tez elden demokratik ve medeni kutlamaların önünü açması gerekiyor. Bu şekilde Milli Mücadele’ye katılan atalarımız ruhunu şad ederken, onların en güç şartlarda dahi demokrasiden ve sivil yönetimden vazgeçmeyen tavrından emsal alabiliriz…

Milli Mücadele’de 28 kongre düzenlendi

1. Kars İslam Şurası 5 Kasım 1918
2. Birinci Kars Kongresi 14 Kasım 1918
3. Kars İslam Şurası Büyük Kongresi 30 Kasım-3 Aralık 1918
4. Birinci Ardahan Kongresi 3-5 Ocak 1919
5. İkinci Ardahan Kongresi 7-9 Ocak 1919
6. Büyük Kars Kongresi 17-18 Ocak 1919
7. İzmir Büyük Kongresi 17-19 Mart 1919
8. Birinci Balıkesir Kongresi 27 Haziran-12 Temmuz 1919
9. Erzurum Kongresi 23 Temmuz- 7 Ağustos 1919
10. İkinci Balıkesir Kongresi 26-30 Temmuz 1919
11. Birinci Nazilli Kongresi 6-8 Ağustos 1919
12. Alaşehir Kongresi 16-25 Ağustos 1919
13. Muğla Kongresi 18 ağustos 1919
14. Sivas Kongresi 4-12 Eylül 1919
15. Üçüncü Balıkesir Kongresi 16-27 Eylül 1919
16. İkinci Nazilli Kongresi 19-20 veya 23-24 Eylül 1919
17. Üçüncü Nazilli Kongresi 6 Ekim 1919
18. Birinci Edirne Kongresi 16 Ekim 1919
19. Sivas İçin Muğla Kongresi 20-31 Ekim 1919
20. Dördüncü Balıkesir Kongresi 19-29 Kasım 1919
21. İkinci Edirne Kongresi 25 Ocak 1920
22. Oltu İslam Terakki Fırkası Kongresi 21 Şubat 1920
23. Beşinci Balıkesir Kongresi 10-23 Mart 1920
24. Lüleburgaz Kongresi 31 Mart-2 Nisan 1920
25. Üçüncü Büyük Edirne Kongresi 9-14 Mayıs 1920
26. Afyon kongresi 2 ağustos 1920
27. Pozantı Kongresi Ağustos 1920
28. İkinci Pozantı Kongresi 8 Ekim 1920

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 01.05.2016

Sevan Nişanyan adalet bekliyor

“Diyelim ki Şirince’de Hasan Dayı’nın elli yıllık ahırı bir gün şiddetli yağmurda çöktü. Hasan Dayı’nın izlemesi gereken prosedür şöyle.”

Böyle başlamış Sevan Nişanyan, Şirince Meydan Muharebelerinin Mufassal Tarihçesi kitabına. Sit alanı ilan edilen bir yerde yaşamanın insanlar için nasıl bir kabusa dönüştüğünün ve onların evlerine bir çivi çakarken bile her an kanunu çiğnemek durumunda kalmalarının hikayesini anlatıyor.

“Hasan Dayı yıkılan ahırı için önce bir mimar tutup röleve ve restorasyon projesi hazırlatacak. Sonra projeleri alıp Bayındırlık ve İskan Müdürlüğüne gidecek. Müdürlük Koruma Kurulu’na yazıp.” Gerisini tahmin ediyorsunuzdur her halde. Pratik olarak hiçbir köylü, hayatın olağan akışına aykırı olan bu prosedürleri izlemiyor.

Kitaptan okumaya devam edelim: “Hasan Dayı iki usta tutar. Bir gece bir kamyon briket getirip ahırını onarıverir. Belli olmasın diye üstünü naylonla örter. Köy heyeti olayı anlayışla karşılar. Kaşla göz arası iş kapanır.”

Bu aslında Nişanyan’ın kendi hikayesi. Ama bir farkla: Nişanyan sit alanına ilişkin mevzuatı sessiz sedasız çiğnemek yerine, yedi mahalleye duyurarak, bir tür sivil itaatsizlik şeklinde, alenen, hatta biraz abartarak çiğnedi.

Bunu yaparken Şirince’ye çok güzel yapılar kazandırdı. Şimdi 10 yılı kesinleşmiş olmak üzere, toplam 25 yıllık ceza riskiyle hapiste yatıyor.

Bu düğümü nasıl çözmeli?

Tarihi ve kültürel dokusuyla özel bir yerin sit alanı ilan edilmesi ve orada dejenere edici yapılaşmaya izin verilmemesi çok doğru. Ama aynı zamanda bu konudaki mevzuatın ömür törpüsü olduğu ve insanların pratik olarak onu her an ihlal ettiği de. Nişanyan’ın suçu aykırı kişiliği ve fikirleri mi? Yoksa köye “Hodri Meydan Kulesi” dikerek herkesin sessizce işlediği suçu göstere göstere işlemesi mi? Ne fark eder? Her durumda ortada insanın adalet hissini tatmin etmeyen bir durum var.

İki yol

Nişanyan sivri dilli, aksi, insanları kendisinden soğutan biri. Bu yüzden savunanı çok değil.

Ama elbette bu adaleti hak etmediği anlamına gelmiyor ve ömrü araştırma ve kitapla geçmiş bir entelektüeli, bilgisayarsız, internetsiz bir dört duvar arasında tutmak gerçek bir işkence etkisi yapıyor. Üstelik sağlık durumu da kaygı veriyor. Öğrendiğim kadarıyla Nişanyan bu suçtan hapiste olan tek kişi.

Öyle veya böyle, ortada hukukun eşitlik ilkesine aykırı bir durum var. Eğer uygulanması durumunda yaygın ihlal üreteceği için gözardı edilen bir norm bir birey için işletiliyorsa, orada bir sorunun varlığından söz edilebilir.

Benim adaletten anladığım, eğer bir mahkeme, bir yüksek mahkeme, bu Anayasa Mahkemesi de olabilir, hukuku mevzuatın uygulanmasından ibaret görmüyorsa, nihai anlamda hukukun amacını adaletin tesisi amacı olarak görüyorsa, amaçsal bir yorumla ona verilen cezanın hukuka aykırılığını tespit edebilir.

İkincisi belki çok daha basit ve pratik bir yol; onu da Prof. Ali Nesin ile Nişanyan’ın avukatı Gülçin Avşar öneriyor. Bu yol da “Kültür Bakanlığı’nın Sevan Nişanyan’ın Şirince’de yaptığı mimari eserleri -ki sahiden etkileyici, gidip gördüğüm için söylüyorum- korunması gereken kültür varlıkları olarak tescil etmesi.”

Hukukçu değilim. Ama her insan gibi ben de adaleti hissedebiliyorum ve onu herkes için istiyorum. Nişanyan için de.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 02.05.2016

CHP Bakışı

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bir süre önce yaptığı bir konuşmada şunları söyledi:

“Dördüncü Büyük Devrim, özgürlük ve demokrasi devrimidir. Bu devrim; Türkiye’nin tarihsel sorunlarına çözüm üretecek, siyaset kurumuna değer katacak, yurttaşlarımızı din, dil, etnik, mezhepsel ayrım, ötekileştirme ve dışlamalardan kurtaracak, ekonomide üretimi ve eşit bölüşümü esas alacak bir nitelik taşımaktadır. 21’inci yüzyılda toplumsal barışı tesis etmiş, komşularıyla uzlaşmış, şiddeti gündeminden çıkarmış, her alanda eşit bir yaşamı inşa etmiş Türkiye, CHP’nin gelecek tasarımıdır. Neo-liberal modelin ve tahakkümün insanı ve doğayı sömürge alanı haline getiren saldırısına karşı sosyal demokrasinin tarihsel karşı çıkışı zorunludur ve bunu yapacak tek güç CHP’dir.” Bu sözlerde birçok doğru var.

Özgürlük ve demokrasi -demokrasi konusunda biraz daha ihtiyatlı olmak şartıyla- insanlık tarihindeki en büyük devrim. Bastiat’nın dediği gibi, özgürlük toplumsal problemlerin en kolay ve en ucuz çözüm yolu. Ne yazık ki insanlar çoğu zaman bunun farkına var(a)mıyor. Özgürlükleri sınırlamanın problem çözmeye yarayacağını zannediyor. Bu yüzden çok daha kolayca çözülebilecek problemler karmaşıklaşıyor, içinden çıkılmaz hâle geliyor. CHP’nin özgürlüğe sahip çıkması ama bunu lafta bırakmayıp herkes için genel bir hak olarak açılım ve sonuçlarına bakmaksızın savunması ülkemizde özgürlüğün temellerini kuvvetlendirir. Hiçbir bireyin ve hiçbir toplum kesiminin ötekileştirilmemesi ve dışlanmaması da hayatî önemde. İnsanlar doğuştan gelen ve/veya sonradan kazandıkları özelliklerinden dolayı birbirlerinden üstün veya aşağı değil.

İnsanlar arasındaki dil, din, etnisite farklılıkları onların eşit vatandaşlık statüsünden yararlanmasını engelleyemez. Kimse dilinden, dininden, etnisitesinden dolayı dışlanamaz ve yabancılaştırılamaz.

Mamafih, bunları söylemek bunla – ra uygun politikaların geliştirileceğini ve uygulanacağını garanti etmiyor. Bu bakımdan her siyasî çizginin yanlışları ve hataları var. Şurası kesin ki CHP hata sayısında ve türünde siyasî partiler arasında en başta gelmekte. CHP tarihi özgürlük ve demokrasi karşıtı tavır ve icraatlara rastlamanın ender olmadığı bir süreç. Bu yüzden CHP’nin uygarlığın temel değerlerine yaklaşması ve yakınlaşması önemli ve yararlı.

Kılıçdaroğlu’nun ekonomik hayatla ilgili sözleri ve şeytanlaştırılmış bir neo-liberalizme çatması fazla anlam taşımıyor. CHP’nin bu tür anlamsız sözler sarf etmek yerine ilmî ve tarihi bilgilere ve tecrübelere kulak vermesi daha yerinde olur. Bir ülkenin ekonomik bakımdan gelişmesi devlet müdahalelerinin artmasına değil piyasa ekonomisinin uygulanma alanının genişlemesine bağlı. CHP’nin bunu reddetmesi çağın dışına düşmesi sonucunu verir. Bu yüzden, CHP popüler önyargılara teslim olmak yerine bir zamanlar içinde bocaladığı fakirlikten kurtularak zenginleşmiş ülkelerin tecrübesine, tarihine bakmalı.

Zenginleşen her ülkenin bunu serbest piyasa ekonomisi üzerinden başardığını ve zenginleşen bir ülkede toplumsal problemlerin çözümüne daha fazla kaynak ayrılabileceğini görmeli. CHP geleneğinden gelen biri de – ğilim. Buna rağmen, CHP’nin önemli bir parti olduğunun farkındayım.

CHP hem ana muhalefet partisi hem de hatalarıyla ve sevaplarıyla kuvvetli bir geleneğe sahip. Toplumun umutlarının canlı tutulması, iktidarın denetlenmesi ve zor zamanlarda iktidara destek sağlanması ve enerji verilmesi sağlam yapılı ve uygarlıkla uyuşan fikirlere dayalı bir programı ve siyaseti olan muhalefet partilerine bağlı. CHP bu istikamette geliştikçe Türkiye’nin daha iyi bir ülke olma şansı da artacaktır.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 02.05.2016

Tek bir soru: “Neden?” Üç cevap, Sosyal Psikolojiden

İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün resmî verilerine göre 2016 yılı itibariyle Türkiye’de geçici koruma kapsamındaki Suriyeli birey sayısı 2.750.059. Ülkelerindeki savaş halinden kaçışlarının özellikle 2014 ve sonrasında hız kazandığı, son üç yılda gelen kişi sayısındaki artıştada kendini göstermekte. Özellikle son iki yıldır politikacıların, akademisyenlerin, hatta hemen hemen herkesin Suriyelilerin durumunu ele alırken baktıkları pencere kendi ardalanları temelinde. Kuşkusuz bir başka grubu değerlendirirken kişilerin kendi konumlarından hareket etmelerinde bir sakınca yok. Ancak bu durum “bir insan neden diğer insanlara yardım eder?” ya da “bir insan neden diğer insanlara yardım etmeli?” sorusunu akla getiriyor ise buna cevap verirken yalnızca kendi gözlemlerimizi, tanıştığımız Suriyelileri ve bize yönelik oluşturduklarını düşündüğümüz tehditleri değerlendirmeye katmamız yeterli olmayacaktır. Keza yardım etme davranışı bağlamında “Neden?” sorusu sosyal psikoloji literatüründe yıllardır sorula ve cevaplanagelmiştir. Yardım etme davranışını açıklamaya yönelik ortaya konan açıklamalar belki de bugün ülkemizdeki Suriyelilere yönelik ortaya koyabileceğimiz yardım etme davranışını tanımlamada kritik bir önem oynayabilir.

Bireyin hayatta kalımını sağlayan edimlerin ve genetik özelliklerin aktarılmasını temel kabul eden bazı evrimsel psikologlar, yardım etme davranışının açıklanmasında insanın kendi fiziksel bütünlüğünün tehlikeye atılmasının bu davranışın işlevsel ve evrimleşmiş bir davranış olamayacağını ileri sürerler. Keza bir başkasına yardım etmek kişinin hayatta kalımını riske atabileceği için bugüne kadar yardım etme davranışının evrimleşmemiş olması gerekir. Bu sürece ilişkin evrimsel psikologların getirdikleri açıklamalardan biri akraba seçimidir. Birey, genetik ortaklığa sahip olduğu kişilerin hayatta kalmasını sağlayarak kendi türünün, genetik diziliminin yeni nesillere aktarımını sağlayabilir. Dolayısıyla, özellikle genetik ortaklığın oldukça yüksek olduğu akrabalık sürecinde yardım etme davranışının evrimleşmiş olması mantıksız değildir. Suriyeli göçmenlere yönelik olası yardım etme davranışlarımız evrimsel psikologların akraba seçimi kavramı bağlamında ele alınabilir. Suriye topraklarının 402 yıl boyunca aynı zamanda Osmanlı Toprakları olduğu ve 1918’e kadar birarada yaşama kültürünün geçerli olduğu düşünülecek olursa genetik ortaklığın ne kadar fazla olduğu tahayyül edilebilir. Dolayısıyla akraba seçimi kavramı açısından Türkiye’nin Suriye’ye yardım ediyor olması evrimsel psikoloji literatürünü desteklemektedir.

Evrimsel psikologlar ayrıca karşılıklılık normunun da yardım etme davranışının evrimleşmesi açısından önemli olduğunu vurgulamaktadırlar. Bir kişiye yönelik yardım etme davranışı, ilerideki potansiyel zora düşülen durumlardaki rezerv yardımları bünyesinde barındırmaktadır. Kısacası, “bugün sana yarın bana”dır. Keza araştırmalar, karşılıklılık normunun ve işbirliğinin kullanıldığı avcı toplayıcı grupların hayatta kalma düzeylerinin daha fazla olduğunu ortaya koyan niteliktedir. 877 kilometre sınıra sahip olduğumuz ve komşu durumunda olan Suriye’ye yarın muhtaç konumda olup olmayacağımızın garantisi olmadığını düşünecek olursak karşılıklılık normu bağlamında da Türkiye’nin Suriye’ye yardım ediyor oluşunun makul olduğu düşünülebilir. Ayrıca bazı evrim psikologlarına göre, evrim bireysel hayatta kalımın ötesinde grupların birarada hayatta kalımını sağlayan edimlerin de evrimleşmesini sağlamıştır. Suriye ile Türkiye’nin aynı kıtanın iki ülkesi olması aslında bir grup normu olarak yardım etmenin karşılıklılığını pekiştirir durumdadır.

Yardım etme davranışına yönelik ortaya konan ikinci açıklama aslında kişilerarası ilişkilerin başlangıcı ve gelişimini açıklamaya yönelik olan Sosyal Alışveriş Kuramı’nı temel almaktadır. Sosyal Alışveriş Kuramı, bireylerin kurdukları kişiler arası ilişkilerinin de aslında bir piyasa mantığına dayandığını ileri sürer. Nasıl ki piyasada ekonomik aktörler kârlarını maksimize edip, zararlarını minimalize etmeye güdülenmiş ise birey kârını maksimize edip, zararlarını minimalize edebildiği ilişkileri diğerlerine tercih eder. Dolayısıyla yardım etme davranışı da bir nev’i ödül-bedel hesaplamasına dayanmaktadır. Olası yardım etme davranışı kişi için ödülleri yüksek, bedelleri düşük bir sürece işaret ediyor ise birey yardım eder. Suriyeli göçmenlere yönelik Türkiye’nin kapılarını açması, yani yardım ediyor olmasının birkaç açıdan ödülleyici olduğu düşünülebilir. Türkiye’nin uluslararası platformda bir başka ülkenin “hamisi” pozisyonuna gelmesi, bir saygınlık kazanması ve diplomatik süreçlerde tabir-i caizse elinin güçlü olması bu ödüllerden birkaçı olarak düşünülebilir. Şüphesiz, sürecin Türkiye açısından ortaya koyabileceği bedeller, ki Rusya ile yaşanan gerginliğin bir ayağının Suriye olduğu düşünülebilir, kaçınılmazdır. Ancak ödül-bedel dengesi açısından gerçekleştirilen karşılaştırma “ödül” olarak kabul edilen ögelerin daha önemli olduğunu ortaya koyabilir. Keza Avrupa’ya vizesiz seyahat etme koşulunun Türkiye’nin diplomaside güçlenmeye başlaması ile ilişkili olduğu düşünülebilir. Özetleyecek olursak, Türkiye’nin Suriyeli göçmenlere yardım ediyor olması Sosyal Alışveriş Kuramı açısından da anlaşılabilir ve desteklenebilir.

Hem evrim psikologlarının, hem de Thibaut ve Kelley’nin Sosyal Alışveriş Kuramı’nın temelinde yardım etme davranışının kişiye bir yarar sağlaması mevzubahistir. Yazıyı büyük bir sabırla buraya kadar okumuş olan bireyler hem bu açıklamaların hem de benim insanlığımızdan şüpheye düşmüş olabilirler. Üçüncü açıklamanın daha “insanî” olduğunu vurgulamama izin verin. Batson’un 1991 yılında ortaya attığı Empati-Özgecilik Kuramı bireylerin bir diğerine yardım edebilmesi için empati duymasının karşılıksız yardım etme davranışını yani özgeciliği tetikleyeceğini ortaya koyar. Birey eğer kendisini karşısındaki kişinin yerine koymayı başarabiliyor ise, şartsız koşulsuz yardım eder. Hem de ne pahasına olursa olsun. Ancak birey kendisini karşıdaki kişinin yerine koyamıyor ise o zaman Sosyal Alışveriş Kuramı’ndaki ödül ve bedel karşılaştırmasının yine önem kazandığı görülür. Yapılan araştırmalar yüksek empati düzeyine sahip olan bireylerin yardım etme davranışı onlar için zararlı bir sonuç içerse bile yardım ettiklerini göstermektedir. Türkiye’deki bireylerin Suriyeli göçmenlere yönelik tavırlarına bakıldığında da kuramın desteklenebilir olduğu görülmektedir. Keza kendilerini çocuğu kucağında ölmüş bir babanın yerine koyabilen kişilerin Türkiye’nin kapılarını açmalarının koşullarını tartışmadığını, göçmenlere kucak açtıklarını görebiliriz. Savaş gibi hem yerin hem göğün inlediği bir ortamda tek şanslarının kaçmak olduğunu kestirebildiğimiz insanlarla empati kurmak kuşkusuz zor, çünkü biz savaşta değiliz. Ancak onları anlayabilmek için en azından kendimizi onların yerine koymayı deneyebilir ya da destekleyenlere köstek olmayabiliriz.

Yardım etme davranışını açıklamada kullanılan her üç açıklama açısından da Türkiye’nin Suriyeli göçmenlere yardım etmesi makuldür ve Türkiye Suriyeli göçmenlere yardım etmelidir. İşbu yazıyı kaleme alan kişinin ailesinin 1945 yılında Kuzey Kafkasya’dan kaçarken Türkiye’ye sığınıldığı düşünülecek olursa belki de göçmenlere iyi davranmak bizi kendi geçmişimizle de barıştırır, kim bilir…

 

 

Laiklik Tartışması

İnsanların kendi maddi ve manevi varlığını gerçekleştirecek özgürlük alanına sahip olması kişiliğin özerkleşmesi anlamına gelir. Günümüzde insan onuru, bireyin özerkliği, özgürlüğü ve ayrım görmeksizin yaşaması şeklinde tanımlanmaktadır.

Anayasanın temel işlevlerinden biri kişilerin geniş bir özgürlük alanı içinde nedensiz bir devlet müdahalesine maruz kalmadan yaşamını sürdürmesini sağlamaktır.

Devlet müdahalesi istisnai bir alan olarak düzenlenmediği sürece bireyin özgürlüğünden, onuruna yaraşır bir yaşam sürdürdüğünden söz etme olanağımız kalmaz.

Bu bakış açısından hareketle devlet yapılanmasına ait hiçbir anayasal kurum ve kuralın bireylerin özgürlük alanlarına aşırı müdahale edecek şekilde kaleme alınmaması gerekir.

Cumhuriyet temel bir ilkedir. Bununla birlikte demokratik olmayan bir cumhuriyet kişilerin önemli bir kısmının siyasi hareket alanını ortadan kaldıracağı gibi hukukun oluşumundaki rolünü de sıfırlayacaktır.

Demokrasiden vazgeçemeyiz. Ancak, çoğunlukçu bir demokrasi çerçevesinde tercihleri azınlıkta kalanların hak ve özgürlüklerini garantileyemeyen bir demokrasi toplumun tümünü kucaklayamaz.

Benzer şekilde, devletin topluma belli bir dini zorla kabul ettirmeye çalışması, farklı dinlere mensup olanlar arasında ayrımcılık yapması, farklı dinlere inananların ya da herhangi bir dine inanmayanların kendilerini ifade etme ve örgütlenme özgürlüklerini ihlal etmemesi, farklı kesimlerin yaşama tarzlarını engellememesi gerekir.

Öte yandan, din özgürlükleri hem ifade özgürlüğünün kapsadığı bir alan olması hem de bireylerin kendilerini gerçekleştirme özgürlüğünün vazgeçilmez bir unsurunu oluşturması nedenleriyle en geniş şekilde kullanılabilmelidir. Din özgürlüğü, her türlü inanç sahibinin ibadet, serbestçe dinini yayma, dini örgütlenme, dini eğitim alma ve verme özgürlüklerini içerir. Bu özgürlük alanlarında kimse zorlanamayacağı gibi, söz konusu özgürlüklerden herhangi bir dine mensup olmayanlarda eşit bir şekilde yararlanır.

Bu özellikleri içinde barındıran bir anayasa özgürlük alanlarını ve bireyin özerkliğini korur. Böyle bir anayasanın gerektirdiği tüm laik devlet özellikleri önem taşır. Ancak, demokrasisiz cumhuriyet, çoğulcu olmayan, azınlıkta kalanların hak ve özgürlüklerini umursamayan demokrasi örneklerinde olduğu gibi, özgürlüklere sırtını çevirmiş laik devlet hiç birimize gerekli garantileri sağlayamaz.

Unutulmaması gerekir ki ün salmış diktatörlüklerin ya da totaliter rejimlerin bir kısmı sistemlerinde özgürlüklere duyarsız laik devlet uygulamalarına yer vermişlerdir.

Bireyin özgürlüğünden hareket eden demokratik hukuk devletinin benimseyeceği esas, özgürlüklerin en geniş kapsamda kullanıldığı bir siyasi toplum oluşturmaktır.

BU bağlamda Türkiye’de oldukça soyut düzeyde süregiden laiklik tartışmasını somutlaştırmak, laikliğe değil bugüne kadar laik devlet uygulamalarının nasıl şekillendiğine, temel itirazların neler olduğuna, toplumun tüm kesimlerine yönelik en geniş özgürlük alanının nasıl açılacağına odaklanmalıyız.

Anayasanın kurum ve kuralları bir bütün içinde değerlendirilmelidir.

Anayasada gördüğümüz  “cumhuriyet”, “demokrasi”, “laiklik” gibi kavramlar ancak bütünü içinde anlamlandırılabilir. Bu bütünü görmeden söz konusu kavramlar değerlendirilemez.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 29.04.2016

Dindar Anayasa

Daha 7-8 yıl öncesine kadar ülke olarak laiklikle yatıp laiklikle kalkıyorduk. Mecliste laik Cumhuriyeti korumak için başörtülü milletvekili “hanıma haddinin bildirilmesinden”, Genel Kurmay başkanın “sözde değil özde laik Cumhurbaşkanı” istemesinden, elden giden laikliği korumak için Ordunun göreve çağrılmasından veya “laikliğe karşı eylemlerin odağı” haline gelen partinin kapatılmasının istenmesine kadar laiklik yıllarca değişmeyen gündemimiz olmuştu.

Meclis Başkanı İsmail Kahraman’ın “laiklik anayasada olmamalı, anayasa dindar olmalıdır” sözleri uzun zamandır unuttuğumuz tartışmayı yeniden gündeme getirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan, Başbakan Davutoğlu’ndan laiklik yanlısı açıklamalar geldi. AKP’nin böyle bir önerisinin ve niyetinin olmadığı söylendi. Ancak tartışma kolay yatışacak gibi görünmüyor.

Seküler ve muhafazakar kesimin fanatikleri yılların ezberini sergileyebilme coşkusuyla sahne aldılar. Ancak her iki kesimde de  üst ve temsil kabiliyeti olan siyasi aktörlerin meseleye daha soğukkanlı yaklaştığını söyleyebiliriz. Türkiye hem siyasi hem sosyolojik olarak büyük bir değişim geçirdi. Eski tip laiklik tartışmalarının hem toplumda hem siyasette bir karşılığı kalmadı.

İlk olarak, laikliği militan bir çağdaşlığın ve zorla “sekülerleştirmenin” temel aparatı olarak gören sol-Kemalist siyasi aktörler laikliği artık sırf militan bir çağdaşlık ve din karşıtı kavrayışla tartışamıyor. Örneğin, CHP Genle Başkanı Kılıçdaroğlu attığı bir tweette laikliğin din özgürlüğüyle ilişkisini de vurgulamak durumunda kalıyor.

Diğer taraftan, zamanında laiklik üzerinden dini kimlikleri ve dini pratikleri sebebiyle saldırı ve baskıya uğramış ve bir tür laiklik alerjisi gelişmiş dindar-muhafazakâr kesim siyasi aktörleri de meseleyi laiklik karşıtlığı üzerinden tartışmadı. Örneğin Erdoğan, laikliği Mısır’a önerdiğini hatırlattı ve laikliği “devletin tüm inanç gruplarına karşı eşit mesafede olması” şeklinde tanımladı.

Tam gelen açıklamalarla AKP’nin laikliği anayasadan çıkarmak gibi bir girişimi olmayacak ve tartışma uzamadan bitecek derken, Abdulkadir Selvi’nin yazdığı kulis bilgileri yetişti. Buna göre, anayasa üzerine çalışan AKP ekibinde başlangıç kısmında yapılacak “İslam dini ve Allah inancı vurgusuyla” ve tarihi dini figürlere referansla “dindar bir anayasa” yapılması önerileri tartışılmaktaymış.

İlk olarak, anayasada bir başlangıç kısmı bulunması şart değil. Hatta olmaması çok daha iyi olur. Zira anayasa tarihimizin de gösterdiği üzere bir anayasanın başlangıç kısmı ne kadar kapsamlı ve geniş olursa, o anayasa bir o kadar ideolojik bir anayasa olur.

82 Anayasası’nı yapanlar tek tek maddelere yansıtamadıkları ve yediremedikleri katı ve otoriter ideolojik görüşlerini başlangıç kısmında ifade etmişlerdir. Hem maddelerin hem de bir bütün olarak anayasanın nasıl bir ideolojiye göre ele alınması gerektiğini kapsamlı ve ayrıntılı şekilde buyurarak gelecek nesilleri ve tartışmaları bloke etmişlerdir.

Yeni bir anayasa ihtiyacını ortaya çıkaran temel sebeplerden birisi 82 Anayasası’nın aşırı ideolojik niteliğidir. Anayasa ile çeşitli görüşler, inançlar, ideolojiler ve hayat anlayışları arasında taraf tutan ve ayrımcılık yapan bir devlet dizayn edilmiştir.

“Dindar bir anayasa” yapmaya çalışmak ülkedeki çatışma ve gerilimlerin kaynağı olan bu tarafgirliği ortadan kaldırmak yerine, yeni anayasada yeni bir ideolojik içerik ile yeni bir tarafgirlik yaratmak anlamına gelir.

Üstelik bu ülkedeki temel siyasi cepheleşmenin ve çatışmanın seküler-cumhuriyetçilik ile dindar-muhafazakarlık arasında olageldiğini hatırlarsak, “dindar bir anayasanın” toplumdaki keskin ideolojik çatışmayı iyi yönetmek bir yana onu derinleştirip kalıcı hale getirebileceğini öngörebiliriz.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 29.04.2016

Hükumetin Devletçiliği

Türkiye’de ana siyasî partiler arasında serbest piyasa ekonomisini benimseyenleri memnun edecek ölçüde serbest piyasa taraftarı olanı yok. Şüphe yok ki bu durum Türkiye’ye mahsus da değil. Tüm demokrasilerde tablo aynı. Aksi yöndeki yüksek sesli iddialara rağmen dünyada egemen iktisadî model ideal ölçülere uygun serbest piyasa ekonomisinden ziyade devletin merkezde olduğu ve ekonomik elitlerle politik elitlerin birbirlerini desteklediği eş-dost kapitalizmi. Bazı yazaralar buna “politik kapitalizm” adını veriyor.

AK Parti hükümetlerinin piyasacılığı da eksik, kısmî. Belki bir bütün olarak değerlendirildiğinde bu parti CHP, MHP ve HDP’den daha az devletçi, daha çok piyasacı ama nihaî tahlilde devletçi. Daha önce de buna işaret eden birçok yazı kaleme aldım. Hatırlatmak gerekirse, taksi işletmeciliği piyasasındaki düzenlemeler, eczacılık sektöründeki kısıtlamalar, sağlık hizmetlerindeki bazı yönetmelikler, istihdamda politik amaçlı genişlemeler vb. piyasa ekonomisine uygun olmaktan uzak ve devletin ekonomik rolünü sınırlamak yerine genişleten politikalar.

AK Parti’nin ekonomideki devletçi icraatlarının son örneklerinden ikisi ekmek ve et fiyatlarına yapılan müdahaleler. Bakan Faruk Çelik elde kâğıt kalem kendine göre hesaplamalara girişiyor ve sonra ekmek fiyatının ne olması gerektiği hakkında açıklamalar yapıyor. Ette de benzer bir durum var. Et fiyatları son zamanlarda bir miktar yükseldi ama Türkiye zaten halkın dünyada en pahalıya et yediği ülkeydi. Yani et fiyatları son artış olmasa da çok fazla ve bunun ana sebebi et ticaretine yerli üreticiyi koruma amacıyla getirilen kısıtlamalar. Bakan ekonomik realiteleri bir yana itip politik lisanla birilerini suçluyor ve hatta kaba sayılabilecek bir dille tehdit ediyor. Kamu otoritesi olarak fiyatları istediği seviyeye indirebileceğine inanıyor.

Kuşku yok ki hükümet ekmek ve et fiyatlarına müdahalede kötü niyetle hareket etmiyor. Alım gücü düşük halk kitlelerini kendince himaye etmeye çalışıyor. Ne var ki, niyetin iyi olması sonucun da iyi olacağını garanti etmiyor. Her niyet uygulama imkânı bulamayabilir ve iyi niyetli devlet eylemlerinden bile sıklıkla niyetlenmemiş kötü sonuçlar ortaya çıkabilir. İyi niyet yetseydi dünyayı çok farklı bir yere dönüştürürdük. İnsanların, grupların ve devletlerin iyi niyetine dayanarak her problemi çözer ve sorunsuz bir dünya ortaya çıkartırdık.

Ekmek ve et kilit gıda malları olarak dikkat çeker. Bu yüzden tartışmalar çoğu zaman onlar üzerinden yapılır. Ne yazık ki bu tartışmalar hiçbir zaman ekonomik hayatın sınırları içinde tutulmaz. Ahlâk, kültür, din, erdem meseleleri de tartışmaya bulaştırılır. Bu sefer de öyle yapılıyor. İktisadî hayatın temel kanunları görmezden geliniyor veya onların politik müdahalelerle geçersizleştirilebileceği zannediliyor.

Hükümet üyeleri nasıl görüyor olursa olsun ekmek ve et birer iktisadî mal. Onların fiyatı, kalitesi, üretim ve tüketim miktarı gibi şeyler kaçınılmaz olarak arz talep kanununa bağlı. Hangi maldan hangi vasıfta ne kadar üretileceğini ve fiyatların nerede oluşacağını arz ve talep belirler. Arz ve talebi belirleyense merkezî otorite değil her gün milyarlarca alışveriş işlemi yapan milyonlarca üretici ve tüketici. Onların kendi ilgi, bilgi, bütçe ve amaç çerçeveleri içinde yaptıkları tercihler ve attıkları adımlar iktisadî hayatın resmini çizer. Bu resme keyfî müdahaleler ya amacına ulaşamaz ya da ulaşmış görünse bile o alanda veya diğer alanlarda mutlaka başka problemler biçiminde patlar.

Mal kıtlıklarının ortadan kalkması ve fiyatların fakirden zengine herkesin içinden kendisine uygun tercihleri rahatça yapabileceği bir yelpaze oluşturması devlet müdahalelerinin artırılmasına değil azaltılmasına bağlı.

Yeni Yüzyıl Gazetesi, 29.04.2016

Ne Yapıyoruz Biz ki?

Başlık Hakan Taşıyan’ın yıllar önce bir canlı yayına sarhoş çıkıp, yayında aniden duygulanıp, içindeki derin bir yaraya yönelik yapmış olduğu devrik bir isyandı. Bugün laiklik konusu tekrar açıldığında benim de verdiğim ilk tepki bu oldu: Ne yapıyoruz biz ki?

Laikliğin devlete ait bir özellik olduğuna dair yoğun bir literatür varken hâlâ “laik” olduğunu iddia eden bazıları İsmail Kahraman’ın açıklamalarından sonra yine “laik”iz demeye başladılar. Burada laik olamayacaklarını anlatmak dışında, modern devletlerin laiklik ile hangi değeri garanti altına almak istedikleri meselesine değinmek istiyorum. Zira yine yeniden bunun hâlâ anlaşılamadığını görmüş olduk. Laiklik, insanların temel hakkı olan, yani doğmakla kazandıkları, din ve vicdan özgürlüğünün garanti altına alındığı bir değer olarak karşımızda duruyor. Bunun dışında herhangi bir anlam yüklemeye çalışmak ya abesle iştigal olmaktır ya da burada kasıtlı olarak kötü bir amaç olduğunu bize gösterir. Her iki durumun da bizlere kazandıracağı hiçbir şey yok.

Laiklik konusunda tecrübelerimiz bize gösteriyor ki laiklik adına bu ülkede din ve vicdan özgürlüğü yok sayılmış ve laikliğin içi boşaltılmıştır. Bugün yapılacak yeni bir anayasada laiklik ilkesinin olup olmaması çok da önemli değil. Zira “laik” olduğunu iddia edenlerin, laiklik olmadığı durumda dindar bir devlet geleceği kaygısına karşılık; Türkiye’de bugüne kadar laiklik adına yapılanlara bakıp bundan sonraki hükümetlerin laikliğin özgürlükçü yorumundan uzaklaşıp eski tecrübelerin tekerrürüne dair bir kaygıya sebep oluyor. Nitekim ben ikincisinin gerçekleşme ihtimalinin ilkine oranla çok daha yüksek olduğuna kaniyim. Çünkü din ve vicdan özgürlüğünün garantisi olarak anayasada yer alan laiklik ilkesi, bu özgürlüğün kısıtlanmasına bir gerekçe olarak kullanılagelmiş. Bundan sonra da bu şekilde olmayacağına dair bir garanti göremiyorum. Bu nedenle de içi boş, farklı yorumlamalara açık bir laiklik ilkesinin varlığının hiçbir yaraya merhem olmayacağını düşünüyorum.

Bununla birlikte laiklik ilkesinin anayasada kullanılmamasının da çözüm getireceğine inanmıyorum. Zira Ak Parti hükümetleri ile birlikte, laikliğin özgürlükçü yorumu ile karşılaşan Türkiye, bu süre zarfında laikliğe karşı olumsuz tutumundan büyük oranda sıyrıldı. Laikliğin din ve vicdan özgürlüğünün garantisi olduğuna yönelik büyük oranda bir konsensüs mevcut. Bu iyi havanın görmezden gelinerek hareket edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Laiklik ilkesi yerine din ve vicdan özgürlüğünün açık bir şekilde belirtilmesi yeterli olabileceğini düşünebiliriz fakat bu ilkenin anayasada yer almadığında kendisini güvende hissedemeyecek, kendisine “laik” diyen, sayısı hiç de az olmayan bir kesim var. Onların bu hassasiyetlerinin dikkate alınması gerekmektedir. Bu nedenle laiklik kavramının, özgürlükçü yorumuyla birlikte anayasada yer alması hemen her kesimin onaylayacağı bir konsensüs oluşturacaktır. Bu şekilde laikliğin dışlayıcı yorumunun da önü kapanmış olacaktır.

Laikliğin anayasada bulunup bulunmamasından daha önemli ve bu konuda ideal olan, bu gibi temel insan haklarının anayasa veya başka herhangi bir pozitif hukukla insanlara verilen birer hak olmadığının bilincinde olmaktır. Bu tip insan haklarına gerekçe aranması abestir. Zira bunlar, insanların doğmakla kazandıkları haklardır. Yani insan haklarının gerekçesi insan olmak dışında bir şey değildir. Her şeyden önce Türkiye’de bu bilincin yerleşmesi ve tartışma konusu olmaktan çıkması gerekir. Aksi takdirde belirli aralıklarla “Ne yapıyoruz biz ki?” sorusu gibi kendimize yönelteceğimiz devrik sorularımız devam eder.

Anayasada laiklik olmalı mı?

Galiba öğretmenimiz de pek bilmiyordu. Çünkü bize “laiklik din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır” demişti. Biz de bilmediğimiz için, “peki örtmenim, Diyanet ne iş?” dememiştik.

Büyüdük. Önce Türkiye’nin, devletin kendi tanımladığı anlamda bile laik olmadığını öğrendik, sonra da liberal bir ilke olarak laikliğin bu olmadığını.

Laiklik, devletin bütün dinler ve inançlar (ve tabii ki inançsızlık) karşısında eşit mesafede durmasını, birini kayırıp ötekini mağdur etmemesini ifade ediyor. Bu anlamda o da tıpkı demokrasi gibi araçsal bir değer. Gerçekleştirmeye yöneldiği amaç ise din ve vicdan özgürlüğü.

***

Ama Türkiye’de baştan beri ne böyle anlaşıldı, ne de böyle uygulandı. Din ve vicdan özgürlüğünü garanti altına almak yerine, onu bastırmak, budamak için kullanıldı. Yani baştan beri yönelmesi gereken asıl hedefine zarar verdi. Bu yüzden de artık o kirletilmiş bir kavram. Üstelik sadece iktidardan uzak tutmak için inanç üzerinden ötekileştirilen Müslüman çoğunluk için değil, Hıristiyanlar, ateistler, agnostikler ve Diyanet’i sırtında taşıyan diğer bütün inanç grupları için de öyle.

“Laiklik çok iyi bir şey. Fakat Türkiye’de o kadar istismar edildi ki, laiklik laiklik olmaktan çıktı, laikçilik oldu” diyor Prof. Nur Vergin. Ve yeni anayasada, onun anlamına yer vermeyi öneriyor:

“Anayasadan laiklik sözcüğü tamamen kaldırılır ve onun yerine bir madde konur. ‘Din ve vicdan özgürlüğü inananlar ve inanmayanlar için tamdır’ denir ve mesele böylece kapanır”.

Yani laikliğin, doğrudan yöneldiği amaç temelinde yazılmasını öneriyor.

***

Eğer demokratik anayasa olacaksa, eğer toplum kendi anayasasını kendisi yapacaksa, o zaman toplum ne isterse anayasasında da o yazacak.

Demokratik anayasa, yapım süreci bakımından da demokratik olan anayasadır ve çok muhtemeldir ki benim yazacağım/idealimdeki anayasadan farklı olacaktır.

Temennim, toplumun insan haklarının evrensel standartlarına uygun bir anayasa istemesi. Özgürlüğü herkes için garanti altına alan, kimseyi dışlamayan bir metnin ortaya çıkması.

Beni rahatlatan ise, topluma dair gözlemlerimin de bu arzumla çelişmiyor olması. Yani demokratik yöntem ile ortaya çıkacak öz konusunda dramatik bir karşıtlığın olmayacağını düşünüyorum.

***

İspanya da “Mutabakat Anayasası”nı yaparken aynı tartışmayı yapmıştı.

Toplumun yarısı “Katolik devlet” istiyordu, diğer yarısı “laik devlet”. Uzlaşmaz bir çelişki gibi görünüyordu, ama sonuçta “din ve vicdan özgürlüğü” üzerinde uzlaştılar. “Katoliklik” kelimesi Anayasa’da yer aldı, ama devleti niteleyen bir sıfat olarak değil; laiklik yer almadı, ama onun yöneldiği temel hedef olan “din ve vicdan özgürlüğü” aldı.

Türkiye’de devlet eliyle dini biçimlendirmeyi ve toplumu “sekülerleştirmeyi” laiklik sanan bir kısım Kemalist ile yine devlet eliyle toplumu Müslümanlaştırmayı dini korumak sanan bir kısım İslamcı hariç, toplumun ezici çoğunluğu din özgürlüğüne karşı değil ve “laiklik” diye sorsanız itiraz edecek pek çok kişi de “din ve vicdan özgürlüğü”ne “evet” der.

Benim için önemli olan, anayasanın inanan, inanmayan, farklı inanan herkes için din ve vicdan özgürlüğünü sağlaması. Devletin Müslümana, Hıristiyana, Aleviye, Sünniye, dinliye, dinsize eşit mesafede durması, kimlikler ve inançlar karşısında kör olması, birini kayırıp birini mağdur etmemesi.

Anayasa bunu garanti altına alsın da nasıl alırsa alsın!

Star Gazetesi, 05.04.2011

Demirtaş yeni bir dolap peşinde mi?

Siyasette güven her türlü müzakere ve uzlaşmanın temelini teşkil ediyor. Eğer muhatabınız güvenilmezse, bırakın müzakere ve uzlaşmayı görüşmenin bile anlamı kalmıyor. Müzakere sürecinin neden yürümediğinin ve yeniden başlamasının neden çok zor olduğunun asıl sebebini bu güven meselesinde aramak gerekiyor. PKK / HDP hattı Türkiye kamuoyuna başka, ABD-Avrupa-Rusya veya İran’a başka, örgüt tabanına başka başka ve birbiriyle telif edilemeyecek açıklamalar yapıyor. Acaba bu açıklamalardan hangisi gerçek niyetlerini ifade ediyor? Bu sorunun sorulabilmesi, muhataba güven duyulmadığının göstergesidir. PKK / HDP hattının gerçek niyet ve fikrinin örgüt tabanına hitap eden açıklamalar olduğunu kabul etmeliyiz.

Kaç Demirtaş Var

PKK’nın şehir çatışmalarında ağır bir yenilgiye uğraması, kırsal alanda hareket edemez hale gelmesi ve büyükşehirlerdeki intihar bombası eylemlerinin ters tepmesi sonucu, yeniden müzakere dönemine dönmek için kampanya başlattığı görülüyor. PKK açıkça hata yaptığını ve şiddetten vazgeçtiğini söylemeden araya Öcalan’ın girmesiyle tabanında sorgulanmadan, örgüt içi tartışma ve çatışmalara girmeden girdiği kapandan kurtulmak istiyor.

HDP ve bilhassa Eşbaşkanı Demirtaş da bu yeni kampanyanın önemli figürlerinden. Demirtaş, PKK/ PYD ile beraber HDP’nin de terörist imajından kurtulması ve müzakere için kamuoyu oluşturmak için ABD, Avrupa ve Türkiye’de şiddetin yanlışlığını ve sorunların siyasetle çözüleceğini ima eden açıklamalar yapıyor. Hâlbuki aynı Demirtaş’ın hendeklerde ve barikatla silahlı eylem yapanları ve silahlı özyönetim mücadelesini açıkça desteklediğini görmüştük. Türkiye’deki merkez medyanın bir kısmı Demirtaş’ı sorgulamak yerine, onun propagandasına aracılık etmeyi tercih ediyor. O yüzden de, mesela Demirtaş’ın müzakere kampanyasıyla bağdaşmayan ve örgüt tabanına hitap eden mülakatlarını görmezden geliyor.

Türkiyeli Değil Ortadoğulu Çözüm mü?

Demirtaş’ın gerçek fikirlerini ve stratejisini öğrenebilmek için kritik dönemlerde Özgür Gündem gazetesine verdiği röportajları dikkate almak gerekiyor. Demirtaş’ın 23 Nisan’da Özgür Gündem’e verdiği son mülakat, bu bakımdan dikkat çekici. Demirtaş şiddete yönelik hiçbir eleştiri veya özeleştiri getirmiyor. Şiddet kullananları, direnişçi adı altında kahramanlaştırıyor ve selamlıyor, dahası toplumun geriye kalanını da direnişçilere destek olmak üzere her alanda örgütlenmeye çağırıyor. Demirtaş, Türkiye’nin önüne Erdoğan ve Öcalan’ın projeleri olmak üzere iki uzlaşmaz proje koyuyor ve toplumu Erdoğan’ın projesine direnmek üzere ittifaka çağırıyor. Erdoğan’ın projesini karikatürleştirip adeta IŞİD ile özdeşleştiriyor. Öcalan’a sadece Türkiye’yi değil, Ortadoğu ve dünyayı kurtaracak bir Mesih rolü atfediyor.

Demirtaş’ın şu iddiası ise hem müzakere sürecinin neden sona erdiğini hem de neden PKK/ HDP hattıyla yeni bir müzakere sürecinin mümkün olmadığını açıkça gösteriyor. Buna göre, Kürtler Ortadoğu’da altın bir fırsat yakalamış durumdalar ve AKP Kürtlerin bu altın fırsatı kullanmasını engelliyor. Demirtaş’ın ifadesiyle “Kürtler Ortadoğu’da tarihi bir fırsat yakaladılar ve dönme dolaba binmek üzereler. AKP’nin bütün çabası Kürtleri o dönme dolaba bindirmemek.”

Demirtaş’ın burada Türkiye perspektifini tamamen yitirerek, Ortadoğu’da yeni bir devletten bahsettiğini anlamamak için saf olmanın ötesinde bir hali ifade ediyor. Burada artık hak ve özgürlükleri arttırmak için Türkiyeli, demokratik ve siyasi bir çözüm arayan bir aktörden bahsetmek mümkün değil. PKK/ HDP müzakerelerden bahsederken Türkiye’den inip başka bir dolaba binmek peşinde olduğunu; yani, yeni bir dolap peşinde olduğunu açıkça ilan ediyor. Nitekim PKK sözcülerinin açıklamaları da Demirtaş ile paralellik arz ediyor. Demirtaş ve PKK’nın müzakere isteklerinin ardındaki bu stratejiyi görmezden gelenlerin söylediklerinin artık analitik bir değeri yok, sadece propagandif bir değeri vardır. Bu propaganda ise barışın değil, Demirtaş’ın binmek istediği dönme dolabın propagandasıdır…

Yeni Yüzyıl, 28.04.2016