Ana Sayfa Blog Sayfa 222

Gerçekten Şiddetten Başka Çare Yok muydu?

Çatışma ortamı başladığında KCK üst düzey yöneticilerinin yaptıkları her açıklamada ve kaleme aldıkları her değerlendirmede öne çıkan temel noktalar şöyle özetlenebilir: Bu savaşın kendilerinin tercihi olmadığı ve Erdoğan’ın başkanlık stratejisinin bir parçası olduğu, AKP’ye oy vermeyen Kürd seçmenin cezalandırıldığı, görüşmeleri askıya alan hükümetin siyaset ve diyalog yolunu kapattığı, şiddetten başka bir seçenek kalmadığı/olmadığı…

KCK tarafından yoğun olarak işlenen yukarıdaki başlıca noktalara onlara yakın/ait medya organlarının ve köşe yazarlarının uyum sağlaması zor olmadı. İlk başta durumu anlayamayan veya sanırım 6-7 Ekim olaylarında olduğu gibi devletin hemen İmralı üzerinden çatışmasızlık sürecini yeniden sağlayacağını düşünen HDP’liler de KCK ve PKK’nin “baskı”larına daha fazla direnemedi. Eleştirel yaklaşan ve büyük bir lince uğrayan birkaç ismin dışında HDP’nin ve yakın sivil toplum kuruluşlarının aynı veya benzer açıklamalar ile uyum sağlama süreci çok gecikmedi. Sosyal medyada zaten anlama-dinleme gereği duymadan birçok gerçek ve sahte hesap savaştan başka çarenin kalmadığı, eskiden köylerin şimdi kentlerin yakıldığı, 90’lardan daha geri bir dönem yaşandığı gibi KCK-PKK’nin hemen her açıklamasına sahip çıkan bir kitle hazırdı.

Peki, gerçekten iddia edildiği gibi şiddetten başka bir çare yok muydu? Yoksa şiddete olan bir güven mi vardı?

KCK Konseyi’nden Mustafa Karasu’nun HDP’den birkaç kişinin yaptığı eleştiriye “Gerilim ve mücadele demokratikleşmenin kanunudur” başlıklı Özgür Gündem’deki yazısından da çok açık anlaşılmakta ki şiddete başvuru başka çarenin olmadığından değil; şiddete olan güvenden kaynaklanmaktadır. Onun değişimi sağlayacağından ve şiddetin sivil kurumların teminatı olduğuna olan inançtan kaynaklanıyor. Yani zorunluluk değil; bir tercih söz konusudur.

Devletin inkâr politikasından vaz geçip aynı zamanda pratik olarak Kürdler ile ilgili birçok adım attığı, bunun ötesinde Türkiye kamuoyunda Kürdler ile ilgili ciddi bir algı değişikliği yaptığı ve bu noktadan geri dönüşün olamayacağı, iktidarın ve ana muhalefetin siyasete vurgu yaptığı, mecliste üçüncü büyük parti olunduğu, onlarca sivil toplum ve belediyelerin elde tutulduğu, bölgesel ve uluslararası dengelerin Kürdlerin lehine olduğu bir durum sözkonusu. Bir siyasî partinin seçimle tek başına iktidara geldiği, o partinin inkâr politikasını aştığı ve tek başına devam edebilmesi için Kürdler ile “iyi” geçinmek ve onları da ikna etmek zorunda olduğu ortadadır. İktidardaki aynı partinin yerel yönetimler, kamu reformu ve yeni bir anayasa düşüncesinde diğerlerine göre daha özgürlükçü olduğu bir yerde şiddetten başka bir çarenin olmadığı ve 90’lardan daha geri bir noktada olduğumuz iddiası doğru değildir.

Sadece yönetimine sahip olunan belediyeler üzerinden dahi, maddi manevi birçok sakatlıkları gerisinde bırakan, daha fazla ölüm dışında bir miras bırakamayacak olan, üstelik her alanda en fazla Kürdlerin zarar gördüğü hendeklerin, barikatların ve silahlı çatışmaların gerekçesi olarak gösterilen birçok alanda ilerlemeler kaydedilebilirdi. Yani insanlar ölmeden de anadilde eğitim hakkı alınabilir, yerel yönetimler daha özerk bir hale getirilebilir nihayetinde uzun vadede bile olsa devletin haklar noktasında normalleşmesi sağlanabilirdi. Örneğin belediyeler karar süreçlerinde halkın dahil olacağı şeffaf, katılımcı bir alternatif yapılanmaya gidebilirdi. Temelde işleyişlerinde ve kültürel faaliyetlerinde genelde ise her alanda Kürtçeyi öne çıkartabilirdi…

Ne olacaktı?

Devlet en fazla belediye başkanını görevden alacak daha ötesi tutuklayacaktı. Bütün belediye başkanlarını, encümenlerini ve meclis üyelerini bu nedenlerle görevden almanın tutuklamanın seçimle gelen bir iktidar açısından sürdürülebilirliği var mıydı? Hendeklere, barikatlara verilen desteklerden, bombacıların taziyelerinde yapılan gösterilerden ve konuşmalardan dolayı yapılan tutuklama ve görevden almalardan daha fazla mı sürdürülebilirliği olacaktı? Ulusal ve uluslararası kamuoyuna ne diyecekti? Şu anda olduğundan daha fazla mı haklı görülecekti? Avrupa’da Başbakana “operasyonlar ne zaman bitecek?” diye soran HDP’li vekil yukarıda bahsi geçen ihtimalde Başbakana hesap sorsa haksız ya da utanacak bir durumda mı olacaktı? İktidar Kürtçeyi zaten kendisi bazı alanlarda kabul etmişken bunu daha fazla alana yaymak isteyenleri nasıl engelleyecekti?

İçinde bulunduğumuz durumda şiddetin dışında birden çok yol ve yöntem bulunuyor. Yukarıdaki örnekler uzatılabilir ve artırılabilir. Üstelik şiddetin kendisi özelde Kürd haklarında genelde diğer “sorunlu” alanlarda bir ilerlemeye değil; ilerlemenin durmasına sebep oluyor. Sivil yol ve yöntemler elbette toptan bir ilerleme sağlamayabilir; ama sağlaması da gerekmiyor.  Ancak her hâlükârda şiddetten daha iyi bir yoldur ve şiddetin dışında Kürdlerin yararına olacak birden çok alternatif içermektedir.

Umud ederim ki KCK-PKK yenildiği/kaybettiği bu şiddetle ki zaruret değildi; tercihiyle yüzleşir ve hükümetin nasıl bir söylem içinde olduğuna bakmadan ahlâkî ve dönemin gerekliliği olarak elindeki diğer muazzam sivil imkân ve yöntemleri kullanır. Kürd gençlerini dağlara- hendeklere-barikatlara değil; DTK, DBP ya da HDP’de siyaset yapmaya davet eder.

Yaşasın stres!

Tüm hekimler ve hayatta tecrübe kazanmış olgun insanlar her vesileyle stresin zararlarından bahseder. Stresin sağlığa zararlı olduğunu üstüne basa basa vurgular. Çoğumuz stres hakkında söylenenlerin doğruluğunu yaşadığımız olaylarla tecrübe etmişizdir. Bu yüzden, bazen iradî bazen insiyakî şekilde stresten kaçmaya, kaçınmaya çalışırız.

Stres modern toplumda öylesine mühim bir sorun ki, bilimsel çalışmalara konu olduğu gibi, ticarî faaliyetlere de zemin hazırlamakta. Stresten kaçınmayla ve stres idaresiyle ilgili kitaplar yazılmakta, kurslar verilmekte. Stres en fazla psikologların ve psikiyatrların çalışma alanını genişlemekte.

Zararları ne olursa olsun, stresten tamamen kaçınmak mümkün görünmüyor. Ne yaparsak yapalım, ne kadar çok çaba sarf edersek edelim, stres bir şekilde hayatımızda. Bilebildiğim kadarıyla stres bireyin kendisinden, yakın çevresinden ve tüm toplumdan kaynaklanabiliyor. Bazı kişiler sebep ve gerek yokken dahi strese girebiliyor. Stres altında kalmak için sanki özel çaba gösteriyor veya tabiri caizse paratoner gibi stresi çekiyor. Diğer taraftan kişilerin aile, iş hayatı gibi alanlarda karşılaştıkları fakat engel olamadıkları olaylar da strese sebep olabiliyor. Son olarak, ölçümler yapılıyor mu bilmem ama ülkelerin genel bir stres düzeyi de vargibi.

Ülkeleri strese zemin olmaları açısından karşılaştırırsak, Türkiye’nin tepelerde yer alan ülkeler arasında bulunduğunu söyleyebiliriz. Bizden daha kötü durumda ülkeler de bulunduğu kesin. Bununla beraber, ülkemizin durumu pek parlak sayılmaz. Ahlâk ve dürüstlük kurallarının yeterince işlemediği iş hayatından trafiğe, terör saldırılarından spordaki başarısızlıklara kadar pek çok stres kaynağına sahibiz. Yurt dışı tecrübesi olanlar ülkemizde stresin durumunu daha iyi anlar. İsviçre gibi yerlerde yaşayanlar Türkiye’yi bir cangıl gibi görür. Türkiye’de neredeyse hiç kimsenin günü stressiz geçmez. Stres günlük azığımız gibi her daim yanımızda.

Bütün bunlara rağmen, stresin faydaları olabileceğini söyleyen uzmanlar da var. Tıp hocası Osman Müftüoğlu 21 Mart’ta(Hürriyet) bununla alâkalı ilginç bir not kaleme aldı. Müftüoğlu’na göre stres ömrü kısalttığı gibi uzatabiliyor da. Müftüoğlu’ndan alıntılayalım:

Stresli bir ömür sürdüklerini, hatta stres havuzunda neredeyse boğulduklarını düşündüğünüz birçok politikacı var. Onlar bırakın seksenleri, doksanları bile rahatça geçebiliyor.

Mesela eski cumhurbaşkanlarımızdan İsmet İnönü, Celal Bayar, Kenan Evren, S. Demirel. Dünyadan da pek çok örnek var: ABD başkanlarının çoğu seksenli hatta doksanlı yaşları rahatça devirdi. Başka ülkelerden örneklerde var: Winston Churchill (91), Charles de Gaulle (80), Konrad Adenauer (91). Yazdıklarımın ömürlerinin yoğun bir stres sarmalı içinde geçtiği kesin mi? Kesin! Peki, onlar neden ve nasıl uzun bir ömür sürebildiler?”

Müftüoğlu’nun kendi sorusuna verdiği cevap ilginç: Strese karşı sünger veya teflon karakterli olmak. Sünger karakter stresi emiyor, teflon ise iz tutmadan üstesinden geliyor. Kişilerin karakterlerinin bunlardan hangisine yakın olduğu stresin kişi üzerindeki etkisini belirliyor. Buna ek olarak stresin tipi, süresi, tekrarlanma şekli de önem taşıyor. Son olarak, stres idaresi de mühim. Kötü yönetilen stres insanları yıkar ve sağlık sorunlarına taşırken iyi yönetilen stres insana zarar vermiyor, hatta onu güç sahibi yapıyor, motive ediyor.

Bu konuda sistematik okumaların ve araştırmalarım olmadığından iddialı konuşamam, ama epeyce bir zamandır stres idaresinin önemli olduğunu düşünüyordum. Müftüoğlu’nun açıklamaları bana ilaç gibi geldi. Demek ki, stresi iyi idare edersek “Yaşasın stres !” diye bağırmamız bile mümkün.

Yeni Yüzyıl, 24.04.2016

Ergenekon ve askeri vesayet

Yargıtay 21 Nisan 2016 tarihinde Ergenekon Davası’nın temyiz kararını açıkladı. Davayı hem esastan hem usulden bozdu, anlaşılan dava yeni baştan tekrar görülecek. Aslında bu sonuç kimseyi şaşırtmadı, zira Paralel Devlet Yapılanmasının davada yaptığı çok sayıdaki hukuksuzluk ve sahtekârlık hayli zamandır ortadaydı.

Bu dava başından beri Türkiye’nin askeri vesayet ve darbeler karşısında verdiği bir demokrasi mücadelesi olarak görüldü. Bu yapılanma sivil siyasetin iktidar olmasına izin vermeyen, bunun için bazen doğrudan klasik darbe yapmak suretiyle, bazen post-modern darbe yoluyla, çoğunlukla da sadece tehdit ve gözdağı ile ülkeyi istedikleri şekilde  dizayn eden bir vesayetin yeraltı icra organıydı.

Bu ülkede yaşayan insanlar, adı ister Ergenekon olsun, ister Gladyo olsun, ister Özel Harp Dairesi olsun, ister JİTEM olsun, devlet içinde hukuksuz işler yapan bir derin yapılanma bulunduğundan kendi adları kadar eminler. Yaşayarak tecrübe ettiklerinden, derin devletin varlığı da kirli işleri de bu halk için aşikardır. Bu yüzden de davaya zamanında büyük bir destek verdiler.

Paralel Yapılanmanın bu ülkeye verdiği en büyük zararlardan birisi sahih ve tarihe övünçle geçebilecek bir demokrasi mücadelesini utanç vesilesi olacak bir adalet ve hukuk skandalına dönüştürmesi oldu. Halkın ve siyasi iradenin gerçek bir “davaya” verdiği desteği kendi amaçları için kullandılar. Davayı yozlaştırdılar, esas ve usulde hukuksuzluk yaptılar. Sırf devlette kontrolü sağlayabilecekleri bir iktidar yapılanmasına alan açmak için haklı bir davayı sakatladılar.

Ayrıca pek çok insanı mağdur ettiler, sanıkların bazılarına geri döndürülemez ve telafi edilemez zararlar verdiler. Açıkçası o dönemde dillendirilen hukuksuzluk iddialarına kamuoyu fazla kulak kabartmadı. Bunun sebeplerinden biri Cemaatin emniyet-yargı-medya üçgeniyle kamuoyunu çok profesyonelce manipüle edebilmesidir. İkinci sebep ise Ulusalcı Cephenin somut hukuksuzluk iddialarını dile getirmek yerine, bu hukuksuzluklar üzerinden davanın aslını ve darbe iddialarını top yekûn olarak reddetmeye kalkışması oldu.

İki konu ayrılmadan girişilen bu reddiye karşı tarafta haklı olarak davayı savunma refleksi yarattı. Zira darbelerle dolu tarih, darbeye ve müdahaleye imkan yaratmak için girişilen suikastlar ve saldırılar, AK Parti Hükümeti karşısında vesayet kurumlarının aldığı pozisyon vb. unsurlar darbe iddialarının genel kanıtları olarak ortada duruyordu. Vesayetle mücadeleden vazgeçilebileceği endişesiyle savunmaya yüklenmekten, maalesef hukuksuzluk iddialarına zamanında, yeterince kulak verilmedi.

Yargıtay’ın bozma kararı bazılarını büyük bir hayal kırıklığına uğratmış görünüyor. Davanın bu şekle dönüşmüş olması üzücü, ancak hukuksuzluğun neresinden dönülürse kârdır. Yargıtay’ın bozma kararını yapılmış darbe hazırlıklarının ve derin devletin inkarı olarak görmemek gerekir. Esas ve usule dair hukuksuzlukların teyit edilmesi olarak görmek gerekir.

Belki bu yaşananlar vesayete karşı demokrasi mücadelesini kirletmiş olabilir, ancak haklı bir davanın hukuka uygun ve adilane şekilde yeniden görülmesi bu kirin temizlenmesi için önemlidir. Hukukun geç de olsa işlemesi demokrasi mücadelesine halel getirmez.

Vesayete karşı verilen bir mücadele aynı zamanda yargının bir vesayet kurumu olmaktan çıkarılması ile de ilişkilidir. Ne var ki, bu mücadeleyi suiistimal eden Paralel Yapılanma, meğer yargıyı eski vesayetin elinden alırken, kendi vesayetine geçirme hedefini gütmüş. Bu yüzden yargıdaki Paralel Yapılanmadan kurtulmak hala önemli bir meselemiz. Bu karar, en azından bu davada, Paralel Yapılanmanın var olan etkisini kullanamadığını da gösteriyor.

Yeni Yüzyıl, 25.04.2016

Atatürk ve Türk Ocakları

Bu hafta tek parti döneminde siyasi ihtiraslarına kapılarak, kendisine yazık eden bir siyasetçiden bahsedelim. Siyasetçinin ismini bilhassa vermeyeceğim, çünkü maksat bir karakteri resmederek ibret çıkarmaktan ibarettir.

ATATÜRK’ün Mersin gezisinde dikkatini çeken Türk Ocakları’na mensup bir genç doktor, Ocakların genel başkanı Hamdullah Suphi’nin kendisinden sitayişle bahsetmesinden sonra, bir dahaki dönemde milletvekili olarak Ankara’ya gelir. Ancak bu genç doktor Ankara’ya geldikten kısa süre sonra, daha yükselmek ihtirasına hakim olamaz. Önce İstiklal Mahkemesi üyeliğine seçilmeye çalışır ve böylece siyasi ihtiraslarının açtığı kötü yola girmiş olur. İstiklal Mahkemelerinin görevinin sona ermesiyle boşluğa düşen genç doktor, yükselmek için yeni yollar düşünmektedir. Samet Ağaoğlu Babamın Arkadaşları adlı çok kıymetli eserinde bu arayışı şöyle anlatıyor:

Asker olamadıysam faşist olayım

“Fakat bütün bu çalışmalar onu tatmin etmekten uzaktı. Müşavir olarak kalmak, mevzular ne olursa olsun gücüne gidiyordu.

Bir baş olmalıydı, bir yere mutlak selahiyetle hükmetmeli, emir vermeli, emirleri derhal yapılmalıydı. Bazen niçin asker olmadığını kendi kendisine soruyordu, Türkiye’de her şey askerden ibaret! Siyaset de, idare de onların! Böyle düşündüğü zaman vaktiyle Askeri Tıbbiye yerine Harbiyeye yazılmadığına kızıyor, şimdi her şey başka olurdu diye kendi kendisini yiyordu.

Mussolini ve Hitler’e özeniyordu

“Bu esefler, bu pişmanlıklar arasında yavaş yavaş bir fikir belirdi; askerlik bir zihniyet, bir hayat telakkisidir. Asker olmadığı halde de askeri zihniyet onu istediği yere, istediği gibi şerefle hizmet edeceği yere getirebilir. İşte Mussolini, işte Hitler. Biri köy muallimi, ötekisi bir duvarcı ustası değil miydi? Bugün Mussolini büyük bir milletin başındadır. Diğeri dünyanın belki de en büyük milletinin idaresini eline almak üzere. Onlar hedeflerine gençlik kütlesini teşkilatlandırmak suretiyle vardılar.

Türk Ocağı’nı faşistleştirmek istedi

Bu amacını CHP içinde derhal hayata geçiremeyeceğini fark eden genç doktor bu amaçla Türk Ocakları’nı kullanmayı düşünür… “Evvela, ocakların reisini teşekküle yeni bir mahiyet vermek için teşvik etmek yolunu tuttu. Ocaklara bağlı gençleri askeri prensiplere göre yetiştiren, onlara silah talimleri, saf halinde yürüyüşler yaptıran projeler teklif etti. Kendisi de bu gençlik kolunun başına geçecek, bu suretle Türk gençliği gelecekteki milli mücadeleler, seferler, harpler için hazırlanmış olacaktı. Aynı zamanda unutulmuş ananeler, adetler, harp ve silah oyunları da bu yoldan yeniden canlandırılacaktı.

“Ocakların reisi bütün bu projeleri dikkatle dinledi, nezaketle reddetti. O halde yeni bir tabiye kullanmak mecburiyeti vardı. Bir taraftan iktidarın şeflerini ocakların reisi aleyhine tahrik edecek, diğer taraftan, hatta icab ediyorsa bu teşekkülü partiye maletmek suretiyle o kanaldan ele alacaktı. Bundan sonra ilk kongrede Ocakların reisine açıkça cephe aldı. Halbuki cephe aldığı kişi, kendisinin milletvekili seçilmesine yardımcı olan kişiydi. Hırsları artık diğer insanı vasıflarını ortadan kaldırmaya başlamıştı. Samet Ağaoğlu, bu sahneyi şöyle anlatıyor:

“Ankara Hukuk Fakültesinde talebe idim. Kongreyi dinlemeğe gitmiştim. Ocak reisi bir kısım delegeler tarafından verilmiş takrir üzerine kürsüdedir. Tavırları asabi, kelimeleri sert, ithamları korkunç, fakat açıktır. “- Bu zat Ocakları kendi ihtirasına alet etmek istiyor! Bu zat Ocakları bir siyaset yuvası haline getirmek sevdasındadır; bu zat Türk gençliğini Ocakların içinde silahlandırmak, Ocaklar vasıtasıyla memlekette Karagömlekliler (İtalyan Faşist Partisinin silahlı güç) ordusu kurmak iddiasındadır.

Genç doktorun, Hamdullah Suphi’ye cevabı, Ocaklılar tarafından şiddetle protesto edilmiş, ancak Türk Ocakları bu kongreden sonra CHP’nin baskıları sonucunda feshedilmek ve yerini Halkevlerine bırakmak zorunda kalmıştır. Genç doktor, Halkevlerinde istediklerini yapamadı. Böyle olunca bir defasında Atatürk’e bile kafa tutmayı denedi, sonra Atatürk tarafından dışlanınca, yeniden bu çevreye girebilmek için bütün şahsiyetini ayaklar altına atmayı göze aldı. Sonunda başarılı oldu…Ve Darulfun’un tasfiyesi için Milli Eğitim Bakanlığı’na getirildi. Artık iktidar sarhoşluğundan ne yaptığını kendi de bilmez haldeydi. Bir nevi manevi idam cezası olan tasfiyelere, büyük bir zevkle kendi dostlarından başladı.

Darülfunun’da dostlarına tasfiye

“Darülfun’un ıslahatı bir yandan İsviçreli profesörün fikirleri, diğer taraftan Üniversiteyi siyasetin esiri yapmak isteyen zihniyetin direktifleri arasında bocalayarak ilerliyordu. Eski Darülfunun’dan yeni Üniversiteye profesör tayin edebilecek kabiliyette oldukları kabul edilenler arasında siyasi fikirleri itibarıyla devrin idarecilerinden bir kısmının hoşuna gitmeyenler de bulunuyordu. Üniversite kurulurken bir kısım hocalar siyasetin istemediği insanlar olarak kadro dışına çıkarıldılar. Mersin’in ocaklı genç doktoru şimdi de manevi idamların vasıtası oluyordu.

Genç doktorun ihtirası artık kendisine hep olduğu gibi kendisine zarar verecek kadar büyümüştü…Ona bu görevi verenleri unutacak kadar gözü kararan genç doktor için artık son yaklaşıyordu…

Başı dönünce affedilmez bir hata yaptı

“FAKAT mukadder olan daha ziyade gecikmeyecekti. Yavaş yavaş onun hakkında bir takım endişeler, bu endişelerden istifade eden bir takım entrikalar belirmeğe başladı. İşte, baş döndüren bu heyecanı arasında yeni Üniversitenin inkılap tarihi profesörlüğünü de üzerine almak gibi bir gaflete düştü. Halbuki bu kürsüde hiç değilse ilk dersi inkılabın büyük başlarından birisi vermeliydi. Türkiye Cumhuriyetinin fikir ve ruh inşasının temelini teşkil etmek üzere kurulmuş olan İstanbul Üniversitesinde inkılap kürsüsünün asıl profesörü ve ilk dersinin sahibi olması icap edenlerin yerine geçmek affedilmez, hiçbir zaman affedilemez, hata oldu. Hele, bu ilk dersi verdiği gün, bütün Üniversite talebesinin muazzam tezahüratları, alkışları bu hatanın ağırlığını arttırdı. Demek ki gafilane hareketiyle yarattığı boşluğun farkına varılmamıştı. O halde vakit geçirmeden, derhal tedbirini almak, gafletinin cezasını vermek icap ediyordu.”

Nitekim bu Mersinli genç doktor, birkaç gün sonra Milli Eğitim Bakanlığı görevinden alınacak ve birkaç sene sonra 37 yaşında yokluk içinde ölecektir. Kendisini Atatürk’e takdim edenleri, daha sonra Atatürk’e kötüleyen; doktorken şifa dağıtmak yerine İstiklal Mahkemesi üyeliğini arzulayarak idamlara imza atmayı tercih eden; azası bulunduğu Türk Ocakları’nı şahsi hırsları için kullanamayınca kapatılması için uğraşan ve evlerine gelip gittiği yaşlı başlı hocaları Bakan olunca Üniversiteden attıran bu gibi şahısların ölümü, o zaten ölmüştü diye karşılanabilirdi. Öyle de oldu…Siyasi ihtiraslarına gem vuramayan siyasetçilerin, bu tarihi örnekleri hatırlamaları ve dostlarına karşı vefalı olmaları, herkesten önce kendileri için iyi olur…

Yeni Yüzyıl, 25.04.2016

Başkanlık sistemini konuşmak

 Biz aslında bir sistem tartışması yapmıyoruz.

Sorunu kişiler üzerinden, daha doğrusu bir kişi üzerinden tartışıyoruz. Erdoğan’ı sevenler ve sevmeyenler olarak bölünmüş bir tartışma bu. Erdoğan’ı sevip de başkanlık sistemine karşı olanlara veya sevmeyip de başkanlık sistemini savunanlara pek rastlamıyoruz.

Öte yandan, hükümet sistemlerine abartılı bir iyilik veya kötülük atfediyoruz. Ülkedeki egemenlik ilişkilerinden, siyasi kültürün etkisinden ve diğer faktörlerden bağımsız bir hükümet sistemi tartışması yürütüyoruz.

Başkanlık sistemine sihirli değnek gözüyle bakmak yanlış. Parlamenter sistem de bizim alın yazımız veya Türklerin Ötüken Yaylasından getirdiği bir hükümet sistemi falan değil.

Tartışamama sorunumuzun bir parçası da, Ak Parti’nin nasıl bir başkanlık sistemi istediğini hala netleştirmemiş olması.

“Türk tipi” başkanlık istiyor eleştirileri yapılıyor. Bu da doğal olarak insanlarda, ne olduğunu bilmedikleri bir yola girme kaygısı uyandırıyor.

Nitekim 7 Haziran sürecinde, nasıl bir başkanlık sistemi istendiğine dair bir model veya öneri sunmadan, seçim öncesinde avantajları ve dezavantajlarıyla onu tartışmadan genel bir başkanlık savunusu yapmanın yanlışlığı görüldü. Muhtevası somutlaştırılmamış bir başkanlık vaadi, “Türk tipi başkanlık” iddiaları veya “Erdoğan tek adam olmak istiyor” suçlamalarıyla birleştiğinde, hem Ak Parti’ye oy kaybettirdi, hem de sistem yine tartışılmamış oldu.

Bir Yöntem Önerisi

Yapılması gereken, başkanlık sistemini bir sivil anayasanın parçası olarak tartışmaktı. Hala da yapılması gereken bu gibi görünüyor bana.

Çünkü hükümet sistemi ne olursa olsun, ülkenin doğru dürüst bir anayasaya ihtiyacı olduğu açık.

Devleti birey haklarıyla sınırlandırmak, sınırlı ve sorumlu bir iktidar, vesayeti önleyici tedbirler almak, orduyu demokratik hukuk devletlerindeki yerine koymak gerek.

Geçtiğimiz aylarda, konuyu tartıştığımız bir panelde, ben bu önceliklerimi dile getirdiğimde, Prof. Dr. Burhan Kuzu da başkanlık sisteminin, bunlara ulaşmanın da asıl yolu olduğunu vurguladı.

Burhan Hoca başkanlık sisteminin sağlayacağı bazı avantajlar konusunda haklı olabilir, ama bu beklenen avantajların tahakkuku da, nasıl bir başkanlık sisteminin istendiğinden bağımsız değil.

Ak Parti’ye düşen, nasıl bir başkanlık istiyorsa onu bir an önce somutlaştırıp halka arz edip tartışılmasını sağlamak olmalı.

Amerikan tipi değil de Türkiye tipi olması tek başına yanlış değil. Yeter ki, buradaki Türkiye’den kasıt, ülkeye özgü ama sistemi bozmayacak bazı modifikasyonlarla yetinmek veya “rasyonelleştirilmiş başkanlık sistemi” ile hükümet kilitlenmesini önleyecek bazı mekanizmalar ihdas etmekten ibaret olsun.

Geçiş Sürecini Yönetmek

Sahici bir tartışma yapılıncaya kadar dikkat edilmesi gereken bir husus da Türkiye’deki hükümet sisteminin yetki ve sorumluluk paylaşımı bakımından arz ettiği dengesizliğin, sorun çıkarma potansiyeli.

Parlamenter sistem ile yarı-başkanlık sistemi arasındaki bugünkü kararsız denge, cumhurbaşkanı ile başbakan arasında görev ve yetki açısından sınır ihtilaflarına sebebiyet verebilecek bir nitelik taşıyor.

Bu yüzden de, başkanlık sistemine geçilinceye veya parlamenter sistem içinde yetki ve sorumluluk dengesini sağlayacak yeni bir düzenleme yapılıncaya kadar, bu geçiş sürecinin, krize yol açmadan nasıl atlatabileceğini konuşmamız gerek.

İnsan onuruna dayalı özgürlükçü bir anayasanın içinde, yürütmeye abartılı yetkiler öngörmeyen ve bu sistemden beklenen asıl avantaja, yani gerçek kuvvetler ayrılığına yer veren bir başkanlık sistemini önermek, ülkedeki iklimi yeniden ılımlı hale getirebilir.

Böyle bir anayasanın referandumda kabul edilmesi veya daha geniş bir mutabakatla kabul edilmesi de daha fazla mümkün olur.

Yeter ki bir an önce konuşmaya başlayalım. Ama sahiden sistemi konuşalım.

Yeni Yüzyıl, 25.04.2016

Demokrasi Davaları?

Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin Ergenekon davası kararını usulden ve esastan bozmasını bazı siyasetçiler ve yorumcular TSK tarihinin darbeci kısmını aklamak ve saklamak için fırsata çevirdi. Yavaş olun bakalım. Bir çırpıda hafızamızı silemez, tarihî kayıtları yok edemezsiniz.

Türkiye odağında askerlerin bulunduğu bürokratik vesayetin pençesinde on yıllar geçirdi. Askerler bir dizi yolla demokratik siyasete müdahale etti. Daha 2008 yılında büyük çoğunluk sahibi iktidar partisine uydurma gerekçelerle kapatma davası açıldı. TSK sivil uzantılarını ve müttefiklerini kullanarak AK Parti’yi iktidardan uzaklaştırmaya kalktı. Ergenekon davasında yapılan yanlışlar bu kötü sicili düzeltmez, ortadan kaldırmaz. Şimdi işler iyiye gidiyorsa da TSK’nın demokraside olması gereken sınırlar içinde kalmaya razı ve hazır olduğundan emin olmak için daha çok zamana ihtiyacımız var.

      Ergenekon ve Balyoz davalarına benim gibi askerî vesayetten yılmış ve kurtulmak isteyen birçok demokrat yazar ve fikir insanı ilgi gösterdi, sahip çıktı. Ben onları demokrasi davaları diye adlandırdım. Ancak, yargılama sürecinde yapılan hatalar ve iddianamelerde gariplikler de vardı. Şahsen bu konularda ikaz yazıları da yazdım ama davaların esasına itiraz etmedim. Keşke süreçte daha dikkatli olsaydım ve bugün farkına vardığımız dolapları o gün de görebilseydim diye hayıflanmıyor değilim. Ama bunu yapabilmek çok zordu.

Ergenekon’la daha az, Balyoz ile daha fazla ilgilendim. Ergenekon’da nispeten uzak kalmamın sebebi, davanın çok çapraşık bir ilişkiler ağı iddiasına dayanıyor olmasıydı. TSK bürokratik vesayetin kalesi olarak dimdik ayakta dururken sivil ayakların böylesine önemli rol oynadığı bir yapılanma pek ikna edici görünmüyordu. Balyoz davasında durum değişikti. Aktörler askerdi. Ortada somut bulgular vardı. Avukat Selim Yavuz’a Liberal Düşünce Topluluğu’nda verdirdiğimiz bir seminerden sonra dijital deliller denen şeylere güvenimi iyice kaybettim ve bunu yazıya da döktüm. Ama bana göre Balyoz haklı ve gerekli bir davaydı. İzin verilmemesine rağmen yapılan plan semineri bir darbe hazırlığı havasındaydı.

Ne oldu da sadece Ergenekon değil Balyoz gibi daha sağlam bir dava da yozlaştı? Cevap belli: Gülen Cemaati’ne bağlı PDY’nin yargı ve emniyet içindeki uzantılarıyla özünde darbeciliğe ve darbe teşebbüslerine karşı mücadele olması gereken davaları PDY’nin güç arayışının aracına çevirmesi. Meselâ Balyoz’da sadece üst rütbeli birkaç kişinin yargılanması gerekirken seminere katılmayan, o sırada hastanede, yurt dışında bulunan subaylar dahi davaya dâhil edildi. Bu, elbette, büyük bir haksızlıktı. Bu tür dolaplar davaların tamamen yozlaşmasına ve çökmesine sebep oldu.

Davaların arkasında siyasî iradenin desteği vardı. Bunu kimse inkâr edemez. Öyle olmasa davalar yürüyemezdi. Ancak, alandaki işler yargı ve emniyet bürokratlarına aitti ve oralarda hâkim olan güç PDY idi. PDY ikili bir rol oynadı. İlki askerlere dava açılıp yürütülebilmesiydi. GC’ne “ölü gibi itaat et” düsturuyla bağlı yargı memurları olmasaydı bu yapılamazdı. Bu yüzden davalar için asıl emir veya izin GC idaresinden çıkmış olmalı. İkinci olarak PDY davaları istemediği kimseleri tasfiye etmenin, kadrolaşmanın ve kendi vesayeti için güç toplamanın aracına çevirdi. Bunu birkaç yıl önce görmek özel durumlar dışında neredeyse imkânsızdı. Bugün ise, tüm olgulara göz kapamadıkça, görmemek  imkânsız

Masum insanların usulsüz yargılamalarla ve haksız cezalarla mağdur edilmesi çok kötü. Hepimiz bu tür yanlışlara itiraz etmeli ve engel olmaya çalışmalıyız. Ancak, bürokratik vesayet geleneği de bir realite. TSK mensupları bu acı olaylardan gerekli dersleri çıkarmalı ve demokratik siyasete gayri meşru müdahalelerden kaçınmalı. TSK’nın sırtından siyasî rakiplerini tasfiye etme hayalleri kuranlar da artık bu saçmalıktan vazgeçmeli.

Yeni Yüzyıl, 25.04.2016

Ekrem Çoraklık – Muhacir Torunları ve Suriyeliler

13051672_1761513250735351_2666538167906932354_nYukarıdaki tabloyu ve kısa metni tarihçi Justin McCarthy’nin “Ölüm ve Sürgün” adlı kitabından aldım.

Memleketimizin her yöresinin Suriyeli misafirlerimizin mecburi göçüne maruz kaldığı bu günlerde bölgesel de olsa, az miktarda da olsa Suriyeli misafir kardeşlerimizi itibarsızlaştırıcı, istemezükçü bayağılıklar ve bencillikler bir muhacir torunu olarak bendenizi ziyadesiyle rahatsız etmektedir.

Misafir mülteci kardeşlerimizi istemeyenlerin birçok gerekçesi var. Bir kısmı güvenlik, bir kısmı işsizlik, bir kısmı bencillik ve daha bilmem ne olarak tezahür eden bu gerekçelere ilave olarak, onları “vatanlarını, topraklarını satan korkak insanlar” olarak değerlendiren ve onlardan bu nedenle nefret eden anlayışlar da kendine yer bulmuyor değil.

Özellikle son gerekçeye fena halde kafam bozuluyor. Neymiş efendim, insan memleketini terk eder miymiş, canı pahasına kalıp evini yurdunu korumalıymış, ölecekse orada kendi memleketinde, kendi evinde ölmeliymiş. Neresinden bakarsanız bakın aşırı haksız ve saçma sapan bir gerekçe.

Kaldı ki Suriye’de yanlış bilmiyorsam savaşan grupların sayısı 200’ün üzerinde. Diyelim ki ben bir Suriyeli yetişkinim. Kalıp savaşmaya karar verdim. Hangi grubun içinde, kime karşı, nasıl ve kimin silahı ile kimlere, hangi gruplara karşı savaşmalıyım acaba diye kara kara düşünürdüm doğrusu. Ve diyelim ki Özgür Suriye Ordusu saflarında savaşmaya karar verdim. Ailemi, çocuk, kadın ve yaşlıları öncelikle Türkiye’ye bırakır döner, öyle giderdim savaşa.

Dedim ya ben Kafkasya muhaciri bir Karaçay Türküyüm. Dedelerim 1880 – 1890’lı yıllarda göç etmişler Anadolu’ya. Mecburen göçmüşler. Hayatta kalabilmek için ya da daha iyi şartlarda yaşayabilmek için.

Şu cahil aklımla, bir bakayım Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulurken, Osmanlıdan Cumhuriyete geçilirken nüfus hareketleri nasıl olmuş, memleketimin nüfusu nerelerden neşet etmiş dedim. Bir de baktım ne göreyim, 1927 yılında yapılan nüfus sayımı ile 13 milyon küsur vatandaşımızın olduğu tespit edilmiş. Mesela Justin McCarthy adlı tarih profesörünün verilerine göre 1821’den 1922’ye kadar Osmanlı topraklarında yaşayan Müslümanların ve Kuzey Kafkas halklarının Anadolu’ya göç hareketlerinin toplamı en az 5 milyonu buluyor, aşağı yukarı bir bu kadar miktar da maalesef ölenlerden oluşuyor.

Tarihçi değilim ama eğer yanılmıyorsam şöyle diyebiliriz gibime geliyor:

En az 5 milyonu bulan Müslüman mültecilerin oluşturduğu yeni Türkiye devletinin 1927’deki nüfusunun 13 küsur milyon olduğunu hatırlayacak olursak, günümüz Türkiye’sinde kimsenin kimseye hava atmaması, siz de nereden çıktınız, istemezük dememesi hatta diyememesi lazım geldiğini iyice idrak etmiş oluruz diye düşünüyorum ve ayrıca kalıp savaşaydınız ya, orada öleydiniz ya diyenlerin de 5/13 ihtimalle mülteci torunu olabileceklerini kendilerine ve kamuoyuna hatırlatmayı bir görev addediyorum.

Dokunulmazlıkların kaldırılması (1)

Çözüm sürecinin tıkanması ve çatışmaların başlamasıyla birlikte HDP’li vekilleri hedef alan dokunulmazlık tartışması tekrar alevlendi. Tartışmanın fitilini Cumhurbaşkanı Erdoğan ateşledi ve meseleyi ısrarla gündemin en ön sırasına oturttu. Erdoğan’a göre; Meclis, bilhassa haklarında terör suçlarına ilişkin fezleke olan vekillerin yargılanmalarının önünü açmadığı takdirde tarihe ve millete hesap veremeyecekti. Çok geçmeden tartışmaya muhalefet partileri de katıldı. MHP, Erdoğan’a tam destek çıktı. CHP ve HDP, kürsü masuniyeti dışında dokunulmazlıkların bütün vekiller için kaldırılmasını savundu. Hükümet bunun üzerine bir atak yaptı ve Anayasaya geçici bir madde koymak suretiyle hâlihazırda dosyası bulunan bütün vekillerin dokunulmazlığının kaldırılmasını önerdi. Bu, iktidara üç önemli avantaj sağladı:

İMTİYAZ DEĞİL GÜVENVE!

1. Dokunulmazlık, vekillere tanınan bir imtiyaz değil, kamu adına daha iyi ve rahat görev yürütmelerini sağlayan bir güvencedir. Vekillerin dokunulmazlıktan mahrum edilmeleri düşünülemez. Zira bu, onları keyfi muamelelere maruz bırakır ve bir bütün olarak siyasi alanı da siyaset harici yönlendirmelere açık hale getirir. Bu sebepledir ki, sınırları iyi tanımlanmış bir dokunulmazlık müessesi demokratik sistemlerin temel taşlarından biridir ve ondan vazgeçilemez.

Aslında herkes bunu çok iyi bilir. Hele Türkiye gibi sorunlu demokrasilerde dokunulmazlığın özellikle muhalefet için çok büyük değer taşıdığı da izaha ihtiyaç duymaz. Muhalefetin yapması gereken,dokunulmazlığa gözü gibi bakmasıdır. Zira onu iktidarın olası zorlamalarından koruyacak olan budur.

Ancak Türkiye’de muhalefet öteden beri dokunulmazlığın kaldırılmasını savundu. Bu, tamamen yanlış ve popülist bir tavırdı.  Şimdi iktidar, muhalefeti bizzat muhalefetin söylemiyle köşeye sıkıştırdı. “Madem dokunulmazlık olmasın diyorsunuz, buyurun o zaman, herkesin dokunulmazlığı kalksın”  deyip hodri meydan çekti ve muhalefeti hareketsiz bıraktı.

2. Muhalefetin dokunulmazlığın kaldırılmasına dair söylemsel ısrarının altında, AKP’nin bunu göze alamayacağı hesabı yatıyordu. Keza muhalefet bununla iktidarı “yolsuzluk” mevzuu üzerinden vurma imkânına da kavuşuyordu. İktidarın uykularını kaçıran dosyaların varlığından ötürü dokunulmazlığın ardına sığındığının propagandasını yapıyordu. AKP, bunu da muhalefetin elinden aldı. Dokunulmazlık restiyle hem korktuğu veya çekindiği bir durumun olmadığını gösterdi, hem de muhalefete geri adım atma şansı bırakmadı.

BİR TAŞLA ÜÇ KUŞ

3. Sağır sultan da biliyor ki sürmekte olan hengâmenin tek bir gayesi var; HDP’li vekillere dokunmak. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan da, eninde sonunda HDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılacağını söyleyerek bunu bir kez daha teyit etti. Ancak salt HDP’li vekillere dönük bir düzenleme, gerek HDP’nin kurumsal siyasetten dışladığı düşüncesini güçlendirecek, gerek yeni bir mağduriyet dalgasının önünü açacaktı.

Bunu önlemek için hükümet görüntüde herkesi kapsayan bir düzenleme yaptı. Hiçbir parti ve vekili dışarıda bırakmadı, herkese dokunmayı mümkün kılacak bir hüküm getirdi. Böylelikle hem bir söylem üstünlüğü(Sadece HDP’lilerin değil kendimiz dâhil herkesin dokunulmazlığını kaldırıyoruz”) sağladı, hem de karşılaşması muhtemel riskin oranını düşürdü.

Yani AKP bir taş attı, üç kuş vurdu. Kısa vadeli düşünüldüğünde AKP adına kazançlı bir hamle yapıldığı söylenebilir. Lakin meseleye orta ve uzun vadeli bakıldığında bunun çok yanlış bir adım olduğunu düşünüyorum. Zira dokunulmazlıkların kaldırılması için getirilen düzenleme, hem hukuken elle tutulur bir nitelik taşımıyor, hem de siyaseten birçok tehlikeye kapı aralıyor. Bu nedenle bugün “kâr” hanesine yazılan hususların yarın “zarar”a dönüşmesi ihtimali çok yüksek.

Gelecek yazı da siyasi ve hukuki hatalar bahsini açarak konuya devam edeceğim.

Yeni Yüzyıl, 23.04.2016

Taha Akyol’a soruyorum

Türkiye ‘de son yıllarda yaşanan olaylar hukuk meselesinde büyük bir kafa karışıklığı yarattı. Bir taraftan hukukun ne olduğu, diğer taraftan hukuk pratiği -yani yargı organlarının nasıl yapılanması ve işlemesi gerektiği- hakkında iddialı ama yanlışlar da içeren şeyler söyleyen hukukçular eksik olmuyor.

Bu hukukçulardan biri Taha Akyol. Taha Bey üniversitede hukuk okumuş. Hukuk üzerine araştırmaları var. Hukuka büyük önem verdiğini köşesinde her fırsatta vurguluyor. Bu yüzden, Taha Beyin tezleriyle tartışmak yararlı olabilir. Özenle belirtmem gerekir ki, Taha Bey’e şahsi bir anti-patim yok, aksine kendisini sever ve birçok bakımdan takdir ederim. Ancak, iddialı olduğu ve bu mevzularda sık yazdığı için kendisini eleştireceğim yaklaşımların en tipik ve güçlü temsilcisi olarak görmekteyim. Kısaca, hedefim Taha Beyin şahsiyeti değil, dile getirdiği, başka hukukçular ve kimi hukukçu akademisyenler tarafından da paylaşılan fikirleri.

Taha Bey hukukla ilgili yazılarında mütemadiyen kuvvetler ayrılığının önemini vurguluyor ve yargının üç temel kuvvetten biri olduğunun altını çiziyor. Taha Bey’in yargı ile egemenlik ilişkisi ve egemenliğin kullanımı hakkındaki görüşlerini kısmen hatalı. Fakat onlara bu yazıda değinmeyeceğim. Taha Bey yargı üzerinde siyasal etkiyi yanlış buluyor. Eğer siyasal etkiyi siyasal iktidarın etkisiyle özdeşleştirmiyorsa, daha geniş bir çerçeveden bakıyorsa bu görüşte ciddî bir haklılık payı olduğunu vurgulamak gerekir. Taha Bey, takip edebildiğim kadarıyla, daha çok siyasal iktidarın yargı üzerindeki etkisinden şikâyetçi. Buna da bir dereceye kadar hak vermemek imkânsız.

Ancak, Taha Bey tipik bir metot hatasına düşüyor. Değerlendirmelerini kitapta yazanlar, yani ideal durum açısından yapıyor. Bu yüzden analizleri önemli ölçüde havada kalıyor. Yargıdaki fiilî durumu tek taraflı, dolayısıyla eksik ve yanlış değerlendiriyor. Türkiye ‘de yargının tek problemi, siyasal iktidarın yargı üzerindeki tesiri değil. En az onun kadar, hatta ondan birçok bakımdan daha önemli ve tehlikeli bir durum var: PDY’nin yargı içindeki yapılanması ve icraatları. Artık gerçeklere gözünü kapamayan herkes biliyor ki PDY yargı bürokrasisi içinde ayrı bir hiyerarşiye göre işleyen ve önceden belirlenmiş amaçlara ulaşmaya hizmet eden bir savcılar ve hâkimler ordusu kurmuş.

Taha Bey hukukçu, hemen deliller nerede diye soracaktır. Delil çok. Bakınız, bir zamanlar demokrasi davası diye sahip çıktığımız Ergenekon ve Balyoz davalarında yaşananlar, utanç verici kumpaslar olarak üç büyük şehirdeki casusluk davaları. Daha başka davalar da var, ancak, henüz tamamlanmamış oldukları için sadece bunlardan bahsediyorum. Yargı içinde paralel devlet yapılanmasının bir diğer kuvvetli delili, HSYK Başkan Vekili ve 2.Daire Başkanı Hâkim Mehmet Yılmaz’ın sözlerinde beliriyor. Yılmaz yargıda bir PDY yapılanması olduğunu, bu yapının üyelerinin siyasî amaçlı yargı operasyonları yaptığını söylüyor. Bu yapılanmanın eskiden beridir yargı içinde büyük haksızlıklara sebep olduğunu anlatıyor. HSYK seçimlerinde değişik görüşlerden yargı mensuplarının ittifakına rağmen bu yapıyı ancak 300 oyla geçebildiklerine işaret ederek yapılanmanın yargı içindeki gücüne dikkat çekiyor. Bu yapı tasfiye edilmeden hukuk devleti olamayacağımızın altını çiziyor.

Şimdi soralım: Taha Bey, yargı içindeki bu yapılanmadan haberdar değil misiniz? Değilseniz neden Mehmet Yılmaz ile konuşmuyorsunuz? Haberdarsanız, bu yapıyı hukuka ve adâlete bir tehdit olarak görmüyor musunuz? Görüyorsanız neden yazılarınızda ondan neredeyse hiç bahsetmiyorsunuz? Bu yapılanmanın bir tehlike olduğunu düşünüyorsanız, bu tehlikenin nasıl ortadan kaldırılabileceğiyle ilgili somut önerileriniz nelerdir?

Tatminkâr cevaplarınız için şimdiden teşekkürler…

Yeni Yüzyıl, 23.04.2016

Her fikre saygı göstermeli miyiz?

Tartışma ortamlarında “fikrinize saygı duyuyorum” ifadesinin çok sık kullanıldığına şahit oluruz. Bu söz hem bir nezaket hem de bir hoşgörü nişanesi olarak alınır. Kullananlara, ortamda hazır bulunanların veya uzaktan işitenlerin sempatisini kazandırır. Gerginlikleri bir ölçüde azaltır. Diyalogu ve iyi niyeti teşvik eder. Ama sonunda taraflar çoğu zaman kendi fikrine bağlı kalmayı sürdürür.

Bana öyle geliyor ki, bütün yararlarına rağmen bu sözde bir yanlışlık var. Ayrıca, abartılırsa, sağlıklı bir fikir alışverişine zarar vermesi de mümkün. Katılmadığımız fikre saygı duymak hiç inandırıcı görünmüyor. Saygı duysak o fikri tamamen benimsememiz veya ondaki kimi parçaları doğru kabul etmemiz gerekir. Durum buysa zaten kısmen de olsa o fikrin taraftarıyızdır. Değilsek, yani hiç katılmıyorsak, o fikre niye saygı duyalım?

     Önemli olan bizimkinden ayrı fikirlere saygı duymak değil, o fikirleri açıklayan kimselere insan olarak saygı duymaktır. Ancak, bazen beğenmediğimiz, bize göre yanlış fikirleri savunan kişilere saygı da duymayabiliriz. Hatta onlardan ciddî rahatsızlık da hissedebiliriz. Bu durumda ne yapmamız uygun olur?

Bir toplumda sağlıklı, verimli ve gerginlik kaynağı olmayan bir fikir ortamının oluşması ve yaşaması için yapılması gereken, fikirlere değil bireylerin fikirlerini açıklama özgürlüğüne saygı duymaktır. Açık, çoğulcu toplumda hemen hemen her konuda farklı fikirler ve kanaatler oluşacaktır. İnsanlar ve gruplar nereden baktıklarına, hangi yaklaşımı benimsediklerine, neyi öne çıkardıklarına, sahip oldukları bilgiye, değerlerine ve ideallerine bağlı olarak farklı fikirleri savunacaklardır.

Farklı fikirler arasında bir iletişim, diyalog ve tartışma olması istenir ve beklenir. Gerçeğe ancak böyle ulaşılabilir. İnsan zekâsı ve aklı ancak farklılığın olduğu ortamda gelişir. Fikir hayatı farklılık ve rekabet sayesinde zenginleşir. İfade özgürlüğü ne kadar genişse fikir ve bilim hayatı da o kadar güçlenir. Hem tarihî örnekler hem de mevcut ülkelerin ifade özgürlüğü ve türevleri (basın özgürlüğü, akademik özgürlük, ticarî söz özgürlüğü) açısından karşılaştırılması bunu açıkça gösteriyor.

Biz fikirlerimizi açıklamada hangi özgürlüğe ne kadar sahipsek, bizimkinden farklı fikirlere sahip olanlar da aynı özgürlüğe bizim kadar sahiptir. Farklı fikirlerin sahiplerini düşmanlarımız değil rakiplerimiz olarak görmemiz gerekir. Uygar bir toplumda farklı fikirlerin sahipleri dost bile olabilir. Batı’da birçok yerde tartışma ortamında şiddetle birbirini eleştiren insanların sosyal ortamlarda beraber yiyip içtiği, derin sohbetlere girdiği görülür.

Uygar toplumda, fikir tartışmaları şahsiyetler üzerinden değil fikirler üzerinden yapılır. Fikirler masaya yatırılır ve analiz edilir. İnsanlar doğru fikirleri savundu diye tanrılaştırılmaz, yanlış fikirleri savundu diye şeytanlaştırılmaz.  Yanlış fikirlerin sahiplerinin şahsiyetine saldırılmaz, fikirleri eleştirilir. Fikirler alanında da bir piyasanın olması ve yanlış fikirlerin bir şekilde sahne dışına itilmesi arzu edilir. Bundan o fikirlerin sahipleri başta olmak üzere tüm toplum istifade eder.

Meşhur bir söz, “insanlara karşı nazik, fikirlere karşı acımasız olmalıyız” der. Ne yazık ki, memleketimizde bu tutumdan çok uzağız. Âdabıyla, edebiyle tartışma yapmayı pek bilmiyoruz. “Dediğim dedik çaldığım düdük” havasındayız. Farklı fikirlerin sahiplerini düşman gibi görmeye teşneyiz. Fikirleri bir yana bırakıp insanların karakter özellikleri üzerine çullanmaya meraklıyız. Bu garip ve zararlı durumdan nasıl kurtuluruz bilmem. Eğitim sistemine pek güvenemeyiz. Problem biraz da zorunlu, merkeziyetçi ve tekleştirici eğitim sisteminin ürünü. Umudumuz sivil toplum içinde uygar ve yapıcı tartışma davranışının benimsenmesini ve yaygınlaşmasını sağlamaya katkıda bulunacak bireylerin ve oluşumların çıkması.

Yeni Yüzyıl, 22.04.2016