Ana Sayfa Blog Sayfa 668

DTP, Statükonun Kara Beyaz Adamını Oynuyor*

Rivayete göre, bir kızılderili reisi, kendilerine saldıran beyazlar arasındaki siyahları görünce, ağzından şu sözler dökülmüş: “beyaz adamı anlıyorum ama şu kara beyaz adama da ne oluyor?”

DTP milletvekili Aysel Tuğluk’un, “gericiler”e karşı Kemalistlere ittifak öneren makalesini okuduğumda, aklıma o kızılderilinin sözleri geldi. İçimde  kızmak ile üzülmek arasında bir his uyandı. Ama sadece Tuğluk’a değil; sadece O’nun kimliğinde DTP’nin temsil ettiği Kürt muhalefet çizgisine de değil; Kürt’ü, Türk’ü, İslamcısı, Alevisi, Sünnisi, sağcısı ve solcusuyla, hepimize kızdım, hepimiz için üzüldüm.

Çünkü biz, bu ülkenin çeşitli renklerini temsil eden hepimiz, dinimiz, mezhebimiz, ideolojimiz veya etnik kökenimiz ne kadar farklı olursa olsun, dünya görüşlerimiz birbirine ne kadar zıt olursa olsun, aslında aynı ahlaki tavrı paylaşıyoruz. Bize yapılmasını istemediğimiz bir şey başkasına yapıldığında, “bizim kesim”den olmayanın hakkı çiğnendiğinde pek sesimizi çıkarmıyoruz. Başımızı çevirip görmezden gelmeyi tercih ediyoruz. Çoğumuz, içinde bulunduğumuz kötü durumun nedenini “öteki kurbanlar”a bağlayan açıklamalara inanmaya hazırız ve hakkımıza kavuşmanın yolunun ötekinin hakkının kısıtlanmasından geçtiğini düşünebiliyoruz.

Ama ne yazık ki ahlaki zaafımız bundan ibaret de değil. Bazen, bu engin mağdur denizinden birileri, içinde bulundukları kötü durumdan kurtulmak için kendi tabanlarını çok daha kötü bir yola sevk etmeye çalışıyor, kendisini de mağdur eden otoriteye  yaranmaya, öteki “iç ve dış düşmanlar”la daha iyi mücadele edebilmesi için yapabileceği katkıları anlatmaya ve onu kendisiyle bütünleşmenin yararlarına ikna etmeye çalışıyor. Kısacası, öteki kurbana karşı, cari siyasi rejimin kara beyaz adamını oynamaya hevesli olduğunu ifade ediyor. Sürekli sopasını yediği mahallenin kabadayısına yaranmak için, benzer durumdaki öteki kurbanı, mahallenin diğer çocuğunu birlikte dövmeyi öneriyor.

Oysa bunu yaptığı an, en değerli varlığını, kendi hak arayışının ahlaki zeminini tahrip ediyor ve taleplerini sadece siyasi bir hedefe indirgemiş oluyor. Üstelik ahlakı feda ettiğinde amaçladığı sonuca da ulaşamıyor, pratik bir fayda da görmüyor. Yani ahlaktan ve ilkeden olduğuyla kalıyor. Baskıcı otoriteyle bütünleşme çabasının kendi kaderini hiç değiştirmediğini, sadece onun gücünü pekiştirmeye yaradığını, onun yaptığı zalimliğin meşru görülmesine hizmet ettiğini anlamıyor, tarihten ders almıyor, aynı hatayı bir daha ve bir daha yapıyor.

“Beni dövme, birlikte onu dövelim”

Kürt solunun DTP’nin temsil ettiği kısmı da, öteki kurbanların acıları pahasına, aynı ahlaki olmayan teklifi, hem de aleni olarak öteden beri yapıyor. “Aleviler rejimin teminatıdır” diyerek, toplumun bir kesimini diğer kesimi üzerinde teminat göstermeye çalışanlar gibi, o da kendi kitlesini ve hareketini “teminat” haline getirmeye (siyasi taşeronluk yapmaya) çalışıyor. Yıllar önce birileri “biz TC’nin yetmiş yolda yapamadığını yaptık, Kürt halkını laikleştirdik” demişti. Diyarbakır Belediye Başkanı Feridun Çelik de Cumhuriyet’e açıklamasında “Güneydoğu’da laikliğin teminatı biziz” demişti. Şimdiki başkan Osman Baydemir de “CHP eğer Kürt yurttaşlarımızın varlığını bir gerçeklik olarak kabul ederse, bunun dayanacağı muazzam güç, hem Türkiye’nin çağdaşlaşmasının hem de gerçek manadaki laikliğin teminatı olacaktır. Eğer bölge AKP’lileşirse çağdaşlaşma süreci bundan büyük zarar görecektir” (Milliyet, 22 Mart 2004) diyerek, bazı çevreleri kendilerinin ne kadar “çağdaş” olduğunu kanıtlamaya ve bu yönleriyle “teminat” rolünü oynamaya hazır olduklarına ikna etmeye çalışmıştı. Kısacası, çağdaş yaşamcılık yaparak CHP’nin takdirini kazanmaya, Kürtleri güya “laikleştirerek” Kemalistlerin gözünde aklanmaya çalışmaya ilişkin bu umutsuz ve immoral çaba, aslında baştan beri bu siyasi hareketin bir parçası olarak var,. Son olarak Tuğluk da  3 Şubat tarihli Radikal’deki makalesinde özetle, Kemalistleri, Kürt muhalefetiyle birlikte “ılımlı” İslam’a karşı mücadelede buluşmaya çağırıyor ve şöyle diyor: “Cumhuriyet’in savunucuları olduklarını iddia edenler gerçekten samimilerse Kürtlerle hesaplaşmaktan vazgeçip, kendileriyle hesaplaşacağı aşikâr gerici güçlere karşı Kürtlerin desteğini aramalıdır”.

Açıklamaya gerek var mı? Tuğluk özetle, “senin için asıl düşman biz değiliz, o daha tehlikeli, sizinle hesaplaşacak, bizi bırak onu döv, biz de yardım edelim” diyor. Acaba buna basiretsizlik mi, yoksa Şark kurnazlığının Kürtçesi mi demeli? Tuğluk, önerdiği ittifakın sadece taktik bir temele dayanmadığına Kemalistleri ikna etmek için, bildik önyargılara başvuruyor, onlarla aynı kaygıları paylaştığını “veciz” ifadelerle izah ediyor. Örneğin “dinin geri dönüşü”nü, hastalık metaforuyla, “tamamen iyileşmemiş bir hastalığın yeniden nüksetmesi” olarak açıklıyor (August Comte yaşasaydı her halde kulakları çınlardı).

Bildik, kabak tadı veren irtica paranoyasını ciddi bir siyasal iktisat analizi gibi sunmaya çalışmak, -entelektüel birikimi tartışılmaz olan Tuğluk için dahi- ancak insanı gülümsetme pahasına mümkün oluyor: “Adına yeşil sermaye dedikleri bu çevreler, işyerlerinde ve ticaret ilişkilerinde karşılıklı ‘selamünaleyküm’ diyen bir diyalog oluşturup Kemalizmin ‘günaydın’ terimini batıl ilan etti”. Şaka gibi değil mi? Bunları yazan Diyarbakır milletvekili. Duyan da eskiden Diyarbakır’da insanların çarşıda birbirleriyle “selamün aleyküm” şeklinde değil de “günaydın”veya “tünaydın” diye selamlaştığını sanır (Nerde o, birbirine “bonjour” diyen Dersim esnafı?).

Tuğluk, ittifak önerisini daha ikna edici kılmak için, çağdaş yaşamcıların paranoyalarına seslenmeyi sürdürüyor. O’na göre “birkaç kıyı şeridi il hariç, önümüzdeki birkaç yılda Anadolu’nun şehir ve kasabalarının çoğunda modern hayata dair birçok davranış ve eğlence kültürü kendisine yer bulmakta zorlanacak”mış. “Daha ileri gidip dehşet tellallığı yapmak istemiyorum” diyor, ama yapıyor; “tarikatlar kendi ağını genişletiyor, berkitiyor” diye uyarmaktan geri kalmıyor. Bu satırların yazarının kim olduğunu söylemeseydim, tipik bir çağdaş yaşamcı veya CHP’li bir isim aklınıza gelir miydi, gelmez miydi? “Cumhuriyet’in kazanımları Türk-İslam karışımı bir milliyetçilik/dincilikle bitirilmek isteniyor”muş. Tuğluk, Cumhuriyet’in hangi kazanımlarından söz ettiğini belirtmeyi unutmuş, ama keşke etseydi. Gerçekten de bu çok orijinal bir “katkı” olurdu. Çünkü Kürt aydın ve yazarlar, nedense şimdiye kadar bu kazanımlardan hiç söz etmediler.

Artık çok gerilerde kalmış da olsa, serde sosyalistlik de var ya, bu önyargıları sınıfsal analizle dile getirmemek olmaz; Tuğluk, çağdaş siyasi literatürü izlediğini de belli ediyor: “Kemalistler, sol, muhalif ve aydın çevreler Kürtlerle uzlaşmanın kaçınılmazlığına inanıyorsa, ılımlı İslam denilen ve aslında ne olduğu, nasıl tanımlanacağı çok da belli olmayan ve tamamen ‘imparatorluk’ güçlerinin imalatı bu projeye karşı modern aklın ve demokratik kültürün birbirini kabul eden zemininde buluşabilmelidir”. Bu apayrı bir eleştiri konusu,  ama acaba Negri dünya sistemini analiz etmek için kullandığı “imparatorluk” kavramının Tuğluk tarafından oligarşiyle ittifak arayışında kullanıldığını duysaydı ne derdi? En azından sitem etmez miydi? Madem “sınıfsal” çözümlemeler yapacağız, bari bunu “gönüllü kulluk” için kullanılacak biçimde yapmayalım. İlla yapacaksanız eskilerden Poulantzas’a kulak verin. O düşünür, modern devletin fonksiyonlarından ilk ikisini şöyle belirliyordu: Egemen sınıfın “organizasyonu” (bir araya getirilmesi, örgütlenmesi) ve “baskı altındaki sınıfların “dis-organizasyonu” (yani bir araya getirilmemesi, dağıtılması). Sakın sizin “strateji” sandığınız “ilişki”, aslında baskı altındaki sınıfları dağıtma veya bölme çabasına hizmet ediyor olmasın?

Bu kadar açık otoriterliğin kefareti de olmalı. Tuğluk, hem bütün bunları söyleyip hem de demokratlığa da halel getirmek istemiyor: “Önereceğimiz çözüm, kişi hak ve hürriyetlerinin savunulması olmalıdır. Özgürlüklerin iktidar odaklarının yapay çatışmalarına kurban edilmesine izin vermemeliyiz. Başörtü sorunu kişisel bir özgürlük sorunu ve mağduriyetler yaratıyor”. Aslında bunları Deniz Baykal veya Zeki Sezer de söylüyor. Ama ne kadar “sekülerleştirilmiş” olurlarsa olsunlar, Kürtlerden oy isteyen bir parti için “çağdaş yaşamcılığın” da bir sınırı var ve onlar gibi başörtüsüne hayır diyemiyor. Ama bütün bu “analiz”lerden sonra bu ifadeler “rüşveti kelam kabilinden” olmaktan öte gidemiyor. Çünkü hem kişi hak ve hürriyetlerini savunup, hem de -önerisi kabul görürse- Kemalizmle ittifakın gereklerini yapmak mümkün değil.

Yine de anti-demokratik zihniyet, “ötekinin hakkı”yla ilgili somut bir tutum almak söz konusu olduğunda, “rüşveti kelam”ın da kurtaramayacağı biçimde tamamen açığa çıkıyor. Tıpkı, diğer bir DTP milletvekili Hasip Kaplan’ın başörtüsü konusunda “sınırsız özgürlüklere karşıyız” şeklindeki dramatik konuşmasında açığa çıktığı gibi. Ne diyelim? Hiç merak etmeyin sayın Kaplan, siz özgürlüğün sınırları konusunda böyle “bilinçli” ve “duyarlı” oldukça toplum olarak bizlere özgürlük haram olmaya devam edecek. O bakımdan içiniz rahat olsun. Ama bu “sınırsız özgürlüklere karşıyız” kalıbını yarın Kürtçe eğitim meselesiyle ilgili olarak başkaları da kullandığında, “nereden çıktı bu? Özgürlük zaten sınırlarla ilgili bir kavramdır” diye sormayın; çünkü sizin kalıbınızı kullanıyor olacaklar. Tıpkı, Meclis’teki başörtüsü görüşmelerinde, “meselenin toplumsal konsensüs sağlanmadan” gündeme getirilmesine ilişkin Tuğluk’un eleştirilerini kullanacakları gibi. Duyan da bunu söyleyenin siyasi taleplerinin yüzde seksen oya dayandığını sanır (Anadilde eğitim için de “toplumsal konsensüs” arayalım mı, sayın Tuğluk? Dilerseniz önümüzdeki yüz yıl içinde CHP ve MHP’yi ikna edip, Kürt sorununun çözümüne ilişkin taleplerinizi sonra gündeme getirin).

Aslında Tuğluk’un makalesi, bir yönüyle önemli bir gerçeğe işaret ediyor. O da, DTP’nin temsil ettiği siyasi çizginin, resmi ideolojiyle ortak olma çabasının sadece stratejik kaygıların ürünü olmayabileceği. “Taktiksel bir ilişkiyi kastetmiyorum”, diyor Tuğluk, “Cumhuriyet’in kuruluş sürecindeki tarihsel deneyimden de yararlanarak, yeniden bir ortaklık kurulması gerektiğinden söz ediyorum”. Acaba bu ifadeler, birbirine karşıt görünen iki ideolojinin, resmi ideoloji ile DTP’nin ideolojisinin, bu karşıtlığın ötesine geçip, ikisinin felsefi ve siyasi köklerini derine doğru izlediğimizde, aslında birbirlerine çok benzediklerini görmemizi, -belki de düşünsel kaynakları bakımından aynı kökten türediklerini bulmamızı- sağlayan bir ipucu veya anahtar olabilir mi? Yoksa yaşadığımız bütün bu şiddet ve husumet ortamı, DTP’nin ideolojisinin resmi ideolojinin aynadaki görüntüsünden veya onun Kürtçesinden ibaret olduğunu görmeyi engelliyor mu? Altan Tan, “DTP Kürtlerin CHP’sidir” derken haksız mıydı? Örneğin her iki ideolojinin de dine bakışları arasında bir fark var mı? İkisi de “araçsal bir değer”in veya “hastalık” metaforunda somutlaşanın ötesinde bir din algısına sahip mi? Örneğin “Diyanet İşleri Başkanlığı” ile “Yurtsever İmamlar Birliği” arasında fark var mı?

Belki de Tuğluk “taktiksel bir ilişkiyi kastetmiyorum” derken haklı. Belki de “birlik ve beraberliğe en fazla ihtiyaç duyduğumuz” şu son seksen yılda, DTP yönetiminin resmi ideolojinin gayriresmi temsilcileriyle oturup daha ayrıntılı konuşması durumunda, birbirlerinin ortak yönlerini keşfetmeleri ve Tuğluk’un ifadesiyle “Cumhuriyetin kazanımları” temelinde yeni bir birlikteliğin kurulması mümkün olabilir. Eh, onlar birbirini beğendikten sonra da artık bize laf düşmez.

İhlalciye yaranmaya çalışmak çözüm değil

Sözlükler Tom Amca’yı, “beyazlara yaranmaya çalışan siyah” olarak tanımlar. Beyaza yaranmaya çalışan siyah trajik bir figürdür. Kendisini aşağılayan beyaz tarafından önemsenmek, taltif edilmek O’nun için olağanüstü bir mutluluk kaynağıdır. O’na karşı aşk ve nefret duygularını birlikte hisseder. Beyaz adamla bir iş yapmak onur kaynağıdır.

Ama bir sorun vardır: Siyahın “birlikte çalışmak” sandığı, öyle görmek istediği ilişki, beyaz adam açısından “kullanmak”tır. Birlikte avlanırlar, ama beyaz adam yemeğini evdeki masada yer, siyaha ise yine kapının önünde yedirir. Ve işi bittiğinde, hiçbir zaman teşekkür etmez.

Teminat olmaya meraklı DTP’lilere küçük bir ayrıntıyı hatırlatmak isterim: Öteden beri, hiçbir mahcubiyet göstermeden, yüzünüz kızarmadan alenen yaptığınız bu ayıp teklif, bir gün derin bir yerlerde kabul bulduğunda, peşinen sevinmeyin. Çünkü, sizin “ittifak” sandığınız şey, olsa olsa, bir “kullanma” ilişkisi olacaktır (dilerim hali hazırda da böyle değildir).

DTP’de Tuğluk gibi düşünenler keşke bilselerdi: Kürtlerin ve diğer herkesin haklarının iadesi, dindarların veya diğer bir mağdur kesimin hakları gaspedilerek değil, onların daha da bastırılmasıyla değil, hak ve adalet temelinde verilecek kolektif bir mücadeleyle gerçekleşir. Bir kesimin hakkını alabilmesi, başka bir kesimin yoksunluğu pahasına olmaz. Çünkü hiçbir kesimin hak yoksunluğunun nedeni, diğer bir mağdur kesim değildir; kaybettiği hakkını diğer bir mağdurdan istemek anlamsızdır; çünkü onlarda zaten verilecek “fazla” hak yoktur. Nereden bakarsanız bakın oportünist olan bir teklifi, “küresel güçlerin hegemonyasına karşı işbirliği” veya “ılımlı islama karşı güçbirliği” gibi süslü sloganlarla veya sol jargonla örtemezsiniz. Bir yandan resmi ideolojinin temsilcileriyle ittifak ararken, diğer yandan Kürtler, Türkler, gayrimüslimler, Aleviler, Sünniler ve diğer bütün kimliklerin haklarını güvence altına alan, adalet temelli kolektif bir hukuki ve siyasi çerçevenin tesisi için çalışamazsınız.

Bir tercih yapmanız gerek. Ama bu tercih, sadece stratejiyle ilgili olmamalı. İdeolojinizin içeriği de, karşıtına çok benziyor ve insan haklarına dayalı demokratik bir rejimin tesisi açısından fazlasıyla sorunlu.

Demokratlar, Kürt Sorununun çözümüne, DTP’nin siyaset yapmasını engellemeye ve onu siyasetin dışına itmeye çalışan zihniyete karşı mücadele ederken,  aynı zamanda onun bu sorunlu stratejisini ve ideolojisini eleştirmeyi de ihmal etmemeli.

Adaletsiz bir düzenin baki kalamayacağı söylenir. Ama ya o düzenin kurbanları da adil değillerse? Birbirlerine karşı sürekli “kara beyaz adam”ı oynuyorlarsa? İşte o düzen hep varlığını sürdürür. Çünkü, meşruiyetini sadece kendi gücünden değil, kurbanlarından da alır. Tıpkı bugün olduğu gibi.

* Bu makale, Nisan 2008 tarihinde, Liberal Düşünce Dergisi’nin “Kürt Meselesi” başlıklı 50. sayısında yayınlanmıştır.

 

Doğan Gürpınar – İki Tarz-ı Liberteryenizm

0

Liberteryenizm, ahlaki olarak bireylerin otonomilerine dışarıdan hiç bir müdahalenin meşru olmadığını, bu sebeple sadece bireylere yönelmiş değil kamusal alana dahil hiç bir konuda hiç bir kısıtlamanın kabul edilemeyeceğini savlar. Yani, ahlaki olan her türlü kısıtlamanın, sınırlamanın, müdahalenin olmamasıdır, yokluğudur. Kuşkusuz, siyaset kamuyla ve kamunun ortak alanlarıyla ilgilendiği için liberteryenizm öncelikle ve kaçınılmaz olarak yasal sınırlamalara ve devletin müdehalelerine karşıdır. Vergi “ahlaki değildir” çünkü devlet vergi yoluyla bizim üretttiğimiz ve dolayısıyla bize ait olanı gaspederek almaktadır, güvenlik gerekçeli sınırlandırmalar gayrıahlakidir çünkü bu tür mülahazalarla hareket ve keyfi dolaşım hakkımıza ve her türlü bedensel otonomimize sınırlandırmalar getirimektedir vesaire vesaire. Ancak tabii liberteryenizm sadece “siyasal bir ideoloji” değildir, ondan çok daha kapsayıcı bir dünyagörüşüdür ve sadece siyasal alanlarda değil her tülü bireysel otonomiye engel olan yasal olmayan (sosyal, kültürel, dini, ahlaki) engellemelere de karşıdır. Tabii ki liberteryenizm ahlaki kısıtlamalara karşıdır derken, liberteryenizm “ahlaksızlıktır” denmemektedir. “Ahlaki” algılanan ama sosyal olarak kurgulanmış ahlaki koda karşı kendi “daraltılmış Kantçılığı” bireysel-merkezli bir ahlaki kod önermektedir. Öncelikle bir liberteryen için başka insanların ne yaptığı bizi ilgilendirmemelidir, daha doğrusu bizim bu konuyla ilgilenmemiz meşru değildir. Liberteryen ahlak, ne yapmalı, nasıl yapmalı gibi soruları reddederek neler kesinlikle yapılmamalı (başkalarının bireysel otonomilerine halel getirici davranışlar) sorusuna odaklanarak, bu sınırlı “yapılmaması gerekenler” listesi dışında her türlü davranışı meşru görmektedir. Şahsi kanaatler çerçevesinde bireyler gönüllü olarak tamamen bireysel ahlaki normlarını oluşturabilirler, ancak bu tür bireysel ahlaki davranış kodları sosyal olarak anlam ve değer teşkil etmezler.

Yukarıda çok kısa bir “liberteryenizm özeti” sunulmuştur. Buradan hareketle iki farklı ve birbirinden çok ayrı liberteryenizm algısı oluşturulabilir. Madem liberteryenizm öncelikle her türlü sosyal-siyasal değeri reddetmektedir, buradan hareketle sosyal ve siyasal gündemde tavır alınabilecekler basitçe –reddedilenler ve –reddedilmeyen’lere indirgenebilir. –Reddedilenlere karşı ahlaki tavır alınır ve alınmak zorundadır (vergi arttırımları, ağırlaştırılmış polis selahiyetleri kanunu, zorunlu askerlik, zinayı suç olarak değerlendiren yasa düzenlemesi vesaire…) Liberteryenizmin bir siyasal-sosyal toplum projesi, ütopyası yoktur. Sadece bir disütopyası vardır, George Orwell’in 1984’üne benzer bir devlet ve toplum modeli. Bu sebeple liberteryenler için sadece ve sadece karşı çıkılacaklar vardır. Ve eğer bir şey doğrudan karşı çıkılması gerekenler kategorisine girmiyorsa, o zaman bu bir liberteryenin işi ve ilgi alanı değildir. Bir liberteryen iki meşru görmediği tercih arasında kayıtsız kalacaktır (mesela meşru görmediği bir darbe tehlikesine karşı sosyal ve siyasal politikaları açısından meşru ve kendi özgürlük anlayışına yakın görmediği AKP iktidarı arasında) Bu tür bir liberteryenizm, kaçınılmaz olarak ahlaki kayıtsızlığa varacaktır ve varmıştır. Bu durum kısmen liberteryen ahlakın doğasından türemiştir, zira liberteryenizm kendi “daraltılmış ahlakı”nın dışında kalan konular onun için herhangi bir şekilde “değer yüklü” değildir. Tek değer “bireysel otonmomidir”, diğer muhtemel değerler ikincil düzeyde değildir, basitçe değersizdir, liberteryen doğa açısından “anlamsızdır”. Bundan da öte madem ki güncel siyasi tartışmalar, liberteryenerin tavizsiz savundukları felsefi referans çerçevesi dışında cereyan etmektedir, o halde bu tür tartışmaları bir liberteryen aksinin ilkesiz bir pragmatizmden ibaret olacağı düşüncesiyle reddeder, muhatap almaz. Bu dünyada olan, biten bir liberteryen için bayağı ve içi boş fiili durumlardan ibarettir. Dolayısıyla bir liberteryen için kendi ahlak anlayışı dışındaki tüm değerler bayağıdır ve bir liberteryen mesela son derece bayağı bir popülizm olan demokrasi gibi bir değere saygı duymaz, demokrasi karşıtı otoriter değerlere karşı olsa bile. İşte bu mülahazalarla, kendisinde gördüğü üstinsan hakkı ve pervasızlığıyla dünyevi vicdani ve ahlaki kaygıları reddeder ve küçümser. Liberteryenizm bu şekilde siyasi ahlak açısından sinisizme dönüşür.

Aynı şekilde liberteryenizm, tam aksine total bir ahlakçılığa da varabilir. Yani bir liberteryen ilke olarak her türlü bireysel hak ve özgürlüğe saldırıyı ilkesel olarak reddettiği için onun için onun “mutlak değer”inden bir nebze dahi eksik kalan bir pozisyona karşı uzlaşmaz bir tavır alacaktır. Bu durumda liberteryenizm mutlak bir ahlakçılık haline gelecektir. Liberteryenizmin ütopyası” olan total özgürlükten bir radde azı bile liberteryenizm için tavizsiz bir mücadele sebebi olacaktır.

Liberteryenizmin her iki muhtemel versiyonu dünyada da, Türkiye’de de mevcuttur. Dünyadan başlarsak, daha doğrusu ABD’den başlarsak liberteryenizm için temel “sorun” onun kaçınılmaz bir şekilde “sağcılıkla” bir noktada buluşması, onunla bütünleşmesi hatta en sonunda tam bir sağcılık haline gelmesidir. ABD’de bol miktarda bulunan free-market think tank’leri liberteryen ahlaksallığı siyasallaştırmakta ve onu devlet tarafından her türlü ekonomik müdahaleye karşı ideolojik savunu olarak kullanmaktadır. Bu ideolojik kurgu bütünüyle çelişik değildir, ancak “eksik”tir. Liberteryenizm ekonomik adem-i müdahaleyi savunmakla beraber buna indirgenemeyecek bir ahlakçılıktır. Ancak liberteryenizm nasıl sağcılığa nasıl payanda olabilmektedir ?

Zira liberteryen skeptisizm her türlü değeri reddettikten sonra, ortada savunulacak, sahip çıkılabilecek “bireysel otonomi”, ve “doğuştan gelen ve elinden alınamaz bireysel özgürlükler” dışında hiç bir değer bırakmamaktadır. Ortada sadece bireyler ve meşru sınırlarının içinde devlet kalmaktadır. Bireyler, vatandaş değilleridir ve olmamalıdırlar da. Çünkü “vatandaş” olmak, sadece bazı sorumlulukları beraberinde getirmekle kalmaz, aynı zamanda bir cemaat içinde başka insanlarla beraber yaşanıldığı ve doğal durumun da bu olduğu aksiyomunu da beraberinde getirir. Oysa liberteryen açıdan bireyler sadece kaçınılmaz sebeplerle (dünyanın çok da büyük olmaması, insanların belli yererde yoğunlaşma eğiliminde olması) diğer insanlarla mekansal yakınlık içinde yaşamakta ve yine özçıkarcı (self-interest) veya alturist sebeplerle az veya çok diğer insanlarla iletişim içine girmektedir ancak bunlar sadece ve sadece realiteler ve bireysel tercihlerdir, bundan öte zorunlu olarak mekansal yakınlık içinde olduğu diğer insanlarla bir paylaşım içinde değildir ve olmaya zorlanmamalıdır. Çünkü bireyler sadece bireylerdir.

Liberteryenizmin sorunu tam da burada başlamaktadır. Çünkü bireyler sadece ve sadece birey olarak tanımlandıkları ve onları bireysel varoluşlarının dışında herhangi bir sıfatla tanımlamayı reddettiklerinde onları aslında paradoksal bir şekilde savunmasız bırakmaktadır. Bir liberteryenin birey-devlet ilişkisi meselesinde, liberteryenlerin inanmadığı ve kaale almadığı değerler ve dinamikler üzerinden kurulduğu için diyecek bir şeyi yoktur. Aynı şekilde, “birey” dışındaki değerler de, “bireysel otonomi” doğrudan, “açık ve yakın” olarak saldırı altında olmadığı sürece onları kendi ahlaksal tutarlılıkları gereği ilgilendirmemektedir. Buradan hareketle, liberteryenizm amiyane tabirle “gamsızlığa” varmaktadır. Değerlerin herhangi bir anlamı yoktur ve savunulması gerekmemektedir. Liberteryen skeptisizm, bir konuda “değer” teşkil etmediğine kanaat getirdiği noktada beraberinde şiddetli bir “değersizleşme” getirmektedir. “Birey” ise “bireysel otonomi”yi korumak dışında da kendi başına kendiliğinden bir “değer” teşkil etmese bile savunulacak tek odak haline gldiğinde, sorun sadece demokrasinin küçümsenmesi (ve hatta reddedilmesi) ile sınırla kalmamakta, mesela devletlerin bir kere meşru daraltılmış sınırları içinde kaldığı sürecince mesela saldırganlığı, şiddetperestliği meşrulaşmaktadır. Eğer ortada savunulacak bir değer yoksa ve devletler bunların korunması ve geliştirilmesiyle yükümlü değilse o halde bu noktadan çok kolay “reelpolitik”e ulaşılmaktadır. Bireysel hak ve özgürlükleri tanımak kolaydır ancak kritik, zor ve daha karmaşık soru şudur ki devletler arasında benzer bir ilişki nasıl kurulacaktır, nasıl gerektiği zaman bir yaptırım uygulanması söz konusu olacaktır. Devletlerarası ilişkilere birebir bireylerarası hukuk uygulanamayacağından (çünkü “uluslararası toplum” başlı başına devletlerin “bireysel” özgürlüklerine müdahale oluşturmaktadır) burada liberteryenizm ya ahlaki bütüncüllüğü adına tamamen anti-devlet,anti-militarist ve şiddet karşıtı bir pozisyon alacaktır, ya da burada devletlerin güç kullanma hakkına boyun eğecektir ve bu çelişkiyi aşamayacaktır. Mesela bu tür bir liberteryenizm yorumu, devlet bireysel otonomilere dokunmadığı sürece reelpolitik bir meşruiyet zemininde hareket edebilmekte, yani bu tür bir liberteryenizm yine bir ulus-devletçi ideolojiyi aynen devam ettirebilmektedir. Devlet ancak minimal bir devlet olduğu ve birysel hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece meşrudur ama bir kez devlet bu daraltılmış zemini kabul ettiğinde, meşru güç kullanma imkanı ve hatta tekeli liberteryenizm tarafından tanınmak durumunda kalacaktır. Tabi ki denildiği gibi bu liberteryenizmin muhtemel yorumlarından sadece biridir. Yukarıda belirtirdiği gibi bu durum liberteryenizmin “sağcılaşmış” veya “sağcı” versiyonudur. Liberteryenizmi daha bütüncül bir “inatçı ahlakçılık” olarak alırsak, uygulanabilirliği meselesini bir kenara bırakırsak, varacağımız yer ise çok farklı olmaktadır. Bu tür bir liberteryenizm bir kere ayrımcı “değerleri” kategorik olarak reddettiği için solun başaramadığı “mükemmel evrenselcilik” durumunu yakalayabilmektedir.

Türkiye’de kökü Liberal Düşünce Topluluğu’na bağlanabilecek Türk versiyonu liberteryenizm her iki versiyonu da ihtiva etmektedir. Ancak Türk liberteryenizminin neşet ettiği kökenler ve miras sebebiyle ikincisinden çok ilkine yakındır.

Liberal Düşünce Topluluğu temelli hareket büyük ölçüde “sağ” kökenlidir. 1970lerde sağcı-solcu kamplaşmasında kendini “sağ” cenahta görmekler beraber, zaman içinde bu kökeni terketmiş ama bu geleneğin milliyetçi-muhafazakar tradisyonunun kalıntısı hatta ta kendisi “sol düşmanlığı” şeklinde, mutasyona uğramış halde sürmeye devam etti. Buradaki sol fobisinin temel sebebi aslında solun algıda CHP üzerinden Kemalizmle özdeşleşmesi olmuştur. Bu algıda solculuk denilince anlaşılan aslında doğrudan Kemalizm’dir ve sınıfsal olarak da alt sınıfların milliyetçi-muhafazakar orientasyona karşın orta sınıfların solculuğu ve Kemalistliği bir “sınıfsal pozisyon” olarak algılanmaktadır. Buradan hareketle, milliyetçilik ve muhafazakarlık terkedilip (hatta “kollektivizm” üzerinden milliyetçilik ile sol eşitlenmektedir) yerine solun antitezi solun (aslında sol ile kastedilen her zaman Kemalizmdir) “müdahaleciliği” karşın “mutlak bir adem-i müdahaleci” pozisyon önerilmektedir. Yani “sol” ve “sosyalizm” kötüdür, o halde ona ne kadar karşı ve tezat bir şey benimsenirse, o kadar “doğru” ve “değerli” olacaktır. Devletçilik madem kötüdür, o halde devletin kendisi de her hal ve şartta “kötü” olmalıdır, ne kadar küçültülürse o kadar iyidir, hatta mümkünse tamamen yok edilmelidir. Yani liberalizmden kastedilen aslında liberalizmin genel çerçevesi olmaktan zira hep onun “kendiliğindenciliğidir” ve liberalizm ismi altında “müdaheleciliğin” ayna imgesi anlaşılmkta ve çok farklı kökenlerden türemiş ve çok farklı ideolojiler olan liberalizm ve liberterynizm birbirine karıştırılmakta, liberteryenizm liberalizmin “saf hali” sanılmaktadır..

Ne kadar az müdahale olursa o kadar makbul bir “liberalizm” (liberteryenizm) olacağı varsayımıyla kendi kendini aşırılaştıran bir psikolojiyle her türlü farklılık “(sol)sapma” olarak damgalanırken liberalizmi (liberteryenizmi) belirleyen en kritik değer “piyasa” olarak deklare edilince diğer tüm “değerler” ikincilleşmekle kalmıyor, “değer” teşkil etmez hale geliyor, “değersizleşyor”. Bir kez bir konu hakkında –olmaz fetvası verilmemişse o konuda söylenebilecek, normatif-Kantçı bir yargı anlamsız kalmaktadır. İşte o zaman ahlaki değil pragmatik tercihler mümkün ve hatta tercihe şayan oluvermektedir.

Bu sebeple Türk versiyonu liberteryenizm piyasa fetişizmi olarak başlayan süreçte, etik anlayışını liberteryen amentüde haram olmayanlara karşı kayıtsızlaşırken (ve kayıtsızlaşmanın kendisini bir erdeme dönüştürerek) “sağcılaşmaktadır”.

Bu “sağcı liberteryenizm”, özellikle ilk akademik ve düşünsel formasyonunu “liberteryenizm” olarak almış genç kuşak üzerinde beklenmedik bir sertlik ve şiddette etkili oldu. Öncesinde genel bir felsefe ve siyaset felsefesi temeli ve altyapısına sahip olunmadığından, liberteryenizm hem bir hap, hem de girilince çıkılamayacak bir kilise olarak addedildiğinden yalın bir şekilde “piyasacalığa” dönüşmüştür. Nihilist bir değersizleşme sonucu bireyin mutlak özgürlüğü dışında tüm değerler anlamını yitirmiş ve hatta liberteryenin üstünlüğünün, (Rantçı manada) metafizik değerlerin bir hakikate tekabül etmediğinin ayırdında olan “ayrıcalıklı azınlık” olmasından hareketle bu değerleri önemseyenleri hakir görme noktasındadır.

Bu tür bir sağcı liberteryenizm, bir bakıma, sola ve Kemalizme keskin bir karşıtlık ve bir nevi 1970lerin (sınıf) mücadelesini daha sofistike ve daha farklı bir kavramsallaştırma üzerinden sürdürme kaygısının istenmeyen gayrimeşru çocuğudur. “Genç liberteryenizm”, pozitif bir geribesleme sürecinde, kendi babasına başkaldıran, onu yeterince sert bulmayan oğul sendromudur. Yani “tutarlı olmak” ve hep daha da, daha da, en fazla “liberteryen olmak” kaygılarıyla sonunda bir ilkesel duruş olmaktan pür bir reddiyeciliğe ulaşmakta ve reddedilenler arasına bir sür sonra siyasi ahlak ve ahlak da yerleşmektedir.

Bu satırların yazarı liberteryen olmamakla ve liberteryenizme oldukça mesafeli durmakla beraber, bir ahlaki duruş olarak liberterynizmi etkileyici ve ulaşılamayacak ve ulaşılamayacağı için de görkemli bir ütopya olarak görmektedir. Felsefi bir pozisyon olarak, liberteryenizm her türlü metafiziksel kavram ve değeri alaşağı ederek yerine mutlak istenci ve her daim dolaysız özgürlüğü savunmaktadır. Ancak, liberteryenizm iki zıt noktaya varabilmektedir, bir tarafta bir kez tüm kavram ve değerler metafiziksellikleri içinde inkar edildikten sonra birbirine zıt iki opsiyon söz konusudur. Tüm değer-kutsallığından arınmış ortamda, birinci ihtimal Hobbesyen bir dünya önerilebilinir. Çünkü bir kez değerler metafizik olduklarından dolayı alaşağı edildikten sonra onları ikame edecek bireyselleşmiş sübjektif-Kantçı değerler ortaya konmazsa ortada üzerine titrenecek ve meşruiyeti kabul edilecek hiç bir değer kalmamaktadır. Ya da ikinci ihtimal, madem kutsanacak hiç bir “verili” değer yoktur, o halde tamamen etikselleşmiş bir bireysellik önerilebilinir. Ahlakın başlangıç ve bitiş değeri olarak “birey”i savunmak adına, her türlü bireysel özgürlük ve otonomiye saldırıya karşı özgürlük total ve tavizsiz bir değer mertebesine yükselecektir. İkincisi kuşkusuz çok etkileyicidir, ancak Türkiye’de maalesef büyük ölçüde Liberal Düşünce Topluluğu kaynaklı liberteryenizmde özellikle bu felsefenin ikinci el tüketicileri yani bizzat liberal bir felsefi formasyonun üretici değil tüketicisi olanlar tarafından (liberteryenizme Rand prizmasından bakmak, liberteryenizmi felsefi kaynaklı değil politik angajmanlı ele almak, Hayekçi bir “piyasa kendiliğindenciliği” liberteryenizmle birleştirmek, mutlak bir skeptisizmi kaldırabilecek kültürel bir formasyondan yoksun olmak ve yukarıda bahsedilen liberteryenizmi sola karşıt bir tepkiselcilik olarak görmek gibi farklı sebepler sebebiyle) ilk versiyon satın alınmaktadır.

13.07.2007
 

Bir saldırıya cevap

0

Türkiye’de medya sektöründe korkunç bir ahlâkî ve meslekî yozlaşma yaşandığı tespitine sektörün içinde yer alan pek çok kişi de katılmaktadır. Bu yozlaşma, değişik zaman ve ortamlarda insanlara zarar vermektedir. Birçok kimse gibi benim de bu konuda tecrübelerim, bizzat yaşadığım ve şahit olduğum olaylar var.

Bunların hepsini yazacak ve tarihe not düşeceğim. Şimdilik, başıma gelen son olayı kamuya aktarmak ve değerlendirmek istiyorum. Geçtiğimiz cumartesi (18 Kasım) AKP İzmir İl Gençlik Kolları tarafından düzenlenen bir panele katıldım. Diğer konuşmacılar Zaman’dan Ali Bulaç ve AKP milletvekili Zekeriya Akçam’dı. Konumuz AB sürecinde olanlar ve toplumsal yansımalarıydı. Ali Bulaç, güzel bir konuşma yaptı ve daha ziyade güncel siyasî ve stratejik değerlendirmelerde bulundu. Ben ise konuşmamın başlığını “Medeniyet, AB ve Türkiye” olarak belirlediğim için, teorik bir çerçeve çizerek dinleyiciye hitap etmeye başladım.

Birden çok medeniyet olmadığını, tek medeniyetin bulunduğunu; mahallî ve dönemsel renkler alsa bile aslolanın ortak insanî medeniyet olduğunu vurguladım. Medeniyet tarihini inceleyerek bu medeniyetin temel değer ve kurumlarının belirlenebileceğini belirttim. Sonra bunları şu şekilde sıraladım:

De facto değil de jure olarak özel mülkiyet;

İş bölümü ve uzmanlaşma;

Serbest mübadele;

Sözleşme serbestisi ve sözleşmelerin uygulanmasını sağlayacak kültür ve ahlâk ve hukuk kodları;

Sınırlı ve kurallara bağlı siyasî yönetim;

Düşünce ve ifade özgürlüğü;

Bir dine inanmayanları ve azınlıkları da kapsayacak şekilde din özgürlüğü;

Hukukun hâkimiyeti;

Siyasî suçların olmaması;

Toplumda dikey ilişkilerin değil, yatay ilişkilerin yaygın olması;

Zengin sosyal çeşitlilik;

İnsan ihtiyaçlarının çeşitlenmesi ve istikrarlı bir şekilde karşılanması.

Sonra, ‘Bu teorik çerçevenin bir anlamı varsa bu açıdan Türkiye’yi değerlendirebiliriz.’ dedim. Bunu yaparken de Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihinin yekpare bir şekilde ele alınamayacağını, 1925-45 arası ve 1950 sonrası olarak iki dönemden bahsetmemiz gerektiğini, bu iki dönemin birbirinin tersi/panzehiri olduğunu söyledim. İlkinin, yani tek parti döneminin bu teorik çerçeve açısından başarılı sayılmasının zor olduğunu, medeniyetin birçok temel değer ve kurumlarının bu dönemde bulunmadığını vurguladım. Bu yüzden Kemalizm’in medenîleştirici bir süreç olarak görülemeyeceğine işaret ettim. Medeniyet bir şeyi yapmaksa (yani do etmek) Kemalizm’in, onu yapmamak/çözmek (yani undo etmek) anlamına geldiğini dile getirdim. En sonunda da AB’nin medeniyetle aynı şey olmadığını, medenîleşmek için AB’nin olmazsa olmazı teşkil etmediğini, AB’nin büyük problemleri ve çifte standartları olduğunu ifade ettim. AB’nin Türkiye’den taleplerinin bazılarının, mesela ifade özgürlüğünün genişletilmesinin, taviz olarak yorumlanmasının yanlış olduğunu; ama Kıbrıs gibi konuların diplomatik, politik ve stratejik meseleler olduğunu ve müzakere edilmeleri gerektiğini bilhassa vurgulayarak sözlerimi bitirdim.

Medya ve ahlâk

Sonradan gazeteci olduğunu öğrendiğim bir bey ile hanım, salonun bana göre sol tarafında yalnız oturuyorlardı. Soru-cevap kısmında hanım gazeteci söz istedi ve Kemalizm’in medeniyeti çözücü bir şey olduğunu söylediğimi duyduğunu, yanlış duyup duymadığını sordu. Ben de yanlış duymadığını söyleyip geniş bir çerçevede niye böyle düşündüğümü özetledim. 1925-45’e tekabül eden tek parti döneminde temel bazı değer ve kurumlarının eksik olduğunu, ifade hürriyetinin olmadığını, siyasî yönetimin sınırlanıp denetlenemediğini, siyasî muhalefete teşkilatlanma izni verilmediğini söyledim. Bu gibi konuların hem hislerin galeyana gelmesi hem de ifade özgürlüğünün yeterince geniş olmaması yüzünden soğukkanlı biçimde konuşulamadığına; ama kavga etmeden konuşmak gerektiğine, zaten, AB sürecinde, eğer kulübe üye olacaksak bunları konuşmamız gerektiğine işaret ettim. Daha başka şeylerin de konuşulacağını, mesela, AB tarafından neden her tarafta sadece tek bir adamın (“bu adam” deyip demediğimden emin değilim, bantlar varsa çözülünce göreceğiz) resim ve heykellerinin bulunduğunun sorulacağına dikkat çektim.

Hanım gazeteci, panel tam olarak bitmeden fırlayıp gitti. Ters bir haber çıkacağından emindim; ama buna zaten alışık olduğum için ne deneceğini merak etmiyordum. Ertesi günkü Yeni Asır gazetesinde her türlü ahlâkî değeri çiğneyen, vicdansız bir “haber”, daha doğrusu bana yönelik bir saldırı çıktı. Bir fotoğrafımla süslenmiş saldırının başlığı “Hain” idi. İlk sayfada “Atatürk’e inanılmaz hakaretlerde bulunduğum” iddia edilmekteydi. Sözüm ona haberde, panelin AKP tarafından düzenlendiği bilhassa vurgulanmaktaydı. Aslında bu bir haber değil, yeni bir andıç, bir linç girişimiydi. Nitekim pazar günü İzmir’de arkadaşlarımın ikazıyla iki taraflı olan kabanımın diğer yüzünü giyerek dolaştım. Aynı gazetenin bu vicdansız saldırıya imza atan muhabiri ve yazı işleri beni yine aradı. Yaptıklarının beni hedef göstermek olduğunu iddia ettikleri gibi kimseye hakaret etmediğini söyleyerek hatalarını düzeltmelerini istedim. Ancak, bunu yapacaklarını hiç ummuyordum. Nitekim, ertesi gün yine “Haine tepki” başlığıyla tavırlarını sürdürdüler. Hatta daha da azdılar. Atatürk’e sövdüğümü iddia ettiler.

Bu saldırı hiçbir yönüyle mazur görülebilecek nitelikte değildir. Yaptığım konuşma bir akademik analizden ibarettir. Atatürk’ün, İnönü’nün veya başka birinin adı hiç geçmemiş, mesele kişiler seviyesinde ele alınmamıştır. Nitekim, adı geçen gazetenin iç sayfalarında üstelik seçilerek aktarılan sözlerim dahi bunu kanıtlamaktadır. Peki, buna rağmen, nasıl oluyor da bu tür ahlâksız ve alçakça saldırılar yapılıyor. Bundan ne umuluyor? Anladığım kadarıyla, ilk olarak, bu fanatik gazete ve onun muhabiri AKP’yi benim üzerimden vurmak istiyor. Nitekim, saldırı yapılır yapılmaz AKP’liler paniğe kapıldı. Konuştuğum AKP’lilere dik durmalarını tavsiye ettim, söylediğim her şeyin sorumluluğunun bana ait olduğunu söyledim. Rahat olsunlar; ama aynı zamanda omurgalı olsunlar. Parti milletvekili Zekeriya Akçam’a ve parti yetkililerine, Doğan Haber Ajansı’na söylediklerine binaen, şunu söyleyeyim: Benim ne reklama ne de AKP platformlarını kullanmaya ihtiyacım var. AKP’nin bir panelinde bulunmam bana değil, AKP’nin itibarına ve demokrat duruşuna katkı sağlar.

Muhabire gelince… Sanıyorum onun bilgi birikimi de, vicdanı da beni ve benim gibileri anlamaya yetersiz. Bunda belki özgürlüğü doya doya yaşayan; ama özgürlük felsefesinden habersiz olan ve başkalarının özgürlüğünü kendi özgürlüğü uğruna harcamaya yatkın insanların bol olduğu yerlerde oturup kalkmasının da etkisi vardır. Bu gazeteci, benim yazı ve konuşmalarımdan haberdar olsaydı, yıllardır Kemalizm eleştirisi yaptığımı bilirdi. Ama sanırım, o, belletildiği ve dogma haline getirdiği şeylerin eleştirilebileceğini hayal dahi edemiyordu. Kavrama kapasitesi sınırlı ve niyeti de bozuk olunca akademik eleştirileri hakaret diye aldı ve o manşeti çekti veya çekilmesine ortak oldu. Bu arkadaşa acıyorum ve özgürlüğü, özellikle ifade özgürlüğünü öğrenmeye J.S.Mill’in Özgürlük Üstüne’si ile başlamasını tavsiye ediyorum.

Yeni Asır’ın yazı işlerinin sergilediği ve sık sık benzer yayın organlarınca tekrarlanan tavra da değinmek zorundayım. Haberlere yorum katmak meslek ahlâkına sığmaz. Bu aynı zamanda okuyucunuzu aptal yerine koymak ve manipüle etmek anlamına gelir. Haberi verip yorumu okuyucuya bırakmak yerine beni “hain” ilan etmişsiniz. Kime, neye, nasıl ihanet ettim ki “hain” oldum? O başlığı çekip beni hedef hâline getirirken vicdanınız hiç sızlamadı mı? Ya biri bana “vay hain” deyip saldırsaydı, bunun sorumluluğu size ait olmayacak mıydı?

En güçlü silah: Fikir

İfade özgürlüğünün olabildiğince geniş olması taraftarıyım. Dolayısıyla, hiç kimseyi, fikirlerimi kabul etme mecburiyetinde görmem. Hiç kimse doğrunun tekeline sahip değildir. Herkes gibi benim söylediklerimde de doğru veya yanlış şeyler olabilir. “Haber”den ayırıp bir yorum yazsanız, fikirlerimi dilediğiniz gibi eleştirseniz, gocunmam, memnun olurum. Hatta, öyle bir yorumda veya bir köşe yazarının yorumunda “hain” olduğumu iddia etseniz bunu da ifade özgürlüğü içinde görürüm. Ama, sizin yaptığınız bunların hiçbiri değil, sadece, beni hedef haline getirmek, hayatımı tehlikeye atmak, linç etmeye çalışmaktır. Sınırlı kapasitenizin benim derin bilgi ve fikir dünyamı kavramaya yetmediğini anlıyorum; ama ahlâkî değerlerden ve vicdandan da mı hiç nasiplenmediniz?

Ey bu vicdansız saldırıya imza atan gazeteci arkadaşlarım. Fikirlerime bir itirazınız varsa istediğiniz yerde istediğiniz şartlarla tartışalım. Beni “hain” ilan etmeniz fikirlerimin yanlış olduğunu göstermez. Tam da tersine, ciddiye alınmaları gerektiğini ve onlardan korktuğunuzu ispatlar. İnsanları terörize etmekten vazgeçin, biraz okuyun, öğrenin. Önce ahlâk kurallarından ve gazeteciliğin genel standartlarından başlayın. Sonra insanlık tarihini okuyun. Elinizdeki gazeteleri silah gibi kullanmayın. Tetikçiliğe soyunmayın.

Ben Atilla Yayla olarak söylediğim ve yazdığım her şeyin arkasındayım. Sizin ahlâk dışı saldırılarınızdan ve terörize etme çabalarınızdan korkup yılacağımı sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Panelin sonunda, söylediklerime Kemalistlerden cevap beklediğimi; ama bunu pek muhtemel görmediğimi, doğru dürüst bir cevap almaktan umutlu olmadığımı söylemiştim. Sizin saldırınız bunun en güzel kanıtıdır. Ben söz sarf ediyorum, siz kurşun sıkıyorsunuz. Hakaret ediyorsunuz. Tehdit ediyorsunuz. Ne yaparsanız yapın, John Milton’ın söylediği gibi, hakikat eninde sonunda galip gelir; ve, herkesin bildiği gibi, fikirlerden daha güçlü silah yoktur. Beni hain ilan ettiniz; ama fikir alanında benim karşımda mağlupsunuz. Yerlerde sürünüyorsunuz. Bu alçakça saldırının kati hesabını ise adalet önünde ve Allah huzurunda vereceksiniz. 

Zaman, 21.11.2006