Ben, Domates – Tarladan Sofraya Domatesin Trajikomik Macerası

Ben bir domatesim.

Evet, yanlış duymadınız. Ben bir domatesim. Fiyatım yükseldiğinde televizyonlarda “ulusal mesele” olurum; düştüğünde ise sessizce salatanıza karışırım. Arada bir de şu olur: Etiketime bakıp iç geçirirsiniz, sonra beni değil de “domatesin fiyatını” satın alır gibi konuşursunuz. Kimi zaman beni bir gıda maddesi olarak değil, bir ahlâk sınavı olarak görürsünüz. Sanki ben, insanın içindeki iyiyle kötünün ortaya çıkartan kırmızı bir turnusol kâğıdıyım.

Oysa ben, sizin görmediğiniz uzun bir yolculuğun sonunda raflara ulaşan sıradan bir tarım ürünüyüm. Sıradanım; ama hikâyem sıradan değil. Çünkü benim hikâyem, riskin, maliyetin, iş bölümünün, kârın, bilginin ve insan psikolojisinin hikâyesidir. Üstelik bu hikâye her gün yeniden yazılır: Bir gün yağmur gecikir, bir gün dolu vurur, bir gün mazot fiyatı artar, bir gün talep birden fırlar. Siz akşam eve giderken markete uğrayıp “bugün domates kaç lira?” diye sorarken, ben çoktan on farklı kararı, on farklı riski, on farklı masrafı üstümde taşırım.

Tarihten günümüze

Önce küçük bir tarih dersi. Ben bir zamanlar “zehirli” diye damgalandım. Avrupa’da ilk günlerimde sofraya konmak yerine bahçelerde süs bitkisi oldum. Bazı akrabalarım gerçekten toksikti; ama hangimizin zararlı, hangimizin yenilebilir olduğunu belirleyen şey bir kurul kararı değildi. İnsanlar denedi, yanıldı, ayıkladı, ıslah etti, geliştirdi. Kötü olanlar elendi, iyi olanlar seçildi. Benim “yenebilir” hâle gelmemin arkasında, emir-komuta değil; deneme-yanılma, merak ve gündelik hayatın binlerce küçük gözlemi vardı. Bilgi, bir merkezden inmedi; hayattan çıktı.

Bugün beni sofranıza getiren süreç de aynı mantıkla işler: Birileri risk alır, birileri maliyet üstlenir, birileri iş görür, birileri fireyi taşır, birileri koordinasyon kurar. Ve bu zincirin çalışması için herkesin hayatta kalması gerekir. Hayatta kalmanın adı da çoğu zaman kârdır. Kârı konuşunca yüzler ekşir; ama kâr olmayınca raflar boşalınca da aynı yüzler daha çok ekşir. Ben buna “kâr fobisi, kıtlık terapisi” diyorum. İnsanın ilacı bazen düşüncedir; ama düşünceyi sevmeyenler, kıtlığı bir tür öğretmen olarak seçer.

Dalımdayken romantiktim. Koparıldığım an ekonomik olmaya başladım.

Tohum satın alınır. Gübre alınır. İlaç alınır. Sulama için su ve elektrik harcanır. Traktör çalışır, mazot yanar. İşçi gelir; kasa taşır, çapalar, toplar. Çiftçi bir yatırım kararı verirken gökyüzüyle de bir sözleşme imzalar: “Olur da don vurursa, dolu yağarsa, hastalık yayılırsa, sel baskını olursa…” diye başlayan bir sözleşme. Bu sözleşmenin altındaki imza, her yıl yeniden atılır. Çünkü tarım hayatı, sadece emek değil; belirsizlikle imzalanmış bir sözleşmedir.

Ama asıl mesele, benim üretildiğim yerle tüketildiğim yer arasındaki uçurumdur. Tarladaki üreticinin şehre doğrudan erişimi her zaman yoktur. Her çiftçinin soğuk hava deposu, kamyon filosu, hal giriş kartı, büyük marketlerle kontratı olmaz. Çoğu durumda, bilhassa hasat zamanında, nakit ihtiyacı vardır: İşçiye ödeme, gübre borcu, mazot borcu… Bu yüzden her çiftçi ürününü elinden çabuk çıkarıp paraya dönüştürmek ister. İşte bu noktada aracı dediğiniz aktör ortaya çıkar. Siz “aracı olmasa her şey ucuzlar” diye düşünürsünüz; ama aracı bazen sadece “aracı” değil, aynı zamanda finansmancıdır, lojistikçidir, depocudur, risk üstlenicidir.

Ben tarlada 6 liraya satıldım diyelim. Satın alan ilk toplayıcı (bazı yerlerde komisyoncu, bazı yerlerde tüccar, bazı yerlerde toptancı) beni alır. Bu kişi beni tarladan çıkarmak için kasa getirir, işçileri organize eder, kamyon ayarlar. Bazen aynı gün birkaç tarlayı dolaşır; bazen de bir iki gün içinde yeterli miktarı toparlayana kadar beni bekletir. Bu bekleyiş bile masraflıdır: Güneş vurur, nem değişir, çatlama riski artar. Bir de gerçeği söyleyeyim: Tarlada beklemek, romantik değildir. Ben dalımda beklemeyi severim; kasada beklemek ise ceza gibidir.

Sonra küçük depo gelir. Küçük depoda ayıklama yapılır. Benim gibi “güzel” görünenler ayrılır; “biraz yorgun” görünenler geriye bırakılır. Siz rafta yalnızca “güzel” olanı gördüğünüz için, ayıklamanın maliyetini görmezsiniz. Oysa ayıklama, aslında bir kalite kontrol faaliyetidir. Kalite kontrol demek emek demektir. Emek demek maliyet demektir.

Ayıklanan ürünlerin bir kısmı fire olur. Fire bazen doğal çürümedir, bazen ezilmedir, bazen de seçiciliktir. Siz “ben kusursuz domates isterim” dediğiniz anda fire oranını yükseltirsiniz. Fire oranı yükselince, hayatta kalan domateslerin maliyeti artar. Bu cümle kulağa acı gelebilir ama doğru: Kusursuzluk talebi, maliyet üretir.

Küçük depodan sonra daha büyük bir depoya geçerim. Bu daha büyük depoda daha çok ürün birikir. Birikir çünkü nakliye, özellikle şehirler arası nakliye, ölçek ister. Kamyonu yarım doldurup yola çıkmak pahalıdır. Biriken ürün, bir yandan “stok” diye görülür; ama diğer yandan “taşıma verimliliği”dir. Yani beklemenin amacı çoğu zaman “pahalı satmak” değil, “makul maliyetle taşımak”tır. Tabii ki bazıları fiyatın artacağını öngörür ve bekler. Buna da kızarsınız. Ama o bekleyişin riskini de çoğu zaman unutursunuz: Fiyat artmazsa zarar eder. Ürün bozulursa zarar eder. Yani “beklemek” de bedava bir oyun değildir.

Sonra kamyon yolculuğu başlar. Kasalara doldurulurum. Üst üste. Sırt sırta. Alt kasada ezilen bendim. Üstteki kuzenlerim aristokrattı; ben ise alt sınıf domatestim. Kasanın alt katında hayat serttir: Üstünüzde ağırlık, yanınızda çürük, önünüzde yol, arkanızda da “acele edin” diye bağıran bir görevli olur.

Kamyon 600 kilometre sallanır. Yol sadece mesafe değildir; yol masraftır. Mazot yandı. Şoförün emeği, sigortası, dinlenme süresi, bakım masrafı, lastik, amortisman… Otoyol geçişi, köprü parası… Bunların hepsi, siz kasiyere “Bu ne ya!” demeden önce benim üstüme yazılan satırlardır. Dahası, kamyonun bir de fırsat maliyeti vardır: Kamyon bu işi yaparken başka iş yapamaz. Siz “bu nakliye işi zaten yapılır” sanırsınız; ama bir kamyonun günleri sınırlıdır, bir şoförün saatleri sınırlıdır. Kısıtlı kaynak, maliyet doğurur.

İstanbul’a geldik. Bu noktada yeni bir dünyanın içine girerim: Hal. Hal dediğiniz yer, bir şehirde sebze-meyvenin damar sistemi gibidir. Halin kendisinin işletme maliyeti vardır: yer tahsisi, kira, işçilik, güvenlik, temizlik, vergi ve harçlar. Halde ürün hızla döner; ama hızlı döndükçe fire riski de artar. Çünkü hız, dikkat ister. Dikkat emek ister. Emek maliyet ister.

Halden sonra bazı ürünler büyük zincir marketlerin depolarına gider. Bu depoların soğuk zinciri vardır. Soğuk zincir, yalnızca “lüks” değildir; bazen “çürümenin freni”dir. Soğutma enerji tüketir. Enerji pahalılaşınca soğuk zincir pahalılaşır. Soğuk zincir pahalılaşınca maliyet ürün fiyatına yansır. “Domates neden pahalı?” sorusunun bazen cevabı, domatesin kendisinde değil; onu serin tutan elektrik faturasındadır.

Bazı ürünler ise semt pazarlarına, manavlara, küçük perakendecilere gider. Orada da masraf bitmez: Tezgâh kirası, günlük yer parası, çalışan, poşet, zayiat… Siz pazarda domatese dokunup “hmmm” dersiniz. Dokunmanız bile maliyet yaratır: Her dokunuş, her sıkma, her “bir bakayım” bir domatesi biraz daha yorar. Yorgun domates, daha çabuk bozulur. Bozulan domates, fire olur. Fire, fiyatı yükseltir. Yani pazarda benim kaderim, bazen sizin parmak uçlarınızdadır.

Bu arada talep dediğimiz şey sabit bir taş değildir; dalgalıdır. Bayram öncesi talep artar. Okullar açılınca ev içi tüketim değişir. Bir dizide menemen sahnesi görürsünüz, ertesi gün “menemen krizi” olur. (Şaka ediyorum… ama tamamen de etmiyorum.) Talep artınca fiyat yükselir. Talep düşünce fiyat düşer. Sizin “ahlâk” dediğiniz şey, çoğu zaman “dalga”dır.

Bir de hava olaylarının etkisi var. Dolu vurur, üretim azalır. Sera baskını olur, ürün gider. Hastalık yayılır, verim düşer. Yağmur çok olursa çatlama artar. Sıcak çok olursa yumuşama artar. Kısacası ben, hava ile konuşan bir ürünümdür. Hava ile konuşan ürünün fiyatı da hava gibi değişkendir. Siz havaya kızmadığınız için bana kızarsınız. Ben hava kadar güçlü değilim; üzerime yüklenmek daha kolay.

Sonunda İstanbul. Raf. Işık. Etiket: 25 lira.

İşte tam o anda, benim üzerime ideoloji yağar. Bir anda “sebze” olmaktan çıkar, “toplumsal adalet” simgesine dönüşürüm. Fiyatım, bir yandan “hayat pahalılığı”nın kanıtı; bir yandan da “tüccar ahlâksızlığı”nın belgesi sayılır. Ben ise rafın üzerinde, etiketimin altında sessizce durur ve içimden şunu söylerim: “Keşke bana bir mikrofon verseniz de konuşsam.”

Ve bir gün verdiniz.

Tam burada, yani benim fiyatım bir etikete dönüştüğü yerde, siz genellikle “tek bir sebep” ararsınız. Çünkü insan zihni basit hikâyeleri sever. “Şu oldu, bu yüzden pahalı.” Oysa ben, tek bir sebebin değil, birçok sebebin üst üste bindiği bir denklemim. Beni pahalı yapan bazen mazottur, bazen doludur, bazen işçiliktir, bazen de sadece mevsimdir.

Mevsim demişken: Benim yaz domatesi hâlim vardır, bir de kışın “sera çocuğu” hâlim. Yazın güneş daha cömerttir; üretim artar; maliyetler nispeten gevşer; ben de çoğu zaman ucuzlarım. Kışın ise ısıtma, aydınlatma, örtü, bakım, hastalık riski ve enerji maliyeti artar.

Kış domatesi, sizin sandığınız gibi “aynı domatesin kış versiyonu” değildir; o, daha zor şartlarda hayatta kalmış bir işçilik yoğun üründür. Siz aynı kaliteyi, aynı görünümü, aynı sürekliliği istersiniz; ama aynı maliyeti istemezsiniz. İşte tartışma burada başlar.

Bir de şehirli gözün kaçırdığı başka bir gerçek var: Benim fiyatım bazen yükselir ama çiftçi zengin olmaz. Çünkü çiftçi, çoğu zaman fiyat sinyalini geç duyar. Fiyat yükseldiği gün, üretici çoktan ürününü satmış olabilir. Ya da üretici fiyat yükselirken tarlada ürün yoktur; çünkü dolu vurmuştur. Yani “domates pahalı → çiftçi köşeyi döndü” mantığı her zaman doğru değildir. Bazen tam tersi doğrudur: Domates pahalıysa, bir şeyler ters gitmiş demektir; ters giden şeylerin faturası da çoğu zaman önce üreticiye çıkar.

Bu noktada bir parantez açıp “aracı” meselesine yeniden döneyim. Aracıdan nefret etmek kolaydır; çünkü aracı gözünüzün önündedir. Çiftçi uzaktadır; kamyon uzaktadır; depo uzaktadır. Ama aracı, şehirde bir yüzdür. Yüz gördüğünüzde suçlamak kolaylaşır. Oysa aracı dediğiniz kişi çoğu zaman şu işleri yapar: Ürünü birleştirir (toplar), kaliteyi ayrıştırır (ayarlar), zamana yayıp piyasayı dengeler (bekletir), lojistiği kurar (taşır), bozulma riskini üstlenir (fireyi taşır), satışı örgütler (dağıtır). Bu faaliyetlerin her biri maliyetlidir. Hepsini “ahlâksızlık” diye adlandırırsanız, bir gün bu faaliyetleri yapan kimse kalmaz. O gün domates ucuz filan olmaz; sadece bulunmaz.

Bir zamanlar “aracısız ekonomi” hayali kuranlar oldu. “Çiftçi doğrudan satsın!” dediler. Güzel fikir. Peki çiftçi, Antalya’dan İstanbul’a her gün kamyon kaldırabilecek mi? Depo kurabilecek mi? Soğuk zincir yatırımı yapabilecek mi? İstanbul’daki binlerce perakendeciyi tek tek dolaşıp para tahsilatı yapabilecek mi? Bu işleri yaparsa çiftçi çiftçi olmaktan çıkar; lojistikçi, depocu, pazarlamacı, tahsilatçı olur. Bazıları bunu yapabilir; ama herkes yapamaz. İş bölümü tam da bu yüzden vardır: Herkes her işi yapmasın ve her iş en iyi şekilde yapılsın diye.

Bir de şu tuhaf beklenti var: Siz hem sürekli domates olsun istiyorsunuz hem de fiyatı hiç değişmesin istiyorsunuz. “Her gün, her saat, her yerde, aynı fiyatta domates.” Bu, modern hayatın konfor talebidir. Konfor, maliyet üretir. Bir şeyi sürekli erişilebilir kılmak için stok tutarsınız, depo kurarsınız, nakliye planlarsınız. Bu sistemin maliyeti vardır. Eğer “süreklilik” istiyorsanız, fiyatın da “süreklilik maliyetini” yansıtmasına razı olmanız gerekir. Yoksa süreklilik, bir gün mutlaka kırılır.

Sizin domatesle ilişkiniz de garip bir ikilik taşır: Bir yandan “çok ucuz olsun” dersiniz, bir yandan “en iyi olsun” dersiniz. Çok ucuz ile en iyi arasında çoğu zaman bir gerilim vardır. En iyi domatesi isterken en ucuz fiyatı istemek, bir bakıma “bedava mükemmellik” talebidir. Bedava mükemmellik yoktur. Eğer olsaydı, onu da birileri “stokçuluk” diye yorumlardı.

Kısacası, benim fiyatım bir cümlenin içine sığmaz. Benim fiyatım, bir ağın içindeki binlerce küçük düğümün sonucudur. Siz o ağı görmeyince, gözünüze sadece etiket görünür. Etiket görünür olunca da öfke görünür olur. Öfke görünür olunca program yapılır.

Bir de dış dünya var. Bazen bir bölgede ürün bolluğu olur, başka yerde kıtlık olur. Bazen ihracat cazip hâle gelir; bazen ithalat gündeme gelir. Kur hareketleri, navlun maliyetleri, sınırdaki beklemeler… Bunlar bile benim fiyatıma dolaylı yoldan dokunur. Siz “domates yerli, bize ne kurdan?” dersiniz; ama ben yolda taşınırım, enerji tüketirim, ambalaja girerim, bazen gübre ve ilaçla beslenirim. Bu girdilerin bir kısmı dışarıya bağlıysa, kur dalgalanması benim üstümde de yankı yapar. Domates, ‘sadece domates’ değildir; o, birçok girdinin birleşimidir.

Televizyon tartışmasında

İşte benim de mikrofona ulaşabileceğim o programın gecesi geldi.

Akşam saat 21.00. Bir haber televizyonu kanalında bir tartışma programı. Alt bant: “DOMATES NEDEN 25 LİRA?” Reji, kırmızı yazıyı özellikle seçmiş: Kırmızı, benim rengim; ama aynı zamanda alarm rengi. “Dikkat! Domates!”

Stüdyo düzeni de klasik: Bir tüketici temsilcisi, bir “serbest piyasa eleştirmeni”, bir de grafiklerle konuşmayı seven bir ekonomi yorumcusu. Sunucu yüzünü ciddileştiriyor; ciddiyet ekranda reyting getirir. Ekran ciddileşince, gerçek de ciddileşiyor sanılır.

Tüketici temsilcisi başlıyor:

“Vatandaş domates alamıyor. Burada bir fırsatçılık yok mu?”

Serbest piyasa eleştirmeni coşuyor:

“Tarlada 6 liraya alınan domates markette nasıl 25 lira oluyor? Bu sömürü! Aracılar zinciri vatandaşı eziyor!”

Grafikçi ekonomist eliyle ekrana daireler çiziyor:

“Aradaki farkı zincir marjlarıyla açıklayabiliriz. Lojistik, depolama, fire…”

Sunucu dramatik bir sesle soruyor:

“Peki bu işin bir ahlâk boyutu yok mu?”

İşte o anda, rafın üzerinde bir domates olarak, kendimi birden ahlâk dersinin malzemesi gibi hissediyorum. Ahlâk dersinin malzemesi olmak, kolay değildir. Çünkü malzeme konuşamaz. Malzeme savunamaz. Malzeme “bir dakika” diyemez.

Ama ben dedim.

Rejiyi aradım. Telefonu açtılar. Sunucu gülümsedi:

“Şimdi hatta bir domates varmış. Buyurun?”

“İyi akşamlar,” dedim. “Ben bir domatesim.”

Stüdyoda kahkaha… Kahkaha iyidir; ama bazen düşünmeyi tamamen engeller veya en azından geciktirir.

“Bakın,” dedim, “benim fiyatım bir suç belgesi değil. Benim fiyatım, o günkü arzın, talebin, riskin ve maliyetlerin özetidir. Üretim azaldıysa, mazot arttıysa, depo maliyeti yükseldiyse, fire çoğaldıysa, ben de yükselirim. Ben utanç duygusuyla fiyat düşüren bir varlık değilim.”

Tüketici temsilcisi iyi niyetle sordu:

“Ama insanlar gerçekten zor durumda. Ne yapacağız?”

“Bu soru önemli,” dedim. “Ama cevabı bende aramayın. Gelir politikası başka bir başlık. Yardım mekanizmaları, sosyal destekler, vergi düzenlemeleri… Bunlar tartışılabilir. Fakat benim fiyatımı emirle bastırmak, insanları kalıcı biçimde rahatlatmaz; sadece beni raflardan kaldırır.”

Eleştirmen hemen atladı:

“Tavan fiyat koyarsak? Mesela 15 lira!”

“Denediniz,” dedim. “Raflarda iki gün kaldım, sonra kayboldum. Çünkü zarar eden zincir çalışmaz. Zincir çalışmazsa ben gelmem. Sonra ne olur biliyor musunuz? Arka kapılar açılır. Tanıdık müşteriler çıkar. Kayıt dışı satışlar başlar. Kıtlık büyür. Fiyatı bastırırsınız; ama kıtlığı üretirsiniz. Ahlâk dersini de marketin arka kapısına taşımış olursunuz.”

Sunucu, heyecanla:

“Yani çözüm serbest piyasa mı?”

“Çözüm, gerçeği görmek,” dedim. “Fiyatı susturmak değil.”

Stüdyoda bir an sessizlik oldu. Ben o sessizliği severim; çünkü sessizlikte insanlar bazen düşünür. Ama reji sessizliği sevmez. Reyting sessizliği sevmez. Bir şey daha gerekiyordu. Ve ben —evet, biraz da inatla— dedim ki:

“İsterseniz stüdyoya geleyim. Telefonla anlatınca anlaşılmıyor.”

İnanmadılar. Ama reyting ihtimali ağır bastı. “Buyurun,” dediler.

Bir görevli, bir kasa, bir asansör, bir koridor… Ve ben stüdyodayım.

Koltukta bir domates: Ben.

Kameralar bana döndü. Sunucu şaşkın ama memnun:

“Stüdyomuzda bir domates var. Buyurun, devam edin.”

“Kısa konuşacağım,” dedim. “Çünkü ben raflarda uzun süre kalınca zaten çürürüm.” Stüdyo güldü.

Sonra ciddileştim: “Benim yolculuğum, birbirini tanımayan insanların iş birliğidir. Çiftçi, şoför, depocu, halci, market çalışanı… Hiçbiri birbirini sevdiği için değil, hayatını kazanmak için bu işi yapar. Bu kötü bir şey değildir. Tam tersine, modern hayatın mucizesi budur: İnsanlar birbirini tanımadan, birbirine bağırmadan, aynı hedefe hizmet eden bir düzen kurabilir. Buna iş bölümü denir. Buna kendiliğinden oluşan düzen denir.”

“Kendiliğinden” deyince yüzler bazen kuşku duyar: “Kendiliğinden olur mu canım?” Olur. Çünkü kimse “yarın saat 10.00’da şu depodan şu markete şu kadar domates gidecek” diye milyonlarca küçük kararın hepsini tek tek planlamaz. Ama fiyat mekanizması, o kararları birbirine bağlayan bir sinyal üretir. Benim fiyatım, o sinyalin görünür hâlidir.

“Kâr bu zincirin yakıtıdır,” diye devam ettim. “Kârı şeytanlaştırırsanız yakıtı kesersiniz. Yakıt kesilirse kamyon çalışmaz; kamyon çalışmazsa ben gelemem. Kamyon çalışmayınca sadece domates gelmez; hayatın kendisi yavaşlar.”

Grafikçi ekonomist usulca sordu:

“Yani fiyat bilgi diyorsunuz?”

“Evet,” dedim. “Fiyat bilgidir. O günün şartlarını tek sayıya indirir. Arzı, talebi, maliyeti, riski… Hepsini. Siz bu sayıyı zorla değiştirebilirsiniz; ama şartları değiştirmeden sayıyı oynarsanız, sonuç kıtlık olur. Kıtlık olunca da ‘nerede bu domates?’ diye başka bir program yaparsınız.”

Tüketici temsilcisi, iyi niyetle ama hâlâ kararsız:

“Peki stokçuluk?”

“Stok,” dedim, “zamanlar arası köprüdür. Bugün fazla olanı yarına taşır. Siz o köprüyü ‘suç’ diye yıkarsanız, yarın karşıya geçemezsiniz. Üstelik ben depoda beklerken masraf üretirim: soğutma, kira, fire. Yani ‘stoku bedava sanmak’ bir şehir efsanesidir.”

Eleştirmen bir cümle daha söyledi; klasik:

“Devlet planlasın.”

Gülümsedim:

“Hava durumunu kim planlayacak? Dolu vurduğunda hangi komisyon telafi edecek? Tüketicinin o gün menemen mi yapacağını, salata mı yiyeceğini kim bilecek? İnsan zevki planla yakalanmaz; hava planla durdurulamaz; hastalık planla engellenemez. Bilgi dağınıktır. Merkez sınırlıdır. Fiyat, o dağınık bilginin toplu özetidir.”

O anda şunu da ekledim; çünkü bazı yanlış anlaşılmaların inadı vardır:

“Serbest piyasa, ‘kim ne isterse yapsın’ demek değildir. Serbest piyasa, insanların denediği, yanıldığı, öğrendiği, birbirinin hatasından ders aldığı bir süreçtir. İyi üretici ödüllenir; kötü üretici elenir. İşini iyi yapan taşımacı ayakta kalır; işi savsaklayan kaybolur. Bu seçilim, gündelik hayatın sessiz adaletidir.”

Sunucu, beni stüdyoya çağırdıktan sonra, konuklar bir süre “domatesin psikolojisi” üzerinden şakalaştılar. Ben de gülümsedim. Çünkü insanın şakası bitince genellikle düşünmesi başlar. Ama düşünme başlamadan önce bir tur daha sorular geldi.

Tüketici temsilcisi (hakikaten iyi niyetli):

“Peki domates, sen niye bu kadar hassassın? Yani biraz dayanıklı olsan, fire azalır, fiyat düşer…”

“Sayın temsilci,” dedim, “ben lastik değilim. Beni daha dayanıklı yapmak için genetik ıslah yapılır, sera yatırımı yapılır, paketleme teknolojisi geliştirilir. Bunlar da maliyet ister. Siz ‘hem narin olsun, hem dayanıklı olsun, hem de ucuz olsun’ diyorsunuz. Bu üçlüyü aynı anda istemek, su ‘hem ıslatmasın, hem de içilsin’ demek gibi.”

Eleştirmen (kendinden emin):

“Peki sizin bu zincirdeki kâr oranlarınızı denetlesek? Herkes en fazla yüzde 5 kâr etsin!”

“Ben de bir teklif sunayım,” dedim. “Siz de program başına en fazla binde bir reyting alın. Olur mu? Olmaz. Çünkü kâr oranı, riske göre değişir. Bir işi yapmak zorlaştıkça, risk arttıkça, o işi yapanların da daha yüksek getiri istemesi normaldir. ‘Kârı tavanla’ demek, ‘riski cezalandır’ demektir. Riski cezalandırdığınız yerde, risk alınmaz. Risk alınmazsa üretim azalır. Üretim azalırsa fiyat yükselir. Sonra yeniden ‘ahlâk’ konuşursunuz. Kısır döngü budur.”

Grafikçi ekonomist (teknik bir tonla):

“Peki fiyatın bu kadar oynak olması toplumsal huzursuzluk yaratmıyor mu? Fiyat istikrarı için bir mekanizma gerekmez mi?”

“Gerekebilir,” dedim. “Ama fiyat istikrarını fiyatı bastırarak değil, belirsizliği azaltarak ararsınız. Sulama altyapısı, tarımsal sigorta, lojistik verimlilik, rekabetin artırılması, israfın azaltılması… Bunlar istikrarı güçlendirir. Fiyatı emirle sabitlemek ise sadece ‘göstergeleri’ düzeltir; gerçeği düzeltmez.”

Sunucu (kapanışa hazırlanan dramatik bir sesle):

“Peki domates, halkın tepkisini haksız mı buluyorsun?”

“Hayır,” dedim. “İnsanlar zorlanınca tepki verir. Bu anlaşılır. Ama tepkiyi doğru yere yöneltmek gerekir. ‘Fiyat yükseldi → birileri kötü’ demek, ‘yağmur yağdı → biri ahlâksız’ demek gibidir. Hava kötü olabilir, hastalık olabilir, maliyet artabilir, üretim düşebilir. Bunlara karşı politika üretebilirsiniz. Ama gerçekliği inkâr ederek politika üretemezsiniz.”

O sırada reji kulağıma bir şey fısıldadı. Meğer sosyal medyada bir etiket trend olmuş: “#Domates İstifa”. Güldüm. “Ben istifa edersem ne yiyeceksiniz?” dedim. “Beni istifaya zorlamayın; çünkü ben gidersem, yerime ‘ithalat’ gelir. İthalat gelince de başka bir program yaparsınız: ‘Domates niye dışarıdan geliyor?’ Bir de stüdyoda şu efsane cümle dolaşıyordu: “Domates aslında bu kadar pahalı olamaz; çünkü domates çok.”

“Evet,” dedim. “Ben çok olabilirim. Ama ‘çok’ her zaman ‘bol’ demek değildir. Bol, doğru zamanda, doğru yerde, doğru kalitede ve doğru maliyetle bulunmaktır. Bir yerde çok olup başka yerde az olabiliriz. Bir yerde çok olup yolda fire olabiliriz. Çok olup depoda çürüyebiliriz. Çok olup ‘istenen kalite’ filtresinden geçemeyebiliriz. Çok olmak, ekonomide tek başına yeterli bir açıklama değildir.”

Sohbet uzadıkça sorular, “aptalca” demeyeyim, “fazla yaratıcı” hâle geldi.

Sunucu, “Seyircilerimizden çok mesaj geliyor,” dedi. “Bir izleyicimiz soruyor: ‘Domates, senin bir sendikan var mı? Fiyat pazarlığı yapıyor musunuz?’”

“Keşke,” dedim. “Ama biz domatesler sendika kuracak olsak, ilk grevimiz kasalarda başlar. ‘Alt kasada ezilmek istemiyoruz!’ diye pankart açarız. Sonra siz ‘domates terör örgütü’ dersiniz, konu kapanır.”

Eleştirmen ciddi ciddi:

“Peki domates borsası kursak? Fiyatları oradan düzenlesek?”

“Borsa kurarsanız,” dedim, “fiyatı düzenlemezsiniz; fiyatın daha hızlı görünmesini sağlarsınız. Fiyatın hızlı görünmesi ise bazılarını rahatsız eder. Çünkü biz genellikle kötü haberi geç duymayı severiz. Oysa piyasa, kötü haberi erken duyurur. Erken duyurur ki insanlar davranışlarını ayarlasın. Siz borsaya kızarsınız; ama borsa aslında haberciyi hızlandırır.”

Grafikçi ekonomist, elindeki kalemi bıraktı:

“Şu ‘aracı’ meselesini bir daha açalım. Aracı sayısı azalırsa fiyat düşmez mi?”

“Bazen düşer,” dedim. “Ama her aracı aynı değildir. Bazısı gerçekten verimsizdir, rekabetle elenir. Bazısı ise iş görür. Aracı sayısını ‘idari karar’la azaltırsanız, maliyeti düşürmekten çok kapasiteyi düşürürsünüz. Kapasite düşünce de fiyat genellikle düşmez; dalgalanır. Piyasada asıl sorun, aracının varlığı değil; rekabetin zayıflığıdır. Rekabet güçlü olursa, aracı da kendini disipline eder. Rekabet zayıf olursa, aracı da rahatlar. Ama çözüm, ‘aracıyı şeytanlaştırmak’ değil, rekabeti kolaylaştırmaktır.”

 

Bu “rekabet” kelimesi stüdyoda bir süre havada asılı kaldı. Çünkü rekabet, kimsenin kulağına romantik gelmez. Romantik olan “yasak”tır, “tavan”dır, “tek el”dir. Rekabet ise sıkıcıdır: kurallar, şeffaflık, giriş engellerinin azalması, denetim, verimlilik… Sıkıcı ama işe yarar.

Sunucu son bir seyirci sorusu okudu:

“Bir izleyicimiz diyor ki: ‘Domates niye altın gibi oldu?’”

“Altın gibi olmadım,” dedim. “Altın dayanır; ben dayanmam. Altın saklanır; ben çürürüm. Altın küçücük olsa da değerlidir; ben büyükçe olup yine de nazlıyım. Benim pahalı olduğum günler, genellikle sistemin bir yerinde arıza olduğu günlerdir. Altın pahalı olunca kimi sevinir; ben pahalı olunca kimse sevinmez. Bu yüzden beni altınla kıyaslamayın; ben bir kriz göstergesiyim.”

Stüdyo hafif yumuşadı. İnsanlar bazen bir sebzeden bile “gösterge” kelimesini duyunca düşünür. Ben de o fırsatı kaçırmadım:

“Bakın,” dedim, “beni konuşurken aslında bir ülkenin lojistiğini, enerjisini, tarımını, sigortasını, rekabetini konuşuyorsunuz. Domates, küçük bir aynadır. Aynaya kızmak kolaydır; yüzünüzü düzeltmek zordur.”

Sunucu kapanışa yaklaşıyordu. Ama ben, domateslerin de bir onuru olduğunu hatırlatmak istedim:

“Bakın,” dedim, “beni ahlâk tartışmasının sembolü yapmayın. Ben bir sebzeyim. Ama aynı zamanda riskim, lojistiğim, mazotum, kirayım, işçiliğim, fire oranıyım. Ve evet, kârım. Kâr yoksa risk alınmaz. Risk alınmazsa üretim azalır. Üretim azalırsa ben azalırım.”

Sonra tartışmanın finali olacak cümleyi kurdum. Çünkü final, etiket kadar önemlidir:

“Beni ucuzlatmak için fiyatı yasaklarsanız, beni azaltırsınız. Benim fiyatımla savaşmayın; beni üreten şartları anlamaya çalışın. Yoksa bir gün rafta beni bulamazsınız ve o gün, ‘keşke pahalı olsaydı da olsaydı’ dersiniz.”

Kapanışa gelirken, bir cümle daha ekledim. Çünkü benim derdim, size “piyasa her şeyi çözer” gibi rahat bir masal anlatmak değil. Benim derdim, fiyatı bir düşman gibi görme alışkanlığını kırmak. “Fiyat,” dedim, “bir haber bültenidir. ‘Burada kıtlık var’, ‘burada maliyet artıyor’, ‘burada risk yükseldi’ diye bağırır. Siz haberi susturursanız olay ortadan kalkmaz; sadece karanlıkta kalır.” Sonra bir öneri listesi çıkardım; domatesin de bazen yapılacaklar listesi olur:

“Üretimde verim artarsa ben ucuzlarım. Nakliye verimli olursa ben ucuzlarım. Depolama teknolojisi iyileşirse fire azalır, ben ucuzlarım. Rekabet artarsa marjlar incelir, ben ucuzlarım. İsraf azalırsa ben ucuzlarım. Ama bunların hiçbiri ‘etikete kızmakla’ olmaz.”

Ve son bir sitem:

“Beni ‘fahiş’ diye yaftaladığınızda, aslında kendi gözünüzle görmediğiniz emeğe de yafta yapıştırıyorsunuz. Şoförün uykusuna, işçinin mesaisine, depocunun elektriğine, çiftçinin riskine… Sonra da ‘neden kimse üretmek istemiyor?’ diye soruyorsunuz. Cevabı bazen sizde saklı.” Alt bant değişti:

“Domates stüdyoda: ‘Fiyat bilgidir’.”

Program bitti. Ben koltuktan indim. Görevli beni tekrar kasaya koydu. Kameralar başka bir gündeme döndü.

Fiyatın dediği

Stüdyodan çıkarken, koridorda bir temizlik görevlisi bana baktı, gülümsedi ve fısıldadı: “Keşke herkes senin kadar açık konuşsa.”

Ben de içimden “Keşke herkes, konuşmadan önce biraz görse,” dedim. Çünkü benim bütün derdim, size ekonomi dersi vermek değil; görünmeyen emeği görünür kılmak. Fiyatı sevmek zorunda değilsiniz. Ama fiyatın anlattığı hikâyeyi dinlemeden onu yargılamayın. Bir etiketin arkasında çoğu zaman bir ülkenin bütün lojistik haritası vardır. Ve evet… Alt kasada ezilen yine bendim.

 

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et