Haksızlık, Zaman ve Meşruiyet İlişkisi

İnsanlık tarihi boyunca en tehlikeli düşüncelerden biri, uzun süre devam eden bir haksızlığın zamanla meşrulaştığı inancıdır. Oysa bir fiilin uzun yıllar sürmesi, onu doğru hâle getirmez sadece ona alışılmış olunduğunu gösterir. Alışkanlık ile hak, süre ile meşruiyet, güç ile adalet aynı şey değildir. Toplumların en büyük yanılgılarından biri de bu ayrımı zamanla unutmalarıdır. Bir kişi ya da topluluk, aslında hiçbir zaman sahip olmadığı bir eylemi yıllarca yapabilir. Çevresindekiler de buna alışabilir. Yeni nesiller o düzeni doğal kabul edebilir. Fakat bütün bunlar, başlangıçta olmayan hakkı sonradan ortaya çıkarmaz. Çünkü hak, zamanın ürettiği bir olgu değil, adaletin tanıdığı bir değerdir.

Ahlâkın temel ilkelerinden biri, doğru ile yanlışın çoğunluğun alışkanlıklarına göre değişmeyeceğidir. Eğer bir haksızlık sırf uzun sürdüğü için hakka dönüşebilseydi, tarihte işlenen sayısız zulmün bugün meşru kabul edilmesi gerekirdi. Oysa vicdan tam tersini söyler. Kölelik yüzyıllar boyunca dünyanın büyük bölümünde olağan kabul edildi. İnsanların alınıp satılması hukuki metinlerle desteklendi, ekonomik sistemlerin temel taşlarından biri hâline geldi. Fakat kölelik hiçbir zaman ahlâken doğru olmadı. Süresi uzun olduğu için değil, insan onuruna aykırı olduğu için yanlıştı. Aynı şekilde sömürgecilik, ırk ayrımcılığı, kadınların temel haklardan mahrum bırakılması ve daha nice uygulama uzun yıllar devam etti. Bugün bunların yanlış olduğunu kabul etmemizin nedeni kısa sürmeleri değil; insanın doğuştan sahip olduğu haklara aykırı olmalarıdır. Toplumsal hafıza ise çoğu zaman alışkanlık üretir. İnsan zihni sürekli gördüğü şeyi normalleştirmeye eğilimlidir. Psikolojide buna “normalleşme etkisi” denir. Sürekli tekrar edilen bir davranış, sorgulanmadan kabul edilmeye başlanabilir. Ancak toplumun bir uygulamaya alışması, o uygulamanın haklı olduğu anlamına gelmez. Bir yanlışın sıradanlaşması, onun sadece görünürlüğünü azaltır, yanlışlığını değil.

Bu nedenle “bugüne kadar böyle gelmiş” cümlesi, haklılığın değil, çoğu zaman düşünsel tembelliğin ifadesidir. Tarihte ilerleme sağlayan bütün büyük dönüşümler tam da bu cümleye karşı çıkabilen insanlar sayesinde gerçekleşmiştir. Eğer insanlık sadece alışılmış olanı doğru kabul etseydi, ne kölelik kaldırılabilir ne kadınlar seçme hakkına kavuşabilir ne de temel insan hakları bugünkü seviyesine ulaşabilirdi. Hukuk da ideal anlamda bu anlayış üzerine kuruludur. Her ne kadar bazı hukuk sistemlerinde uzun süreli fiilî durumların belirli sonuçlar doğurduğu istisnai kurumlar bulunsa da bunların amacı haksızlığı ödüllendirmek değil, toplumsal düzeni korumaktır. Hiçbir hukuk devleti, “Uzun zamandır yapıyorsan artık haklısın” ilkesini evrensel bir adalet ölçüsü olarak benimsemez. Çünkü hukukun varlık sebebi güçlü olanın fiilini kutsamak değil hak sahibini korumaktır. Felsefe tarihinde de benzer bir çizgi görülür. Aristoteles adaleti herkese hakkını vermek olarak tanımlarken, Immanuel Kant insanı hiçbir zaman yalnızca bir araç olarak görmemeyi öğütler. Her iki yaklaşım da hakkın kaynağını süreye değil, ilkeye dayandırır. Bir davranışın yıllarca sürmesi onun ahlâkî niteliğini değiştirmez. Değişen sadece insanların ona karşı geliştirdiği alışkanlıktır.

Toplumlar açısından daha büyük bir tehlike ise “kazanılmış hak” kavramının yanlış yorumlanmasıdır. Gerçek kazanılmış hak, hukuka uygun şekilde elde edilmiş ve korunması gereken menfaatleri ifade eder. Hukuka aykırı biçimde elde edilen bir imtiyaz ise kazanılmış hak değildir. Aksi düşünce kabul edilirse, her usulsüzlük yeterince uzun sürdüğünde meşru hâle gelir. Böyle bir anlayış, adaleti değil fırsatçılığı ödüllendirir. Tarih bunun acı örnekleriyle doludur. Gücü elinde bulunduranlar çoğu zaman önce fiilî durum oluşturmuş, sonra da bu fiilî durumu zamanın desteğiyle meşrulaştırmaya çalışmıştır. Ancak tarih, sonunda bu tür meşruiyet iddialarını değil, adalet talebini haklı çıkarmıştır. Çünkü güç geçicidir hak ise kalıcı bir ideal olarak varlığını sürdürür. Gerçek medeniyet, yanlışları uzun süre sürdürebilmekte değil, ne kadar kökleşmiş olursa olsun onları düzeltebilmektedir. Bir toplumun olgunluğu, alışkanlıklarını savunma becerisiyle değil, gerektiğinde onları sorgulayabilme cesaretiyle ölçülür. Yanlışa alışmak kolaydır onu terk etmek ise karakter ister. Bu nedenle hiçbir birey, kurum veya toplum, “Ben bunu yıllardır yapıyorum” cümlesini ahlâkî bir savunma olarak ileri süremez. Çünkü zaman, haksızlığı hakka dönüştürmez. Sessizlik adalet üretmez. Alışkanlık meşruiyet sağlamaz. Hak, ancak doğru olanın yanında durduğu ölçüde haktır. İnsanlık tarihi de bize defalarca aynı gerçeği hatırlatmıştır: Uzun ömürlü olmak doğru olmanın delili değildir, bazen yalnızca yanlışın yeterince uzun süre sorgulanmamış olmasının sonucudur.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et