“Hakikati idrak etmek ve onu dile getirmek bir zekâ meselesi değil, bir şahsiyet meselesidir.” Erich Fromm
Tarihçilik, yalnızca geçmiş hadiseleri kronolojik bir sıraya koyma sanatı değildir. Gerçek tarihçilik, hakikatin izini sürerken ilimle ahlâkı, bilgiyle vicdanı ve belgeyle karakteri aynı potada eritebilmektir. Bu bakımdan Erich Fromm’un “Hakikati idrak etmek ve onu dile getirmek bir zekâ meselesi değil, bir şahsiyet meselesidir” sözü, yalnızca felsefî bir tespit değil aynı zamanda büyük tarihçilerin ilmî karakterini anlamaya yarayan önemli bir ölçüttür. Türkiye’de bu ölçünün en belirgin temsilcilerinden biri şüphesiz Ord. Prof. Mükrimin Halil Yinanç’tır.
Yinanç’ın ilmî mirasına bakıldığında ilk göze çarpan husus, olağanüstü hafızası veya geniş kaynak bilgisi değildir. Bunlar onun ilmî kudretini açıklasa da onu büyük yapan asıl unsur, hakikate karşı gösterdiği tavizsiz sadakattir. Çünkü hakikati bilmek başka, onu her türlü fikrî ve siyasî baskıya rağmen dile getirebilmek bambaşka bir şahsiyet meselesidir.
Mükrimin Halil Yinanç, 1900 yılında Elbistan’da doğmuş, Darülfünun ve Mekteb-i Mülkiye’de tahsil görmüş, Paris’te araştırmalar yapmış, daha sonra İstanbul Üniversitesi’nde Orta Çağ tarihi kürsüsünün en önemli isimlerinden biri hâline gelmiştir. Türk Tarih Kurumu’nun kurucu üyeleri arasında yer almış, özellikle Anadolu Selçuklu tarihi ve Anadolu’nun Türkleşmesi üzerine yaptığı çalışmalarla uluslararası ölçekte kabul görmüştür.
Ancak onu çağdaşlarından ayıran yalnızca akademik kariyeri değildir.
Onun tarihçiliği, “önce belge” ilkesine dayanıyordu. Bir rivayeti yalnızca tekrar edildiği için kabul etmez ve farklı kaynakları karşılaştırmadan kesin hüküm vermezdi. Talebelerine sık sık tarihin ağır bir mesuliyet taşıdığını anlatırdı. Kendisine nispet edilen şu ifade, tarih anlayışının özünü ortaya koymaktadır:
“Tarih çok veballi bir ilimdir. Bir insanın yapmadığını ona isnat etmek günahtır.”
Bu cümle yalnızca metodolojik bir uyarı değildir. Aynı zamanda tarihçiliğin ahlâkî manifestosudur.
Çünkü tarihçi, mahkeme hâkimi gibi yalnızca delillerle konuşmalıdır. Hisleriyle değil belgeleriyle hüküm vermelidir. Hakikati eğip bükmek yalnızca ilmî bir hata değil, vicdanî bir sorumluluktur.
İşte Fromm’un “şahsiyet” dediği nokta tam da burada ortaya çıkar.
Hakikati söylemek bazen alkış kazandırmaz. Bazen yalnız bırakır. Bazen dönemin resmî kabullerine aykırı düşürür. Fakat gerçek ilim adamı, popüler kanaatlerin değil hakikatin tarafında durabilendir.
Yinanç’ın çalışma tarzı bunun canlı örneğidir.
Paris’te yıllarca arşivlerde çalışmış, Anadolu tarihine dair Arapça, Farsça, Bizans ve Latin kaynaklarını karşılaştırarak incelemiş ve birçok yerleşmiş kanaati yeniden değerlendirmiştir. Onun amacı bir ideolojiyi doğrulamak değil, tarihin kendi sesini duyurmaktı. Bu sebeple eserlerinde belge tenkidi ve kaynak mukayesesi merkezi bir yer tutar.
Başlıca eserleri olan Düsturnâme-i Enverî, Düsturnâme-i Enverî’ye Medhal, Anadolu’nun Fethi, Türkiye Tarihi Selçuklular Devri ve çok sayıdaki ansiklopedi maddesi bugün hâlâ araştırmacılar için temel müracaat kaynakları arasında yer almaktadır. Özellikle Anadolu Selçukluları üzerine yaptığı çalışmalar, sonraki nesil tarihçilerin büyük kısmını etkilemiştir.
Fakat Mükrimin Halil Yinanç’ın büyüklüğü yalnızca yazdıklarında değildir.
Onun talebeleri üzerinde bıraktığı tesir, eserlerinden bile güçlüdür.
Hakkında anlatılan hatıralar, onun ders anlatırken kitaba ihtiyaç duymadan tarihleri, şahısları, soy kütüklerini ve kronolojileri ezbere aktarabildiğini gösterir. Fakat kendisi hiçbir zaman bu hafızasıyla övünmemiştir. Çünkü onun nazarında ilim, gösteriş değil hizmet vesilesiydi. Rivayetlere göre, kendisine yöneltilen birçok soruda “bilmiyorum” demekten çekinmezdi. Bu tavır, gerçek âlimin en belirgin vasfıdır. Bilmediğini söyleyebilmek de hakikate sadakatin bir parçasıdır.
Bugün bilgiye ulaşmanın son derece kolaylaştığı bir çağda yaşıyoruz. Dijital kütüphaneler, yapay zekâ sistemleri ve büyük veri tabanları sayesinde milyonlarca belge birkaç saniyede önümüze gelebiliyor. Ancak hakikate ulaşmak hâlâ aynı derecede zordur. Çünkü hakikat yalnızca bilgiyle değil; karakterle kavranabilir.
Bu yüzden Erich Fromm’un sözü bugün belki de geçmişten daha anlamlıdır.
Zekâ, belgeyi okuyabilir.
Bilgi, kaynakları karşılaştırabilir.
Fakat şahsiyet, hakikati eğip bükmeden söyleyebilir.
Mükrimin Halil Yinanç’ın ilim hayatı, bu düşüncenin ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Onun tarihçiliğinde ilim ile ahlâk birbirinden ayrılmaz. Kaynak tenkidi kadar vicdan muhasebesi de önemlidir. Belgelerin dili kadar doğruluğun dili de kıymetlidir.
Netice itibarıyla Mükrimin Halil Yinanç, yalnızca Anadolu Selçukluları’nın büyük tarihçisi değildir. O, aynı zamanda ilim adamının nasıl bir karakter taşıması gerektiğini gösteren müstesna bir örnektir. Bugün onun eserlerinden öğrenilecek bilgiler kadar, ilmî şahsiyetinden öğrenilecek ilkeler de vardır.
Çünkü tarih, sadece geçmişi anlatmaz onu anlatan insanın karakterini de gelecek nesillere taşır.
Erich Fromm’un ifadesiyle söyleyecek olursak: Mükrimin Halil Yinanç’ın büyüklüğü yalnızca hakikati idrak etmesinde değil, onu hiçbir hesaba tâbi olmadan dile getirebilecek şahsiyete sahip olmasındadır. İşte gerçek tarihçilik de tam burada başlar.

