CHP’de yaşanan kurultay tartışmaları ve buna bağlı olarak ortaya çıkan mücadele, hukukî boyutu bir tarafa bırakılırsa, ilk bakışta bir siyasî partinin iç meselesi gibi görünmektedir. Nitekim ekranlara, gazete köşelerine, sosyal medyaya bakıldığında da tartışmanın bu minvalde yani CHP etrafında ele alındığını gözlemlemek mümkün. Oysa yaşananlar, CHP’nin sınırlarını aşan ve Türkiye siyasetinin yapısal bir sorununa işaret eden önemli bir örnek olarak da okunabilir; hatta bu şekilde okumanın neticelerinin çok daha isabetli olacağı söylenebilir. Tartışma, kimin genel başkan olacağı, hangi grubun parti yönetimini kontrol edeceği veya hangi isimlerin siyasî geleceğinin şekilleneceği etrafında dönüyor. Ancak asıl üzerinde durulması gereken husus, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne yani başkanlık sistemine geçmiş bir ülkede siyasetin neden hâlâ parti genel başkanlarının etrafında dönmeye devam ettiğidir.
Aslında Türkiye’nin son yıllardaki en önemli siyasal çelişkilerinden biri burada yatmaktadır. Türkiye hükümet sistemini değiştirmiş, ancak siyasî partiler rejimini büyük ölçüde olduğu gibi bırakmıştır. Parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçilmiş olmasına rağmen siyasî partiler hâlâ eski dönemin mantığıyla çalışmaktadır. Genel başkanlar hâlâ sadece partilerinin liderleri değil, aynı zamanda milletvekili adaylarının, parti yönetimlerinin ve çoğu zaman yerel siyasî kariyerlerin belirleyicisi konumundadır. Hükümet sistemi değişmiş olsa da siyasetin ağırlık merkezi parti ve parti genel başkanları etrafında dönmeye devam etmektedir.
Bugün CHP’de yaşanan gelişmeler tam da bu nedenle yalnızca bir genel başkanlık yarışını ifade etmiyor. Aynı zamanda milletvekillerinin, belediye başkanlarının, il ve ilçe teşkilatlarının, delegelerin ve parti içi güç dengelerinin yeniden şekillenmesi anlamına geliyor. Bir başka ifadeyle, genel başkanlık makamında yaşanacak bir değişiklik yalnızca partinin liderini değil, geniş bir siyasî ekosistemi etkiliyor. Öyleyse sormamıza müsade edin: Bir hükümet sistemi değişikliğinin üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen, siyaset neden hâlâ parlamenter dönemin siyasî refleksleriyle işlemeye devam etmektedir?
Başkanlık Sistemi, Parlamenter Partiler
Türkiye, 2017 anayasa değişikliğiyle birlikte parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçti. Bu değişikliğin temel gerekçelerinden biri yürütme ile yasama arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesi ve sistemin daha net bir kuvvetler ayrılığı anlayışı üzerine inşa edilmesiydi. Teorik olarak bakıldığında da başkanlık sistemleri, yürütme organının meşruiyetini doğrudan halktan aldığı ve yasama organından bağımsız hareket ettiği modellerdir. Bu nedenle siyasî rekabetin merkezinde parlamenter sistemlerde olduğu kadar partiler veya parti liderleri değil, yürütme makamı yer alır.
Ancak Türkiye’de hükümet sistemi değişmesine rağmen siyasî partilerin işleyiş mantığı büyük ölçüde değişmeden kaldı. Bugün siyasî partiler hâlâ parlamenter dönemin alışkanlıklarıyla yönetilmektedir. Parti genel başkanları yalnızca siyasî hareketlerin liderleri değil, aynı zamanda aday belirleme süreçlerinin merkezindeki aktörlerdir. Milletvekili listelerinden parti yönetimlerine, yerel teşkilatlardan kurultay/kongre dengelerine kadar geniş bir alan üzerinde belirleyici etkiye sahiptir.
Başkanlık sisteminin teorik mantığı, yürütme ile yasama arasında belirli bir ayrışmayı öngörürken Türkiye’deki siyasî partilerin mevcut yapısı bu ayrışmayı zayıflatmaktadır. Milletvekillerinin önemli bir bölümü siyasî geleceklerini seçmenlerden çok parti genel merkezlerinin, daha doğru ifadeyle, genel başkanların takdirinde görmektedir. Parti içindeki yükseliş veya tasfiye süreçleri çoğu zaman performansla değil, genel merkeze olan yakınlıkla ilişkilendirilmektedir. Böyle bir yapıda vatandaşla temas anlamını yitirmekle beraber siyasî partilerin kurumsallaşmasından söz etmek de oldukça güçleşmektedir. Çünkü mevcut durumda genel başkanlık parti içi siyasî kariyerlerin dağıtıldığı merkezî bir konumdadır.
Demokratikleşmenin Unutulan Boyutu
Tam da bu nedenle Türkiye’de anayasa ve demokratikleşme tartışmaları yürütülürken eğer gerçekten daha güçlü bir kuvvetler ayrılığı, daha sağlam bir demokratikleşme hedefleniyorsa, siyasî partilerin yapısı ve seçim sistemi de aynı ölçüde tartışılmalıdır. Çünkü yasama organının bağımsızlığı yalnızca anayasal hükümlerle değil, milletvekillerinin siyasî meşruiyetlerini nereden aldıklarıyla da doğrudan ilgilidir.
Bu çerçevede aday belirleme süreçlerinin daha demokratik hâle getirilmesi, ön seçim mekanizmalarının güçlendirilmesi ve milletvekillerinin seçmenlerle daha yakın ve güçlü bağlar kurmasını sağlayacak seçim modellerinin değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Dar bölge veya daraltılmış bölge gibi sistemler tek başına bütün sorunları çözmeyecek olsa da siyasetin ağırlık merkezini parti merkezlerinden seçmene doğru kaydırma potansiyelini barındırmaktadır. Böyle bir dönüşüm, milletvekillerinin genel başkanlara değil seçmenlere karşı daha fazla sorumluluk hissetmelerini sağlayacaktır.
Türkiye’nin önündeki en önemli meselelerden birisi hükümet sistemi ile seçim sistemi ve siyasî partiler arasındaki uyumun nasıl sağlanacağıdır. Bugün yaşanan tartışmalar, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçilmiş olmasına rağmen siyasî partilerin hâlâ parlamenter dönemin mantığıyla çalıştığını göstermektedir. Bu durum ise siyasî kariyerleri temsil ilişkilerinden ve parti içi mücadeleleri de demokratik rekabetten daha önemli kılmaya devam ettirmektedir.
CHP’de yaşanan mevcut kriz muhtemelen bir süre sonra sona erecektir. Ancak CHP’nin asıl sorunu, bugün yaşanan kriz değildir. CHP, tarihsel misyonunu ve dolayısıyla siyasal ömrünü çok daha önce tamamlamış; güncel siyaseti şekillendiren bir aktörden ziyade tarihsel ağırlığıyla varlığını sürdürmeye devam eden bir “anıt parti” niteliği kazanmıştır. Bu nedenle bugünkü tartışmayı yalnızca CHP üzerinden okumak, meselenin özünü gözden kaçırmak anlamına gelir. Asıl dikkat çekilecek nokta, bu krizin Türkiye’de siyasal sistem ile siyasal aktörlerin işleyişi arasındaki uyumsuzluğu yeniden ayan etmiş olmasıdır. Çünkü sorun yalnızca CHP’nin yaşadığı iç mücadele değil, başkanlık sistemine geçmiş bir ülkede siyasetin kaderinin hâlâ parti genel başkanlarının kişisel mücadeleleri ve parti içi dengeler tarafından belirlenmesidir. Ezcümle, Türkiye başkanlık sistemiyle yönetilmeye devam edecekse, siyasal tartışmaların ve siyasal rekabetin merkezinde artık parti genel başkanları değil, yürütmenin icraatı, kamu politikaları ve cumhurbaşkanlığı makamının hesap verebilirliği bulunmalıdır. Sistem değişmişse, siyasetin dili ve mantığı da buna uygun olarak değişmek zorundadır.
Dr. Emre Turku

