“Şarap içmeden şair olunmaz” sözüyle anılan Homeros ile “Biz sarhoş olduğumuzda daha üzüm yaratılmamıştı” cevabıyla tasavvuf tarihinin zirve isimlerinden İbnü’l-Fârız arasında kurulan bir hayalî diyalog vardır. Bu aslında iki ayrı medeniyetin şiir ve hakikat anlayışını karşı karşıya getirir. Bir tarafta insanın dış dünyadan aldığı coşkuyla beslenen estetik sarhoşluğu; diğer tarafta ilahî hakikatin içinde eriyen metafizik vecd hâli vardır. Bu kısa karşılaşma, şiirin yalnızca dil değil, varlık anlayışı olduğunu gösteren güçlü bir düşünce kapısı aralar.
Antik Yunan düşüncesinde şarap, yalnızca bir içki değildir. Dionysos kültü etrafında şekillenen şarap imgesi; taşkınlık, ilham, trajedi ve yaratıcı coşkunun sembolüdür. Şair, aklın sınırlarını aşarak başka bir bilinç hâline geçer. Bu yüzden Homeros’a atfedilen “şarap içmeden şair olunmaz” sözü, şiirin sıradan bilinçle kurulamayacağı fikrini taşır. Buradaki sarhoşluk fizikîdir ama aynı zamanda estetiktir de. İnsanın dünyayı daha yoğun hissetme arzusudur. Şarap, duyuları keskinleştirirken aynı zamanda gerçekliği de bulanıklaştırır. Böylece şiir, hakikatin değil, hissin büyüsüyle kurulur. Fakat İbnü’l-Fârız’ın cevabı, bu anlayışı kökten tersine çevirir: “Biz sarhoş olduğumuzda daha üzüm yaratılmamıştı.” Bu cümle, tasavvufun sembolik dilinde son derece derin bir anlam taşır. Çünkü burada söz konusu olan sarhoşluk, maddî bir içkinin değil, ilahî aşkın doğurduğu vecd hâlidir. Tasavvufta “şarap”, çoğu zaman Tanrı aşkının mecazıdır. “Meyhane” dergâhı, “sâkî” mürşidi, “kadeh” ise hakikati temsil eder. İbnü’l-Fârız’ın ifadesindeki vurucu nokta şudur: Hakikî sarhoşluk, maddeye bağlı değildir hatta maddeden önce vardır. Çünkü ruhun Allah ile kurduğu ezelî bağ, yaratılmış olan her şeyden daha kadim kabul edilir. Bu düşünce, tasavvufun “Elest Bezmi” anlayışıyla da ilişkilidir. Kur’ân’daki “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına ruhların “Evet” cevabını verdiği o ezelî an, sûfî düşüncede insan ruhunun ilk vecd hâlidir. İbnü’l-Fârız’ın sözü tam da buraya yaslanır: Bizim sarhoşluğumuz, bağdan gelen üzümün değil, yaratılış öncesi hakikat bilgisinin sarhoşluğudur. Yani şiirin kaynağı dış dünyadaki içki değil, insan ruhunun taşıdığı ilahî özdür.
Bu noktada iki medeniyet arasındaki temel fark belirginleşir. Homeros’un dünyasında insan, evren karşısında trajik ve sınırlı olup coşkuyu dışarıdan alır. İbnü’l-Fârız’ın dünyasında ise insan, içinde sonsuzluğu taşıyan bir varlıktır ve hakikat ona dışarıdan değil, içeriden doğar. Biri şarabı içerek şair olur, diğeri zaten sarhoş doğmuştur.
Tasavvuf şiirinin gücü de tam burada ortaya çıkar. Çünkü sûfî şair için şiir, yalnızca estetik bir üretim değil metafizik bir tanıklıktır. Bu nedenle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Yunus Emre ve Fuzûlî gibi isimlerde de aynı sembolizme rastlanır. Şarap, görünürde haram bir içkiyken şiirde ilahî aşkın en güçlü metaforuna dönüşür. Çünkü sûfî, aklı aşan hâli anlatmak için gündelik dilin sınırlarını kırmak zorundadır. İbnü’l-Fârız’ın cevabını çarpıcı yapan şey yalnızca derinliği değil, aynı zamanda meydan okuyucu estetiğidir. Tek bir cümlede hem metafizik bir iddia ortaya koyar hem de şiirin kaynağını yeniden tanımlar. Bu cevap, aslında insanlık tarihindeki iki farklı sarhoşluğun çatışmasıdır: Biri üzümden doğan geçici sarhoşluk, diğeri hakikatten doğan ezelî sarhoşluk.
Ve belki de bu yüzden, Homeros’un sözü şiiri başlatırken İbnü’l-Fârız’ın cevabı şiiri sonsuzluğa taşır.

