CHP için geçen yazımda “anıt parti” ifadesini kullanmıştım. Bu niteleme kimileri tarafından isabetli bulunurken kimileri tarafından da haksız bir değerlendirme olarak değerlendirildi. Aslında bu ifadeyle kastettiğim şey, CHP’nin siyasal varlığını geleceğe dönük bir programdan ziyade geçmişe ait bir miras üzerinden anlamlandıran karakteriydi. Bu geri dönüşler nedeniyle “anıt parti” ifadesini biraz açmak gerektiğini düşündüm.
Bir siyasal partinin “anıtlaşması”, artık sürekli kendisini yeniden üreten canlı bir siyasal organizma olmaktan çıkarak büyük ölçüde tarihsel semboller üzerinden meşruiyet devşirmeye başlamasıdır. Böyle partiler elbette seçimlere girer, yöneticileri değişir, kongre yapar ve siyaset üretirler. Ancak bütün bunların üzerinde duran esas unsur, kendilerini tarihsel bir mirasın muhafızı olarak konumlandırmalarıdır. CHP’nin de siyasetinin temelinde tam olarak bu var.
Bu açıdan bakıldığında CHP’nin “anıt parti” olduğuna dair değerlendirmemin arkasında altı farklı gerekçe yatmaktadır.
İlk olarak, partinin siyasal meşruiyetini büyük ölçüde “kurucu değerler” söylemine dayandırması söylenebilir. CHP yöneticileri hemen her tartışmada Cumhuriyet’in kurucu partisi olma vasfına ve kurucu ilkelere gönderme yapmaktadır. Fakat burada dikkat çekici olan husus, bu kurucu değerlerin çoğu zaman günümüz şartları içerisinde yeniden yorumlanan dinamik ilkeler olarak değil, tarihsel doğrular bütünü olarak sunulmasıdır. Oysa siyaset, değişen toplumsal ihtiyaçlara cevap üretme faaliyetidir. Yüz yıl önce belirli tarihsel şartlar içerisinde şekillenmiş politik tercihlerin, aynı içerik ve aynı zihniyetle bugüne taşınması, siyasal düşüncenin sürekliliğinden ziyade donuklaşmasına işaret eder. Bir düşüncenin tarihsel değeri ile güncel siyasal işlevi aynı şey değildir.
İkinci gerekçe, bunun doğal sonucu olarak ortaya çıkan seçmen davranışı ile ilgilidir. CHP’ye yönelik seçmen bağlılığının önemli bir kısmı, partinin mevcut politikalarından veya kadrolarından ziyade kurucu liderle kurulan tarihsel bağ üzerinden şekillenmektedir. Hiç kuşkusuz bütün partilerin sadık seçmenleri vardır. Ancak burada farklı olan husus, siyasal tercihin önemli ölçüde tarihsel aidiyet üzerinden açıklanmasıdır. “Atatürk’ün partisi olduğu için oy veriyorum.” cümlesi, CHP seçmeni içerisinde oldukça yaygın biçimde dile getirilmektedir. Demokratik siyasette partiler programları, kadroları ve performansları üzerinden değerlendirilmelidir. Tarihî bir kimliğin tek başına siyasal tercihin belirleyicisi hâline gelmesi ise irrasyonel bir durum ortaya çıkarmaktadır. Bu şekilde parti, yaşayan bir siyasal aktörden çok korunması gereken tarihî bir mirasa dönüşmüş oluyor.
Üçüncü gerekçe ise CHP’nin kendi tarihini ele alma biçimidir. Kurumsal hafızaya sahip olmak ile geçmişi sorgulanamaz hâle getirmek arasında önemli bir fark vardır. Sağlıklı siyasal gelenekler, kendi tarihleriyle hesaplaşabilen geleneklerdir. Buna karşılık CHP’nin tarihsel pratiğine ilişkin eleştiriler çoğu zaman partinin kendisine yöneltilmiş bir saldırı olarak algılanmaktadır. Tek parti dönemi uygulamaları, devlet-parti bütünleşmesi, din politikaları veya farklı toplumsal kesimlerle kurduğu ilişkiler üzerine yapılacak her eleştiri, çoğu zaman tarihsel muhasebe zemini yerine kimlik savunusuna dönüşmektedir. Eleştirilemeyen tarih ise zamanla siyasetin değil, anıtların konusu olur.
Dördüncü gerekçe, partinin siyasal kimliğinin geleceğe ilişkin projelerden çok geçmişi temsil etme iddiasıyla tanımlanmasıdır. Başarılı siyasal partiler, seçmene öncelikle nasıl bir gelecek tasavvur ettiklerini anlatırlar. CHP’nin siyasal söyleminde ise geçmişe yapılan referanslar geleceğe ilişkin vizyonun önüne geçmektedir. Her seçimde partinin kamusal imajı büyük ölçüde tarihsel temsil üzerinden okunmaktadır. Bu durum, partiyi geleceği kurmaya çalışan bir aktörden ziyade geçmişi muhafaza etmeye çalışan bir kuruma dönüştürmektedir.
Beşinci gerekçe ise CHP’nin Türkiye siyasetindeki tartışılmaz tarihsel konumudur. Türkiye’de birçok siyasal parti doğmuş, dönüşmüş veya tamamen ortadan kalkmıştır. CHP ise yalnızca uzun ömürlü olduğu için değil, Cumhuriyet’in kurucu partisi olması sebebiyle diğer partilerden farklı bir sembolik statüye sahip olduğuna inanıyor. Bu statü, partiye önemli bir tarihsel ağırlık kazandırırken aynı zamanda değişimini de zorlaştırmaktadır. Çünkü sembolik değeri yüksek kurumlar, toplumsal hafızada işlevleriyle değil sadece temsil ettikleri anlamla yaşamaya devam ederler. CHP de çok büyük oranda temsil ettikleri ile hayatını sürdürmeye çalışıyor. İşte bu nedenle CHP sadece eski bir parti değil, aynı zamanda Türkiye siyasal hayatının “anıtlaşmış” kurumlarından biridir.
Altıncı olarak, bir partinin anıtlaşmasının en belirgin göstergelerinden biri de toplumdaki algısının bu yönde şekillenmesidir. CHP bugün kendi tarihini referans alan bir parti olmakla birlikte geçmişte kendi bünyesinde yaşanan pek çok siyasal tecrübenin ve tartışmanın yükünü de taşımaktadır. Daha önemlisi, bu tarihsel bagajla gerçek anlamda bir hesaplaşma iradesi ortaya koyamamıştır. Bunun doğal sonucu olarak da özellikle önemli bir seçmen kitlesi nezdinde geleceğe dair yeni bir siyasal alternatif olmaktan ziyade geçmişe özlem duyan bir yapı şeklinde algılanmaktadır. Bir siyasal parti için en büyük sorun seçim kaybetmek değil, toplumun belirli kesimlerinin zihninde seçenek olarak dahi yer alamamasıdır. Bu durum ise yalnızca CHP’ye değil, güçlü ve rekabetçi bir muhalefetin demokratik sistem için taşıdığı önem düşünüldüğünde, Türkiye siyasetine de zarar vermektedir.
Anıtlar tarih için kıymetlidir; fakat siyaset yaşayan toplumlar için yapılır. Bir siyasi parti geçmişini elbette koruyabilir; ancak geçmişini geleceğinin yerine koyduğu anda, siyasal bir aktör olmaktan çok tarihî bir sembole dönüşmeye başlar. CHP için kullanmış olduğum “anıt parti” ifadesinin özeti tam olarak budur.
Dr. Emre Turku

