Deniz Göktaş vakası, Türkiye’nin ifade özgürlüğü problemini bir kez daha gündeme taşıdı. “Ölü Deniz” isimli stand-up gösterisindeki ifadeler nedeniyle Göktaş hakkında “cumhurbaşkanına hakaret” ve “dini değerleri aşağılama” suçlamaları kapsamında tutuklama kararı verildi. Kuşkusuz, gösterideki bazı ifadeler toplumun belli kesimleri için rahatsız edici olabilir. Buna karşın tutuklama kararı yanlıştır.
TCK 216. madde, bu suçun oluşabilmesi için oldukça net sınırlar çizer. Bir ifadenin yalnızca rahatsız edici ve aşağılayıcı nitelik taşıması sınırlandırma için yeterli değildir. Kanun, bu sözlerin kamu barışını bozacak somut ve yakın bir tehlike yaratmasını açıkça şart koşar. Suçun oluşabilmesi için kanunda öngörülen iki unsurun birlikte gerçekleşmesi gerekir.
TCK 299. madde de benzer bir çerçeve ortaya koyar. Demokratik sistemlerde siyasi aktörler, sıradan bireylere kıyasla eleştiriye daha yüksek bir hoşgörü göstermek durumundadır. Zira bu konuma, eleştiriye katlanmayı göze alarak gelirler. Bu nedenle incitici ve rahatsız edici nitelikteki ifadeler dahi ifade özgürlüğü kapsamında korunmalıdır.
İfade özgürlüğü rahatsız edilmekten önce gelir.
Rahatsızlık hissi; zamana, mekâna ve kişiye göre değişen, hukuken tespit edilmesi güç olan son derece kaygan bir zemindir. Toplumda hangi söylemlerin rahatsızlık uyandıracağını önceden kestirmek mümkün olmadığı gibi, hassasiyetler de farklılık gösterebilir. Kimi son derece alınganken, kimi ise sert ifadelerle yüzleşmekten çekinmez. Bu nedenle, rahatsız edici, incitici veya küçümseyici ifadelere tahammül gösterilmelidir. Ülkenin en çok ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur.
Herkesin üzerinde uzlaştığı, kimseyi rahatsız etmeyen fikirler için ifade özgürlüğüne zaten ihtiyaç yoktur. İfade özgürlüğü, tam da toplumun yerleşik kabullerini sorgulayan, rahatsız edici, sarsıcı ve alışılmadık düşünceleri korumak için vardır.
İfade özgürlüğü kimin hakkı?
Türkiye’de hemen her kesimin sergilediği ilkesel tutarsızlığı, ifade özgürlüğü meselesinde de görmek mümkündür. Konu özelinde yapılan tartışmalara bakıldığında, özgürlüğü merkeze alan bir düşünce biçiminin neredeyse hiçbir kesim için öncelik olmadığı görülmektedir. Farklı fikirlere gösterilen tahammülün sınırı da konuşanın hangi tarafa ait olduğuna göre esnetilip daraltılmaktadır. İlkesel bir özgürlük savunusu yerine, meselenin kime yarayacağına göre pozisyon alınan pragmatizm artık alışılmış bir hâl almıştır.
Deniz Göktaş’ın ifade özgürlüğünü savunan kişiler, özgürlükleri savunma konusunda samimiyse öncelikle 5816 sayılı Kanun kapsamında ceza alan kişilerin ifade özgürlüğünü de savunmalıdır. Bu kararlılık gösterilmediği müddetçe, söz konusu kişilerin hak, hukuk ve özgürlük temelli söylemleri boş laf olmanın ötesine geçmeyecektir.
Yasaklamanın ters etkisi
İfade özgürlüğünü sınırlandırmak isteyenler, bunu söz konusu fikirlerin toplumsal düzeni bozacağı varsayımına dayandırmaktadır. Bu yaklaşım, insan psikolojisinin temel gerçeklerini göz ardı etmektedir. Literatürde “Streisand Etkisi” olarak bilinen olguya göre, yasaklanan her düşünce doğası gereği merak konusu hâline gelir. Dolayısıyla yasaklama eylemi, fikri ortadan kaldırmanın aksine, ilgiyi artırarak daha geniş kitlelere ulaşmasına zemin hazırlamaktadır. Nitekim Deniz Göktaş’ın tutuklanabileceğine ilişkin sosyal medya paylaşımları, normal şartlarda bu gösteriyi izlemeyecek kişilerin bile dikkatini çekmiş ve söz konusu gösteri 10 milyondan fazla izlenmiştir.
İfade özgürlüğü ve istikrar
İfade özgürlüğüne getirilen sınırlandırmalar kimi zaman birer korkutma ve susturma aracıdır. Bu gerçekten hareketle, ifade özgürlüğünün sınırlarının dar yorumlanmaması gerekir. Aksi takdirde, kimin ne zaman bu sınırları aştığına dair kararlar tamamen keyfileşir. Bu keyfilik toplumda derin bir güvensizlik ve istikrarsızlık yaratır.
Bir kesim kendince ifade özgürlüğünün önüne aşılmaz çizgiler çekerse, başkaları da o kesime engel olacak çizgiler çekebilir. Bunun sonucunda ifade özgürlüğü giderek daralır. Nitekim iktidar el değiştirdiğinde, bugün serbest sayılan ifadeler yarın suç sayılabilir; yeni iktidar da rövanşist bir güdüyle hareket etmeye başlayabilir. Bu süreç sonunda ifade özgürlüğü iyice budanmış olur ve bundan tüm toplum zarar görür.
Farklılıklarla bir arada yaşamanın ön koşulu, herkesin birbirini sevmesi ya da aynı değerlere inanması değildir. Asıl mesele, katılmadığımız, yanlış hatta incitici bulduğumuz düşüncelerin de ifade edilebilmesini kabul edebilmektir. Çünkü ifade özgürlüğü, yalnızca hoşumuza giden sözleri koruduğu ölçüde değil; bizi rahatsız eden sözleri de güvence altına aldığı ölçüde anlam taşır.

