“Ey iman edenler! Kendiniz, ana-babanız ve yakınlarınız aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun…” (Nisâ Suresi, 135. Ayet)
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol…” (Hud Suresi 112. Ayet)
Türkiye’de üniversite mezuniyet törenleri, özellikle son yirmi yılda, öğrencilerin güncel politik eleştirilerini, toplumsal taleplerini veya kimliksel aidiyetlerini pankartlar yoluyla dışa vurduğu alternatif bir kamusal arena haline gelmiştir. Bu durum, üniversite yönetimlerinde ve seküler hassasiyete sahip öğrenci/hoca gruplarında kalıcı bir “tetikte olma” (hyper-vigilance) hali yaratmıştır. En son yaşanan Yeditepe Üniversitesi örneği de bunun yeni bir versiyonudur.
Dini/kutsal metinlerin akademik kamusal alandaki görünürlüğünü ve bu görünürlüğe karşı kurumsal-toplumsal refleksler, toplumsal analize dair çok ilginç manzaralar sunabilmektedir. ABD’deki Harvard Hukuk Fakültesi kütüphanesine Nisâ Suresi 135. ayetinin (“adalet vasiyeti”) kurumsal olarak nakşedilmesi ile Türkiye’deki Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2026 yılı mezuniyet töreninde öğrencilerin Hud Suresi 112. ayetini (“dürüstlük vasiyeti”) içeren bir pankart açması üzerine gelişen engelleme refleksi böyle bir analizi neredeyse kaçınılmaz kılıyor.
Manzara-i umumiye, Anglo-Sakson “Pasif/çoğulcu laiklik” ile Kıta Avrupası/Türk “dışlayıcı/müdaheleci laillik” pratiklerinin akademik alandaki epistemolojik ve sosyolojik yansımalarını net bir şekilde göstermektedir. Bu manzara iki tür laiklik uygulaması için adeta bir örnek olaydır.
Pasif laiklik devletin, dinin kamusal alandaki görünürlüğü ile ilgilenmeyerek, göz yumarak daha çoğulcu ve özgürlükçü bir pozisyon almasını talep eder. Pasif laikliğin asıl önceliği, devletin, seküler veya dini kapsayıcı öğretiler karşısında tarafsız kalmasıdır. ABD, İngiltere, Hollanda gibi ülkeler pasif laikliğin egemen olduğu ülkelerdir. Nitekim bu ülkeler, yakın geçmişte başörtüsü nedeniyle eğitim hakkı engellenen kadın öğrencilerden, imkânı olanların gitmek zorunda kaldığı yerlerdir. Dışlayıcı laiklik ise, dini kamusal alandan bütünüyle çıkarmayı ve yalnızca özel alanla sınırlı tutmayı hedefler. Devletin dinin kamusal görünürlüğüne karşı müdahaleci/dışlayıcı bir tutum izlemesi gerektiğini savunan bu anlayış, tıpkı bir din gibi “kapsayıcı bir öğreti” olma özelliği taşır (Kuru, 2011).
Modern sekülerleşme teorileri, dinin kamusal alandan tamamen tasfiye edilerek vicdanlara çekileceğini öngörmüşse de 21. yüzyılın sosyo-politik gerçekliği dinin kurumsal, sembolik ve söylemsel düzeyde kamusal alana geri döndüğünü (post-sekülerleşme) göstermektedir. Bu geri dönüşün ve sembolik karşılaşmaların en dinamik yaşandığı mekanlardan biri de evrensellik iddiası taşıyan üniversitelerdir. Bu bağlamda, iki farklı coğrafyada ve sekülerizm geleneğinde meydana gelen iki olay, kutsal metinlerin seküler akademik alanla kurduğu ilişkinin doğasını anlamak açısından turnusol kâğıdı işlevi görmektedir.
Bu olaylardan ilki, 2013 yılında Harvard Hukuk Fakültesi (HLS) yönetiminin, insanlık tarihinin en büyük adalet ifadelerini sergilemek amacıyla Nisâ Suresi 135. ayetini kütüphane duvarına kalıcı olarak yerleştirmesidir.

İkincisi ise, 2026 yılında Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde, mezun öğrencilerin “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud: 112) ayetini içeren bir pankart açması ve bu girişimin hem akranları hem de öğretim üyeleri tarafından fiziksel/söylemsel müdahaleyle engellenmesidir (Memurlar.Net, 2026).
Akademik alanın dini sembollerle karşılaşmasına verilen kurumsal tepkileri anlamlandırmak için Charles Taylor’ın (2007) sekülerizm kavramsallaştırmasına başvurmak elzemdir. Taylor, sekülerizmi devletin dine karşı pozisyonu üzerinden ikiye ayırır:
1. Ortak Alan Modeli (Common Ground Model / Anglo-Sakson Tipi): Devlet veya kamusal kurumlar dinler karşısında tarafsızdır ancak dini tamamen dışlamaz. Aksine, çoğulculuğu ve farklı inanç gruplarının kamusal varlığını teşvik eder. Din, rasyonel tartışmaya katkı sunabildiği ölçüde kamusal alanda meşrudur.
2. Mesafe Modeli (Distance Model / Dışlayıcı, Jakoben-Aydınlanmacı Tip): Din, kamusal alandan tamamen arındırılması gereken, doğası gereği irrasyonel ve potansiyel olarak çatışmacı bir unsurdur. Kurumlar, kendilerini dini sembollerden radikal bir biçimde soyutlayarak tarafsızlıklarını korumaya çalışırlar. Fransız laikliği geleneği ve onun izdüşümü olan erken dönem Türk laiklik pratiği bu modele dayanır.
Jürgen Habermas (2008) ise “Post-Seküler Toplumda İnanç ve Bilgi” adlı çalışmasında, seküler vatandaşların ve kurumların, dini dildeki batinî/ahlaki doğruları rasyonel-seküler dile tercüme etme (translation) sorumluluğu olduğunu savunur. Yani, dini bir metin evrensel bir ahlaki değere tekabül ediyorsa, seküler alan bunu dışlamamalı, entegre etmelidir.
Harvard Hukuk Fakültesi’ndeki sergileme, Habermas’ın bahsettiği “tercüme” ve Taylor’ın “ortak alan” modelinin kusursuz bir tezahürüdür. Harvard Üniversitesi, Nisâ Suresi 135. ayette geçen “yakınlarınız aleyhine bile olsa adaleti titizlikle ayakta tutun” ifadesini, sadece Müslümanlara ait teolojik bir dogma olarak görmemiş; onu seküler hukukun en temel kaidelerinden biri olan “objektif ve tarafsız adalet” ilkesine tahvil etmiştir.
Harvard’ın bu yaklaşımında, metnin duvara asılma iradesi bizzat kurumsal otoriteden (fakülte yönetimi ve akademisyenler) gelmiştir. Ayet; Magna Carta veya Aziz Augustine’in metinleriyle yan yana getirilerek tarihselleştirilmiş, estetize edilmiştir. Burada İslam, Batı akademisi için epistemolojik bir tehdit değil, insanlığın ortak medeniyet mirasına yapılmış entelektüel bir katkıdır. Dolayısıyla, kurumsal sekülerizm tehlikeye girmemiş, bilakis çoğulculuk üzerinden tahkim edilmiştir.
Yeditepe Üniversitesi’nde yaşanan vaka ise tamamen farklı bir sosyo-politik habitatta vuku bulmuştur. Mezuniyet töreninde açılan Hud Suresi 112. ayetteki “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ifadesi, özü itibariyle meslek etiğinin (özellikle dürüstlük ve sadakat gerektiren hukuk mesleğinin) en evrensel normlarından biridir. Ancak Türkiye’nin sosyolojik ikliminde bu metin, evrensel ahlaki değerinden soyundurularak hiyerarşik bir “kültür savaşı” aparatına dönüştürülmüştür.
Öğrencilerin ve öğretim üyelerinin bu pankarta müdahale örneğinde, müdahale eden aktörlerin baskın çoğunluğu kültürel olarak İslam medeniyetinin parçası olan bireylerdir. Dolayısıyla buradaki refleks, teolojik olarak İslam’ın kendisine duyulan bir nefretten (İslamofobi) ziyade; İslam’ın kamusal alandaki siyasi ve ideolojik temsillerine karşı duyulan bir reaksiyoner laiklik korumacılığı olarak görülebilir.
Yeditepe’deki müdahalenin arkasındaki temel motivasyonlar şu şekilde kategorize edilebilir:
* Tören Alanının Homojenliğini Koruma Arzusu: Mezuniyet törenleri, kurumsal kimliğin ve seküler aidiyetin monolitik (tek parça) olarak sergilendiği alanlar olarak görülür. Dini bir sembolün oraya dahil olması, seküler konfor alanının ihlali olarak kodlanmıştır.
* “Siyasi Alan Açma” Korkusu: Muhafazakar veya dini sembollerin kamusal alanda görünürlük kazanmasının, kurumun tarafsızlığını zedeleyeceği ve ileride daha büyük ideolojik dayatmalara kapı aralayacağı yönündeki kolektif hafıza (tarihsel travmalar ve rejim tartışmaları) ani bir defansif refleksi tetiklemektedir.
* Kelimelerin Değil, Göstergenin Reddi: Müdahale edenlerin “dosdoğru olmak” ilkesine karşı çıkması rasyonel olarak imkansızdır. Reddedilen şey metnin rasyonel anlamı değil, o metnin işaret ettiği kültürel-siyasi kimliktir.
Harvard’da akademik kabul, saygı ile çoğulcu bir laiklik söz konusudur. Yeditepe Örneğinde ise, dışlayıcı laiklik; güncel kimlik siyaseti ve ideolojik sembol, mikrososyal çatışma ve fiziksel engelleme vardır. Harvard Hukuk Fakültesi ile Yeditepe Üniversitesi örneklerinin karşılaştırmalı analizi göstermektedir ki; kutsal metinlerin kamusal alandaki kaderini metnin kendi içeriği değil, içinde bulunduğu siyasal kültürün olgunluk düzeyi ve laiklik tasarımı belirlemektedir.
Harvard, özgüvenli ve çoğulcu sekülerizm anlayışı sayesinde Kur’an ayetini evrensel hukukun kurucu bir unsuru olarak asimile edebilirken; Yeditepe Üniversitesi, Türkiye’nin tarihsel kimlik krizleri ve derin toplumsal kutuplaşması nedeniyle aynı nitelikteki evrensel bir ahlak ilkesini bir “tehdit ve işgal sembolü” olarak algılamıştır.
Yeditepe’de yaşanan olayı salt “İslamofobi” olarak adlandırmak sosyolojik olarak eksik bir teşhistir; bu durum daha ziyade, kamusal alanı rasyonel bir tartışma zemini olarak inşa edememiş, kutupların birbirine karşı derin bir güvensizlik beslediği ve bu yüzden evrensel ahlaki doğruları dahi kendi sembolik sınır korumacılığına kurban eden “refleksif laikliğin ve yerel kimlik savaşlarının” travmatik bir tezahürüdür.
Profesyonel ve akademik olgunluk, kutsal veya seküler ayırt etmeksizin, metnin “kimin” olduğuna değil, “ne söylediğine” odaklanmayı gerektirir. Türkiye’nin resmi eğitimin sisteminin, Kemalist elitlerinin ve akademisinin de daha demokratik ve çoğulcu bir laiklik anlayışına geçmesi, onlarca yıldır enerjimizi tüketen bu kutuplaşmanın ortadan kalkması adına önemli bir gelişime işaret edecektir.
Kaynakça
Habermas, J. (2008). Notes on post-secular society. New Perspectives Quarterly, 25(4), 17–29. https://doi.org/10.1111/j.1540-5842.2008.01017.x
Kuru, A. T. (2011). Pasif ve Dışlayıcı Laiklik ABD, Fransa ve Türkiye (E. Ç. Babaoğlu, Tran.). İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Memurlar.Net. (2026, July 8). Yeditepe Üniversitesi mezuniyet töreninde “ayet” içeren pankart engellendi. https://www.memurlar.net/haber/1172315/yeditepe-universitesi-mezuniyet-toreninde-ayet-iceren-pankart-engellendi.html
Taylor, C. (2007). A secular age. Harvard University Press.

