Yeni Şafak’ın Çıkmazı: Faiz Sebep mi, Sonuç mu?

Yeni Şafak’ın bugünkü (28 Haziran 2026) nüshasında çıkan ekonomi yönetimine yönelik altı maddelik öneri paketi, Türkiye’de iktisat tartışmalarının en köklü yanlışlarından birini yeniden gündeme getirdi: Faizi ekonomideki birçok problemin ana sebebi olarak görmek. Bu bakış, Türkiye’de yalnız bazı siyasî çevrelerde değil, kimi medya organlarında ve iş dünyası çevrelerinde de etkili. Oysa, piyasa iktisadı açısından, faiz, çoğu zaman, bir sebep değil, bir sonuçtur. Faiz, paranın zaman değerini, tasarruf ile yatırım arasındaki ilişkiyi, riskleri ve hepsinden önemlisi beklenen enflasyonu yansıtır.

Bir ülkede enflasyon yüksekse, faizlerin düşük kalması beklenemez. Nominal faizlerin yüksekliği büyük ölçüde enflasyonun yüksekliğinin ve enflasyonun ekonomik aktörlerin beklentilerinin dengesini bozmasının sonucudur. İnsanlar parasının satın alma gücünü korumak ister. Bankalar da verdikleri kredinin geri dönüşünde paranın reel değerinin aşınmasını hesaba katar. Devlet de borçlanırken aynı gerçeklikle karşılaşır. Bu yüzden “faizi düşürelim, ekonomi canlansın” demek tek başına yeterli değildir. Faizi kalıcı biçimde düşürmenin yolu, enflasyonu düşürmekten, bütçe disiplinini sağlamaktan, hukukî ve kurumsal güveni artırmaktan ve para politikasını inandırıcı hâle getirmekten geçer.

Yeni Şafak’ın önerilerinin bazıları, ilk bakışta cazip görünebilir. Özellikle akaryakıt üzerindeki vergi yükünün azaltılması, maliyetleri hafifletebilecek bir tedbirdir. Ancak, paketin genel felsefesi piyasa ekonomisi açısından sorunludur. Çünkü, öneriler, fiyatların ve faizlerin piyasa şartlarında oluştuğu gerçeğini yeterince dikkate almamakta; bazı faaliyetleri cezalandırma, bazılarını sübvanse etme, bazı ithalat kanallarını kapatma ve bazı ürünleri özel reyonlarla ucuzlatma fikrine dayanmaktadır.

Faiz geliri vergisi: Tasarrufu cezalandırmak çözüm değildir

Paketteki önerilerden biri, faiz gelirinden alınan verginin artırılmasıdır. Bu önerinin arkasında, insanların paralarını bankaya yatırmak yerine üretime yönlendirilmesi gerektiği düşüncesi var. İlk bakışta kulağa üretim yanlısı bir fikir gibi gelebilir. Fakat, piyasa iktisadı açısından mesele bu kadar basit değildir.

Bankaya yatırılan para ekonomiden çekilmiş, kasada bekleyen ölü bir kaynak değildir. Bankacılık sistemi, tasarrufları krediye dönüştürür. Mevduat sahipleri bankaya para yatırdığında, bankalar bu kaynakları kredi olarak işletmelere ve tüketicilere aktarır. Dolayısıyla, mevduat, üretimin karşıtı değildir. Tam tersine, sağlıklı bir finans sistemi içinde üretimin finansman kaynaklarından biridir.

Faiz gelirini aşırı vergilendirmek, tasarrufu cezalandırma riski taşır. Türkiye gibi tasarruf oranı zaten düşük olan bir ülkede, tasarruf sahiplerine “paranı TL mevduatta tutarsan ağır vergi ödersin” mesajı vermek ters sonuç doğurabilir. İnsanlar parasını dövize, altına, gayrimenkule veya kayıt dışı alanlara yöneltebilir. Bu da Türk lirasına güveni artırmak yerine zayıflatabilir.

Faiz gelirinin vergilendirilmesi elbette bütünüyle yanlış değildir. Vergi sistemi içinde sermaye gelirleri de yer alabilir. Fakat burada temel ilke, vergilerin düşük, sade, genel ve öngörülebilir olmasıdır. Vergi, belirli davranışları cezalandırmak için aşırı kullanıldığında piyasa aktörlerinin kararlarını bozar ve ekonomiyi daha verimsiz hâle getirir.

Döviz al-sat kazancına vergi: Spekülasyonla mücadele mi, piyasayı daraltma mı?

Döviz alım satım kazançlarından vergi alınması önerisi de aynı mantığa dayanıyor. Döviz talebini azaltmak, spekülatif kazançları sınırlamak ve Türk lirasına yönelişi artırmak hedefleniyor. Ancak, burada da temel problem sebep ile sonucun karıştırılmasıdır.

İnsanlar dövize keyfî biçimde yönelmez. Dövize yönelmenin temel sebebi, yerli paraya güvenin zayıflamasıdır. Enflasyon yüksekse, bütçe açıkları büyüyorsa, para politikasına güven düşükse ve hukukî-kurumsal öngörülebilirlik zayıfsa insanlar tasarruflarını korumak için dövize yönelir. Bu davranışı yalnız “spekülasyon” diye açıklamak gerçekçi değildir.

Döviz işlemlerine ağır vergi getirmek kısa vadede bazı işlemleri azaltabilir. Fakat orta vadede piyasayı daraltabilir, kayıt dışılığı artırabilir, finansal aracılığı zayıflatabilir ve döviz piyasasında şeffaflığı azaltabilir. İnsanların dövize yönelmesini engellemenin kalıcı yolu, döviz alım satımını cezalandırmak değil, Türk lirasını güvenilir hâle getirmektir.

Bir para birimine güven, yasaklarla veya ağır vergilerle değil, istikrarla sağlanır. Enflasyon düşerse, merkez bankasının itibarı güçlenirse, bütçe disiplini sağlanırsa, hukukî güven artarsa insanlar zaten daha fazla yerli para tutmaya başlar. Piyasa ekonomisinde para talebi de güvene dayanır.

Akaryakıtta ÖTV ve KDV indirimi: Doğru yönde ama maliyetli bir öneri

Yeni Şafak’ın önerileri içinde piyasa ekonomisi açısından en makul görülebilecek başlık, akaryakıt üzerindeki vergi yükünün azaltılmasıdır. Akaryakıt sadece otomobil sahiplerini ilgilendiren bir tüketim kalemi değildir. Taşımacılıktan tarıma, sanayiden perakendeye kadar birçok sektörün maliyet yapısını etkiler. Akaryakıt pahalılaştığında yalnız benzin ve motorin fiyatı artmaz; nakliye maliyetleri, gıda fiyatları, üretim maliyetleri ve hizmet fiyatları da yükselir.

Bu yüzden akaryakıttaki ÖTV’nin düşürülmesi veya kaldırılması, maliyet enflasyonunu hafifletebilir. Özellikle lojistik yoğun sektörlerde maliyetleri azaltarak tüketici fiyatları üzerinde olumlu etki yapabilir. Vergi indirimi aynı zamanda piyasa aktörlerinin üzerindeki yükü azaltacağı için üretim ve ticaret üzerinde canlandırıcı bir tesire yol açabilir.

Ancak, burada ciddi bir kamu maliyesi problemi vardır. Türkiye doğrudan vergi toplamakta başarılı bir ülke değildir. Gelir ve servet üzerinden etkin, yaygın ve adil vergi toplamak yerine dolaylı vergilere yüklenmektedir. Akaryakıt vergileri de bütçe gelirleri içinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle, ÖTV’nin bir günde kaldırılması teorik olarak cazip görünse de pratikte bütçede büyük bir boşluk doğurabilir.

Doğru yaklaşım, akaryakıt üzerindeki vergi yükünü kademeli olarak azaltmak ve bunu daha sade, düşük oranlı, geniş tabanlı bir vergi reformuyla birlikte yürütmektir. Aksi hâlde, akaryakıttan vazgeçilen vergi başka bir alanda daha yüksek vergi olarak vatandaşın karşısına çıkabilir. Vergi indirimi, kamu harcamalarında disiplinle desteklenmediği takdirde bütçe açığını artırarak enflasyonist baskıyı da besleyebilir.

Ek gümrük vergileri: Koruma mı, pahalılaşma mı?

Paketteki en problemli önerilerden biri Çin, Güney Kore, Japonya ve Hindistan gibi ülkelerden yapılan ithalata yüksek ek gümrük vergileri getirilmesidir. Bu öneri, yerli üretimi koruma ve dış ticaret açığını azaltma gerekçesiyle savunuluyor. Fakat piyasa iktisadı açısından korumacılık çoğu zaman pahalı ve verimsiz sonuçlar doğurur.

İthalata ek vergi koymak, öncelikle tüketici fiyatlarını artırır. Bir ürün daha pahalı ithal edilirse, tüketici de onu daha pahalı alır. Üstelik ithalatın tamamı nihai tüketim malından ibaret değildir. Sanayici birçok ara malı, makine, ekipman ve teknoloji ürününü ithal eder. Bu ürünlere ek vergi koymak, yerli üreticinin maliyetini de artırabilir. Böylece yerli üretimi korumak isterken, yerli üreticiyi pahalı girdilerle baş başa bırakmak mümkündür.

Dış ticaret açığını azaltmanın kalıcı yolu ithalatı cezalandırmak değil, üretkenliği artırmaktır. Daha iyi eğitim, daha güçlü hukuk devleti, daha serbest girişim ortamı, daha düşük ve sade vergiler, daha az bürokrasi, daha fazla rekabet ve daha yüksek teknolojik kapasite yerli üretimi gerçekten güçlendirir. Gümrük duvarları ise çoğu zaman verimsiz işletmeleri korur, tüketiciyi cezalandırır ve rekabet baskısını azaltır.

Korumacılık millî ekonomi gibi görünür, fakat uzun vadede millî refahı azaltabilir. Bir ülke her şeyi kendisi üretmeye çalıştığında daha zengin olmaz. Ülkeler, mukayeseli üstünlüklerine göre üretip ticaret yaptıklarında daha yüksek refaha ulaşır. Elbette stratejik sektörler, güvenlik kaygıları ve haksız rekabet iddiaları ayrıca değerlendirilebilir. Fakat, genel ve yüksek gümrük vergileri, piyasa ekonomisi açısından sorunlu bir araçtır.

“Cumhur Reyonu”: Fiyatları devlet eliyle düzeltme arzusu

Zincir marketlerde “Cumhur Reyonu” kurulması önerisi, dar gelirli vatandaşların temel gıda ürünlerine daha ucuz ulaşmasını amaçlıyor. Bu sosyal bakımdan anlaşılabilir bir hedef. Enflasyon özellikle düşük gelirli kesimleri ağır biçimde etkiliyor. Gıda fiyatlarındaki artış toplumda haklı rahatsızlık doğuruyor.

Ne var ki, fiyatları reyon düzenlemeleriyle kalıcı olarak düşürmek mümkün olmaz. Bir ürünün fiyatını belirleyen temel unsurlar üretim maliyeti, arz-talep dengesi, nakliye, enerji, vergi, işçilik, kira, finansman maliyeti ve rekabet şartlarıdır. Bu unsurlar değişmeden sadece özel reyon kurarak fiyatları kalıcı biçimde düşürmek güçtür.

Böyle bir uygulama ya sübvansiyon gerektirir ya da marketlere maliyetinin altında satış baskısı oluşturur. Sübvansiyon varsa bunun maliyeti bütçeden karşılanır; yani yük vergi mükelleflerine aktarılır. Maliyetinin altında satış baskısı varsa bu defa piyasa düzeni bozulur, ürün bulunabilirliği azalabilir veya maliyetler başka ürünlerin fiyatına yansıtılabilir.

Dar gelirliyi korumanın daha doğru yolu, piyasayı bozmak değil, doğrudan ve hedefli sosyal yardımlarla satın alma gücünü desteklemektir. Fiyat mekanizmasını bozan uygulamalar kısa vadede rahatlama hissi verebilir; fakat uzun vadede kıtlık, kalite düşüşü ve piyasa bozulması doğurabilir.

Faiz ve enflasyon yüzde 10’a iner mi?

Paketteki en iddialı varsayım, bu adımların kur ve faiz sarmalını kırarak enflasyonu ve faizi hızla düşük seviyelere indireceğidir. Bu iddia iktisadî bakımdan fazla iyimserdir. Enflasyon, birkaç idarî tedbirle kalıcı biçimde düşürülemez. Enflasyonu frenlemede para arzı, bütçe açıkları, beklentiler, kur istikrarı, üretim kapasitesi, maliyetler, hukukî güven ve merkez bankası itibarı hep birlikte etkili olabilir.

Faizi emirle, vergiyle veya ahlâkî suçlamayla düşürmeye çalışmak, sonuç vermez. Faiz gerçekten düşmek isteniyorsa önce enflasyonun düşeceğine dair güçlü bir inanç oluşturulmalıdır. Bunun için para politikasının tutarlı, maliye politikasının disiplinli ve genel ekonomi yönetiminin öngörülebilir olması gerekir.

Faize ödenen paraların tamamını “çöpe atılan para” gibi görmek de yanlıştır. Yüksek faiz elbette kamu maliyesi üzerinde ağır yük oluşturur. Ancak, yüksek enflasyon ortamında faiz ödemeleri, aynı zamanda tasarruf sahibinin parasının reel değer kaybına karşı talep ettiği telafidir. Devletin yüksek faiz ödemesinden şikâyet etmesi anlaşılabilir; fakat bunun çözümü tasarruf sahibini cezalandırmak değil, devleti daha az borçlanır, daha z istihdam yapar ve daha güvenilir hâle getirmektir.

Sonuç: Piyasa karşıtı reçetelerle piyasa canlanmaz

Yeni Şafak’ın öneri paketi, Türkiye’de ekonomiye ilişkin iyi niyetli fakat sorunlu bir bakış açısını yansıtmaktadır. Üretimin artması, enflasyonun düşmesi, Türk lirasına güvenin güçlenmesi ve işsizliğin azalması elbette arzu edilir hedeflerdir. Mamafih bu hedeflere piyasa mekanizmasını bozarak, tasarrufu cezalandırarak, dövizi vergilerle bastırarak, ithalatı yüksek duvarlarla sınırlayarak veya market reyonlarını siyasî projeye dönüştürerek ulaşmak kolay değildir.

Pakette olumlu sayılabilecek en önemli nokta, akaryakıt üzerindeki vergi yükünün azaltılması fikridir. Bu, maliyetleri düşürebilecek ve ekonomiye nefes aldırabilecek bir öneridir. Fakat onun da bütçe dengesi ve vergi reformu ile birlikte düşünülmesi gerekir.

Türkiye’nin asıl ihtiyacı, geçici ve seçici müdahaleler değil, genel bir piyasa ekonomisi reformudur. Düşük ve sade vergiler, güçlü mülkiyet hakkı, hukuk devleti, öngörülebilir para politikası, disiplinli kamu maliyesi, serbest rekabet, açık dış ticaret ve girişim özgürlüğü ekonomiyi gerçekten canlandırabilir.

Faizi düşürmenin yolu faize savaş açmak değildir. Faizi düşürmenin yolu enflasyonu düşürmek, güveni artırmak ve piyasaların doğal işleyişini bozmamaktır. Piyasa iktisadı açısından kalıcı refah, fiyatları ve faizleri siyasî tercihlere göre bastırmaktan değil, insanların güven içinde üretmesini, tasarruf etmesini, yatırım yapmasını ve ticaret yapmasını sağlayan serbest ve öngörülebilir bir düzenden doğar.

Bu Yazıyı Paylaşın

Atilla Yayla
Atilla Yayla
İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

Atilla Yayla
Atilla Yayla
İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et