Yakın zamanda Bosch Türkiye’nin Anneler Günü için hazırladığı “Tam bi’ anne hikâyesi” başlıklı reklam filmi gündeme oturdu. Köpeği olan bir kadını ‘anne’ olarak tanımlayan bu görsel içerik, kamuoyunda farklı tepkilere yol açtı. Evcil hayvanların ‘çocuk’ gibi konumlandırılması, bir kesim tarafından annelik mefhumuna haksızlık olarak düşünülürken, diğer taraftan anneliği biyolojik bağın ötesinde algılayan, köpeklerle kurulan kuvvetli bağ ve bakım emeğini yorumların merkezine koyan değerlendirmeler ortaya çıktı. İkinci görüş içinde, Prof. Dr. Nilgün Toker’in -Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun reklam hakkında inceleme başlatması ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın reklamın yargıya taşınacağını bildirmesi üzerine- konuyu, “sadece bireysel tercihler değil; yaşamın nasıl organize edildiğiyle ilgili daha geniş bir iktidar meselesi” olarak gören bakış açısı ilgi uyandırdı. Toker’in “kimin kime, ne tür duygular besleyebileceğine kim karar veriyor?” sorusu ise olayın kimi çevrelerde, muhafazakâr ve liberal yaşam tarzı arasındaki çatışmanın bir sonucu olarak idrak edilmesine sebebiyet verdi.
Liberalizm, insanın hayatını, kendi iç görü ve doğrularıyla belirleyebileceği bir bireyselliğe inanır. Bu anlayışta toplum, kişilerin ayrı ayrı kendi için tanımladığı iyi hayatı yaşayacakları zemini hazırlayan, ancak neyin iyi olduğu noktasında belli bir anlayışı özendirmeyen gönüllü birlikler olarak görülür. Kişinin hayatı hakkındaki kararları üzerinde başkalarının iradelerinden ayrı olarak sadece kendisinin söz sahibi olması durumu “özerklik” kavramıyla açıklanır. Bununla birlikte liberal toplumun alametifarikalarından biri de çoğulculuk ilkesi, çokluğa yönelik bir inanç olarak, farklılığın doğru, istenilen ve kaçınılmaz bir şey olduğu düşüncesini içerir. Bu bağlamda liberalizmde aile de, özel alan içinde mütalaa edilerek, devlet müdahalesinden korunması gereken bir olgu olarak ele alınır.
Liberalizm, tek bir aile tipini dayatmaz. Bireyler, kendi yaşam biçimini seçme hakkına sahiptir. İnsanlar; köpek veya başka bir evcil hayvanı özel alanı içinde çocuğu olarak görebilir, bu ilişki içinde kendisini de anne veya baba olarak hissedebilir. Aile içinde bu tutumun başkasına zarar vermediği sürece yasaklanması veya dışlanması liberal değerler çerçevesinde doğru değildir. Ancak ‘reklam’ gibi tutum değişikliği yaratma amacı güden stratejik bir araçla, bu konuda ‘kamuya’ mesaj verilmesi ve toplumsal normların bu bakış açısına göre değişmesi beklentisi, özel alanı aşan ve ‘empoze etme’ sorunsalını doğuran bir duruma işaret etmektedir. Burada ‘ikna’dan çok ‘duygusal manipülasyon’ ön plandadır. Liberal anlayışta toplumun, bireyle yapılacak bir kıyaslamada arka planda olduğu düşünülse de, bu onun hiçe sayıldığı anlamına da gelmemektedir. Toplumun birlikte yaşayabilmesini sağlayan temel kavramların tutarlılığının korunması da liberalizmin amaçlarından biri olarak görülebilir.
Türk toplumunda aileye -sadece muhafazakârlar arasında değil farklı düşünen kesimler tarafından da- çok eski zamanlardan bu yana büyük önem atfedilir. Bununla birlikte anne, baba ile evlat kavramlarının karşılığı hukukî, kültürel ve sosyal olarak belirgindir. Anneler Günü ise yıllardır insan-insan ilişkisini yansıtan anne-evlat bağına işaret etmektedir. Bu çerçeveden bakıldığında hak sahipliğini, hukukî sorumluluğu ve soy bağını içeren ‘evlat’ kavramının evcil hayvanları kapsayacak şekilde aşırı genişletilmesi onu muğlaklaştırmakta ve bu konudaki toplumsal uzlaşmayı aşındırmaya yönelik bir hamle olarak algılanmaktadır. Liberalizmde ve farklı ideolojilerde muhatap alınan öznenin insan olduğu düşünüldüğünde, bu durum ontolojik sınır krizi/ ihlâli doğurmakta ve insan hakları temelli bir bakış açısından da uzaklaşılmasına sebebiyet vermektedir. Bu bağlamda Bosch Türkiye’nin reklam filmi, “kimin kime, ne tür duygular besleyebileceğine kim karar veriyor” sorusundan ziyade, “kişisel duyguların toplumun temel kavramlarını dönüştürmedeki sınırı nedir?” sorusunu akla getirmektedir.

