Son dönemde kişisel hayatımda siyasi pozisyonlarını muhalif olarak belirlemiş fakat insanî pahada son derece kıymetli insanlarla bir aradayım. Kimiyle akrabalık, kimiyle arkadaşlık ve dostluk bağlarıyla düşe kalka münasebetimizi sürdürüyoruz. Haliyle tabiatı gereği zaman zaman siyasî sohbetler kaçınılmaz oluyor. Çok zıt taraflarda durduğumuz zamanlar olduğu gibi eleştirilerde aynı noktada durabildiğimiz anların arttığını da söylemeliyim. Lakin temelde anlaşamadığımız en büyük nokta yeteri kadar eleştiriyor olamamam. Yani temelde bu ilişkilerdeki en büyük sorun benim onları tatmin edecek, kendi pozisyonlarına uygun şekilde eleştiriyor olmamam. Durumu çok iyi bildiğim ve tanıdığım için bu tatminsizliklerinin öyle kodlanmalarından kaynaklandığını da anlayabiliyorum. Fakat bu süreç beni hayatta bazı şeyler konusunda eğitti. Aslında bir nevi benim için katılımlı gözlem durumu yarattı. Çıkardığım sonuç: Eleştiri, eleştirmek için yapıldığında bir değer üretmez. Eleştirmiş olmak için ise illa ortak bir pozisyonda durmak gerekmez. Yani, daha açık bir ifadeyle, eleştirinin kimsenin iç dünyasını ya da içindeki öfkeyi tatmin etmek için yapılmayacağı.
Türkiye’de medenî ölçülerde eleştiri kültürü nadir bulunan element gibi. Zaman zaman böyle eleştiriler görmek insana umut verdiği gibi, öyle gözükmesine rağmen alt metninde “benim gibi düşünmüyor, bu sebeple doğru olanın yanında durmuyor.” düşüncesini saklayan ve yumuşatılmış haliyle “Eleştiriyorsan keskin/sert olmalısın. Keskin tavır almıyorsan eleştirmiyorsun” minvalinde hislerle yapıldığı anlaşılan yaklaşımlar benim nezdimde ne bir mana taşıyor ne de bir değer oluşturuyor.
Tam da bu çerçeveden baktığımda, son zamanlarda Liberal Düşünce Topluluğu’na yöneltilen eleştiri bunun önemini bir kez daha gösteriyor. Elbette eleştiri ciddiye alınmalıdır; çünkü bir düşünce geleneği eleştiriyle güçlenir. Fakat eleştirinin yöneldiği yer ile durduğu zemin arasındaki mesafe büyüdüğünde, orada bir problem başlar. Yapılan bazı eleştirilerde sezdiğim temel mesele tam da budur. LDT’nin ilkesel çizgisiyle değil, beklentilerle tartılması. Bir düşünce topluluğu, özellikle de liberal düşünceyi referans alıyorsa, refleksle değil ölçüyle hareket etmelidir. Refleks hızlıdır; ölçü ağırdır. Refleks tatmin eder ölçü çoğu zaman yalnız bırakır. Türkiye’de siyasi tartışma kültürü ise hız ve tatmin üzerinden şekilleniyor. Bu yüzden bir kurumdan beklenen şey, ilkesel tutarlılık değil, siyasal konumlanma oluyor. Ne yazık ki “Nerede duruyorsun?” sorusu, “Hangi ilkeye dayanıyorsun?” sorusunun önüne geçiyor.
Dile getirilen bazı noktalar elbette tartışmaya açıktır ve kıymetlidir. Mesela LDT’nin kamusal siyaset tartışmalarındaki görünürlüğünün, LDT’nin son dönemdeki etkinlik yoğunluğunun ya da kamusal etki kapasitesi de eleştiriye açık, kabul edilebilir. Fakat burada kritik ayrım şudur: Bu eleştiriler, “ilkesel savrulma” iddiasına mı dayanıyor, yoksa “yeterince sert değilsiniz” sitemine mi? Ben açık konuşayım: Türkiye’de “yeterince sert/keskin değilsiniz” eleştirisi çoğu zaman şu anlama gelir: “Bizim bulunduğumuz siyasî hattın duygusal yoğunluğunu paylaşmıyorsunuz.” Bu bir duygu beklentisidir; ilkesel bir eleştiri değildir. “LDT’nin son dönemde kamuoyunda belirleyici bir entellektüel ağırlık koyamadığı” eleştirisi ise aklıma “Kamusal etkinin ölçütü nedir?” ve “Görünürlük mü yoksa ilkesel üretim mi?” sorularını getiriyor. Kamusal etkinin yalnızca siyasal sertlik/keskinlik üzerinden ölçülmesi, entelektüel etkinin doğasını daraltır. LDT’nin herhangi bir siyasi aktörle temas kurması, kongreye bir bakanın katılması ya da farklı çevrelerden isimlerin bir araya gelmesi üzerinden yapılan değerlendirmeler, liberal düşüncenin doğasını da göz ardı eder. Kamusal temas, siyasal angajmanla eşitlenirse, liberal kamusal alan fikri daraltılmış olur. Liberalizm, kamusal alanı kapatma ideolojisi değildir. Aksine, farklı pozisyonların bir arada konuşabildiği bir zemini savunmalıdır. Eğer bir düşünce kuruluşu sadece “hoşa gidenler” ile temas kuracaksa, zaten liberal bir pozisyonda değildir. Bahsi edilen siyasi figürün siyasi figür haline gelmeden önce bile LDT ile bağları bulunduğu çeşitli şekillerde dile getirilse bile yine tatmin edemiyor.
Bir başka mesele de şu: Eleştirilerde sezilen ton, LDT’nin geçmişte “doğru yerde durduğu”, bugün ise aynı netliği göstermediği yönünde. Fakat burada “doğru yer” tanımı belirsiz. Doğru yer; ilkeye sadakat midir, yoksa belirli bir siyasal konjonktürde alınan sert/keskin pozisyon mudur? Eğer ölçü ilkeye sadakat ise, bunun göstergesi duygu yoğunluğu değil, tutarlılıktır. LDT’nin 34 yıllık tarihine bakıldığında, temel liberal ilkeleri, hukukun üstünlüğünü, ifade özgürlüğünü, sınırlı devleti, bireysel hakları terk ettiğine dair somut bir örnek gösterilmeden yapılan eleştiri, ister istemez siyasal beklenti eleştirisi haline geliyor. Uzaklaşmanın hangi ilke üzerinden gerçekleştiğinin sabitliğinden emin olmak için izlenimsel değil analitik bir analiz ya da değerlendirme yapılmalıdır.
Şunu da yinelemek ve açıkça söylemek gerekir: Türkiye’de eleştiri kültürü çoğu zaman “eleştiriyorsan keskin pozisyon alacaksın” seviyesine indirgenmiş durumda. Sakin bir ton, ölçülü bir analiz ya da tarafların tamamına aynı mesafede durma çabası, zayıflık olarak algılanıyor. Oysa liberal düşünce tam da bu nedenle zor bir pozisyondur. Çünkü o, herkesin alkışladığı anda alkışlamayabilir; herkesin sustuğu anda konuşabilir. Bu kolay bir yer değildir. Hele ki bugünün siyasal atmosferinde hiç değildir.
Eleştirilerin haklı olduğu bir nokta varsa, o da liberal düşüncenin Türkiye’de daha görünür, daha etkili ve daha cesur olması gerektiğidir. Buna katılmamak mümkün değil. Fakat cesaret istenirken yine bir beklenti doğuruyor. Bana göre cesaretin ölçüsü, sesin yüksekliği değil; ölçünün sabitliği ve çoğunluğun duygusal iklimine teslim olmamaktır. LDT burada da son derece cesaretli davranıyor. Her dönemin bir ruhu vardır. Fakat o ruh, ilkeyi askıya almayı meşru kılmaz. Eğer bir düşünce kuruluşu “zamanın ruhu” adına kendi ölçüsünü değiştirirse, o zaman gerçekten eleştirilmelidir. Fakat ölçü sabitken, beklenti değişmişse, burada sorun ölçüde değil beklentidedir. Benim gördüğüm şey şu: LDT’den beklenen, ilkesel tutarlılığın sürdürülmesi değil; belirli bir siyasal cephede daha net konum alması. Bu beklenti anlaşılabilir olabilir fakat liberal değildir.
Liberal düşünce, kimden gelirse gelsin gücü sınırlamayı savunur. Bu bazen iktidarı rahatsız eder, bazen muhalefeti. Eğer bir düşünce çevresi her iki tarafı da zaman zaman rahatsız edebiliyorsa, bu onun savrulduğunu değil, ölçüsünü koruduğunu gösterebilir. Yine de eleştiri değerlidir. Fakat eleştirinin değeri, bizi kendi pozisyonumuza yaklaştırdığı ölçüde değil; ilkelerimizi daha berrak hâle getirdiği ölçüdedir. Bugün LDT’ye yöneltilen eleştirilerin bir kısmı gerçekten daha güçlü bir liberal kamusal varlık talebini içeriyorsa, bu daha da kıymetlidir. Ama eğer bu eleştiri, “bizimle aynı sertlikte konuşun” ya da “aynı keskin tavrı takının” beklentisine dayanıyorsa, o zaman mesele liberal düşünce değil; siyasal aidiyet ihtiyacının ortaya çıkması olur. Liberal Düşünce Topluluğu’nun daha görünür, daha etkili ve daha güçlü olması elbette arzu edilir. Fakat bu güç, siyasal sertlikten değil; her koşulda mutlaka ilkesel tutarlılıktan beslenmelidir. Eleştiriler, eğer bu tutarlılığı daha berrak hâle getirmeye katkı sunuyorsa haklıdır. Aksi hâlde, yalnızca pozisyon tartışmasına dönüşür. Benim için önemli olan, tartışmanın daha net, daha ölçülü ve daha sahici bir liberal zemine taşınıp taşınmadığıdır. Eğer bunu başarıyorsa, fikir ayrılıkları bir problem değil, düşünsel canlılığın işaretidir. Bu hepsinden daha kıymetlidir.
Liberal Düşünce Topluluğu’nun Son Dönemi Üzerine Bir Müzakere, Abdülkadir Pekel
İktidar, İlke ve Tutarlılık: Liberal Kimliğin Ölçütü, Hasan Kaya

