İranlı Kadınların Kadınlar Günü

Her yıl 8 Mart yaklaşırken dünyanın dört bir yanında benzer görüntülerle karşılaşıyoruz. Reklamlarda kamyon kullanan kadınlar, kadın vinç operatörleri, fabrikalarda ağır makinelerin başında çalışan kadın işçiler, yönetim masalarında karar veren kadın yöneticiler… Markalar birbiri ardına “kadının gücü”, “kadın her işi yapabilir” mesajları veren videolar yayınlıyor. Türkiye’de de durum farklı değil. Sosyal medyada, televizyonlarda ve billboardlarda kadınların ne kadar güçlü, üretken ve her alanda var olabileceğini anlatan kampanyalar dolaşıma giriyor.

Elbette bunlar önemli mesajlar. Fakat bütün bu görüntülerin arasında insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Dünyanın bir yerinde kadınların eşitliğinden, kadın evrensel haklarından ve hatta kamyon kullanabilmesi üzerine reklamlar yapılırken, başka bir yerde kadınların en temel hakkı olan yaşam hakkı bile elinden kolaylıkla alınabiliyor.

Türkiye’nin hemen yanı başında, İran’da, kadınların gerçekliği çok farklı bir hikâye anlatıyor.

İranlı kadınlar iç içe geçmiş en az üç farklı katmandan oluşan bir mücadeleyi vermek zorundu.

Birinci katman aslında bütün dünyada kadınların karşı karşıya olduğu yapısal sorunlar: erkek egemen toplumsal düzen. İran toplumu da bundan bağımsız değil. Tıpkı dünyanın birçok yerinde olduğu gibi kadınlar toplumsal roller, çalışma hayatındaki eşitsizlikler ve kültürel kalıplarla mücadele etmek zorunda kalıyor.

Fakat İran’daki durum bununla sınırlı değil.

İkinci katman, ülkenin siyasi yapısı ile ilintili. 1979’daki İran İslam Devrimi sonrasında kurulan sistemde dini otoriteler devlet yapısının merkezinde yer aldı. Bu yapının önemli bir kısmı, kadın hakları söylemini Batı’nın kültürel ve siyasi etkisinin bir aracı olarak görüyor. Bu bakış açısı, kadınların kıyafetlerinden boşanma hakkına kadar pek çok alanda kısıtlayıcı politikaların meşrulaştırılmasına yol açabiliyor. Örneğin İran’da kadınlar dışarıda başörtüsü takmak zorunda.

2022 yılında başörtüsünü düzgün takmadığı için gözaltına alınan ve gözaltında hayatını kaybeden Mahsa Amini sonrasında başlayan protestolar, bu gerilimin ne kadar derin olduğunu gösterdi. Sokaklarda yükselen “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganı yalnızca bir bireysel hak talebini değil, daha geniş bir toplumsal değişim isteğini ifade ediyordu.

Bu protestolar Batı’da çoğunlukla halkın yönetime isyanı olarak yorumlanıyor, fakat İranlı kadınların büyük kısmının muhafazakâr olduğunun ve başörtüsü ile bir problemi olmadığının da altını çizmek gerek. Elbette kadınların başörtüsünün devlet tarafından zorunlu tutulmasına tepkileri haklı olmakla birlikte, Batı medyasında sanki bütün İranlı kadınların başörtüsü ile bir problemi varmış gibi yansıtılması da gerçeği saptırmaktadır.

İran’da kadınlara kıyafetleri ile ilgili dayatmalar yapılması molla rejimine has değil, bundan önce de Şah yönetiminde kadınların başörtüsü takmasının yasaklandığını biliyoruz.

İranlı kadınların karşı karşıya olduğu üçüncü ve belki de en ciddi problem katmanı ise ülkenin yaklaşık 40 yıldır ABD’nin maksimum baskı politikasına maruz kalmasıyla beraber gelen güvenlik kaygılarıyla ilgili. Sonuçta İranlı kadınlar da İran devletinin parçası ve devleti parçalamaya yönelik her girişim her kırılgan grup gibi onları da çok fazla etkiliyor.

İran devletinin devamlı ABD ve İsrail kaynaklı baskıya maruz kalması da içeride her değişim talebinin “dış müdahale” veya “ulusal güvenlik” başlıklarının gölgesinde kalmasına neden oluyor. Ayrıca, bu değişim talepleri hep devleti zayıflatma stratejisi gibi algılanıyor. Halbuki ülkenin yakasını bıraksalar o toplum kendi iç dengesinde bu hak taleplerini müzakere edebilecek.

28 Şubat 2026’dan önce İranlı kadınların ezildiğinden dem vurmasıyla Batılıların İranlı kadınların sorunlarını umursadıkları düşünülebilirdi. Bu fikrin Türkiye’de de çok alıcısı bulunmaktadır. Seküler çevrelerde başörtüsü yasakları da çoğunlukla böyle haklı görülmüştür. Başörtüsü serbest bırakılırsa Türkiye’nin İran’a dönüşeceği evhamları hâlâ zihinlerde. Halbuki bu algılarda gözden kaçan bir başka veri de İranlı kadınların eğitim performansıdır. İran, özellikle 1990’lardan 2013’e kadar geçen dönemde kadınların yükseköğretime katılımında bölgesinin en dikkat çekici örneklerinden biri olmuş, birçok göstergede Türkiye’yi dahi geride bırakmıştır. Bu durum, İran toplumunun tek boyutlu biçimde “geri kalmış kadınlar” söylemiyle açıklanamayacağını gösterir.

Fakat 28 Şubat tarihinde ABD-İsrail ortak saldırısıyla yaşamaya başlanan trajediler, Batılı devletlerin kadın hakları ile ilgili iki yüzlülüğünü en çıplak biçimde ortaya koydu. ABD–İsrail saldırıları sonucunda 168 kız çocuğunun hayatını kaybetmiş olması, savaşın en ağır bedelini çoğu zaman kadınların ve çocukların ödediğini bir kez daha hatırlatıyor. Bu tür kayıplar, hangi siyasi pozisyondan bakılırsa bakılsın, insanlık vicdanında derin bir yara açmaktadır.

Batı’nın müslüman kadının haklarına destek oluyor gibi görünmesi İranlı kadınlara da has değildir, Gazze’de de Hamas kadınlara şiddet uyguladığı söylemi devamlı dolaşımdadır. Afganistan’da da Taliban’ın kadınları insan yerine koymadığı da sabit bir gündem maddesidir. Buna karşılık, İranlı, Afgan ve Filistinli kadınları ise Batılı ülkeler yukarıdan bombalayarak, hayatla bağlarını kopararak özgürleştirmektedirler!!!

Ayrıca, kadın hakları konusunda Müslüman dünyaya Batılıların yalnızca tek taraflı bir “medeniyet dersi” vermeye çalışması kendi içlerindeki sorunlarla yan yana konulduğunda tencere dibin kara eleştirilerine açık hâle geliyor. Nitekim Jeffrey Epstein davası, ABD başta olmak üzere Batı dünyasında reşit olmayan kız çocuklarının nasıl sistematik biçimde istismar edilebildiğini gözler önüne sermişti. Bu tablo, kadın bedeninin farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde metalaştırılabildiğini gösteriyor.

Bugün ortaya çıkan acı gerçek şu: Batı’da bazı kız çocuklarının bedenleri istismar ağlarının hedefi olurken, İranlı kız çocuklarının bedenleri savaşın ve bombaların hedefi olabiliyor. Bu karşılaştırma, iki durumu eşitlemek için değil; ahlâkî üstünlük iddialarının ne kadar dikkatli kurulması gerektiğini hatırlatmak için önemlidir.

Velhasıl, İranlı kadınlara yönelik uluslararası “acıma” dili, stratejik araçsallaştırmaya maalesef hizmet ediyor. Bu nedenle hem İran yönetiminin kadınların temel hak ve özgürlüklerini genişletmesi gerektiğini söylemek hem de dış güçlerin insan hakları söylemini jeopolitik baskı aracına dönüştürmesine eleştirel yaklaşmak mümkündür — hatta gereklidir.

Reklam filmlerindeki güçlü kadın imgeleri umut verici olabilir. Ancak 8 Mart’ın gerçek değeri, bu görüntülerin ötesine bakabildiğimizde ortaya çıkıyor. Unutmayalım ki, yan komşumuz İran’da kadınlar bir kamyonun direksiyonuna geçebilmenin değil, nefes alabilmenin ve çocuklarının hayatta kalabilmesinin mücadelesini veriyor.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et