Birkaç gün önce, sadece bölgemizi değil, soğuk savaş sonrası oluşan yeni dünya düzeni başta olmak üzere tüm dünya siyasetini derinden etkileyecek çok önemli bir gelişme ile uyandık. Kırk yedi senelik İslamî İran rejiminin Humeyni’den sonra devrimi adeta kendisiyle özdeşleştirmiş lideri olan Ali Hamaney ABD-İsrail ortak saldırısı neticesinde hayatını kaybetti. Bu olayı Ortadoğu’daki diğer iktidar değişikliklerinden, üst düzey rejim önderlerinin suikastlarla etkisiz hale getirilmesinden, Arap Baharı devrimlerinden farklı kılan tam olarak nedir?
İran devletinin kendisini bir “İslamî Cumhuriyet” olarak ilan etmesi, devlet politikasını ABD-İsrail başta olmak üzere Batı kutbu ile savaşmaya endekslemesi ve tabiî ki Şiilik mezhebinin (tıpkı Katoliklerin Vatikan’ı gibi) maddi manevi kutsal merkezi olması sebebiyle bu olay ne Kaddafi’nin ne de Saddam’ın söz konusu odaklar tarafından devrilmesine benzemektedir. Olay, zannımca, en az 1979 Devrimi kadar tarihe damgasını vuracak ve bir takım hayatî değişikliklere yol açacaktır. “Akıllı insan yaşadıklarından ders çıkarıp tecrübe edinir, daha akıllı olan ise başkalarının yaşadıklarından ders çıkarıp tecrübe edinir” düsturuyla bu meseleden çıkardığım üç dikkat çekici ve ihmale gelmez sonuç olduğunu düşünüyorum.
- İç cephenin sağlamlığı: Gerek bölgeden ve uluslararası medyadan gerek kamuoyu yoklamalarından ve gerekse İran siyasetini yakından incelememizden kolayca fark edebileceğimiz bir gerçek olarak İran devleti savaşı çoktan ve içeriden kaybetmiş durumdadır. Karşılarında ABD – İsrail uçaklarının başkentlerini bombalamasını davul zurna ile kutlayan ve bir okulun bombalanıp çocukların ölümünü dahi rejimin bir yenilgisi sayıp zafer naralarıyla karşılayan rejim muhalifi insanlar var. Bu insanlar gördüğüm kadarıyla hiç de öyle azımsanacak bir sayıda da değil. Bunlar, şu an resmen bir kukla pozisyonunda olan ve efendilerine karşı ağzını açmış büyük lokmayı bekleyen Pehlevi’yi önder kabul eden ve adeta “molla sarığı yerine Yahudi kipasını tercih ederiz” diyecek kadar radikalleşmiş, militanlaşmış, şahlık taraftarı bir kitle. Kırk yıldır bu mücadeleyi melhame-i kübra olarak gören ve askerî bir rejim ihdas eden bir devletin hayati derecede önem taşıyan en önemli devlet binaları, devlet görevlileri ve tabiî ki en nihayetinde devrim rehberi olarak gördükleri isim, casuslar bu rejimin içinde cirit atmasa, nasıl nokta atışıyla hedef alınabilir? Ömrü kırk yılı bulan nizam iki saat içinde nasıl çökebilir? Bu vaka “Düşman içeride olunca kapı kilit tutmaz” deyişinin gerçekliğini suratımıza sille olarak indirdi. Buradan Türkiye için çıkartacağımız ders ise 783 bin km² içinde Türk, Kürt, Arap, Laz, hangi ideolojiden, hangi ırktan, hangi soydan ve hangi inançtan olursak olalım, dışa bağımlılığı asgari düzeyde tutan, tam bağımsız, güçlünün hukukunun değil hukukun üstünlüğünün egemen olduğu, hiç kimsenin kendi seçimlerinin sonucu olmayan, hatta kendi seçimlerinin sonucu dahi olsa kendisinden başka hiç kimseyi ilgilendirmeyen şeylerden dolayı ötekileştirilmediği, herkesin gönülden sahiplenebildiği, ortak bir aidiyet bilinci üstünde duran bir anavatan inşa etmeliyiz. İnsanlar, vatandaşı oldukları devlete, süngü zoruyla ve kanun korkusuyla değil, kendilerinin haklarını ve bireysel çıkarlarını koruyan-kollayan, kimseye negatif veya pozitif ayrımcılık yapmayan, ortak bir faydaya hizmet eden bir üst yapı olarak görüp, gönül rızası ile tâbi olmalılar. Bu inşadaki temeller de küçük-büyük hiçbir sarsıntıyla yıkılmayacak hatta sallanmayacak kadar sağlam olmalıdır. Bu tâbi oluştan insanlar korku ve utanç değil, gurur ve güven duymalılar.
- İttifakların sahteliği: İran, İslam devriminden sonra iki kutuplu dünyada kendisini Doğu’ya, Sovyetler’e ve Çin’e yakın gördü ve tarafını o yapının yanında yer alarak seçti. Batı’nın ambargolarına karşı saydığımız bu iki devlet başta olmak üzere günümüzde BRICS ve ŞİO üyesi devletlerle yakın ilişkilerini sürdürüyordu ve ithalat ve ihracatını büyük oranda onlarla yapıyordu. Bölgedeki askeri hamlelerini de bu ittifaktan aldığı güç ile de gerçekleştiriyordu. En azından biz böyle olduğunu düşünüyor ve ortada bir ittifak var zannediyorduk. Aynı kutbun bir diğer mensubu Venezuela devlet başkanının, modern çağda eşi benzeri görülmemiş bir şekilde, mafya yöntemleriyle ve ancak bir haydut devletine yakışacak biçimde, konutundan kaçırılarak alıkonulması örneğinde de ortaya çıktığı üzere, “dünyanın diğer büyükleri” olan Çin ve Rusya’dan şiddetli kınama dışında bir tepki emaresi göremedik. Hatta bu kaçırma olayından çok kısa bir süre önce üst düzey Çinli bir heyetin Venezuela’da bulunması da tam bir trajikomediydi. Çin’in dünya siyasetine ve özellikle böyle sıcak çatışma getirebilecek meselelere pek burnunu sokmadığını biliyoruz, ama Rusya’ya ne oluyordu? İran’ın coğrafi olarak da siyasi olarak da çok yakınında olan Rusya’nın kâğıttan kaplan rolünü benimsemesini, yeminli sessizliğini, elini çakıl taşının bile altına koymaktan imtina edişini Ruslar hakkındaki bir milleti tahkir eden malum meşhur atasözlerine değinmeden uluslararası siyaset ile açıklamak gerekirse şunu söyleyebiliriz: Çıkarlar dünyasındayız, hiç kimse kendinden daha çok bir başkasına önem ve değer vermiyor. Devletler atılacak her adım için terazi kuruyor ve kâr-zarar değerlendirmesi yapıyor. Büyük balık her daim küçük balığı kendi çıkarı için yanında tutuyor ve zamanı geldiğinde onu yemekten veya yem etmekten çekinmiyor. Kısaca, sırtımızı duvardan başkasına dayamamalıyız. Biz, bize benzeriz ve “biz”den başka kimsemiz de yok.
- Savunma sanayiinin önemi: Bir devrim ile iktidara geliyorsun. Yönetimi ele geçirmenden çok kısa bir süre sonra komşu devlet ile sekiz küsur sene sürecek bir savaşa giriyorsun. Kaldı ki zaten devletinin ana felsefesi cihat ve temel politika hedefi bölgede güçlü bir Şii hilali oluşturmak. Yani resmen savaş hayatının odak noktası haline gelmişken on yıllardır beklediğin ve hazır olduğunu iddia ettiğin bir karşılaşmada bu kadar hızlı çözülmek kelimenin tam anlamıyla bir felâkettir. Bir devletin en son karşılaşmak isteyeceği acizliğin en kötü halidir. Bu olay tamamıyla rejimin ihmali üzerine meydana geldi demiyorum, çünkü az çok farkındayım ki ambargolar yüzünden yıllardır ekonomik darboğazda olması İran’ın milli hasılasını epeyce düşürmüştü ve askerî ithalat yapabilecekleri ülkelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Tüm Amerikan ordusuna ve İsrail’e karşı tek başınayken ve etrafı Körfez’deki askeri üslerle çevriliyken, Irak-İran savaşında sergilediğine benzer bir direniş göstermesi beklenemezdi. Lakin bu kadar da kolay olmamalıydı, öyle değil mi? Önümüzde yakın tarihte Vietnam ve Afganistan örneği dururken bu durum yine bir acizliği gözler önüne seriyor. Buradan da şu dersi çıkarabiliriz: Gerçekten de kötü komşu bizi ev sahibi yapmalı. Ve aslında yaptı da. Batı’nın bizim terör örgütleriyle mücadelemizi gerekçe göstererek sattıkları silahlara, insansız hava araçlarına ambargo uygulaması ve çıkarlarına ters düşen her gelişmede bizi bunlarla tehdit etmesi son yıllarda bu alanda yaptığımız muazzam atılımlarla karşılık buldu. Savunma sanayimizdeki yerlilik oranları artık %80’ler ile ifade ediliyor ve hedef bu oran yüzde yüz olana kadar kesintisiz çalışmak olarak açıklanıyor.
Bu meselenin, hiçbir ayrım gözetmeden, tam bir kenetleniş halinde kardeşçe yaşamayı hedeflediğimiz ve iç cephenin güçlenmesiyle sağlamlaştırılmış olan birlikteliğimizin devamlılığı ve halkımızın selameti için ne kadar önem arz ettiğini herhalde son birkaç günde bir kez daha görmüş bulunmaktayız.
Güç, kararlılık ve caydırıcılık: Bu kurtlar sofrası dünya düzeninde ayakta kalabilmek için başka çaremiz yok.

