<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sivil Toplum arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/sivil-toplum/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/sivil-toplum/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Mon, 27 Apr 2026 07:54:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Liberteryenizm Miti &#8211; Matt Zwolinski</title>
		<link>https://hurfikirler.com/liberteryenizm-miti-matt-zwolinski/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2026 12:52:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çeviriler]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209044</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çeviren Atilla Yayla 2015 yılında benden Amerikan liberteryenizminin temel taahhütlerini tarif etmemi isteseydiniz, bunu yaklaşık bir dakika içinde yapabilirdim. Serbest piyasalar, sınırlı devlet, bireysel haklar, devlet gücüne şüpheyle yaklaşma, serbest ticaret, açık ya da liberal göç politikası, dış politikada bir tür müdahalecilik karşıtlığı ve yürütme yetkisi üzerinde anayasal sınırlamalara güçlü bir vurgu. Elbette sınırda kalan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberteryenizm-miti-matt-zwolinski/">Liberteryenizm Miti &#8211; Matt Zwolinski</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Çeviren Atilla Yayla</em></p>
<p>2015 yılında benden Amerikan liberteryenizminin temel taahhütlerini tarif etmemi isteseydiniz, bunu yaklaşık bir dakika içinde yapabilirdim. Serbest piyasalar, sınırlı devlet, bireysel haklar, devlet gücüne şüpheyle yaklaşma, serbest ticaret, açık ya da liberal göç politikası, dış politikada bir tür müdahalecilik karşıtlığı ve yürütme yetkisi üzerinde anayasal sınırlamalara güçlü bir vurgu. Elbette sınırda kalan örnekler ve iç tartışmalar vardı; ama hareketin ağırlık merkezi yeterince açıktı ve ona kabaca işaret etmek mümkündü.</p>
<p>Aynı şeyi bugün, on yıl sonra yapmaya çalıştığınızda ise neredeyse hemen zorlukla karşılaşırsınız. Liberteryenizmin kamusal yüzü olan, harekete bitişik duran ve son birkaç yılda podcast’ler, YouTube, X ve teknoloji-entelektüel ağlar üzerinden kitlelere ulaşan kanadında, ağırlık merkezi on yıl önce tahayyül bile edilemeyecek biçimde kaymış durumda. Belki de Amerikan finans çevrelerinde liberteryenizme en yakın ve en etkili figür olan <a href="https://www.cato-unbound.org/2009/04/13/peter-thiel/education-libertarian/">Peter Thiel</a>, J.D. Vance’in Senato kampanyasını finanse etti ve onun Trump çevresine girmesine yardımcı oldu; Vance bugün artık kendisini <a href="https://www.theargumentmag.com/p/god-orban-and-jd-vance">açıkça post-liberal</a> olarak tanımlıyor. Amerika’nın en çok dinlenen iki liberteryen podcast yayıncısı Dave Smith ve Tom Woods ise göç konusunda Trumpçılıkla ortak bir çizgiye gelmiş durumda. Dinleyici kitlelerinin kayda değer bir bölümü de bu değişime eşlik etti.</p>
<p>Tablo, liberteryen hareketin akademik kanadında ise farklıdır; muhtemelen bu Substack’in birçok okuru liberteryenizmle ilk kez bu kanat üzerinden tanışmıştır. Üniversitelerdeki klasik liberaller ve liberteryenler, ayrıca Reason dergisi çevresi ile<a href="https://www.theargumentmag.com/p/god-orban-and-jd-vance"> Cato</a> ve <a href="https://theihs.org/">Institute for Humane Studies</a> gibi kurumlarda yer alan isimler büyük ölçüde eski pozisyonlarında kaldılar — açık göçü, serbest ticareti, yürütme yetkisinin sınırlandırılmasını ve anayasal kısıtları savunmaya devam ettiler; üstelik çoğu, yönetimin en keskin eleştirmenleri arasında yer aldı. <a href="https://reason.com/people/ilya-somin/">Ilya Somin</a>, son bir yılı neredeyse durmaksızın yönetimin anayasal sınırlara saldırılarını yazmakla geçirdi. Yakın dönemin en önde gelen liberteryen siyasetçisi sayılabilecek Justin Amash da tavizsiz bir tutum aldı. Bu ideolojik olarak ısrarcı isimler şimdi, popüler hareket içindeki eski yol arkadaşlarının 2015’te liberteryen çevrelerde alay konusu olacak türden argümanlar ileri sürdüğünü izliyorlar; bazıları da bir zamanlar ait olduklarını düşündükleri hareket içinde kendilerini yabancı gibi hissediyor.</p>
<p>Neler oluyor?</p>
<p>Buna verilebilecek cevaplardan biri — ki çoğu liberteryenin içgüdüsel olarak başvurduğu cevap budur — hangi taraf savrulduysa onun artık gerçekten liberteryen olmadığıdır. Hikâyeyi kimin anlattığına bağlı olarak, ya Thiel-Vance kanadı liberteryenizmi terk ederek gerici bir milliyetçiliğe savrulmuştur ya da Reason çevresi, karşı çıkması gereken liberalizme teslim olmuştur. Her iki kamp da diğerini, hareketin gerçek ilkelerini kaybetmiş sahte liberteryenler olmakla suçlamaktadır.</p>
<p>Ben farklı bir teşhis önermek istiyorum: Her iki kamp da gerçek anlamda liberteryendir; liberteryenizmin kimin gerçekten liberteryen sayılacağı sorusunu çözememesinin sebebi ise, liberteryenizmin liberteryenlerin çoğu zaman varsaydığı kadar felsefî bakımdan tutarlı olmamasıdır. Bugünkü kırılma bir sapma değildir. Liberteryenizm aslında her zaman böyle görünmüştür. Biz bunu fark etmedik; çünkü yirminci yüzyılın sonlarındaki kısa bir dönemde hareketin sosyolojisi, sanki ortada bir uzlaşma varmış görüntüsü üretmişti.</p>
<p>Bu olguyu tasvir etmek için şimdiye kadar karşılaştığım en yararlı çerçeve, Hyrum ve Verlan Lewis’in yakın zamanda yayımladıkları <a href="https://global.oup.com/academic/product/the-myth-of-left-and-right-9780197680216?cc=tr&amp;lang=en&amp;">The Myth of Left and Right</a> adlı kitapta bulunuyor. Lewis kardeşlerin temel iddiası şudur: “Sol” ve “sağ” tutarlı ideolojiler değildir; onlar kabilelerdir. Sol ve sağla ilişkilendirilen siyasî pozisyonlar, altta yatan felsefî bir öz nedeniyle bir arada durmaz. Bir arada dururlar; çünkü o pozisyonlar o anda solcu ve sağcı kabilelerin benimsediği pozisyonlardır. Muhafazakârlar serbest ticaret yanlısıyken korumacılığa geçtiler; Rusya konusunda şahin iken güvercin oldular; federal gücü savunurken ondan nefret eder hale geldiler. Kabilelerin önce, ideolojilerin ise sonra geldiğini gördüğünüzde bu değişimler artık şaşırtıcı görünmez. İnsanlar çoğu zaman sosyolojik nedenlerle — aile, arkadaş çevresi, hayatı etkileyen bir kitap ya da tek bir yankı uyandıran mesele yüzünden — bir kabileye bağlanır; sonra da toplumsal uyum saikiyle o kabilenin pozisyonlarını benimserler. Kabile değiştikçe pozisyonlar da değişir. Hepsini birbirine bağladığı varsayılan “öz” ise sonradan anlatılan bir hikâyeden ibarettir.</p>
<p>Lewis kardeşler liberteryenizm hakkında yazmıyorlar — onların hedefi siyasî yelpazenin bütününe ilişkin özcü yorumdur. Ama onların çerçevesi, benim hem liberteryen hareketin içinde geçirdiğim yıllar boyunca hem de onun entelektüel tarihini izlerken zaten sezdiğim bir şeye kelime dağarcığı kazandırdı. Liberteryenizm, Lewis tezinin bir istisnası değildir. Aynı olgunun daha küçük ölçekli bir versiyonudur; hatta felsefî iddialarının yüksekliği, nereye bakacağınızı bir kez öğrendiğinizde, kabilesel dinamikleri görmeyi daha da kolaylaştırmaktadır.</p>
<p>İzninizle, önce bu tarihin kısa versiyonuyla başlayayım; bunun daha uzun hali<a href="https://press.princeton.edu/books/hardcover/9780691155548/the-individualists"> The Individualists’ta</a> anlatılıyor. “Libertarian” terimi, 1850’lerde, Joseph Déjacque adlı Fransız bir anarşo-komünistin kendisini tanımlamak için kullandığı bir sıfat olarak ortaya çıktı. Déjacque, özel mülkiyet ile devletin aynı madalyonun iki yüzü olduğuna ve gerçek anlamda özgürlüğe bağlılığın her ikisinin de ortadan kaldırılmasını gerektirdiğine inanıyordu. On dokuzuncu yüzyılın büyük kısmında “libertarian” terimi, kimisi özel mülkiyeti savunan, kimisi reddeden çeşitli anarşistler tarafından, kendilerini otoriter sosyalistlerden ayırmak için kullanıldı. Yani terim bilinçli biçimde bugün “sol” diyeceğimiz yerde konumlandırılmıştı.</p>
<p>Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde ise bu etiket, neredeyse genel bir anti-otoriteryanizm anlamına gelecek kadar genişlemişti. Charles Sprading’in <a href="https://cdn.mises.org/Liberty%20and%20the%20Great%20Libertarians_2.pdf"><em>Liberty and the Great Libertarians</em></a> (1913) adlı kitabı, “libertarian” terimini “Cumhuriyetçiler, Demokratlar, Sosyalistler, Tek Vergiciler, Anarşistler ve Kadın Hakları savunucuları”nı kapsayacak şekilde kullanıyordu — yani gerçekten çok geniş bir çatı söz konusuydu ve bu çatıyı bir arada tutan tek şey, başkalarına kendi görüşlerini zor yoluyla dayatmama taahhüdüydü. Birkaç on yıl sonra, Leonard Read ve Foundation for Economic Education gibi isim ve kurumların etkisiyle “libertarian” terimi daraldı ve serbest piyasaları ile sınırlı devleti desteklemek anlamına gelmeye başladı. 1970’lere gelindiğinde ise Nozick-Rand-Rothbard sentezi, terimi daha da daraltmıştı; öyle ki birçok liberteryen, bu etiketi rasyonalist, hak temelli ve serbest piyasacı mutlakçılığın belli bir biçimiyle neredeyse eş anlamlı görmeye başladı.</p>
<p>Ama işler orada kalmadı. 1990’larda ve 2000’lerin başlarında bu etiket yeniden parçalandı. <a href="https://bleedingheartlibertarians.com/">“Bleeding-heart libertarians”</a> denilen çevreler toplumsal adalet hakkında konuşmaya başladı. <a href="https://c4ss.org/">Sol-liberteryenler,</a> gerçekten var olan kapitalizmi eleştirmek için Tucker ve Proudhon’a başvurdular. <a href="https://rothbardrockwellreport.substack.com/p/the-case-for-paleolibertarianism">Paleoliberteryenler</a> ise ters yöne giderek kültürel sağ ile ittifaklar kurdular. Bugün, 2020’lerde ise teknoloji sağı, neo-reactionary hareket ve Thiel-Musk çevresinin yükselişi, göç, ticaret, yürütme yetkisi ve ifade özgürlüğü konusundaki görüşleri yirmi yıl önceki liberteryenlere neredeyse tanınmaz gelecek yeni bir kendini liberteryen diye tanımlayan kesim ortaya çıkardı.</p>
<p>Lewis çerçevesi böyle bir kaymayı öngörür. Özcü bir çerçeve ise öngörmez. Eğer liberteryenizm gerçekten sabit bir felsefî öz tarafından tanımlanıyor olsaydı, bu tür savrulmalar görmezdiniz. Etiketin zamanla belirsizleşmesini değil, tersine daha da kesinleşmesini beklerdiniz. Liberteryen ilkelerin gerçekte neyi gerektirdiğine dair birikimli bir yakınlaşma görürdünüz; tekrar tekrar yaşanan parçalanma ve yeniden parçalanma döngüleri değil. Oysa fiilen gördüğümüz örüntü — anlamı, hareketin sosyolojik bileşimi değiştikçe değişen bir etiket — tam da Lewis kardeşlerin sol ve sağ için anlattığı örüntüdür.</p>
<p>İkinci kanıt ise teoriktir ve benim için daha belirleyici olan budur. Mesele şu ki, liberteryenizmin temel ilkeleri, liberteryenlerin bazen onlara yüklediği işi gerçekte yapamaz. Bu ilkeler, somut siyasî sorulara belirli ve kesin cevaplar üretmek için fazla açık uçludur.</p>
<p>Mesela mülkiyeti ele alalım; bu, liberteryenizmin sahip olduğu en yerleşik çekirdeğe en yakın şeydir. Mülkiyet haklarını savunduklarını söyleyen liberteryenler, bu hakların neyi gerektirdiği konusunda radikal biçimde ayrışırlar. Herbert Spencer ve Lysander Spooner, fikrî mülkiyetin mülkiyet haklarının dümdüz bir uzantısı olduğunu düşünüyordu; Murray Rothbard ise bunun mülkiyet haklarına hakaret olduğunu düşünüyordu. Henry George, toprağın diğer mülkiyet türlerinden kategorik olarak farklı olduğunu ve haklı olarak toplumun mülkü sayılması gerektiğini savunuyordu; Rothbard ise bu görüşü “entelektüel ve ahlâkî bakımdan küçümsemeye bile değmeyecek” bir görüş olarak nitelendiriyordu. Benjamin Tucker, toprak üzerindeki meşru mülkiyetin ancak sürekli fiilî kullanım ve işgal ile mümkün olduğunu düşünüyordu; Robert Nozick ise sahipsiz toprağın ilk ediniminin bir kez gerçekleştiğinde kalıcı haklar doğurduğunu savunuyordu. Yani burada, aynı temel taahhüdü savunduğunu söyleyen liberteryenler var; ama o taahhüdün gerçekte ne olduğu konusunda birbirlerinden kökten ayrılıyorlar.</p>
<p>Aynı hikâye, liberteryenizmin diğer tüm temel ilkeleri için de geçerlidir. Saldırmazlık ilkesi çevre kirliliğine izin verir mi? Bu, “saldırganlık”ı nasıl tanımladığınıza ve kimin mülkiyet haklarını tanıdığınıza bağlıdır; liberteryenler ise her iki konuda da keskin biçimde ayrılırlar. Bireycilik açık sınırları mı gerektirir, yoksa <a href="https://mises.org/library/book/democracy-god-failed">Hans-Hermann Hoppe’nin</a> savunduğu türden dışlayıcı “ahit/covenant toplulukları”na izin mi verir? Aynı temel öncülleri paylaşan liberteryenler bu konuda zıt sonuçlara ulaşırlar. Otoriteye şüpheyle yaklaşmak anarşizme mi götürür, yoksa sadece minimal devlete mi? Liberteryenler <a href="https://mises.org/mises-daily/robert-nozick-and-immaculate-conception-state">1970’lerden beri</a> bunun hakkında tartışıyorlar ve 2075’te de tartışmaya devam edecekler.</p>
<p>Daha derin nokta, liberteryenlerin bu sorularda tesadüfen anlaşamıyor olması değildir. Asıl mesele, temel ilkelerin sonuçları yeterince belirlememesidir. Mülkiyet haklarına bağlılık, size mülkiyetin ne olduğunu, nasıl edinildiğini, nesiller boyunca miras yoluyla aktarılıp aktarılamayacağını, fikirlere uygulanıp uygulanamayacağını, toprağın özel bir durum olup olmadığını ya da mülkiyet temelli iddialar çatıştığında ne olacağını söylemez. Saldırmazlık ilkesine bağlılık, size neyin saldırganlık sayıldığını, saldırganlığa karşı savunmanın ne olduğunu ya da her biri kendini haksızlığa uğramış gören tarafların rakip iddialarını nasıl tartmanız gerektiğini söylemez. Bireyciliğe bağlılık ise kolektif eylem problemleri, miras alınmış yükümlülükler veya bireysel hayatların yapılar içine gömülü oluşunun diğer bütün biçimleri hakkında nasıl düşünmeniz gerektiğini söylemez.</p>
<p>Bu ilkeler bazı işleri yapar. Mesela devlet sosyalizminin ya da totalitarizmin daha uç biçimlerini dışarıda bırakırlar. Ama siyasî hayatımızdaki tartışmalı meseleler hakkında belirli liberteryen pozisyonlar üretmek için gereken işin yanına bile yaklaşamazlar. Bu da şu anlama gelir: Liberteryenler bu tartışmalı sorularda belli pozisyonlara vardıklarında, asıl iş başka bir yerde yapılıyordur — ilkelerin belli bir yorumu, tarihin belli bir okunuşu, belli ampirik varsayımlar ve hangi ödünleşmelerin önemli olduğuna dair belli sezgiler toplamı tarafından. Ve bu yorumlar, okumalar, varsayımlar ve sezgiler de, çoğumuz açısından, bağımsız felsefî muhakemenin ürünü değildir. Bunlar, liberteryenizme hangi sosyolojik güzergâhtan girdiğimizden kaynaklanır — okuduğumuz kitaplar, karşılaştığımız hocalar, bizi yetiştiren kurumlar ve şekillendirici bir dönemde tartıştığımız akranlar.</p>
<p>Liberteryenizm içindeki bugünkü kırılmanın bu kadar aydınlatıcı olmasının sebebi de budur. Teknoloji-sağı kanadı ile akademik klasik-liberal kanat, liberteryen ilkeler konusunda anlaşmazlık içinde değildir. Her iki taraf da aynı mülkiyet, özgürlük, bireysel haklar ve iktidara şüpheyle yaklaşma söz dağarcığını kullanıyor. Anlaşmazlık, bu söz dağarcığının nasıl yorumlanacağı ve bugünün tartışmalı meselelerine nasıl uygulanacağı konusunda ortaya çıkıyor — ve bu yorumlar, liberteryen felsefenin mantığını değil, alt-kabilelerin sosyolojisini izliyor. Teknoloji-sağı çizgisi, liberteryenizme belli kurumsal kanallardan girdi (Founders Fund, bazı podcast’ler, belli bir internet entelektüelleri kümesi) ve bir yöne gidiyor. Akademik klasik-liberal çizgi ise farklı kurumsal kanallardan geldi (IHS, Cato, Liberty Fund seminer ağı, Mont Pelerin) ve başka bir yöne gidiyor. Her iki taraf da aslında liberteryenlerin her zaman yaptığı şeyi yapıyor: ortak öncüllerden, kendi özel entelektüel topluluklarının duyarlılıklarına uygun sonuçlar çıkarıyorlar.</p>
<p>Özcü bakış açısı, taraflardan birine “sahte” demeden bunu açıklayamaz. Sosyolojik bakış açısının buna ihtiyacı yoktur. O sadece şunu söyler: Liberteryenizm, diğer her ideolojik kimlik gibi, esasen bir dizi sosyolojik sabitleyici tarafından ayakta tutulur — kurumlar, okumalar, dostluklar, teamüller — ve bu sabitleyiciler değiştiğinde ya da çeşitlendiğinde, görüşler de değişir. Arkadaşlarımdan biri, kendisini hâlâ liberteryen olarak tanımlarken Trump tarzı göç kısıtlamalarına yeni bir sempati duymaya başladığında, bu onun tutarsız olduğu anlamına gelmez. O, parçası olduğu kabilenin sosyolojik bileşimindeki bir değişime cevap veriyor ve ona uyan bir felsefeyi geriye dönük olarak inşa ediyor. Kaldı ki, bunu yapan sadece o değil; kendimizi yerimizde kalmış hisseden geri kalanlarımız da aynısını yapıyoruz. Bizim “yerimizde kalmamız” da başka ama aynı ölçüde sosyolojik bir sabitlenmenin ürünüdür. Hiçbirimiz saf liberteryen aksiyomlardan belirli siyasî pozisyonlara ulaşmıyoruz. Aksiyomlar bu işi yapacak kadar güçlü değil; zaten biz de başlangıçta bedensiz, salt felsefî muhakeme yapan varlıklar değiliz.</p>
<p>Bu argümanın nihilizmle biten bir versiyonu da vardır: Eğer liberteryenizm büyük ölçüde sosyolojiden ibaretse, neden onunla uğraşalım? Benim çıkardığım sonuç bu değil; Lewis kardeşlerin çıkardığı sonuç da bu değil. Onların The Myth of Left and Right’ın sonunda önerdikleri şey bir tür tikellikçilik. Eğer siyasî yelpaze gerçek bir özü takip etmiyorsa, o zaman siyaseti tek bir eksen üzerinde pozisyonlar belirleyerek düşünmeye çalışmamalıyız. Aksine ayrıştırmalıyız — meseleleri tek tek ele almalı, her birini kendi şartları içinde düşünmeli ve sonuçlarımızı, ortaya çıkan örüntü mevcut ideolojik kalıplardan hiçbirine tam uymasa bile, somut vakayı nereye götürüyorsa oraya kadar götürmeliyiz.</p>
<p>Bu yaklaşım bana oldukça sempatik geliyor; sadece mevcut argüman beni oraya ittiği için değil. Zaten başka gerekçelerle de savunmak isteyeceğim çoğulcu ve ideoloji-dışı bir ahlâk ve siyaset felsefesi duyarlılığıyla uyumlu. <a href="https://plato.stanford.edu/entries/berlin/">Isaiah Berlin</a>’in değer çoğulculuğu, <a href="https://plato.stanford.edu/entries/williams-bernard/">Bernard Williams</a>’ın sistematik etik teoriye kuşkuyla yaklaşımı ve birçok iyinin bulunduğunu, bunların birbirine indirgenemeyeceğini ve tek tek somut vakalara ilişkin pratik hikmetin bir ana ilkenin uygulanmasıyla ikame edilemeyeceğini savunan uzun gelenek — bunların tümü bana, Ayn Rand ya da Murray Rothbard gibi isimlerin tek bir aksiyomdan her vakaya uygulanacak siyaset felsefesi türeten monizmine göre çok daha yakın geliyor.</p>
<p>Dolayısıyla liberteryenizmi kısmen sosyolojik bir olgu olarak görmenin doğru tepkisi, liberteryen görüşlere sahip olmaktan vazgeçmek değildir. Doğru tepki, o görüşleri farklı bir ruh haliyle taşımaktır — bir aksiyomdan türetilmiş kesin sonuçlar olarak değil, tek tek meseleler hakkında elimden geldiğince dikkatle düşünerek ulaştığım geçici pozisyonlar olarak; liberteryen ilkeleri de tek ve yeterli belirleyici olarak değil, önemli girdilerden biri olarak görmek. Bazı meselelerde — kitlesel hapsedilme, meslek lisanslama kartelleri, uyuşturucu savaşı, kapalı sınırlar — kendimden eminim. Bazılarında ise — iklim politikası, emek örgütlenmesi, antitröst, yapay zekânın düzenlenmesi — çok daha az eminim; çünkü miras aldığım gelenek birden fazla savunulabilir cevap sunuyor ve hangisine ulaştığımdan tam emin değilim. Mesele mesele ilerleyen bu türden bir ihtiyatlılık, ideoloğun kesinliğinin yanında zayıflık gibi görünebilir. Ama ben bunun, liberteryen ilkeleri ciddiye almanın gerçekten gereken bir tutum olduğunu düşünmeye başladım; özellikle de bu ilkelerin, ideolojik kesinliğin onlardan talep ettiği işi yapacak kadar güçlü olmadığını bir kez gördükten sonra…</p>
<p>* <a href="https://substack.com/@mattzwolinski">Matt Zwolinski</a>, University of San Diego’da felsefe hocasıdır.</p>
<p>** Yazı, <a href="https://bleedingheartlibertarian.substack.com">https://bleedingheartlibertarian.substack.com</a> adlı sitede 20 Nisan 2026’da <a href="https://bleedingheartlibertarian.substack.com/p/the-myth-of-libertarianism">yayınlandı</a>.</p>
<p><em>Bu yazının çevirisinde AI’dan yararlanıldı.</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberteryenizm-miti-matt-zwolinski/">Liberteryenizm Miti &#8211; Matt Zwolinski</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>M. Brett Wilson Eleştirisi: Devlet Tarikat Şeyhlerine Zulmetti mi?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/m-brett-wilson-elestirisi-devlet-tarikat-seyhlerine-zulmetti-mi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cihan Güneş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Apr 2026 14:52:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209006</guid>

					<description><![CDATA[<p>M. Brett Wilson’un “New Perspectives on Turkey”de taze yayımlanan “Sufi leaders in the early Turkish Republic: profession, privilege, and persecution (1925–1950)” makalesi, son günlerde sosyal medya akışımın adeta gediklisi oldu. Makalenin iddialı bir amacı var: Yazar, “erken Cumhuriyet’te Sufi liderlerin (tarikat şeyhleri veya liderleri) sistematik bir baskı ve zulümle karşılaştığı iddiası şüphelidir; aksine dönemin idaresi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/m-brett-wilson-elestirisi-devlet-tarikat-seyhlerine-zulmetti-mi/">M. Brett Wilson Eleştirisi: Devlet Tarikat Şeyhlerine Zulmetti mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>M. Brett Wilson’un “<a href="https://www.cambridge.org/core/journals/new-perspectives-on-turkey"><em>New Perspectives on Turkey</em></a>”de taze yayımlanan “<a href="https://www.cambridge.org/core/journals/new-perspectives-on-turkey/article/sufi-leaders-in-the-early-turkish-republic-profession-privilege-and-persecution-19251950/">Sufi leaders in the early Turkish Republic: profession, privilege, and persecution (1925–1950)</a>” makalesi, son günlerde sosyal medya akışımın adeta gediklisi oldu. Makalenin iddialı bir amacı var: Yazar, “<a href="https://fikiryorum.net/arsiv/erken-turkiye-cumhuriyetinde-sufi-liderler-meslek-ayricalik-ve-baski-1925-1950/">erken Cumhuriyet’te Sufi liderlerin (tarikat şeyhleri veya liderleri) sistematik bir baskı ve zulümle karşılaştığı iddiası şüphelidir; aksine dönemin idaresi tarafından siyasi ve sosyal yapıya entegre edilmeye çalışılmıştır</a>” diyor. Ancak burada dikkat çekici bir nüans var: Yazar, bir nevi reddiye yazarken “şüpheli” gibi görece zayıf ve esnek bir sıfatın arkasına sığınıyor. Bir iktisat tarihçisi olarak söyleyebilirim ki; eğer elinizde koca bir paradigmayı yerle bir edecek “buz gibi” kanıtlar varsa, iddianızı bu kadar ürkekçe savunmazsınız. Bu “şüpheli” tanımlaması, aslında yazarın savunduğu tezin ne kadar kaygan bir zeminde olduğunun ve sunacağı verilerin bu büyük iddiayı taşımakta zorlanacağının ilk itirafı niteliğindedir. Makalenin henüz özet kısmında neyle karşılaşacağımın fragmanını görmüş oldum.</p>
<p>Uzmanlık alanım olmadığı için tarikatlar konusunun detaylarına vakıf değilim; ancak devletin otoriterleşme pratikleri her zaman çalışma sahamın merkezinde yer aldı. Bu yüzden makaleyi elime aldığımda aklımdaki en büyük soru şuydu: “Bir dönemde zulmün olmadığı bilimsel olarak nasıl ispat edilir?”</p>
<p>Zulmün varlığını iddia etmek kolaydır. Çünkü zulüm somuttur. Arkasında zorlama, gönülsüzlük, ekonomik yıkım, gözyaşı ve bazen de mutlak bir sessizlik bırakır. Ancak zulmün yokluğunu iddia etmek, tarihçiliğin en çetin işlerinden biridir. Bu, sadece arşivlerdeki resmî yazışmalara bakmayı değil, tarihin öznesi olan o insanların ruh dünyasına sızmayı, ne hissettiklerini anlamayı ve hepsinden önemlisi bunu okuyucuya ispat etmeyi gerektirir. Bu hipotezi savunmak, basit bir tarihçilik pratiğinin çok ötesinde, neredeyse imkânsız bir iştir.</p>
<p>Yazar bu ürkek iddiasının altından nasıl kalkacak? Artık hayatta olmayan şeyhlerin sessizliği adına nasıl konuşacak? Bizleri bu “gül bahçesi” tasvirine nasıl ikna edecek?</p>
<p>Makaleyi işte tam da bu metodolojik merakla okudum. Ancak satır aralarında ilerledikçe hayretim katlanarak arttı. Okumayı bitirdiğimde vardığım sonuç şuydu: Bu kadar teknik açıdan problemli bir makale SSCI kapsamında saygın bir dergiden nasıl kabul alabilir? Mesele artık sadece yazarın hipotezinin doğruluğu veya yanlışlığı değil; mesele, makalenin akademik teknik standartlar açısından göz ardı edilemeyecek kadar büyük yapısal hatalar içermesidir. Normal şartlar altında, bilimsel niteliği korumakla yükümlü bir dergi heyetinin bu çalışmayı daha hakem sürecine sokmadan “desk reject” (masa başı reddi) ile geri göndermesi gerekirdi.</p>
<p><img decoding="async" class="size-full wp-image-209012 alignleft" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/new_perspectives-on-turkey.jpg" alt="" width="180" height="270" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/new_perspectives-on-turkey.jpg 180w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/new_perspectives-on-turkey-150x225.jpg 150w" sizes="(max-width: 180px) 100vw, 180px" />Görünen o ki, dergi yönetimi bu noktada sınıfta kalmıştır. Bu yüzden, o hakkıyla yapılmayan hakemliği şimdi ben burada, kamuoyunun önünde yapacağım. Wilson’un ulaştığı sonuçlardan ziyade, kendisini o sonuçlara götüren problemli adımları masaya yatıracağım. Çünkü bilimsel bir çalışmayı konuşulmaya değer kılan şey, vardığı liman değil, o limana hangi haritayla ve hangi gemiyle ulaştığıdır.</p>
<p>İşte bu yöntemsel kör noktalara ve akademik disiplini zorlayan boşluklara dair itirazlarımı madde madde açmaya başlıyorum:</p>
<p><strong>Kendiyle Çelişmenin Zirvesi: “Zulüm mü? O da Ne?”</strong></p>
<p>Wilson’ın makalesi, henüz giriş bölümünde kendi kendini tekzip eden trajikomik bir paradoksa imza atıyor. Yazar, 1925 sonrasını tasvir ederken bizzat şunları sıralıyor: Tekkeler kanunla yasaklandı, vakıf mülklerine ve liderlerin varlıklarına el konuldu, tüm unvanlar lağvedildi, şeyhlerin mesleklerini icra etmeleri suç sayıldı ve basın bu insanları “parazitler”, “şarlatanlar” olarak hedef gösterdi. Tüm bu ağır tabloyu bizzat kendi cümleleriyle kuran yazarın, bir sonraki satırda “zulüm anlatısına şüpheyle yaklaşıyorum” demesi absürt derecede tuhaftır. Demek ki yazarın zulüm ifadesinden anladığı şey başka bir şey olmalı. Yazarın zulüm ifadesinden ne anladığı sonuç yazısındaki, dönemin idaresinin sufi liderlere yönelik tutumunu Fransız Devrimi’ndeki ruhban katliamları, Sovyetler’in onbinlerce din görevlilerini kurşuna dizmesi, Orta Asya’daki 40 bin dini liderin infaz edilmesi ile kıyaslamasından anlaşılmaktadır. Yazarın savunusundan “kan akmazsa zulüm şüphelidir” gibi acayip bir anlam çıkıyor.</p>
<p>Peki. Siyasî gücü elinde tutan bir grubun, görece zayıf bir grubu baskı altına alıp mülksüzleştirmesi, onları yeraltına itmesi ve yüzyıllık kültürel sermayelerini (kütüphanelerini, unvanlarını) bir gecede yok etmesi başlı başına bir sosyal ve kültürel zulüm değil midir?</p>
<p>Wilson, tarikat şeyhlerinin 1925 sonrası imam, kütüphaneci veya öğretmen olarak devlet memuru olmalarını bir entegrasyon başarısı olarak sunuyor. Ancak bu entegrasyonun ne kadar gönüllü olduğu, en başta sıraladığı el koyma ve yasaklamalardan bellidir. O halde gönülsüz olan bu entegrasyonun kendisi zulüm olarak değerlendirilemez mi? Mülküne el konulan, unvanı alınan ve toplum önünde aşağılanan bir kişinin, aç kalmamak için devletin kendisine sunduğu memuriyet kadrosuna geçmesini bir “başarı hikâyesi” gibi okumak, tarihin özneleriyle alay etmektir. “İyi ki tekkelerimiz kapatıldı da kütüphaneci olduk” diyen Sufi lider var mı acaba?</p>
<p>Daha da önemlisi; “zulüm” gibi son derece öznel ve duygusal bir ifadeyi akademik bir makalenin ana çalışma nesnesi haline getirmek bana göre metodolojik bir hatadır. Biz akademik tarihçiler, kişisel günlüklerimizde yer bulabilecek bu tür öznel yargıları test etmeye kalkmayız; biz kanıtların işaret ettiği buz gibi soğuk yargılarla ilgileniriz. Wilson&#8217;ın öznel bir kavramı merkeze alarak yola çıkması, çalışmanın bilimsel bir analizden ziyade bir propaganda metnine dönüştüğünün en açık kanıtıdır.</p>
<p>Peki, yazarın reddiye yazdığı bu “zulüm iddiası” akademik dünyada kim tarafından, hangi ciddi çalışmayla temsil ediliyor? Wilson bu iddiayı kiminle tartışıyor?</p>
<p><strong>Öznesi Belli Olmayan Reddiye </strong></p>
<p>Wilson makalesinde, “laiklik karşıtı, dindar entelektüeller” (anti-secularist, devout intellectuals) arasında Erken Cumhuriyet’in Sufi liderlere şiddetli bir zulüm uyguladığına dair köklü bir görüş olduğunu iddia ediyor. Ben bu literatürü bilmiyorum ve haliyle hangi akademik tarihçilerin bu yönde çalışma yayınladığını da merak ettim. Wilson’ın yaygın olduğunu iddia ettiği bu devasa “zulüm külliyatına” dair gösterdiği tek bir kanıt var: Necip Fazıl Kısakürek ve onun 1969 tarihli “<em>Son Devrin Din Mazlumları</em>” eseri.</p>
<p>İşte meselenin akademik fiyaskoya dönüştüğü nokta burasıdır. Necip Fazıl Kısakürek <img fetchpriority="high" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-209015" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Son-devrin-din-mazlumlari-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Son-devrin-din-mazlumlari-300x300.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Son-devrin-din-mazlumlari-150x150.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Son-devrin-din-mazlumlari-768x768.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Son-devrin-din-mazlumlari-696x696.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Son-devrin-din-mazlumlari.jpg 800w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /> profesyonel bir tarihçi değildir; o bir şair, bir edip ve her şeyden önce bir ideologdur. Bir akademik makalenin, bir şairin ajite edici eserini ciddiye alıp ona reddiye yazmak için yola çıkması görülmüş şey değildir. Kısakürek’in bu tezini ciddiye alıp akademik düzeyde savunan tek bir akademik çalışma var mı? Wilson makalesinde böyle bir atıf sunamıyor.</p>
<p>Daha da vahimi; Hülya Küçük ve İsmail Kara gibi tarikatlar konusunda uzmanlaşmış yetkin akademisyenlerden bahsediyor. Ancak bu isimlerin hiçbiri zulüm anlatısını destekleyen radikal bir iddiada bulunmuyor. Dolayısıyla zulüm iddiasının sahibi akademik değil, konuyla ilgili akademik yazı yazanlar ise zulümden bahsetmiyor.</p>
<p>O halde sormak gerekir: Wilson’ın savaştığı bu “laiklik karşıtı, dindar entelektüeller” kimdir? İsimleri nedir? Hangi makaleleri yazmışlardır? Cevap yok.</p>
<p>Anlaşılan o ki Wilson, kendi iddiasını güçlendirmek için bir antagonist (karşıt güç) yaratmak zorundaydı ve çareyi hayalet bir kitle uydurmakta buldu. Akademik literatürde karşılığı olmayan bir iddiayı, sırf reddiye yazabilmek için genel bir kanı gibi sunmak, bir tarihçilik metodolojisinden ziyade, reddettiği Necip Fazıl’ın ideolojik yöntemine benzemektedir.</p>
<p><strong>İstatistiksel Verinin Şeffaf Olmaması: Kayıp 99 kişi </strong></p>
<p>Wilson makalesinde, çalışmasının temelini 121 Sufi liderden oluşan ve kendi hazırladığı bir veri tabanına dayandırdığını iddia ediyor. Ancak ortada devasa bir bilimsel sorun var: Bu veri tabanı yayınlanmamış ve kamuoyuna açıklanmamıştır. Sosyal bilimlerde “veri tabanı geliştirilme aşamasındadır” diyerek kesin yargılara varılamaz. Madem hazırladığınız veri tabanı henüz açıklayabilecek kadar gelişmemişti, bu yetersizliğin ortaya çıkardığı sonuçlara nasıl güvenerek çalışma tamamladınız?</p>
<p>Ayrıca açıklanmayan veri tabanının olduğu bir çalışmada bulguların doğrulanabilirliğini nasıl test edeceğiz?</p>
<p>Bir okuyucu olarak soruyorum: Bu 121 kişi kimdir? Hangi tarikatlara, hangi coğrafyalara dağılıyorlar? Örneğin, Mevlevilerin entegrasyon oranı ile Nakşibendilerinki aynı mıdır? Veri tabanı açıklanmadığı için yazarın bu isimleri hangi kriterlerle seçtiğini, örneklemin ne kadar tarafsız olduğunu anlayamıyoruz. Wilson, veriyi gizleyerek okuyucuya tek bir seçenek bırakıyor: Bana güvenin. Oysa gerçek bir tarihçi “Bana güvenin” demez; “İşte belgeler, işte isimler, buyurun siz de test edin” der.</p>
<p>Makalede 121 kişiden sadece 22 tanesinin ismi (Mehmet Zahid Kotku, Veled Çelebi, Selahattin İnan gibi) metin içinde zikredilmektedir. Peki, geri kalan 99 kişi nerede?  Yazar, elindeki örneklemin tamamını şeffafça paylaşmak yerine, bazı seçilmiş isimleri makalenin başlıklarına adeta birer “tuzluk” gibi serpiştirmeyi tercih etmiştir. Bu 121 bireyin kimliklerini ve mensubiyetlerini bir tablo halinde ekte sunmak en fazla iki sayfa alırdı. Niçin yapılmadı? Bu gizlilik, akla şu soruları getiriyor:</p>
<p>Acaba yazar, açıklamadığı isimlerin hayat hikâyelerinin makalenin ana iddiasıyla çeliştiği için mi onları saklıyor?</p>
<p>Yoksa sadece kendi fikrini destekleyen uyumlu liderleri seçtiği belli olmasın diye mi bu yolu tercih ediyor?</p>
<p>Daha da vahimi; yazar örneklemini hangi “evren” içinden seçtiğini de açıklamıyor. Bir sosyal bilim çalışmasında evreni ve örneklem seçim yöntemini açıklamak zorunluluktur. SSCI indeksli bir derginin bu kadar temel bir hatayı görmezden gelmiş olması inanılır gibi değil. Bu durum makalenin doğrudan reddedilmesi (reject) için yeterli bir gerekçedir.</p>
<p>Meseleyi bir ekonomi tarihçisi olarak şöyle somutlaştırayım: Ben çıksam ve desem ki; “Osmanlı İmparatorluğu Avrupa&#8217;nın en yüksek kişi başına düşen milli gelirine sahipti!”. Kanıt olarak da kimseye göstermediğim, adına da “Osmanlı Milli Gelir Veri tabanı” dediğim bir dosya hazırlasam, profesyonelce araştırma soruları yazıp, literatürü açıklayıp Avrupa ülkelerinin rakamlarıyla karşılaştıran şık grafikler çizsem, çalışmam ne kadar ciddiye alınır? İşte Brett Wilson&#8217;ın yaptığı tam olarak budur. Ben de kanıtımı oluşturan veri tabanımı açıklamamış oldum. O da açıklamıyor. Sosyal bilimlerde doğrulanabilirliği olmayan veri, veri değildir.</p>
<p>Görünüşte akademik, gerçekte ise “kâğıttan fikirlerle” örülmüş, kanıtı gizli iddialar yığınıyla akademik makale yazılamaz. Yazılırsa da ciddiye alınamaz. Ciddiye alınıp yayınlansa da akademik bir makalede kullanılan kaynağın gizlenmesi maalesef <u>açık bir etik ihlalidir</u>.</p>
<p><strong>Ansiklopedi Bilgisiyle Paradigma Yıkılabilir mı? (Metodolojik Kolaycılık)</strong></p>
<p>Tarihçilik zanaatının ilk kuralı, henüz lisansüstü eğitimin başında zihnimize kazınır: Aslolan birincil kaynaktır. İkincil kaynaklar (başkalarının yazdığı kitaplar, makaleler); dikkatsizlik, yanlış yorum veya manipülasyon riskini barındırır. Eğer çalışmanızı ikincil kaynaklar üzerine inşa ederseniz, sizden önceki yazarların hatalarını devralır, çalışmanızın başarısını onların becerisine bırakırsınız.</p>
<p>Peki, <a href="https://dsps.ceu.edu/people/brett-wilson">Brett Wilson</a> 121 Sufi liderin izini sürdüğü o meşhur veri tabanını oluştururken hangi kaynaklara dayanmış dersiniz? Yazar bizzat itiraf ediyor: Ansiklopediler, akademik çalışmalar ve hatıratlar. Bir tarih araştırmacısı için bu itiraf, aslında “Ben bu çalışmayı birincil kaynaklar yerine, başkalarının süzgecinden geçmiş bilgilerle kurguladım” demektir.</p>
<p>Akademik bir tarihçiden beklenen, ansiklopedi maddelerini alıp istatistiğe dökmek değildir. Aksine; o ansiklopedi maddesinin dayandığı birincil belgelere (nüfus kayıtlarına, sicillere, özlük dosyalarına, emeklilik belgelerine ve şahsî dilekçelere) inerek yeni ve özgün bir şey söylemektir. Bir tarikat şeyhinin devlet memuru olmak için yazdığı dilekçedeki mecburiyet kokan üslup, aldığı maaşın yetersizliği yüzünden düştüğü icra kaydı veya hakkında tutulan gizli polis raporu gibi birincil kaynaklar bize ansiklopedideki o ruhsuz “Şu okulda öğretmenlik yaptı” cümlesinden çok daha fazlasını anlatır.</p>
<p>Ansiklopedilerden devşirilen 121 isimle Erken Cumhuriyet’in en çetrefilli meselesini çözdüm demek, akademik bir illüzyondan fazlası değildir. Zaten ansiklopedi de temel alınacak bir kaynak değildir, sonuçtur. Eğer paradigmayı değiştirecek yargılara varmak istiyorsanız, başkalarının süzgecinden geçmiş steril bilgilerle değil, arşivin çıplak gerçeğiyle yüzleşmeniz gerekir. Yerleşik paradigmalar, böylesine tembel yazar kolaycılığıyla yıkılamaz.</p>
<p><strong>Coğrafi Yanlılık Hatası: İstanbul Üzerinden Tüm Türkiye’ye Bakmak</strong></p>
<p>Wilson’ın iddiasını üzerine inşa ettiği veritabanında yer alan Sufi liderlerin hangi şehirlerden seçildiği meselesi, çalışmanın genelleme gücünü yerle bir eden devasa bir kör noktadır. Yazar veri tabanının büyük kısmının İstanbul’dan seçildiğini itiraf ediyor ve bu konuyu makalesinde şöyle bir ifadeyle geçiştiriyor: <em>“Yine de veri tabanı, mümkün olduğunca çok bölgeden sufi tarikatların ana tekkelerini içermektedir”.</em></p>
<p>Peki. “Mümkün olduğunca” ifadesi istatistiksel olarak yüzde kaça tekabül eder? Yazar, devlet memuru olan şeyhlerin hangi meslekleri icra ettiğini %0,1 hassasiyetle oranlayıp grafikler sunabilirken, bu kişilerin coğrafi dağılımı gibi hayati bir konuyu neden belirsiz sıfatlarla geçiştirmektedir? Bu durum, yazarın metodolojik titizlikten uzak olduğunu ya da elindeki verinin zayıflığını saklamaya çalıştığını göstermektedir. Her iki ihtimal de oldukça vahimdir.</p>
<p>Makalede ismi zikredilen 22 tarikat liderinin neredeyse tamamının İstanbul merkezli olması, İstanbul elitlerinin hayatta kalma başarısını, tüm Türkiye’deki Sufi hareketlerin devletle barışması gibi sunmak makalenin en büyük metodolojik riskini doğurmaktadır.</p>
<p>İstanbul’daki tarikat şeyhleri; genellikle daha eğitimli, kozmopolit ve Osmanlı’dan beri merkez bürokrasiyle zaten iç içe geçmiş bir elit kesimi temsil ediyordu. Ancak Anadolu’nun derinliklerindeki, devletle bağı zayıf olan yerel ve kırsal şeyhlerin (özellikle Kürt coğrafyasındaki Nakşibendi ve Kadiri liderlerin) bu entegrasyon sürecine ne ölçüde dahil olabildiği sorusu yanıtsız bırakılmıştır. Wilson, Doğu ve Güneydoğu’daki tarikat ağalarının yaşadığı baskıyı, Şeyh Said veya Menemen Olayı sonrası toplu cezalandırma psikolojisini “bireysel vaka” diyerek küçültmeye çalışmaktadır. Bu, devasa bir sosyolojik gerçeği cımbızla ayıklayıp çöpe atmaktır.</p>
<p>Taşradaki baskı ve asimilasyon süreci, İstanbul’daki “kütüphaneci şeyhlerin” konforlu hayatından çok daha sert ve karanlık geçmiş olabilir. Yazarın İstanbul vitrinine bakarak tüm Anadolu hakkında “barış ve uyum” hikâyesi yazması, sadece metodolojik bir hata değil, sosyolojik bir körlüktür.</p>
<p><strong>Sadık Memur mu, Hayatta Kalma Stratejisi mi?</strong></p>
<p>Wilson, tarikat şeyhlerinin devlet memuru olmasını bir “başarı ve entegrasyon” hikâyesi gibi sunuyor. Ancak burada ıskalanan devasa bir gerçek var: Siyasî Pragmatizm. Yeni kurulan devletin elinde yetişmiş kadro olmadığı için bu eğitimli elitleri istihdam etmesi belki de bir hoşgörü değil, idarî bir zorunluluktur. Peki, yazar bu ihtimali bir araştırma sorusu olarak dikkate almış mıdır? Ne yazık ki hayır.</p>
<p>Ekonomik bir perspektifle bakarsak; geçimini sağladığı vakıf gelirlerine el konulan bir inanç önderinin devlet memuru olması bir uyum başarısı mıdır, yoksa en temel hayatta kalma stratejisi midir? Yazarın bizzat verdiği Abdülbaki Baykara örneği bu noktada trajik bir kanıttır: Kendi tekkesi kapatıldıktan sonra hayata tutunmaya çalışan Baykara, önce İstanbul Darülfünun’da Farsça öğretmeni oluyor, daha sonra kovuluyor, ardından bir Ermeni okulunda öğretmenlik yapmaya başlıyor, buna da ancak iki ay dayanabiliyor. Wilson, bir İslam tarikatı liderinin hayatta kalmak için, bir gayrimüslim okulunda öğretmenlik yapmak zorunda bırakılmasının o kişinin ruh dünyasında nasıl bir etki yaratabileceğini tahmin bile etmiyor. Keza, Fahreddin Erenden’in kendi dergâhının konut bölümünde kiracı olarak yaşamak zorunda kalması, bir entegrasyon değil, başlı başına bir trajedi hikâyesidir. Yazarın açıklamadığı veya dikkate almadığı diğer tarikat liderlerinde de bunun gibi öykülerin yaşanmış olması çok muhtemeldir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-209013 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Ahmed-Remzi-kutuphaneci.webp" alt="" width="450" height="321" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Ahmed-Remzi-kutuphaneci.webp 450w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Ahmed-Remzi-kutuphaneci-300x214.webp 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Ahmed-Remzi-kutuphaneci-150x107.webp 150w" sizes="(max-width: 450px) 100vw, 450px" /></p>
<p>Ayrıca bu kişilerin devlet kurumlarında çalışırken arka planda tarikat öğretisini devam ettirip ettirmedikleri tam olarak analiz edilmiyor. Yani “sadık memur” portresi, bir hayatta kalma maskesi olabilir. Şeyhlerin iç dünyasındaki kopuş veya zihinsel direniş, sadece dışsal meslekî verilere bakılarak anlaşılamaz. Wilson, bu temel sosyolojik riskleri verilerinden arındırmadığı için, sunduğu yüzdeler ve grafikler bilimsel bir veri olmaktan çıkıp tamamen anlamsızlaşmaya başlamaktadır.</p>
<p><strong>121 Kişiye Sorduk, Paradigmayı Yıktık! (mı Acaba?)</strong></p>
<p>Wilson’ın makalesi, tepe yöneticilerinin kariyer basamaklarını takip ederken tabandaki depremi görmeyen, tipik bir elit odaklı tarih yazıcılığı örneğidir. Yazarın temel mantığı şu: “Ben 121 tane şeyhin kariyerine baktım; çoğu devlet memuru olmuş, meclise girmiş, kütüphaneci olmuş; o zaman devletin Sufilere zulmettiği anlatısı yanlıştır”. Ancak bu bakış açısı, buzdağının suyun üstündeki kısmına bakıp denizin derinliklerini tarif etmeye çalışmaktan farksızdır.</p>
<p>Wilson’un en büyük metodolojik yanılgısı, lider ve kitle arasındaki kopuşu ıskalamasıdır. Bir tarikat liderinin, ailesini geçindirmek için devlet memuru olması ya da İbrahim Arvas örneğinde olduğu gibi meclis sıralarında sessizce oturması, o tarikata gönül veren on binlerce müridin yaşadığı kültürel travmayı yok sayabilir mi? Şeyhler, sahip oldukları eğitim, sosyal sermaye ve bürokrasiyle iç içe geçmiş aile bağları sayesinde bir şekilde koruma kalkanına sahipti. Peki ya Anadolu’nun köylerindeki dervişler? Tekkesi kapatılan ve bir araya gelmesi suç sayılan o binlerce isimsiz insana ne oldu?</p>
<p>Wilson, liderlerin entegrasyonu üzerinden koca bir tabanın yaşadığı tasfiyeyi, sessizliği ve yeraltına çekilmeyi &#8220;yok&#8221; saymaktadır. Bir yapının tepe yönetiminin sistemle bir şekilde uzlaşmış görünmesi, o yapının temsil ettiği geniş kitlenin de rejimle barıştığı anlamına gelmez. Aksine, bu durum kitlenin daha da radikalleşmesine veya derin bir zihinsel kopuş yaşamasına neden olabilir.</p>
<p>Gerçek tarihçilik, sadece meclis sıralarında oturan veya kütüphanelerde katalog yapan eski şeyhleri değil; onların kapandığında öksüz kalan tekkelerini ve o mekânların sessizliğe gömülen binlerce müridini de hesaba katmayı gerektirir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Brett Wilson’ın bu makalesi, yerleşik mutlak zulüm anlatısını kırma çabasıyla kâğıt üzerinde ufuk açıcı görünse de akademik tarihçi gözüyle bakıldığında metodolojik ve teorik açıklarıyla kör bir perspektifin ürünüdür. Bu çalışma, Tek Parti devrinin otoriter politikalarını aklama amacı güden bir propaganda metnine dönüşmüştür. Bu aklama çabası son yıllarda özellikle de tarihçi olmayan siyaset bilimcilerin bazılarında çok sık karşılaştığımız bir propaganda haline geldi. Bunu konuşmak da başka bir tartışma konusu olur.</p>
<p>Bana göre Sufilere uygulanan zorlamalar, aslında devletin otoriteyi herhangi bir alternatif grupla paylaşmak istememesinin doğrudan bir yansımasıdır. Tarihsel tabloya geniş açıdan baktığımızda, halk üzerinde nüfuz sahibi olan tüm odakların aynı akıbete uğradığını görürüz: Osmanlı hanedanı üyeleri de sürgün edilmiş ve varlıkları kamulaştırılmıştır. Ankara merkezli harekete eklemlenmeyen İttihat ve Terakki yöneticileri de tasfiye edilmiş; cemiyet binaları ve kurumları devlet kontrolüne geçmiştir.</p>
<p>Bütün bu kavganın bir arada yaşanması bir tesadüf müdür? Elbette hayır. Bu durum, siyaset bilimindeki karşılığı ister otoriterizm ister totaliterizm olsun, devletin (yani devleti yöneten dar kadronun) mutlak otoriteyi tesis etme hırsıdır. Devleti yönetenlerin asıl rahatsızlığı Sufilerin dinî pratikleri değil; bu pratiklerin çevresinde kümelenen, devlet dışı ve sivil bir otorite tesis edilme ihtimalidir.</p>
<p>Wilson’ın entegrasyon olarak ambalajladığı süreç; hanedana, İttihatçılara ve Sufilere uygulanan o devasa mülksüzleştirme ve sessizleştirme operasyonunun sadece bir parçasıdır. Bu büyük tabloyu görmezden gelerek sadece “maaş alan şeyh” rakamlarına odaklanmak, somut bir tarihsel vakayı sadece görmek istediği gibi yazmaktır.</p>
<p>Sonuç olarak; bir üniversite öğrencisinin bitirme tezinden hallice bir yöntem kullanan bu makale, inanç konusunda tarikatları rehber olarak görmeyen benim gibi birini bile ikna edememiştir. SSCI indeksli bir derginin bu denli büyük metodolojik hataları görmezden gelerek yayına onay vermesi ise tam bir hayal kırıklığıdır.</p>
<p>Buradan ilgili dergiye açık çağrımdır: Eğer kimsenin görmediği veri tabanlarıyla paradigma yıkılıyorsa, “19. Yüzyıl Osmanlısı Dünyanın En Müreffeh Ülkesiydi” başlıklı, kanıtları da sadece bende saklı fikrimi de değerlendirmeye almalarını rica ederim! Zira Wilson’ın yöntemiyle tarih yazmak, gerçekleri değil, sadece ideolog fantezilerini aydınlatıyor.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/m-brett-wilson-elestirisi-devlet-tarikat-seyhlerine-zulmetti-mi/">M. Brett Wilson Eleştirisi: Devlet Tarikat Şeyhlerine Zulmetti mi?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İranlılar ile Ne kadar Benziyoruz?</title>
		<link>https://hurfikirler.com/iranlilar-ile-ne-kadar-benziyoruz/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Burcu Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Apr 2026 13:59:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208957</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son günlerde ABD-İsrail saldırılarıyla hayatları altüst olan İranlıları düşündükçe, zihinlerimizdeki kalıpların ne kadar yüzeysel olduğunu fark etmemek mümkün değil. İran denildiğinde çoğumuzun aklına önce siyah cübbeleri, sarıkları ve sert siyasi görüntüler geliyor. Bu resim, televizyon ekranlarında ve uluslararası haberlerde sıkça tekrarlandığı için zihinlerimize yerleşmiş durumda. Oysa bu görüntünün arkasında yaşayan insanların hikâyelerine biraz yaklaştığımızda, karşımıza [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iranlilar-ile-ne-kadar-benziyoruz/">İranlılar ile Ne kadar Benziyoruz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son günlerde ABD-İsrail saldırılarıyla hayatları altüst olan İranlıları düşündükçe, zihinlerimizdeki kalıpların ne kadar yüzeysel olduğunu fark etmemek mümkün değil. İran denildiğinde çoğumuzun aklına önce siyah cübbeleri, sarıkları ve sert siyasi görüntüler geliyor. Bu resim, televizyon ekranlarında ve uluslararası haberlerde sıkça tekrarlandığı için zihinlerimize yerleşmiş durumda. Oysa bu görüntünün arkasında yaşayan insanların hikâyelerine biraz yaklaştığımızda, karşımıza hiç de yabancı olmayan bir dünya çıkıyor.</p>
<p>Tahran’da, Tebriz’de ya da küçük bir kasabada karşınıza çıkan insanların isimleri bile tanıdık: Fatma, Zehra, Zeynep, Derya, Şirin, Meryem… Erkeklerde ise Muhammed, Ali, Hüseyin, Hasan, Mehdi… Bu isimleri duyduğunuzda, sanki bir Anadolu şehrinde dolaşıyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Bu benzerlik yalnızca isimlerle sınırlı değil. Sohbet etmeye başladığınızda eğlenmeyi seven, ailelerine düşkün, misafirperver, gündelik hayatın küçük mutluluklarını önemseyen insanlarla karşılaşıyorsunuz. Tıpkı bizim gibi.</p>
<p>Savaş haberlerinde çoğu zaman sayılar konuşur: “1000’den fazla kişi hayatını kaybetti” denir. Oysa bu sayılar, ardında hayatlar barındırır. Her birinin bir adı, bir ailesi, bir evi, yarım kalan hayalleri vardır. Özellikle Minab kentinde bombalanan Şecere-i Tayyibe okulunda hayatını kaybeden kız çocuklarını düşününce insanın içi sızlıyor. Cumartesi sabahı okula giderken belki de en çok konuşulan şey, hafta sonu ailecek yapılacak planlardı. Kim bilir, belki biri yeni bir defterini arkadaşına gösterme hevesi ile gitti, diğeri öğretmenine ödevini yaptığını gösterip ondan övgü almak için heyecanla gitti. Birkaç saat sonra her şeyin değişeceğini kim bilebilirdi?</p>
<p>Tabiî bazı farklar da var, mesela bizim tatil günlerimiz Batı dünyası ile uyumlu olarak cumartesi pazar. Okuldaki katliamın cumartesi olduğunu duyunca tabiî neden cumartesi okulda o kadar öğrenci var diye araştırdığımda, İran’da Cuma Müslümanların cemaatle ibadet günü olduğu için cumanın tatil olup, cumartesinin normal iş günü sayıldığını da öğrenmiş oldum.</p>
<p>Okulun adı da ayrıca dikkat çekici: Şecere-i Tayyibe… “Temiz soy” anlamına gelen bu ifade, bize eski Türkçeyi hatırlatıyor. Osmanlıca bilmesek bile kulağımıza yabancı gelmeyen bir tamlama. Bu bile iki toplumun tarih boyunca ne kadar iç içe geçmiş kültürel bağlara sahip olduğunu gösteriyor. Aynı kelimeler, aynı çağrışımlar, aynı duygular…</p>
<p><strong>Ortak Kültürel Mirasımız</strong></p>
<p>ABD-İsrail saldırılarının hedef aldığı İsfahan yalnızca İran için değil, Türk-İslam tarihinin ortak mirası açısından da ayrı bir önem taşıyor.</p>
<p>Geçtiğimiz günlerde vefat eden ünlü tarihçi İlber Ortaylı, çeşitli ortamlarda bir Türk’ün Dubai ya da Miami gibi turistik merkezlerden önce İsfahan’ı görmesi gerektiğini özellikle vurgulamıştır. Ona göre İsfahan, mimari estetik ve şehir planlaması açısından bu bölgenin en önemli kültür merkezlerinden biridir. Nitekim şehrin kalbinde yer alan Nakş-ı Cihan Meydanı, çevresindeki saraylar ve camilerle birlikte UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer almakta ve Safevi döneminin en önemli şehircilik örneklerinden biri olarak kabul edilmektedir.</p>
<p>Bugünkü İran toprakları, başta Selçuklu Devleti olmak üzere birçok Türk devletinin önemli eserler bıraktığı bir coğrafyadır. İsfahan Selçuklular döneminde önemli bir merkez hâline gelmiş, ardından Safevi Devleti, özellikle Şah İsmail ile başlayan süreçte şehri mimari açıdan çok gelişmiştir.</p>
<p>Safeviler her ne kadar Cumhurbaşkanlığı forsunda temsil edilen 16 Türk devleti arasında yer almasa da birçok tarihçiye göre bir Türk devletidir. Bu satırları Safeviler ile Osmanlı arasında, özellikle Yavuz Sultan Selim döneminde büyük rekabet yaşandığının farkında olarak fakat 16. Yüzyıldaki olaylarla günümüzü değerlendirmemek gerektiğini düşünerek yazıyorum. Safeviler’den hoşlanmamak onların Türk-İslam devleti olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu nedenle İsfahan’da zarar gören her tarihî yapı, yalnızca İran’ın değil, Türklerin de ortak kültürel mirasının zedelenmesi anlamına gelmektedir.</p>
<p>Son günlerde meydana gelen patlamalarda bu tarihî dokunun zarar gördüğünü öğreniyoruz. Özellikle Farsça adı Çehel Sütun Sarayı olan Türkçe adı Kırk Sütün Sarayı’nın ciddi hasar aldığı, Ali Kapu Sarayı ile Nakş-ı Cihan Meydanı çevresindeki camilerde kırılan pencereler, zarar gören kapılar ve yerinden sökülen çini süslemeler olduğu ifade edilmektedir. Aynı şekilde Gülistan Sarayı da doğrudan vurulmasa bile yakınına düşen bir bombanın etkisiyle hasar görmüştür.</p>
<p>Sadece Tahran’ın, İsfahan’ın bombalanmasına ve kültürel mirasımızın kaybolmasına üzülmüyoruz elbette, geçmişte ABD’nin Irak işgali sırasında Bağdat’ın kültürel mirası da bombalandı ve birçok tarihî eser de Amerikan bombalarıyla yok oldu. Bugün dünya kültürel mirası için çok büyük hazineler barındıran Tahran’ın da Bağdat’ın akıbetine uğramasına ve bu duruma hiçbir şey yapılamamasına üzülüyoruz.</p>
<p>İranlılar ile tarihî ortak paydalarımızdan bahsederken somut olmayan kültürel mirası da atlamamak gerekir. Fars edebiyatının önemli isimlerinden Molla Cami ve Sadi-i Şirazi’nin eserleri yalnızca İran’da değil, yüzyıllar boyunca Osmanlı coğrafyasında medreselerde okutulmuştur. Gülistan ve Bostan gibi eserlerde yer alan ahlâkî öğütler, İslamiyet’ten gelen ortak değerlerin işlendiği için hem İran hem Osmanlı medreselerinde kabul görmüştür. Bunun yanında Ömer Hayyam’ın rubaileri, Osmanlı şairleri üzerinde etkili olmuştur. Fuzuli, her ne kadar Türk edebiyatının büyük şairlerinden biri olarak kabul edilse de Farsça şiirler de yazmış ve iki kültür arasında köprü kurmuştur. Bugünkü İran topraklarının Moğol istilasına uğraması üzerine Mevlana Celaleddin Rumi Konya’ya yerleşmiştir. Dünyaca tanınan Mevlana’nın ömrünün büyük kısmını Anadolu’da geçirmiş olmasına rağmen eserlerini Farsça kaleme alması bu ortaklığın göstergelerinden biridir. Farsça, Osmanlı medrese kültüründe Arapça’dan sonra en prestijli ilim ve edebiyat diliydi. Daha adını bilemediğim nice o çağın entellektüelleri, İran ve Türk toplumları arasında yalnızca etnisite ya da coğrafî değil, edebî ve fikrî anlamda da olumlu bir etkileşim bulunduğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright size-full wp-image-208968" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Iran-camii.webp" alt="" width="413" height="187" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Iran-camii.webp 413w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Iran-camii-300x136.webp 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Iran-camii-150x68.webp 150w" sizes="auto, (max-width: 413px) 100vw, 413px" /></p>
<p>Özetle, Osmanlı-Safevi rekabeti siyasi ve mezhepsel düzeyde sert olsa da Osmanlı entelektüel çevrelerinde İran kültürüne ve İranlı alimlere duyulan saygı büyük ölçüde devam etmiş, yalnızca Safevi siyasal etkisiyle bağlantılı görülen kişiler zaman zaman sert muameleye maruz kalmıştır. Fakat 16. yüzyılda dahi topyekün savaş veya rekabet mantığından kendini kurtarıp, siyasî alan ile ilmî ve edebî alanın birbirinden ayrıştırılabildiği sofistike bir toplumsal yapı olduğunu görmek ortak geçmişimiz açısından gurur verici.</p>
<p><strong>İran halkı ne istiyor?</strong></p>
<p>İran’a yönelik saldırıları kınadığınızda hemen aslında ABD’nin ve İsrail’in İran’ın geçmişi ile sorunları olmadığını, sorunlarının 1979 sonrası kurulan Molla yönetimi ile olduğunu ve Molla yönetiminin İran halkına da zulmettiğine dair iddialar duyarsınız.</p>
<p>Birçok Batılı haber ajansı İran yönetimine olan desteğin % 10-15 arasında olduğunu tahmin ediyor. Elbette İran’a saldırmak için bahane arıyorsanız, İran yönetimine dair desteği olduğundan az gösterme eğilimindesinizdir. O yüzden o cenahtan gelen bilgilere itibar etmek pek mümkün değil.</p>
<p>Muhafazakâr ve özellikle kırsalda yaşayan İran halkının yönetime ciddi bir desteği olduğuna dair bazı bilgilere ulaşmak mümkün.</p>
<p>Molla yönetimine karşı büyük bir muhalefetin olduğunu kesinlikle inkâr etmiyorum. Halkın bir kısmında Molla yönetimine karşı olan rahatsızlık nitekim çeşitli protestolar ile kendini gösterdi. En bilinenleri 1999 Öğrenci Protestoları, 2009 seçimlerini Mahmud Ahmedinejad’ın kazandığının açıklanmasına yönelik protestolar, 2017-18 yıllarında işsizlik ve hayat pahalılığının eleştirildiği protestolar, 2019 benzin zammı protestoları, 2022 Mahsa Amini protestoları ve en son olarak da Aralık 2025’teki yine para birimlerinin devalüe olması ile bağlantılı protestolar.</p>
<p>Gerçekte İran halkının Molla yönetimine dair destek oranlarını tam olarak bilmek pek mümkün değil çünkü elimizde objektif veriler yok.</p>
<p>Ülkede monarşiyi talep eden ve dolayısıyla Şah Pehlevi’nin oğlu Reza Pehlevi’yi ve Batılı değerleri benimseyen bir grup var.</p>
<p>İran halkının ideal şartlarda ne istediğinin pratikte bir karşılığı yok, çünkü sonuçta Molla yönetimi ile alternatifleri arasından bir tercih yapmak zorundalar.</p>
<p>ABD-İsrail bombalarının masum kız çocuklarının okulunu havaya uçurması ve İran’ın tarihi mirasını bombalaması insanların milli duygularını harekete geçirip her ne kadar yönetimden memnun olmasa dahi bayrak altında birleşme hareketini ortaya çıkarması beklenir. Tehlike anında insanların ve hayvanların grup dayanışmasına yönelmesi sıkça gözlemlenen bir durumdur. Hayvanlar dahi yırtıcı bir hayvanın saldırısı durumunda yavruları ortaya alacak şekilde çember oluşturur.</p>
<p>Kısacası, İran halkı tek bir görüşten oluşmuyor. Yönetimi destekleyenler, reform isteyenler, monarşiyi ve dolayısıyla Batı ile entegre bir yönetimi talep edenler aynı toplum içinde bulunuyor.</p>
<p>Fakat bildiğimiz bir şey var ki, İranlılar da aynı bizim gibi ülkesi için gerektiğinde savaşmayı göze alabilen bir millettir. Saygın Batılı üniversitelerdeki araştırmacıların düzenlediği Dünya Değerler Anketi’nin İran’da 2005’te 2667 kişiyle, 2020’de ise 1499 kişiyle yaptığı anket verileri önemli bir fikir vermektedir. Aynı anket kapsamında Türkiye’den de 2007 yılında 1346 kişiden, 2018 yılında da 2415 kişiden veri toplanmıştır. Anket kapsamında kişilere savaş olması halinde ülkeleri için savaşıp savaşmayacakları sorulmuştur. Bu soruya evet, hayır veya bilmiyorum diye cevap vermek veya hiç cevap vermemek mümkündür. Bu soruya verilen cevaplardan oluşturduğum grafiğe baktığımızda İranlıların 2005 yılından 2020 yılına kadar ülkeleri için savaşmaya evet diye yanıt vermeleri %70 civarında seyretmiştir. İran’da birçok protestolar olmasına rağmen bu soruya evet diyenlerin oranının düşmeyip aksine bir miktar artıyor olması ilginç bir sonuç.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright size-medium wp-image-208970" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/demokrasi-nobetleri-1-300x169.jpg" alt="" width="300" height="169" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/demokrasi-nobetleri-1-300x169.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/demokrasi-nobetleri-1-768x432.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/demokrasi-nobetleri-1-150x84.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/demokrasi-nobetleri-1-696x392.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/demokrasi-nobetleri-1.jpg 864w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>2007 yılında Türk halkının %93’ü bu soruya evet derken, 2018 yılında bu oran %76’ya gerilemiştir. Türkiye’deki değişim başka yazılarda ayrıca ele alınabilir fakat buradan çıkarılabilecek bir sonuç İran halkının aynı bizim kadar ülkesi için fedakârlık yapabileceğidir.</p>
<p>Şekil 1. Ülkesi için Savaşmaya Yaklaşım</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-208958 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi.jpg" alt="" width="1652" height="1082" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi.jpg 1652w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi-300x196.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi-1024x671.jpg 1024w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi-768x503.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi-1536x1006.jpg 1536w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi-150x98.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi-696x456.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/Zeynep-Ugur-Dunya-Degerler-Anketi-1068x700.jpg 1068w" sizes="auto, (max-width: 1652px) 100vw, 1652px" /></p>
<p>Kaynak: Dünya Değerler Anketi Verileri<br />
Not: Farsçada soru şu şekilde yöneltilmiştir:</p>
<p style="text-align: right;">مطمئنا، همه ما امیدواریم که جنگ دیگری در کشورمان اتفاق نیفتد، اما اگر اتفاق بیفتد، آیا شما حاضر خواهید بود برای کشورتان بجنگید؟</p>
<p>Türkçe’de soru şu şekilde yöneltilmiştir: Kuşkusuz, hepimizin dileği bir savaş olmamasıdır ama bir savaş çıkacak olsa siz de ülkeniz için savaşır mıydınız?</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iranlilar-ile-ne-kadar-benziyoruz/">İranlılar ile Ne kadar Benziyoruz?</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hür Fikir</title>
		<link>https://hurfikirler.com/hur-fikir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Ürel]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Apr 2026 06:41:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208918</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de kurulu müesses nizam başından beri “özgürlük” fikrine sıcak bakmıyordu ama 1990’lara geldiğimizde ülkede kutuplaşma giderek artıyor, herkes kendi sesine benzer seslere kulak veriyor, “öteki” mahalleyi şeytanlaştırıyor, düşünce hayatı kısır bir ortama demir atıyordu. Böyle bir ortamda Liberal Düşünce Topluluğu ile yolum kesişti. Kuruluşun özellikle 28 Şubat post modern darbe sürecinde Atilla Yayla ve Mustafa [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/hur-fikir/">Hür Fikir</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de kurulu müesses nizam başından beri “özgürlük” fikrine sıcak bakmıyordu ama 1990’lara geldiğimizde ülkede kutuplaşma giderek artıyor, herkes kendi sesine benzer seslere kulak veriyor, “öteki” mahalleyi şeytanlaştırıyor, düşünce hayatı kısır bir ortama demir atıyordu.<br />
Böyle bir ortamda Liberal Düşünce Topluluğu ile yolum kesişti. Kuruluşun özellikle 28 Şubat post modern darbe sürecinde Atilla Yayla ve Mustafa Erdoğan hocaların öncülüğünde aldığı demokratik tavır cesaret vericiydi, on yıl sonra 1 Mayıs 2007’de bu kez Anayasa Mahkemesinin demokratik yaşamın vazgeçilmez unsuru olan Mecliste yapılan Cumhurbaşkanı seçimini yok sayan, şimdi aklı başında hiç kimsenin sahip çıkamadığı “karakuşi hâkim” kararına karşı gösterdikleri haklı tepkinin yanında olmayı da onur saymıştım.<br />
Topluluğun uzun yıllardır sabırla yayınladığı Hür Fikirler platformuna, fiili çalışma dönemimden sonra ben de yazmak istiyordum, ancak bu yaşımda nasip oldu.<br />
“Hür” kelimesi çok değerli bir anlam içeriyor, keza “Fikir” sözcüğü de öyle. İnsanın, bilgi sahibi olduktan sonra bir fikre varması ve bunu özgürce ifade edebilmesinden daha yüce bir amacı olamaz.<br />
Doğar doğmaz bir kimliğin içinde açıyoruz gözlerimizi, dolayısıyla daha başlangıçta Türk, Kürt, Alevi ve Sünni gibi farklı hüviyetler taşıyoruz.<br />
Psikologlara göre “güvenli bağlanma” yoluyla anneyle bağ kuran çocuk, ergen hayatında da kendini ait hissettiği toplumun ortalama fikirlerini benimser, sorgulamaz, ondan bir tercihte bulunmasını da bekleyemeyiz, çünkü kendini o grubun içinde huzur ve güven içinde hisseder.<br />
İşte meselemiz de burada başlar, ömür boyunca sorgulanmayan bu hayat tarzı bir tuzak olmasın?<br />
Sözü uzatmayayım, sadede geleyim.<br />
Bizim yetiştiğimiz dönemlerde 2. Dünya Savaşı bitmiş ama enkaz henüz kaldırılmamıştı, insanlığın devasa sorunları vardı, yoksulluk, sefalet, sağlıksızlık, eğitimsizlik, adaletsizlik… Düşünen her genç insan bunlar nasıl çözülecek sorusunu sormaya başladı, karanlıkta bir yol aradı.<br />
Geldik 68 kuşağına, biz o zaman Trabzon’da üniversite öğrencisiyiz, o zaman yükselişte olan sol fikirlerle tanıştım. Memleket meselelerinin tartışıldığı bir toplantıda, “büyüklerimizden” birisi şöyle dedi; “çocuklar bütün bu meselelerin çözümü var; sosyalizm; zaten dünyanın hemen hemen üçte biri sosyalist ülkelerden oluşuyor, bütün sorunları çözülmüş durumda.”<br />
Genç insanın başı sonu belli bir ideolojiye angaje olması kolaydır, artık düşünme zahmetine girmemize gerek yoktu, itiraf edeyim ki bu kolayımıza da geldi, evet çözümü bulmuştuk, ülkemizi sosyalist bir düzene kavuşturmak için mücadele edecektik o kadar.<br />
Kendi adıma söyleyecek olursam bir insan hayatı için uzun sayılacak 25 yılım böyle geçti.<br />
1990’lara geldiğimizde hâlâ SSCB olarak bildiğimiz Rusya’nın başkentine doğru, şimdi AB üyesi olan bir buçuk milyon nüfuslu Estonya halkı, bu düzene itiraz ederek, ellerinde bayrakları insan zinciri yaparak yürüyüşe geçtiğinde yüreğime bir kuşku düştü ama bizim takım hâlâ eski havasında idi, “bunlar münferit geçici olaylardı, sosyalizm yaşıyor, savaşıyordu.”<br />
Yine aradan bir 30 yıl daha geçti şimdi sosyalist denilen ülkelerin tamamında diktatörler var ve daha kötüsü aynı adamlar yıllardır ülkelerini “seçimli otoriter” bir yapı ile yönetiyorlar.<br />
Demek ki neymiş, bir ideolojiye bağlı olmak sorunları çözmüyor sabit fikirli zihin “hür” olamıyor, kendine ait bir “fikir” de, çözüm de üretemiyor.<br />
Yaşadığımız bunca badireden sonra geldiğim noktada şu söz çok anlamlı, <strong>“Hayat her zaman kendi üzerine kurulu olan ideolojiye meydan okur ve çok zaman haklı olan hayat olur.”</strong><br />
Şimdi artık birisi herhangi bir soruna mutlak bir çözüm bulduğunu iddia edince ona da çözümüne de şüphe ile bakıyorum. Ne demişler sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer…<br />
Siz siz olun “Hür Fikir” den asla vazgeçmeyin…<br />
Daha gidecek çok yolumuz var.</p>
<h6>Kapak görseli:<br />
<a href="https://www.reddit.com/r/europe/comments/1ezlfla/on_this_day_in_1989_nearly_2_million_people_from/?tl=tr">Baltık Yolu</a><br />
<span style="color: #808080;"><em>3 Ağustos 1989&#8217;da Baltık ülkelerinde eşsiz bir eylem olan &#8220;Baltık Yolu&#8221; gerçekleşti. Yaklaşık iki milyon insan &#8211; yani Letonya, Litvanya ve Estonya nüfusunun yaklaşık %25&#8217;i &#8211; üç ülkenin başkentlerini (o zamanlar &#8211; hala Sovyet cumhuriyetleri) birbirine bağlayan 670 kilometre uzunluğunda canlı bir zincir oluşturdu. İnsanlar bu şekilde uluslararası toplumun dikkatini Molotov-Ribbentrop Paktı&#8217;nın imzalanmasının 50. yıldönümüne ve Sovyetler Birliği&#8217;nden ayrılma arzusuna çekti.</em></span></h6>
<hr />
<p><a href="https://hurfikirler.com/hur-fikir/">Hür Fikir</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anti-Kapitalist Zihniyet ve Onay Önyargısı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/anti-kapitalist-zihniyet-ve-onay-onyargisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özgür Kanbir]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 18 Mar 2026 09:11:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208849</guid>

					<description><![CDATA[<p>Giriş: Zihnimizin Gizli Tuzağı Sosyal bilimlerde kavramlar değer yüklüdür; aynı olgular farklı perspektiflerden oldukça farklı biçimlerde yorumlanabilir. Bu yorumlama sürecinde devreye giren en tehlikeli bilişsel mekanizmalardan biri onay önyargısıdır (confirmation bias). Onay önyargısı, bireylerin mevcut inanç ve hipotezlerini destekleyen kanıtları arama, bunlara öncelik verme ve çelişen bilgileri görmezden gelme ya da küçümseme eğilimidir (Nickerson, 1998, [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anti-kapitalist-zihniyet-ve-onay-onyargisi/">Anti-Kapitalist Zihniyet ve Onay Önyargısı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş: Zihnimizin Gizli Tuzağı</strong></p>
<p>Sosyal bilimlerde kavramlar değer yüklüdür; aynı olgular farklı perspektiflerden oldukça farklı biçimlerde yorumlanabilir. Bu yorumlama sürecinde devreye giren en tehlikeli bilişsel mekanizmalardan biri <strong>onay önyargısıdır</strong> (<em>confirmation bias</em>). Onay önyargısı, bireylerin mevcut inanç ve hipotezlerini destekleyen kanıtları arama, bunlara öncelik verme ve çelişen bilgileri görmezden gelme ya da küçümseme eğilimidir (Nickerson, 1998, s. 175-178). Bu zihinsel kısayol çoğu zaman bilinçsiz işler ve gerçeklik algımızı ciddi biçimde çarpıtarak, gerçeklikle örtüşmeyen inançların pekişmesine yol açar (Jussim vd., 2015, s. 92).</p>
<p>Peki bu önyargı, kapalı ve katı ideolojilerle birleştiğinde ne olur?</p>
<p><strong>İdeolojiler Neden Onay Önyargısına Açıktır?</strong></p>
<p>Her ideoloji, mevcut düzeni açıklayan bir dünya görüşü, gelecek için iyi bir toplum vizyonu ve siyasi değişimin nasıl gerçekleşeceğine dair bir açıklama sunar (Heywood, 2016, s. 31). Ancak bunlara ek olarak, ideolojiler —özellikle totaliter olanlar— hayal kırıklığına uğramış ve kişiliklerini yüceltmek isteyen insanlar için bir sığınak işlevi de görür (Hoffer, 2011, s. 69).</p>
<p>Totaliter ve katı ideolojiler bireyin tüm yaşamını ve dünyasını belirler. Bu ideolojilere bağlanan birey, her olguya o ideolojinin penceresinden bakar; kişilik ve özgünlük gelişemez, değişime kapalı bir zihin ortaya çıkar (Oruçoğlu, 2000, s. 14). Böyle bir zihinsel yapı, onay önyargısının en verimli zeminini oluşturur.</p>
<p>Elbette hiçbir ideolojik konum onay önyargısından tamamen bağışık değildir. Araştırmalar, siyasi yelpazenin her kesimindeki bireylerin karşıt argümanlara direnç gösterebildiğini ortaya koymaktadır (Ditto vd., 2019, s. 273; Haidt, 2012, s. 11-18). Ancak çoğulculuğu önceliklendiren dünya görüşleri dogmatizmi azaltmayı <em>amaçlar</em> ve bu anlamda katı otoriter çerçevelere kıyasla onay önyargısını hafifletmek için daha elverişli bir zemin sunabilir.</p>
<p>Burada vurgulanması gereken kritik bir nokta vardır: Onay önyargısı riskini öne çıkarmak, &#8220;ideoloji&#8221; ile &#8220;nesnel bilim&#8221; arasında keskin bir ikilik varsayan naif bir pozitivist tutum anlamına gelmez. Modern metodolojide yaygın biçimde kabul edildiği üzere, sosyal araştırma kaçınılmaz olarak araştırmacının bakış açısından, değerlerinden ve içinde bulunduğu tarihsel bağlamdan etkilenir (Myrdal, 1969, s. 43-55; Weber, 2012, s. 109). Ancak mutlak nesnelliğin imkânsızlığını kabul etmek, ampirik titizliğin terk edilmesini ya da epistemik göreceliliğe teslim olmayı meşrulaştırmaz. Burada aranan ayrım, kendini çürütücü kanıta karşı bağışık kılan <strong>dogmatik</strong> bir yaklaşım ile —kendi değer yargılarının farkında olarak— iddialarını gözlemlenebilir verilerle sınamaya çabalayan <strong>eleştirel</strong> bir yaklaşım arasındadır (Popper, 1998, s. 18, 62).</p>
<p><strong>Anti-Kapitalist Zihniyet: Temel İddia</strong></p>
<p>Anti-kapitalist zihniyet; sosyalizm, planlama, merkezi otorite kontrolü ve müdahalecilik gibi doktrinlerle desteklenir. Bu doktrinlerin genel odağı, tüm sorunların kapitalizmden kaynaklandığıdır. Marx&#8217;ın yabancılaşma, artık değer ve sömürü, sınıf mücadelesi kavramları bu çerçevenin temelini oluşturur (Marx, 1997, s. 157, 215; Marx ve Engels, 2013, s. 14-49). Polanyi&#8217;nin piyasanın toplumsal dokuyu aşındırmasına yönelik eleştirisi (2010, s. 122, 202), Rawls&#8217;ın adalet teorisi (1999, s. 12, 136-142) ve Frankfurt Okulu&#8217;nun araçsal akıl eleştirisi bu geleneği zenginleştirir.</p>
<p>Mises&#8217;e göre ise insanlar kapitalizme karşı antipati beslerken büyük ölçüde psikolojik nedenlerden, hayal kırıklığı, kıskançlık, cehalet ve yanlış anlamalardan hareket eder. Kapitalizmin getirdiği refah ve fırsatları görmezden gelerek kişisel başarısızlıklarını veya toplumsal sorunları sistemin kendisine atfederler (2018, s. 21-26).</p>
<p>Modern davranışsal iktisat ise piyasa başarılarının reddedilmesini duygusal güdülerden ziyade insan bilişinin yapısal özelliklerine dayandırır. Kahneman ve Tversky&#8217;nin (1982, s. 163-164) öncü çalışmasına göre insan zihni, karmaşık bilgiyi verimli biçimde işlemek için bilişsel kısayollara başvurur. Kapitalizm bağlamında, aşırı zenginliğin görünür örnekleri canlı ve kolayca hatırlanabilirken, küresel yoksulluğun kademeli ve istatistiksel olarak azalması soyut ve yavaş ilerleyen bir eğilimdir. Bu nedenle anti-kapitalist eğilimin sistemik ilerlemeyi göz ardı etmesi, çoğu zaman gerçeğin kasıtlı bir çarpıtmasından değil, hızlı, otomatik ve duygusal olan &#8220;Sistem 1&#8221; düşüncesinin, uzun vadeli ekonomik verileri yorumlamak için gereken analitik &#8220;Sistem 2&#8243;yi bastırmasının bir sonucudur (Kahneman, 2011, s. 24-37).</p>
<p><strong>Veriler Ne Diyor?</strong></p>
<p><strong>Küresel Yoksulluk Dramatik Biçimde Azaldı</strong></p>
<p>İki yüz yıl önce, 1820&#8217;lerde, dünya nüfusunun yaklaşık %80&#8217;i aşırı yoksulluk içinde yaşıyordu (Moatsos, 2021, s. 187). Dünya Bankası verilerine göre 1990&#8217;da yaklaşık 2 milyar insan (%36) aşırı yoksulluk içindeyken, 2019&#8217;da bu sayı yaklaşık 650 milyona (%8,4) düşmüştür (The World Bank, 2022). Hangi gösterge kullanılırsa kullanılsın —günde 3,00 dolar, 4,20 dolar ya da 8,30 dolarlık yoksulluk eşikleri— kanıtların ezici çoğunluğu yoksulluğun 1980&#8217;den bu yana önemli ölçüde azaldığını göstermektedir.</p>
<p>Bu azalma, bir milyardan fazla insanı aşırı yoksulluktan çıkarmıştır ve tarihte eşi benzeri görülmemiş bir olaydır. Bu azalma, doğrudan hızlanan küreselleşme dönemiyle örtüşmektedir.</p>
<p><strong>Eşitsizlik Karmaşık Bir Tablo Çiziyor</strong></p>
<p>Eşitsizlik anlatısı ise çok daha karmaşıktır. Tüm insanlığı tek bir grup olarak ele aldığımızda, küresel gelir eşitsizliği son yıllarda hafif bir düşüş göstermiştir. Dünya için hesaplanan Gini katsayısı 2006&#8217;da yaklaşık 0,70 iken 2023&#8217;te yaklaşık 0,66&#8217;ya gerilemiştir (WID, 2025). Bunun en önemli nedeni, Çin ve Hindistan gibi daha önce yoksul ve kalabalık ülkelerin hızlı ekonomik büyüme yaşamasıdır (Milanović, 2016, s. 2).</p>
<p>Öte yandan <strong>ülke içi eşitsizlik</strong> birçok ülkede, ABD dahil, artmıştır. Ekonomik büyümenin kazanımları orantısız biçimde en üst gelir grubuna akmıştır (Piketty, 2014, s. 15, 27, 197).</p>
<p>Burada bir çelişki yoktur: Piyasa ekonomisi güçlü bir servet yaratma motoru olduğunu kanıtlamış, ancak eşitsiz sonuçlar da üretmiştir. Üretime yapılan katkılar eşit olmadığı için, üretimden kaynaklanan gelir dağılımı da doğal olarak eşitsiz olacaktır. &#8220;Kapitalizmde yoksullar daha da yoksullaşır, zenginler daha da zenginleşir&#8221; iddiası <strong>sıfır toplamlı düşüncenin</strong> bir ürünüdür. Oysa piyasa sıfır toplamlı bir oyun değildir (Zitelmann, 2023, s. 36-55).</p>
<p><strong>Onay Önyargısı Burada Nasıl İşliyor?</strong></p>
<p>Güçlü bir hipotez ortaya çıktığında —&#8221;kapitalizm yoksulluğu artırır&#8221;— onay önyargısı onu çelişen kanıtlara karşı korumak için devreye girer (Nickerson, 1998, s. 175-178, 197-203). Bu mekanizmalar birkaç biçimde tezahür eder:</p>
<p><strong>Birincisi, yanlı bilgi arama ve dikkat.</strong> Bu ideolojiye bağlı bir birey, ülke içi eşitsizliğin artışıyla ilgili verileri aktif olarak arayacak ve bunlara çok daha fazla dikkat edecektir. &#8220;Milyarderlerin serveti hızla büyüyor&#8221; başlığı inancı doğrularken, &#8220;bir milyar insan yoksulluktan kurtarıldı&#8221; başlığı onu sorgular.</p>
<p><strong>İkincisi, yanlı yorumlama.</strong> İdeolojik olarak bağlı bireyler, küresel yoksulluğun azaldığı gerçeğiyle yüzleştiklerinde inançlarını terk etmez. Bunun yerine, kanıtı kendi anlatılarına uydurmak için yeniden yorumlarlar: Hedefler değiştirilir (yoksulluğun azalması yerine kalan yoksulluğa odaklanılır), nedensellik farklı atfedilir (yoksulluğun azalması başka faktörlere, kalan yoksulluk ise yalnızca kapitalizme bağlanır) ya da mutlak yoksulluk yerine göreli yoksulluğa vurgu yapılır.</p>
<p><strong>Üçüncüsü, yanlı hafıza ve alıntı.</strong> Bireyler, konumlarını destekleyen çalışmaları, makaleleri ve anekdotları seçici biçimde hatırlar ve alıntılar. Dünya Bankası veya Birleşmiş Milletler gibi kurumlardan gelen kapsamlı verileri &#8220;neoliberal propaganda&#8221; olarak reddedebilirler. Bu, kişinin inançlarıyla çelişen kanıtın aşırı eleştirel bir incelemeye tabi tutulduğu bir çürütme yanlılığı (<em>disconfirmation bias</em>) türüdür (Schumm, 2021, s. 288).</p>
<p>Ayrıca, ampirik kanıta rağmen &#8220;kapitalizm yoksulluğu artırır&#8221; inancının sürmesi, Kahneman&#8217;ın (2011, s. 317-320) tartıştığı &#8220;teorinin neden olduğu körlük&#8221; (<em>theory-induced blindness</em>) kavramıyla açıklanabilir. Bir entelektüel çerçeve kabul edildikten sonra, ondaki kusurları fark etmek zorlaşır. İdeoloji bir filtre işlevi görür ve zihin doğal olarak doğruluk yerine tutarlılık arar; bu da zekanın veriyi anlamak yerine reddetmeyi rasyonalize etmek için kullanıldığı sofistike bir onay önyargısı biçimine yol açar.</p>
<p><strong>Sonuç: Entelektüel Alçakgönüllülük Çağrısı</strong></p>
<p>Anti-kapitalist zihniyetin küresel yoksulluk ve eşitsizlik verilerine yaklaşımı, onay önyargısının somut bir örneğini sunmaktadır. Ampirik veriler, son kırk yılda piyasa ekonomisinin küreselleşmesiyle birden fazla milyar insanın tarihte eşi görülmemiş biçimde mutlak yoksulluktan çıkarıldığını açıkça göstermektedir. Ancak aynı veriler, bu süreçte birçok ülkede gelir ve servet eşitsizliğinin arttığını da ortaya koymaktadır.</p>
<p>Onay önyargısı filtresi tam da bu noktada devreye girer: Anti-kapitalist anlatı, yoksulluktaki bu tarihsel düşüşü büyük ölçüde görmezden gelir, küçümser ya da temel iddiasını korumak için &#8220;sömürüye dayalı&#8221; veya &#8220;sürdürülemez&#8221; gibi etiketlerle yeniden çerçeveler. Odağı <em>mutlak yoksulluk</em>tan <em>göreli eşitsizliğe</em> kaydırarak, &#8220;pasta büyüyor ama dilimler adaletsiz dağılıyor&#8221; gerçeğini &#8220;pasta yalnızca zenginler için büyüyor&#8221; şeklinde tek boyutlu ve yanıltıcı bir anlatıya indirger.</p>
<p>Piyasa ekonomisinin milyarlarca insanı yoksulluktan çıkarırken <em>aynı zamanda</em> belirli eşitsizlikleri de derinleştirdiğini kabul etmek, daha doğru —ama daha karmaşık— bir tutumdur. Ne var ki güçlü ideolojik bağlılıklar bireylerin bu tutumu benimsemesini sıklıkla engeller.</p>
<p>Sosyal dünyayı anlama çabası, bizi rahat hissettiren basit ve kesin anlatılar yerine, çoğu zaman rahatsız edici olan karmaşık ve çok boyutlu gerçekliklerle yüzleşmemizi gerektirir. Bu yüzleşme iradesi üç temel entelektüel erdem gerektirir: varsayımlarımızın ve dünya görüşlerimizin yanılabilir olduğunu kabul etmemizi gerektiren <strong>entelektüel alçakgönüllülük</strong>, en değer verdiğimiz inançlarla çelişen kanıtlarla dürüstçe ve cesurca ilgilenmemizi sağlayan <strong>entelektüel cesaret</strong> ve sonuçlarımızın sağlamlığını güvence altına almak için şeffaf ve tekrarlanabilir yöntemler kullanmamızı gerektiren <strong>metodolojik titizlik</strong>.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Ditto, P. H., Liu, B. S., Clark, C. J., Wojcik, S. P., Chen, E. E., Grady, R. H., … Zinger, J. F. (2019). At least bias is bipartisan: A meta-analytic comparison of partisan bias in liberals and conservatives. <em>Perspectives on Psychological Science</em>, <em>14</em>(2), 273–291. <a href="https://doi.org/10.1177/1745691617746796">https://doi.org/10.1177/1745691617746796</a></p>
<p>Haidt, J. (2012). <em>The righteous mind: Why people are divided by politics and religion</em>. Pantheon Books.</p>
<p>Heywood, A. (2016). <em>Siyasi ideolojiler</em> (L. Köker, Çev.). BB101 Yayınları.</p>
<p>Hoffer, E. (2011). <em>Kesin inançlılar</em> (E. Günur, Çev.; 3. baskı). Plato Film Yayınları.</p>
<p>Jussim, L., Crawford, J. T., Anglin, S. M., &amp; Stevens, S. T. (2015). Ideological bias in social psychological research. L. J. M. Olson &amp; M. P. Zanna (Ed.), <em>Advances in experimental social psychology</em> içinde (Cilt 52, s. 91–110). Academic Press.</p>
<p>Kahneman, D. (2011). <em>Hızlı ve yavaş düşünme</em> (O. Ç. Deniztekin &amp; F. N. Deniztekin, Çev.). Varlık.</p>
<p>Kahneman, D., &amp; Tversky, A. (1982). Availability: A heuristic for judging frequency and probability. <em>Judgment under uncertainty: Heuristics and biases</em> içinde (s. 163–178). Cambridge University Press.</p>
<p>Marx, K. (1997). <em>Kapital 1. cilt</em>. Sol Yayınları.</p>
<p>Marx, K., &amp; Engels, F. (2013). <em>Komünist manifesto</em>. Yordam Kitap.</p>
<p>Milanović, B. (2016). <em>Global inequality: A new approach for the age of globalization</em>. The Belknap Press of Harvard University Press.</p>
<p>Mises, L. V. (2018). <em>Anti-kapitalist zihniyet</em>. Liberte Yayınları.</p>
<p>Moatsos, M. (2021). <em>How was life? Volume II</em>. OECD Publishing. <a href="https://doi.org/10.1787/3d96efc5-en">https://doi.org/10.1787/3d96efc5-en</a></p>
<p>Myrdal, G. (1969). <em>Objectivity in social research</em>. Pantheon Books.</p>
<p>Nickerson, R. S. (1998). Confirmation bias: A ubiquitous phenomenon in many guises. <em>Review of General Psychology</em>, <em>2</em>(2), 175–220.</p>
<p>Oruçoğlu, M. (2000). <em>Sanat ve edebiyat yazıları</em>. Babek Yayınları.</p>
<p>Piketty, T. (2014). <em>Capital in the twenty-first century</em> (A. Goldhammer, Çev.). The Belknap Press of Harvard University Press.</p>
<p>Polanyi, K. (2010). <em>Büyük dönüşüm</em> (A. Buğra, Çev.). İletişim Yayınları.</p>
<p>Popper, K. R. (1998). <em>Bilimsel araştırmanın mantığı</em> (İ. Aka &amp; İ. Turan, Çev.). Yapı Kredi Yayınları.</p>
<p>Rawls, J. (1999). <em>A theory of justice</em>. Harvard University Press.</p>
<p>Schumm, W. R. (2021). Confirmation bias and methodology in social science: An editorial. <em>Marriage &amp; Family Review</em>, <em>57</em>(3), 283–296.</p>
<p>The World Bank. (2022). <em>Poverty</em>. <a href="https://www.worldbank.org/en/topic/poverty">https://www.worldbank.org/en/topic/poverty</a></p>
<p>Weber, M. (2012). <em>Sosyal bilimlerin metodolojisi</em>. Küre Yayınları.</p>
<p>WID. (2025). <em>Data</em>. <a href="https://wid.world/data/">https://wid.world/data/</a></p>
<p>Zitelmann, R. (2023). <em>Anti-kapitalist safsatalar: Kapitalizm hakkında doğru bilinen yanlışlar</em> (M. Acar, Çev.; 1. baskı). Serbest Kitaplar.</p>
<ul>
<li><em>Bu yazı, yazarın &#8220;Anti-Capitalist Mentality and Confirmation Bias&#8221; başlıklı makalesinin (Liberal Düşünce, Sayı 121, 2026, ss. 191-216) kısaltılmış ve geniş okur kitlesine uyarlanmış Türkçe versiyonudur.</em></li>
</ul>
<p><a href="https://hurfikirler.com/anti-kapitalist-zihniyet-ve-onay-onyargisi/">Anti-Kapitalist Zihniyet ve Onay Önyargısı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İranlı Kadınların Kadınlar Günü</title>
		<link>https://hurfikirler.com/iranli-kadinlarin-kadinlar-gunu-zeynep-b-ugur/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Zeynep Burcu Uğur]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Mar 2026 14:27:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Din ve Vicdan Hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208773</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her yıl 8 Mart yaklaşırken dünyanın dört bir yanında benzer görüntülerle karşılaşıyoruz. Reklamlarda kamyon kullanan kadınlar, kadın vinç operatörleri, fabrikalarda ağır makinelerin başında çalışan kadın işçiler, yönetim masalarında karar veren kadın yöneticiler… Markalar birbiri ardına “kadının gücü”, “kadın her işi yapabilir” mesajları veren videolar yayınlıyor. Türkiye’de de durum farklı değil. Sosyal medyada, televizyonlarda ve billboardlarda [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iranli-kadinlarin-kadinlar-gunu-zeynep-b-ugur/">İranlı Kadınların Kadınlar Günü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Her yıl 8 Mart yaklaşırken dünyanın dört bir yanında benzer görüntülerle karşılaşıyoruz. Reklamlarda kamyon kullanan kadınlar, kadın vinç operatörleri, fabrikalarda ağır makinelerin başında çalışan kadın işçiler, yönetim masalarında karar veren kadın yöneticiler… Markalar birbiri ardına “kadının gücü”, “kadın her işi yapabilir” mesajları veren videolar yayınlıyor. Türkiye’de de durum farklı değil. Sosyal medyada, televizyonlarda ve billboardlarda kadınların ne kadar güçlü, üretken ve her alanda var olabileceğini anlatan kampanyalar dolaşıma giriyor.</p>
<p>Elbette bunlar önemli mesajlar. Fakat bütün bu görüntülerin arasında insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Dünyanın bir yerinde kadınların eşitliğinden, kadın evrensel haklarından ve hatta kamyon kullanabilmesi üzerine reklamlar yapılırken, başka bir yerde kadınların en temel hakkı olan yaşam hakkı bile elinden kolaylıkla alınabiliyor.</p>
<p>Türkiye’nin hemen yanı başında, İran’da, kadınların gerçekliği çok farklı bir hikâye anlatıyor.</p>
<p>İranlı kadınlar iç içe geçmiş en az üç farklı katmandan oluşan bir mücadeleyi vermek zorundu.</p>
<p>Birinci katman aslında bütün dünyada kadınların karşı karşıya olduğu yapısal sorunlar: erkek egemen toplumsal düzen. İran toplumu da bundan bağımsız değil. Tıpkı dünyanın birçok yerinde olduğu gibi kadınlar toplumsal roller, çalışma hayatındaki eşitsizlikler ve kültürel kalıplarla mücadele etmek zorunda kalıyor.</p>
<p>Fakat İran’daki durum bununla sınırlı değil.</p>
<p>İkinci katman, ülkenin siyasi yapısı ile ilintili. 1979’daki İran İslam Devrimi sonrasında kurulan sistemde dini otoriteler devlet yapısının merkezinde yer aldı. Bu yapının önemli bir kısmı, kadın hakları söylemini Batı’nın kültürel ve siyasi etkisinin bir aracı olarak görüyor. Bu bakış açısı, kadınların kıyafetlerinden boşanma hakkına kadar pek çok alanda kısıtlayıcı politikaların meşrulaştırılmasına yol açabiliyor. Örneğin İran’da kadınlar dışarıda başörtüsü takmak zorunda.</p>
<p>2022 yılında başörtüsünü düzgün takmadığı için gözaltına alınan ve gözaltında hayatını kaybeden Mahsa Amini sonrasında başlayan protestolar, bu gerilimin ne kadar derin olduğunu gösterdi. Sokaklarda yükselen “Kadın, Yaşam, Özgürlük” sloganı yalnızca bir bireysel hak talebini değil, daha geniş bir toplumsal değişim isteğini ifade ediyordu.</p>
<p>Bu protestolar Batı’da çoğunlukla halkın yönetime isyanı olarak yorumlanıyor, fakat İranlı kadınların büyük kısmının muhafazakâr olduğunun ve başörtüsü ile bir problemi olmadığının da altını çizmek gerek. Elbette kadınların başörtüsünün devlet tarafından zorunlu tutulmasına tepkileri haklı olmakla birlikte, Batı medyasında sanki bütün İranlı kadınların başörtüsü ile bir problemi varmış gibi yansıtılması da gerçeği saptırmaktadır.</p>
<p>İran’da kadınlara kıyafetleri ile ilgili dayatmalar yapılması molla rejimine has değil, bundan önce de Şah yönetiminde kadınların başörtüsü takmasının yasaklandığını biliyoruz.</p>
<p>İranlı kadınların karşı karşıya olduğu üçüncü ve belki de en ciddi problem katmanı ise ülkenin yaklaşık 40 yıldır ABD’nin maksimum baskı politikasına maruz kalmasıyla beraber gelen güvenlik kaygılarıyla ilgili. Sonuçta İranlı kadınlar da İran devletinin parçası ve devleti parçalamaya yönelik her girişim her kırılgan grup gibi onları da çok fazla etkiliyor.</p>
<p>İran devletinin devamlı ABD ve İsrail kaynaklı baskıya maruz kalması da içeride her değişim talebinin “dış müdahale” veya “ulusal güvenlik” başlıklarının gölgesinde kalmasına neden oluyor. Ayrıca, bu değişim talepleri hep devleti zayıflatma stratejisi gibi algılanıyor. Halbuki ülkenin yakasını bıraksalar o toplum kendi iç dengesinde bu hak taleplerini müzakere edebilecek.</p>
<p>28 Şubat 2026’dan önce İranlı kadınların ezildiğinden dem vurmasıyla Batılıların İranlı kadınların sorunlarını umursadıkları düşünülebilirdi. Bu fikrin Türkiye’de de çok alıcısı bulunmaktadır. Seküler çevrelerde başörtüsü yasakları da çoğunlukla böyle haklı görülmüştür. Başörtüsü serbest bırakılırsa Türkiye’nin İran’a dönüşeceği evhamları hâlâ zihinlerde. Halbuki bu algılarda gözden kaçan bir başka veri de İranlı kadınların eğitim performansıdır. İran, özellikle 1990’lardan 2013’e kadar geçen dönemde kadınların yükseköğretime katılımında bölgesinin en dikkat çekici örneklerinden biri olmuş, birçok göstergede Türkiye’yi dahi geride bırakmıştır. Bu durum, İran toplumunun tek boyutlu biçimde “geri kalmış kadınlar” söylemiyle açıklanamayacağını gösterir.</p>
<p>Fakat 28 Şubat tarihinde ABD-İsrail ortak saldırısıyla yaşamaya başlanan trajediler, Batılı devletlerin kadın hakları ile ilgili iki yüzlülüğünü en çıplak biçimde ortaya koydu. ABD–İsrail saldırıları sonucunda 168 kız çocuğunun hayatını kaybetmiş olması, savaşın en ağır bedelini çoğu zaman kadınların ve çocukların ödediğini bir kez daha hatırlatıyor. Bu tür kayıplar, hangi siyasi pozisyondan bakılırsa bakılsın, insanlık vicdanında derin bir yara açmaktadır.</p>
<p>Batı’nın müslüman kadının haklarına destek oluyor gibi görünmesi İranlı kadınlara da has değildir, Gazze’de de Hamas kadınlara şiddet uyguladığı söylemi devamlı dolaşımdadır. Afganistan’da da Taliban’ın kadınları insan yerine koymadığı da sabit bir gündem maddesidir. Buna karşılık, İranlı, Afgan ve Filistinli kadınları ise Batılı ülkeler yukarıdan bombalayarak, hayatla bağlarını kopararak özgürleştirmektedirler!!!</p>
<p>Ayrıca, kadın hakları konusunda Müslüman dünyaya Batılıların yalnızca tek taraflı bir “medeniyet dersi” vermeye çalışması kendi içlerindeki sorunlarla yan yana konulduğunda tencere dibin kara eleştirilerine açık hâle geliyor. Nitekim Jeffrey Epstein davası, ABD başta olmak üzere Batı dünyasında reşit olmayan kız çocuklarının nasıl sistematik biçimde istismar edilebildiğini gözler önüne sermişti. Bu tablo, kadın bedeninin farklı coğrafyalarda farklı biçimlerde metalaştırılabildiğini gösteriyor.</p>
<p>Bugün ortaya çıkan acı gerçek şu: Batı’da bazı kız çocuklarının bedenleri istismar ağlarının hedefi olurken, İranlı kız çocuklarının bedenleri savaşın ve bombaların hedefi olabiliyor. Bu karşılaştırma, iki durumu eşitlemek için değil; ahlâkî üstünlük iddialarının ne kadar dikkatli kurulması gerektiğini hatırlatmak için önemlidir.</p>
<p>Velhasıl, İranlı kadınlara yönelik uluslararası “acıma” dili, stratejik araçsallaştırmaya maalesef hizmet ediyor. Bu nedenle hem İran yönetiminin kadınların temel hak ve özgürlüklerini genişletmesi gerektiğini söylemek hem de dış güçlerin insan hakları söylemini jeopolitik baskı aracına dönüştürmesine eleştirel yaklaşmak mümkündür — hatta gereklidir.</p>
<p>Reklam filmlerindeki güçlü kadın imgeleri umut verici olabilir. Ancak 8 Mart’ın gerçek değeri, bu görüntülerin ötesine bakabildiğimizde ortaya çıkıyor. Unutmayalım ki, yan komşumuz İran’da kadınlar bir kamyonun direksiyonuna geçebilmenin değil, nefes alabilmenin ve çocuklarının hayatta kalabilmesinin mücadelesini veriyor.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iranli-kadinlarin-kadinlar-gunu-zeynep-b-ugur/">İranlı Kadınların Kadınlar Günü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Nerede duruyorsun?” ya da “Hangi ilkeye dayanıyorsun?” &#8211; Oğuz Turan Yayla</title>
		<link>https://hurfikirler.com/nerede-duruyorsun-ya-da-hangi-ilkeye-dayaniyorsun-oguz-turan-yayla/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz Turan Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Mar 2026 12:34:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208728</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son dönemde kişisel hayatımda siyasi pozisyonlarını muhalif olarak belirlemiş fakat insanî pahada son derece kıymetli insanlarla bir aradayım. Kimiyle akrabalık, kimiyle arkadaşlık ve dostluk bağlarıyla düşe kalka münasebetimizi sürdürüyoruz. Haliyle tabiatı gereği zaman zaman siyasî sohbetler kaçınılmaz oluyor. Çok zıt taraflarda durduğumuz zamanlar olduğu gibi eleştirilerde aynı noktada durabildiğimiz anların arttığını da söylemeliyim. Lakin temelde [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/nerede-duruyorsun-ya-da-hangi-ilkeye-dayaniyorsun-oguz-turan-yayla/">“Nerede duruyorsun?” ya da “Hangi ilkeye dayanıyorsun?” &#8211; Oğuz Turan Yayla</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son dönemde kişisel hayatımda siyasi pozisyonlarını muhalif olarak belirlemiş fakat insanî pahada son derece kıymetli insanlarla bir aradayım. Kimiyle akrabalık, kimiyle arkadaşlık ve dostluk bağlarıyla düşe kalka münasebetimizi sürdürüyoruz. Haliyle tabiatı gereği zaman zaman siyasî sohbetler kaçınılmaz oluyor. Çok zıt taraflarda durduğumuz zamanlar olduğu gibi eleştirilerde aynı noktada durabildiğimiz anların arttığını da söylemeliyim. Lakin temelde anlaşamadığımız en büyük nokta yeteri kadar eleştiriyor olamamam. Yani temelde bu ilişkilerdeki en büyük sorun benim onları tatmin edecek, kendi pozisyonlarına uygun şekilde eleştiriyor olmamam. Durumu çok iyi bildiğim ve tanıdığım için bu tatminsizliklerinin öyle kodlanmalarından kaynaklandığını da anlayabiliyorum. Fakat bu süreç beni hayatta bazı şeyler konusunda eğitti. Aslında bir nevi benim için katılımlı gözlem durumu yarattı. Çıkardığım sonuç: Eleştiri, eleştirmek için yapıldığında bir değer üretmez. Eleştirmiş olmak için ise illa ortak bir pozisyonda durmak gerekmez. Yani, daha açık bir ifadeyle, eleştirinin kimsenin iç dünyasını ya da içindeki öfkeyi tatmin etmek için yapılmayacağı.</p>
<p>Türkiye’de medenî ölçülerde eleştiri kültürü nadir bulunan element gibi. Zaman zaman böyle eleştiriler görmek insana umut verdiği gibi, öyle gözükmesine rağmen alt metninde “benim gibi düşünmüyor, bu sebeple doğru olanın yanında durmuyor.” düşüncesini saklayan ve yumuşatılmış haliyle “Eleştiriyorsan keskin/sert olmalısın. Keskin tavır almıyorsan eleştirmiyorsun” minvalinde hislerle yapıldığı anlaşılan yaklaşımlar benim nezdimde ne bir mana taşıyor ne de bir değer oluşturuyor.</p>
<p>Tam da bu çerçeveden baktığımda, son zamanlarda Liberal Düşünce Topluluğu’na yöneltilen eleştiri bunun önemini bir kez daha gösteriyor.  Elbette eleştiri ciddiye alınmalıdır; çünkü bir düşünce geleneği eleştiriyle güçlenir. Fakat eleştirinin yöneldiği yer ile durduğu zemin arasındaki mesafe büyüdüğünde, orada bir problem başlar.  Yapılan bazı eleştirilerde sezdiğim temel mesele tam da budur. LDT’nin ilkesel çizgisiyle değil, beklentilerle tartılması. Bir düşünce topluluğu, özellikle de liberal düşünceyi referans alıyorsa, refleksle değil ölçüyle hareket etmelidir. Refleks hızlıdır; ölçü ağırdır. Refleks tatmin eder ölçü çoğu zaman yalnız bırakır. Türkiye’de siyasi tartışma kültürü ise hız ve tatmin üzerinden şekilleniyor. Bu yüzden bir kurumdan beklenen şey, ilkesel tutarlılık değil, siyasal konumlanma oluyor. Ne yazık ki “Nerede duruyorsun?” sorusu, “Hangi ilkeye dayanıyorsun?” sorusunun önüne geçiyor.</p>
<p>Dile getirilen bazı noktalar elbette tartışmaya açıktır ve kıymetlidir. Mesela LDT’nin kamusal siyaset tartışmalarındaki görünürlüğünün, LDT’nin son dönemdeki etkinlik yoğunluğunun ya da kamusal etki kapasitesi de eleştiriye açık, kabul edilebilir. Fakat burada kritik ayrım şudur: Bu eleştiriler, “ilkesel savrulma” iddiasına mı dayanıyor, yoksa “yeterince sert değilsiniz” sitemine mi? Ben açık konuşayım: Türkiye’de “yeterince sert/keskin değilsiniz” eleştirisi çoğu zaman şu anlama gelir: “Bizim bulunduğumuz siyasî hattın duygusal yoğunluğunu paylaşmıyorsunuz.” Bu bir duygu beklentisidir; ilkesel bir eleştiri değildir.  “LDT’nin son dönemde kamuoyunda belirleyici bir entellektüel ağırlık koyamadığı” eleştirisi ise aklıma “Kamusal etkinin ölçütü nedir?” ve “Görünürlük mü yoksa ilkesel üretim mi?” sorularını getiriyor. Kamusal etkinin yalnızca siyasal sertlik/keskinlik üzerinden ölçülmesi, entelektüel etkinin doğasını daraltır. LDT’nin herhangi bir siyasi aktörle temas kurması, kongreye bir bakanın katılması ya da farklı çevrelerden isimlerin bir araya gelmesi üzerinden yapılan değerlendirmeler, liberal düşüncenin doğasını da göz ardı eder.   Kamusal temas, siyasal angajmanla eşitlenirse, liberal kamusal alan fikri daraltılmış olur. Liberalizm, kamusal alanı kapatma ideolojisi değildir. Aksine, farklı pozisyonların bir arada konuşabildiği bir zemini savunmalıdır. Eğer bir düşünce kuruluşu sadece “hoşa gidenler” ile temas kuracaksa, zaten liberal bir pozisyonda değildir. Bahsi edilen siyasi figürün siyasi figür haline gelmeden önce bile LDT ile bağları bulunduğu çeşitli şekillerde dile getirilse bile yine tatmin edemiyor.</p>
<p>Bir başka mesele de şu: Eleştirilerde sezilen ton, LDT’nin geçmişte “doğru yerde durduğu”, bugün ise aynı netliği göstermediği yönünde. Fakat burada “doğru yer” tanımı belirsiz. Doğru yer; ilkeye sadakat midir, yoksa belirli bir siyasal konjonktürde alınan sert/keskin pozisyon mudur? Eğer ölçü ilkeye sadakat ise, bunun göstergesi duygu yoğunluğu değil, tutarlılıktır. LDT’nin 34 yıllık tarihine bakıldığında, temel liberal ilkeleri, hukukun üstünlüğünü, ifade özgürlüğünü, sınırlı devleti, bireysel hakları terk ettiğine dair somut bir örnek gösterilmeden yapılan eleştiri, ister istemez siyasal beklenti eleştirisi haline geliyor. Uzaklaşmanın hangi ilke üzerinden gerçekleştiğinin sabitliğinden emin olmak için izlenimsel değil analitik bir analiz ya da değerlendirme yapılmalıdır.</p>
<p>Şunu da yinelemek ve açıkça söylemek gerekir: Türkiye’de eleştiri kültürü çoğu zaman “eleştiriyorsan keskin pozisyon alacaksın” seviyesine indirgenmiş durumda. Sakin bir ton, ölçülü bir analiz ya da tarafların tamamına aynı mesafede durma çabası, zayıflık olarak algılanıyor. Oysa liberal düşünce tam da bu nedenle zor bir pozisyondur. Çünkü o, herkesin alkışladığı anda alkışlamayabilir; herkesin sustuğu anda konuşabilir. Bu kolay bir yer değildir. Hele ki bugünün siyasal atmosferinde hiç değildir.</p>
<p>Eleştirilerin haklı olduğu bir nokta varsa, o da liberal düşüncenin Türkiye’de daha görünür, daha etkili ve daha cesur olması gerektiğidir. Buna katılmamak mümkün değil. Fakat cesaret istenirken yine bir beklenti doğuruyor. Bana göre cesaretin ölçüsü, sesin yüksekliği değil; ölçünün sabitliği ve çoğunluğun duygusal iklimine teslim olmamaktır. LDT burada da son derece cesaretli davranıyor. Her dönemin bir ruhu vardır. Fakat o ruh, ilkeyi askıya almayı meşru kılmaz. Eğer bir düşünce kuruluşu “zamanın ruhu” adına kendi ölçüsünü değiştirirse, o zaman gerçekten eleştirilmelidir. Fakat ölçü sabitken, beklenti değişmişse, burada sorun ölçüde değil beklentidedir. Benim gördüğüm şey şu: LDT’den beklenen, ilkesel tutarlılığın sürdürülmesi değil; belirli bir siyasal cephede daha net konum alması. Bu beklenti anlaşılabilir olabilir fakat liberal değildir.</p>
<p>Liberal düşünce, kimden gelirse gelsin gücü sınırlamayı savunur. Bu bazen iktidarı rahatsız eder, bazen muhalefeti. Eğer bir düşünce çevresi her iki tarafı da zaman zaman rahatsız edebiliyorsa, bu onun savrulduğunu değil, ölçüsünü koruduğunu gösterebilir. Yine de eleştiri değerlidir. Fakat eleştirinin değeri, bizi kendi pozisyonumuza yaklaştırdığı ölçüde değil; ilkelerimizi daha berrak hâle getirdiği ölçüdedir. Bugün LDT’ye yöneltilen eleştirilerin bir kısmı gerçekten daha güçlü bir liberal kamusal varlık talebini içeriyorsa, bu daha da kıymetlidir. Ama eğer bu eleştiri, “bizimle aynı sertlikte konuşun” ya da “aynı keskin tavrı takının” beklentisine dayanıyorsa, o zaman mesele liberal düşünce değil; siyasal aidiyet ihtiyacının ortaya çıkması olur. Liberal Düşünce Topluluğu’nun daha görünür, daha etkili ve daha güçlü olması elbette arzu edilir. Fakat bu güç, siyasal sertlikten değil; her koşulda mutlaka ilkesel tutarlılıktan beslenmelidir. Eleştiriler, eğer bu tutarlılığı daha berrak hâle getirmeye katkı sunuyorsa haklıdır. Aksi hâlde, yalnızca pozisyon tartışmasına dönüşür. Benim için önemli olan, tartışmanın daha net, daha ölçülü ve daha sahici bir liberal zemine taşınıp taşınmadığıdır. Eğer bunu başarıyorsa, fikir ayrılıkları bir problem değil, düşünsel canlılığın işaretidir. Bu hepsinden daha kıymetlidir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-toplulugunun-son-donemi-uzerine-bir-muzakere/">Liberal Düşünce Topluluğu’nun Son Dönemi Üzerine Bir Müzakere, Abdülkadir Pekel</a></p>
<div class="td_block_wrap tdb_title tdi_49 tdb-single-title td-pb-border-top td_block_template_1" data-td-block-uid="tdi_49">
<div class="tdb-block-inner td-fix-index">
<p class="tdb-title-text"><a href="https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-topluluguna-elestirel-bir-bakis-hakkinda/">Liberal Düşünce Topluluğu’na “Eleştirel bir Bakış” Hakkında,</a> <a class="tdb-author-name" href="https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-topluluguna-elestirel-bir-bakis-hakkinda/">Atilla Yayla</a></p>
</div>
</div>
<div class="td_block_wrap tdb_title tdi_49 tdb-single-title td-pb-border-top td_block_template_1" data-td-block-uid="tdi_49">
<div class="tdb-block-inner td-fix-index">
<p class="tdb-title-text"><a href="https://hurfikirler.com/34-yilinda-liberal-dusunce-toplulugu-son-doneme-elestirel-bir-bakis/">34. Yılında Liberal Düşünce Topluluğu: Son Döneme Eleştirel Bir Bakış, Abdülkadir Pekel</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ldtnin-son-donemi-tartismasina-dair-notlarim/">LDT’nin Son Dönemi Tartışmasına Dair Notlarım, Harun Kaban</a></p>
</div>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iktidar-ilke-ve-tutarlilik-liberal-kimligin-olcutu/">İktidar, İlke ve Tutarlılık: Liberal Kimliğin Ölçütü, Hasan Kaya</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/nerede-duruyorsun-ya-da-hangi-ilkeye-dayaniyorsun-oguz-turan-yayla/">“Nerede duruyorsun?” ya da “Hangi ilkeye dayanıyorsun?” &#8211; Oğuz Turan Yayla</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Liberal Düşünce üzerine Atilla Yayla ile Söyleşi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-uzerine-atilla-yayla-ile-soylesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2026 09:12:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208711</guid>

					<description><![CDATA[<p>23 Mayıs 2024 Perşembe, ZOOM/YouTube Konferansı ANKARA SOSYAL BİLİMLER VAKFI (ASBV) SOSYAL BİLİM SÖYLEŞİLERİ &#8211; 15 Bekir Berat ÖZİPEK: Teşekkür ederim Sayın Hocam. Sayın Hocalarım, bugün bizim için de güzel bir belki şey olacak çünkü bir taraftan moderatörlük yapacağım, bir taraftan, arada Atilla Hoca ile de konuştuk, söze de karışacağım. Çünkü karışmak gerekiyor, söyleyecek şeyler [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-uzerine-atilla-yayla-ile-soylesi/">Liberal Düşünce üzerine Atilla Yayla ile Söyleşi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>23 Mayıs 2024 Perşembe, <a href="https://www.youtube.com/watch?v=5mWwcwSBQY0&amp;list=PLuCp6TI2Q4catv--2GMuyWREYOqqjaQVs">ZOOM/YouTube Konferansı</a><br />
ANKARA SOSYAL BİLİMLER VAKFI (ASBV) SOSYAL BİLİM SÖYLEŞİLERİ &#8211; 15</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK:</strong> Teşekkür ederim Sayın Hocam. Sayın Hocalarım, bugün bizim için de güzel bir belki şey olacak çünkü bir taraftan moderatörlük yapacağım, bir taraftan, arada Atilla Hoca ile de konuştuk, söze de karışacağım. Çünkü karışmak gerekiyor, söyleyecek şeyler var. Arada da şeytanın avukatlığını da yapacağım, yani sorulması gereken ama belki nezaketen sorulmayacak olan bazı sorular da olabilir, onları da ben, tabiri caizse, biraz kanırtarak sormak istiyorum, yani daha konuşulmamış bir şey de kalmaması bakımından. Liberal Düşünce Topluluğu nasıl ortaya çıktı, nasıl kuruldu, onun Türkiye fikir hayatına ya da yaşadığımız coğrafyadaki entelektüel dünyaya ne tür bir etkisi oldu, ne ölçüde etkisi oldu, içinden geçtiği dönemler neler, o dönemlerde Liberal Düşünce Topluluğu nerede durdu, ne tür bir rol oynadı, bugün ne durumda ve geleceğe dönük olarak da nasıl bir perspektifi beraber geliştirebiliriz? Burada konuşulması gereken çok önemli bir isim tabii Prof. Dr. Atilla Yayla. Atilla Yayla, Liberal Düşünce Topluluğu&#8217;nu aslında var eden ilk hamleyi, ilk etkiyi ortaya koyan kişi, aynı zamanda Liberal Düşünce Topluluğu&#8217;nun kurumsallaşması bakımından da önemli bir rolü oldu. Pek çok kurum Türkiye&#8217;de kişilerle kaim olarak ortaya çıktı. Onların böyle çok aktif olduğu zamanlarda çok&#8230; Adı duyulan durumlar halindeydi ama sonra o kişilerle beraber yavaş yavaş unutuldu. Kurumsallaşması Liberal Düşünce Topluluğu&#8217;nun o bakımdan önemli. Ben önce bu bakımdan birkaç şey söylemeye ihtiyaç duydum ama sözü şimdi Atilla Hoca&#8217;ya özellikle bırakacak bir soru sormak istiyorum. Atilla Hocam, Liberal Düşünce Topluluğu&#8217;nun kuruluşu, kuruluş süreci pek çok defa aslında anlattınız ama, öncelikle nasıl gerçekleşti? Zihninizde böyle bir düşünce bir topluluk fikri nasıl oluştu? Ve bu süreç nasıl adım adım gerçekleşti? Öyle sorarak başlayayım.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA:</strong> Teşekkür ediyorum Berat. Önce vakfa, başta Beşir Bey ve Ömer Bey olmak üzere davetleri için ve bu programda bizi ağırladıkları için teşekkür ediyorum. Liberal Düşünce Topluluğu&#8217;nun kuruluş hikâyesi aslında 1980’lerin ikinci yıllarında başlamıştır denilebilir. Ve bu süreçte de ben ve yakın arkadaşım olan Mustafa Erdoğan önemli bir rol üstlendik. Biz aslında üniversite yıllarında sağcı bir grubun içerisindeydik. Fakat farkında olmadan sosyalist olmuştuk. Ben üniversiteyi bitirdiğimde kendi kendime sordum, ben neyim falan diye. Komünizme şiddetle karşıydım ama sosyalist fikirlerin tamamını savunuyorduk. Mesela birey değil toplumu önemsiyorduk. Devletin gözettiği, çekip çevirdiği bir ekonomiyi piyasa ekonomisine tercih ediyorduk. Özel mülkiyet başta olmak üzere insan hakları konusunda bir hassasiyetimiz yoktu. Bu beni rahatsız etti ve bir arayış içerisine soktu. İki kişi olmamızın da büyük bir avantajı vardı. Çünkü bulunduğumuz camiada entelektüel ilgileri ve merakları olan iki kişi olarak birbirimize destek veriyorduk ve birbirimizle devamlı tartışıyorduk. İlk keşfettiğimiz şey demokrasi oldu. Şimdi 75-80 arasında üniversitede öğrenci olarak bulunanlar ne demek istediğimi daha iyi anlarlar. O zamanlar demokrasi insanların siyasi tercihlerinde önemli bir rol oynanmamaktaydı ve demokrasiyi keşfetmek bize muazzam bir keşif gibi göründü. Çünkü demokrasi farklılıkların bir arada yaşamasını temin edecek başlıca yol olarak beliriyordu. Demokrasi üzerine çalışmaya başladık. Ben mesela İngiltere&#8217;ye gittim 1988-89&#8217;da ve orada daha ziyade kütüphanede demokrasiyle ilgili eserler okudum. Başlangıçta büyük bir tatmin duyuyorduk, fakat bir süre sonra demokrasinin yetmediğini, demokrasiye başka bir şey eklenmesi gerektiğini düşünmeye başladım. Ve o zaman liberal demokrasinin farkına vardım. Henüz Sovyet Bloku çökmemişti ve sosyalizmin demokrasiyle ilgili iddiaları devam ediyordu. Ve bunun üzerine liberal demokrasi üzerine okumaya başladım. Yine büyük bir memnuniyet duydum ilk okumalarımdan. Fakat belli bir yerde tekrar bir tatminsizlik duymaya başladım. Ve dedim ki, önemli olan demokrasi değil, liberalizmdir. Çünkü demokrasiye değerleri taşıyan, değerleri aşılayan liberalizmdir. Ve liberalizm okumaya başladım. İlginçtir. Ben bir çeşit doçentlik çalışması olarak liberalizm üzerine bir kitap yazmaya karar verdim. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi&#8217;nde o zaman araştırma görevlisiydim. 1986&#8217;dan itibaren de doktor araştırma görevlisi olarak görev yapmaktaydım. Kütüphaneye yolum düştü. Kütüphanede liberalizmle ilgili Türkçe kitap bulmak hemen hemen imkânsızdı. İngilizce kaynaklar vardı. Orijinal kaynaklar vardı. Mesela işte Locke&#8217;un orijinal kitapları vardı. Ve Locke ve Hume&#8217;dan orijinal okumalar yapmaya başladım. 1980&#8217;lerin sonu 1990&#8217;ların başı itibariyle artık liberalleşmiştim. Fakat etrafta benim gibi bir iki kişi vardı. Başka da hemen hemen hiç kimse yoktu. Bir tesadüf sonucu ya da Kazım Berzeg&#8217;in bizi takip etmesinin sonucu olarak Kazım Bey&#8217;le tanıştık.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK:</strong> Gelmişti üniversiteye hatırlıyorum evet.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet. Üniversiteye gelişinde sen muhatap olmuştun. Ve sana telefon numarasını bırakmış, benimle görüşmek istediğini söylemişti. Hatırlarsan, daha önce iki defa telefon etmişti, not bırakmıştı. Her ikisinde de ben “avukattır, avukatlar dediğin çoğu zaman üçkâğıtçıdır, bir işe yaramaz” falan diye kendisini aramayı ihmal etmiştim. Ama bizzat gelince tabii ki ihmal etmek ayıp olacaktı. Gittim, kendisiyle görüştüm. Baktım aynı şeyleri de konuşuyoruz. Hatta bana şöyle dedi. Benim liberalizm kitabım 1992 başlarında Turan Yayınevinde yayınlanmıştı. Bana dedi ki “ben başından beri kendisini liberal olarak tanımlayan ve bilen birisiyim. Ve sizin kitabınızı görünce önce şaşırdım sonra içimden düşündüm. Yani birisi yine saçmalamıştır liberalizm hakkında diye kitabı aldım ve okumaya başladım. Okudukça da çok şaşırdım. Aynı fikirde olduğumuzu gördüm ve çok memnun oldum.” Böylece grup üç kişiye çıktı. Ama biz ağırlıklı olarak akademik ortamlarda bulunan kimselerdik. Akademik ortamlarda ise temel insan hak ve özgürlükleri, sınırlı devlet, piyasa ekonomisi, özel mülkiyet serbest teşebbüs gibi değerleri, kavramları savunan hiç kimse yoktu hemen hemen. Bu bizi bir yalnızlık duygusuna itmişti. Ne yapalım, ne edelim diye düşündük ve ben bir toplantı organize ettim. 26 Aralık 1992&#8217;de Ankara&#8217;da dokuz kişiyi Kızılay’da Yüksel Caddesi’ndeki Pigalle Restoran’da toplantıya çağırdık. Şimdi hatırlıyorum. Ankara dışından, İstanbul&#8217;dan Turan Yay&#8217;ı da çağırmıştık ama gelmedi. Dokuz kişi toplantı yaptık, benim önerilerim vardı. “Liberal kapitalist birlik”, “liberal hareket”, “liberal düşünce topluluğu” gibi isim önerilerim vardı. Sonunda Liberal Düşünce Topluluğu ismini almaya karar verdik. Çünkü biz bir hareket olamazdık. Sert, hiyerarşik bir yapımızın olması imkânsızdı. Başlangıçta tek yapmak istediğimiz birbirimizden haberdar olmak, çeşitli bilimsel toplantılar düzenlemek, ders kitapları yazmak ve üniversitelerde bunları okutmaktı. 1992&#8217;nin 26 Aralık’ı liberal düşünce topluluğunun kuruluş tarihi olarak görülebilir. Bu sene 32. yılımızı doldurmak üzereyiz. Bu da Türkiye&#8217;deki sivil toplum hareketleri arasında bir başarı sayılabilir, çünkü, Türkiye&#8217;de, malum, sivil toplum kuruluşları fazla uzun ömürlü olmuyorlar.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK:</strong> Ben hatırlıyorum. Bir araştırma görevlisiydim Hacettepe&#8217;de ve genç bir araştırma görevlisi olarak orada ilk kez Kazım Berzeg’le tanışmıştım. Sizi ziyarete gelmişti. Elinde hem sizin kitabınız vardı hem de kendisinin yazdığı <em>Türk Tarımı ve Toprak Reformu</em> kitabı vardı. Bir de çeşitli dönemlerde gazetelerde yayınlanmış makalelerinden oluşan bir dosya vardı. Çok kibar bir insandı, çok zarif bir insandı, çok etkilemişti bu haliyle ve tavrıyla beni. Kendisini kıdemli, istikrarlı bir liberal demokrat olarak tanımlıyordu. Ve “işte bu kitabı görünce şimdi kim bilir yine bir zibidi ne saçmalamıştır diye düşündüm” demişti, O’nun kavramıyla söylüyorum. Ama sonra kitabı okuduktan sonra evet sizin dediğiniz gibi “Allah Allah, benim söylediklerime çok benzer şeyler söylüyor” diye düşünmüş. Kazım Berzeg&#8217;le buluşma iki akademisyenin bilgisiyle aynı zamanda pratikten gelen, çiftçilikten gelen birinin bilgisiyle birleşti. Kazım bey biraz kendisini bu bakımdan Menderes&#8217;le de aynı hatta görüyordu. Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurucu başkanlığını yaptı. Hem de onun ofisi Liberal Düşünce Topluluğu&#8217;nun ilk ofisi oldu. Onun bir odası. Oradan devam ederseniz.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong> Bir dernek statüsü almaya karar verdik. Öncelikle dernek olmayan bir sivil toplum oluşumu olarak devam ettik 1992&#8217;den 1994&#8217;e kadar. Ayda bir yemekli toplantılar düzenliyorduk mesela. Sen geldin mi bilmiyorum, Yüksel Caddesi&#8217;nde Pigalle’de buluşurduk sohbet ederdik. Daha sonra bir sıfat almak istedik ve bir dernek olmaya karar verdik. O zamanlar üniversite öğretim üyelerinin dernek üyesi olması sıkıntılıydı. Rektörlükten izin almak gerekiyordu. Dolayısıyla ben ve Mustafa Erdoğan kurucu üye olamadık. Kazım Bey&#8217;in öncülüğünde başka arkadaşların katılımıyla bir dernek kurduk ve Kazım Bey kurucu başkan olarak dernekte görev aldı. Aynı zamanda kendisinin Karanfil Sokak&#8217;taki bir avukatlık bürosundaki bir boş odayı da sağ olsun bize tahsis etti. Bununla da ilgili ilginç hatıralar var tabii. Mesela Kazım Bey olmadığı zaman bütün ofisi kullanıyorduk. Kazım Bey olduğu zaman sadece bir odaya sığınıyorduk filan. Dolayısıyla ilk hareketimiz, ilk oluşumumuz böyle başladı diyebilirim.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK:</strong> Ondan sonra da yavaş yavaş yayıncılık faaliyetleri başladı. <em>Liberal Düşünce</em> diye bir dergi çıktı? Ve o dergi hala istikrarlı bir şekilde devam ediyor. Türkiye&#8217;de zannediyorum çok uzun zaman böyle devam eden yayınlardan birisi. İlk amaç herhalde entelektüel atmosferi değiştirmekti. Çünkü özellikle sosyalist fikirlerin çok yoğun olduğu bir atmosferdeydi Türkiye.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>LDT yayın faaliyetlerine bülten yayınlayarak başladı. Liberal Düşünce Topluluğu&#8217;nun 3 ayda bir çıkan bir bülteni vardı. Birkaç sayı çıktı zannediyorum ki. Sonra da <em>Liberal Düşünce Topluluğu Yayınları</em> adı altında bir iki kitap yayınladık. Mesela Hayek’in <em>Kölelik Yolu</em>’nun ilk baskısı Liberal Düşünce Topluluğu yayınları olarak çıkmıştır.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK:</strong> Daha sonra Kazım Berzeg’in ofisinde yayınevi kuruldu.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet. Daha sonra 1998&#8217;de <em>Liberte Yayınevi</em> kuruldu. Çünkü bir marka oluşturma ihtiyacı boy göstermişti. Yani markası olmayan bir yayınevinin isim yapması pek mümkün değildi. Dernek yayınlarının da pek itibarı yoktu. Bu yüzden Liberte Yayınevi’ni kurduk. 1996 yılında <em>Liberal Düşünce Dergisi’</em>ni yayınlamaya başladık. Seni de işaret ettiğin gibi Liberal Düşünce Dergisi&#8217;nin hikâyesi de kendi başına bir başarı hikâyesi olarak görülebilir. Çünkü bu sene dergi 28. yılını yaşıyor. Bir derginin 28 yıl ayakta kalması, hayatta kalması, Türkiye&#8217;nin fikir hayatı açısından da büyük bir başarıdır. Sonra bir ara bir dergi daha çıkarttık. <em>Piyasa</em> adlı bir iktisat dergisi yayınladık. İki sene kadar da o dergiyi yayınladık. Fakat sonra kapattık dergiyi. Bu arada telif ve çeviri kitaplar yayınlamaya başladık. Yayıncılık faaliyetine aslında daha önce ilk olarak <em>Siyasal Kitapevi</em>’nde başlamıştık. Siyasal Kitapevi’nden benim galiba iki kitabım Mustafa Erdoğan&#8217;ın bir kitabı çıktı. Daha sonra kendi yayın evimize taşıdık tabii ki bu eserleri. Sonra o kadar çok faaliyet yürüttük ki… Haftalık toplantılar yaptık mesela. Bu toplantılara belki on binlerce insan katılmıştır. Ankara’da her cuma günü yapardık, daha sonra perşembeye alındı bu toplantıların günü. Kongreler yaptık. Yılda iki kongre yapıyorduk eskiden. Hukukçular ve Siyaset Bilimciler Kongresi ile İktisatçılar Kongresi olarak bir ara iki kongre yaptık. Sonra teke indirdik. Çeşitli araştırma projelerine imza attık. Üniversitedeki arkadaşlara danışmanlık yaptık, rehberlik yaptık. Üniversitelerde liberaller yavaş yavaş belli bir yer edinmeye başladılar. Bugün aşağı yukarı her üniversitede liberaller vardır. Yani bir kişi bile olsa liberallerin her üniversitede karşımıza çıkması gayet muhtemel bir durumdur. Ve bu da büyük ölçüde Liberal Düşünce Topluluğu’nun çalışmaları sayesinde vuku bulmuş bir şeydir. Burada belki bir hususa da işaret etmekte fayda var. Türkiye tarihinde acaba liberal düşünce topluluğu dışında liberal hareketler olmuş mudur diye bakmak lazım.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK:</strong> Onu soracaktım bende aslında. <em>Hür</em> <em>Fikirleri Yayma Cemiyeti</em> gibi mesela. Derneklere de biraz benzeyen tarafı var ama orada tutunamayanlar ya da orada kalıcı olmayanlar burada tutundu, kalıcı oldu. Belki biraz onu da konuşmak gerekir.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet, ilk örneği tabii ki Prens Sabahattin&#8217;in cemiyetidir. Ama Prens Sabahattin belki de günlük şartlar içerisinde aktif siyasetle çok yakından ilgili ve ilişkili olmuştur. Bu da onun belki entelektüel bir oluşum olarak ortaya çıkmasına ve gelişmesine engel teşvik etmiştir. Ayrıca Prens Sabahattin&#8217;in liberalliği mesela bizim liberal çizginin ortalanmasına göre çok da sağlıklı bir liberal çizgi sayılmayabilir. Savunduğu temel ilkelerde pek problem olduğu söylenebilir. Keza Sakız Dohanes Efendi&#8217;nin iktisat kitabı, Mehmet Cavit Bey&#8217;in İktisat İlmi kitabı gibi çabalar olmuş Osmanlı Devleti&#8217;nde. Ama sistematik bir liberal oluşum ortaya çıkmamış. Ahrar Fırkası gibi liberal fikirleri taşıyan bir siyasi parti de doğmuş. Sonra Tek Parti Cumhuriyeti kuruluyor. Tek Parti Cumhuriyeti tabii ki bütün fikir akımlarını bastırdığı gibi liberalizmi de bastırıyor. Ve bu 1947&#8217;ye kadar devam ediyor. 1947&#8217;de Ali Fuat Başgil ve Ahmet Emin Yalman&#8217;ın öncülüğünde Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti ortaya çıkıyor. Fakat o cemiyet de çok iyi bir cemiyet olmasına ve Türkiye tarihine özellikle bugünkü seçim sisteminin benimsenmesi meselesinde imza atmasına rağmen aktif olarak üç sene çalışıyor. 1950&#8217;den sonra ilginç bir şekilde Ali Fuat Başgil cemiyeti terk ediyor. Ahmet Emin Yalman&#8217;ı kontrolü ele geçiyor ve CHP&#8217;ye eklemleniyor. Hiç unutmam, ben, yıllar önce İzmir&#8217;de bir arkadaşla tanışmıştım. Hür Fikirleri Yayma Cemiyetinin İzmir Şubesi başkanıymış ve tipik CHP&#8217;liydi. Yani o dönemin şartları içerisinde siyasetin bir hayat tarzı kavgasına dayanıyor olması ve o arkadaşların hayat tarzının CHP tabanın hayat tarzına yakın olması onları CHP’li etmiştir. Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti’nin en büyük başarılarından birisi, dediğim gibi, seçim sisteminin gelişmesine katkısıdır. İkincisi de Hür Fikirler diye aylık bir dergi yayınlamıştır. Liberal Düşünce Topluluğu Hür Fikirler üzerine bir proje yürüttü ve Hür Fikirler dergisini de olduğu gibi yayınladı. 11 sayı olduğu gibi yayınlandı. Dergi çok güzel yazılar ihtiva etmektedir. Hakikaten büyük bir kazançtır. Ama entelektüel alanda fazla da bir varlık gösterememiştir ve unutulup gitmiştir. Yani özellikle sağcı ve solcu kolektif sakınlar karşısında hemen hemen hiçbir esamesi okunmamıştır desek yanlış olmaz.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK:</strong> Liberal Düşünce Topluluğu’nun burada farkı, sanıyorum, belki diğer ideolojilerde, diğer ideolojik akımlardan da farkı, bilmiyorum ne dersiniz, Türkiye&#8217;de aslında liberalizmin de böyle bir tür Kemalizm’in soft versiyonu olarak inşa edilmesi ya da temsil edilmesi de mümkündü. Öyle bir risk hep vardı. Daha önce solun, sosyalizmin başına gelen şeylerin pekâlâ liberalizmin de başına gelmesi mümkündü. Ve zaten öyle bir damar da vardı, ya da o türden insanlar da vardı. Ama Liberal Düşünce Topluluğu liberalizmin daha evrensel anlamıyla ve içeriğiyle daha sahih bir şekilde ilişkili ve tabiri caizse Türkiye&#8217;de bu fikirlerin temsili içinde önemli bir işlev gördü diyebiliriz diye düşünüyorum. Ne dersiniz?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet, aynı fikirdeyim. İktisat profesörü olan bir arkadaşımız var. O, dernekte bir gün grup olarak otururken şöyle dedi. “Ya bu Atatürkçülüğün bir itibarı var. Her fikir hareketi Atatürk’ün arkasına sığınarak mesafe almaya çalışıyor, biz niye bundan yararlanmıyoruz.” Ben de hatırladığım kadarıyla bunun yanlış olacağını ve Atatürkçülüğün liberalizmi yozlaştıracağını söyleyerek cevap verdim. Bu cevabın doğru olduğunu bugün aynı zamanda hem Kemalist hem de liberal olduğunu iddia eden insanlarda görmek mümkün. Yani Kemalizm tabii ki sosyalizm kadar kuvvetli ve gelişmiş bir ideoloji değil. Ama netice itibariyle mahalli ve antidemokratik damarı ağır basan bir ideoloji. Kemalizm’le eklemlenen her ideolojinin yozlaşması aşağı yukarı kaçınılmaz bir gerçek olarak ortada duruyor. Belki de Liberal Düşünce Topluluğu’nun Ankara&#8217;da ortaya çıkması böyle bir şey sağladı. Liberaller için bir diğer tehlike İstanbul merkezinde ortaya çıkmaktı. İstanbul&#8217;da, biliyorsunuz, değişik akımlar var ve bu akımlar zaman zaman kişilerin elinde oyuncak haline de geliyor. Bizim Ankara&#8217;da ortaya çıkmamızın ve geldiğimiz sosyal ve kültürel kökenin, liberalizmin daha sahih çizgide kalmasına büyük katkıda bulunduğu kanaatindeyim. Bugün tabii ki sosyal medyaya falan baktığımızda çeşitli insanlar liberal tezleri savunuyormuş rolü yapabilirler yahut da savunuyor olabilirler ama uzun vadede liberalizm hakkında yazılmış çizilmiş şeylerin hemen hemen tamamına yakınını Liberal Düşünce Topluluğu çevresi ortaya koymuştur.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Zaten liberalizmin böyle Türkiye&#8217;de resmi ideolojinin sağ versiyonu veya sağ versiyonlarından birisi olarak ortaya çıkmaması çok önemli oldu. Çünkü birilerinin aslında oluşturmaya çalıştığı o söylemi de o çizgide inşa edilebilirdi. Hani aydınlar böyle düşünüyor, aydın olmak böyle bir şeydir. Batılı herhangi bir düşünce zaten böyle ifadesini bulur. Biraz böyle resmi ideolojinin serbest piyasacı versiyonu, birazcık böyle birey haklarını genel olarak vurgulayan ama somut bireylerin haklarına gelince, yani diyelim ki işte muhakkak mütedeyyin insanların başörtülü kadınların Kürtlerin ve diğerlerinin yani resmi ideolojinin kalın kırmızıçizgileriyle karşılaşmadıkça özgürlük, kuşlar çiçekler diyen ama o sorunlar söz konusu olduğu zaman aniden resmi bir refleks gösterip diğerleriyle aynı yerde hizalanan bir çizgi şeklinde inşa edilmesi de mümkündü. Böyle olmadığını da zaten en fazla 28 Şubat&#8217;ta gördük, değil mi hocam?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Çok önemli işler gördü Liberal Düşünce Topluluğu.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Bu çizgi başlangıçta bilinçli bir tercih ürünü olmadı. Sadece genel entelektüel birikimimizin bizi yönlendirdiği bir istikamet oldu. Ve bu istikametin ne kadar isabetli olduğunu Türkiye&#8217;nin bütün hassas meselelerinde sağlam bir duruş sergileyerek Liberal Düşünce Topluluğu bünyesindeki liberaller gerçekleştirdiler. Mesela bunlardan birisi 28 Şubat sürecidir. 28 Şubat süreci, malum, post modern bir darbe olarak yapıcılarından birisi tarafından adlandırılmıştır. Ve ilginç bir şekilde 28 Şubat sürecinde sadece dini eğilimleri olan siyasi liderler tecrit edilmemiş, cezalandırılmamıştır. Aksine, dini eğilimleri olan geniş toplum kesimleri, başta üniversiteli kızlar olmak üzere, başörtülü öğrenciler olmak üzere, hedef alınmıştır. Bu dönem tabii çok karanlık bir dönemdi, çok zor bir dönemdi. Bir taraftan öğrenciler hedef alınmıştı, bir taraftan da öğretim üyeleri hedef almıştı. Bunu mesela Kırıkkale&#8217;de yaşanan olaylardan çok iyi biliyoruz. O dönemde biz oturup kendi aramızda bu konuda nasıl bir tavır takılmalıyız diye hiç tartışmadık, hatırladığım kadarıyla. Sadece şunu düşündük, insan hak ve özgürlükleri insanlara onların dini eğilimlerinden, ekonomik durumlarından, cinsiyetlerinden, dillerinden, kültürlerinden bağımsız olarak verilmesi gereken haklardır. Dolayısıyla, bu haklar çerçevesinde bir başörtülü kız öğrenci de üniversiteye girme hakkına sahiptir, başını örtme hakkına sahiptir. Bizim bu argümantasyonumuz dindar kesimde büyük bir yankı yaptı. Çünkü dindar kesim genellikle, işte, “bu Allah&#8217;ın emridir, Allah&#8217;ın emrine uymak bir farzdır, bundan dolayı biz başımızı örtüyoruz” şeklinde bir argümantasyon gerçekleştiriyordu. Ama karşı tarafın kulakları zaten bu argümana sağırdı. Dolayısıyla, bizim genel bir insan hakları çerçevesine başörtüsü takmayı veya takmamayı yerleştirmemiz dindar muhafazakâr kesimin içinde büyük bir sürpriz oldu tabiri caizse ve bize bir ilgi artışı gerçekleşti.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Aslında bir şeyden rahatsızlardı hocam. Yani bunu diyelim ki hani sadece Allah&#8217;ın emri meselesi değildir, başörtüsü bir hak kullanımıdır, özgürlük kullanımıdır sözünü muhafazakâr dindar ya da İslami kesimden birisinden duymak onları çok yaralamıyordu. Ama işte o Batılı düşüncenin de tam batısından, en içinden, böyle gördükleri liberalizmden yani onun temsilcilerinden duymak çok asap bozucuydu onlar açısından. Yani siz niye savunuyorsunuz gibi sözleri hatırlıyorum, hatta bazıları o süreçte Liberal Düşünce Topluluğu’ndan da uzaklaştılar.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet birkaç kişi uzaklaştı. Fazla isim vermeye gerek yok, ama mesela bir meşhur iktisat hocası bu tavra şaşırdı ve ilişkisini kesti. Bir başka arkadaş, Ankara Hacettepe Üniversitesi’nde şimdi profesörlük yapıyor. Benzer bir vakadan dolayı uzaklaştı. Tabii liberal düşünce topluluğu hiyerarşik bir yapılanmaya sahip değil. Bir yönetim kurulu var ama dernek statüsü onu gerektirdiği için bir yönetim kurulu var. Liberal Düşünce Topluluğu’na gelmek de serbest, Liberal Düşünce Topluluğu’ndan gitmek de serbest. İsteyen gelir isteyen gider. Kimse kimseye gitme veya kimse kimseye git diyemez. Dolayısıyla, bu ortam içerisinde, tabiri caizse, senin dediğin gibi, Batılı entelektüel geleneklerin içinden konuşan bir insan grubunun başörtüsü bir insan hakkıdır demesi büyük bir yankı uyandırdı. Karşı taraf büyük bir şaşkınlığa uğrattı. Şimdi iyi hatırlıyorum, o zamanlar yanıma çeşitli üniversitelerden mağdur edilmiş dindar hocalar, genç hocalar gelirdi. Yeni doktorası yapmış hocalar…</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Ben geliyordum bazen de. Beraber geliyorduk evet arkadaşlarla.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Onlarla sohbet ediyorduk. Aslında bizim yaptığımız onlara sadece moral vermek ve uzun vadeli düşünmelerini ve kendi geleceği hazırlamalarını tavsiye etmekten ibaretti. Çünkü elimizde bir yetki bir imkân yoktu. Herhangi bir problemi çözme gücümüz yoktu. Mesela ziyaretimize gelen başörtülü kızlara da başörtülü kız öğrenci gruplarına da aynı tavsiyelerde bulunduğumuzu hatırlıyorum. Ben diyordum ki, “bu problem çok kısa vadede çözüleceğe benzemiyor ama üniversite demek her şey demek değildir. Önemli olan sizin ayakta kalmanızdır. Çeşitli şeyler yapabilirsiniz. Bir defa paralel eğitim kurumları kurabilirsiniz. Ayrıca sanata, müziğe, resme ilgi göstererek ayakta kalabilirsiniz. Bugünler de geçicidir.” Bu şeklinde bir moral aşılaması yapıyorduk. Bunlar tabii bazen işe yaradı bazen işe yaramadı ne yazık ki. Ve 28 Şubat sürecinde yüzlerce kişinin, binlerce kişinin hayatı heba edildi. Benzer bir durumu Kürt probleminde gördüm. Liberal Düşünce Topluluğu çevresinden Kürt meselesine, Kürt etnisitesini merkeze almadan, genel bir insan hakları problemi olarak yaklaşıldı. Mesela 2010&#8217;lu yıllara kadar ben yazılarımda daha ziyade MHP&#8217;nin Türk etnisitesine dayanan bir siyaset yapması ne kadar makul ve meşru ise aynı şekilde bir Kürt siyasi partisinin de siyaset yapmasının makul ve meşru olduğu yönde yazılar yazıyordum. Yani temel talebimiz Kürtlerin siyasi alanda serbest hareket edebilmesiydi. Bu büyük ölçüde gerçekleşti. Ve bunda bizim yazılarımızla payı olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Güzel çalışmalar oldu. Yani bu barış içinde bir yerde var olma arayışıydı…</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Barış&#8217;a Bak hareketine de destek verdik mesela. Ben trenle İzmit’e kadar gittim. Daha sonra Diyarbakır&#8217;a uçakla gittim ve orada gruba orada katıldım tekrar. Kürt camiasında da liberal fikirler böylece duymaya ve yayılmaya başladı. Dolayısıyla, Düşünce Topluluğu Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ve Osmanlı Devleti&#8217;nin son dönemi içerisinde en fazla ses getiren, en uzun süre ayakta kalan ve yörüngesinden çıkmayan, yörüngesini saptırmayan bir oluşum olarak boy gösterdi. İnşallah bundan sonra da böyle devam eder temennisindeyim.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Şimdi Topluluk bireylerden oluşuyor deseniz de aslında birçok defa çeşitli zamanlarda suçlandı. İşte neden liberal düşünce topluluğu şu konuda şu tavrı göstermiyor diye. O konuda ne demek istersiniz? Yani nasıl bir cevabınız olur? Neden Liberal Düşünce Topluluğu işte ülkenin şu önemli meselesi konusunda bir ortak açıklama yapmadı gibi. Çok fazla ortak açıklama yok zannediyorum. Belki iki, üç tane…</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Ortak açıklama pek yok. Bunun ana sebebi Liberal Düşünce Topluluğu’nun kolektivist bir kimlik olmaması. Yani Liberal Düşünce Topluluğu’nun belli bir siyasi ve kültürel kimliği yok. Her liberal kendi başına ve her liberal ne düşünüyorsa onu yazar, çizer ve bizim yayın organlarımızda veya başka yayın organlarında yayınlar. Tabii bu dönemde daha fazla tanınmış bazı kişiler, sanki Liberal Düşünce Topluluğu adına konuşuyormuş gibi, bir hedef hâline getirdiler. Bunlardan birisi de benim. Ama hiçbir zaman sözlerimin Liberal Düşünce Topluluğu’ndaki arkadaşları bağladığıyla ilgili bir şey söylemedim ben. Ve Liberal Düşünce Topluluğu’nun resmi görüşü olarak da hiçbir görüşü açıklamadım. Zaten Liberal Düşünce Topluluğu’nun bu özelliği uzun vadede en büyük güç kaynağıdır. Liberal Düşünce Topluluğu aktif siyasetle ilgili değildir. Siyasi partiler arasında kategorik olarak taraf olmaz. Ama bünyesindeki liberaller kendi alacakları pozisyonları kendileri belirlerler. Bu Türkiye&#8217;de pek karşılaşılan bir tarz değil. Fakat bizim aramızdaki bütün farklılıklara rağmen bir arada kalmamızı sağlayan da bu. Yani sen hatırlayacaksındır Ankara&#8217;daki toplantılardan biz bir araya geldiğimizde hangi siyasi partiye oy verelim, hangi siyasi parti iyidir filan gibi şeyler hiç konuşmadık ki. Hatta bu konuları hiç açmadık Herkesin siyasi tercihi kendisine bağlar. Fakat bize eleştirileri yönetenler belli bir siyasi pozisyon alıyorlar ve bu siyasi pozisyonun en doğru pozisyon olduğunu düşünüyorlar ve kendileri gibi meseleleri görmemizi ve hatta kendilerinin üslubuyla eleştirmemizi, kendilerinin tarzıyla meseleye yaklaşmamızı bekliyorlar. Bu olacak şey değil tabii ki. Şimdiye kadar olmadığı gibi bunda sonra olması için de bir sebep göremiyorum.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>28 Şubat süreci işte 2000&#8217;li yıllara doğru olan o süreç aslında Liberal Düşünce Topluluğu’nun da kendi varlığını ispat ettiği, yayınlarıyla bir farklılık oluşturduğu, entelektüel hayata da etkisinin çok bariz bir şekilde görüldüğü yıllardı. Adalet ve Kalkınma Partisi&#8217;nin kurulduğu ilk dönemde özellikle o partinin entelektüel bakımdan ihtiyaç duyduğu bazı fikirlerin oluşturulması, o süreçte yapılan bazı ortak çalışmalar ya da muhafazakârlıkla ilgili bir uluslararası sempozyumun düzenlenmesi bu türden çalışmalardı. Liberal Düşünce Topluluğu’nun belki en parlak olduğu, en görünür olduğu yıllardı. Ama son Adalet ve Kalkınma Partisi ile Liberal Düşünce Topluluğu arasındaki ilişkiler de çeşitli çevrelerce sorgulandı. Liberal Demokrat Parti ile de olan ilişkiler de aynı şekilde sorgulandı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurumsal olarak hiçbir partiyle bir ilişkisi olmamıştır hemen hemen. Bazı partilerle belli projelerde ortak çalışma olabilir ama o partilerin ne bir parçası olmuştur ne de bir uzantısı olmuştur. Bu çerçevede mesela ilk yıllarımızda Mustafa Erdoğan ve ben Mesut Yılmaz&#8217;a danışmanlık yaptık ama bu diğer arkadaşları bağlayan bir şey olarak görülemezdi. Daha sonra Doğru Yol Partisi&#8217;nin ikinci demokrasi programı diye bir çabası vardı. Tansu Çiller’in öncülüğünde. Ona katkıda bulmaya çalıştık. Besim Tibuk&#8217;un Liberal Demokrat Partisi&#8217;ne de katkıda bulmaya çalıştık. Ama bütün bu katkılar entelektüel katkılardı. Yani günlük siyasetin akışına müdahil olma anlamında herhangi bir şey yapmamız söz konusu değildi. AK Parti ile de böyle bir çalışmamız oldu. 2004&#8217;te bir Uluslararası Muhafazakâr Düşünce sempozyumu düzenledik. Burada da gözettiğimiz şey şuydu. Muhafazakârlıkla liberalizm aşağı yukarı birbirine yakın ideolojiler olarak görülebilirler. Muhafazakârlığın liberal fikirlerden etkilenmesi, muhafazakâr düşüncenin daha makul, daha müşlayim bir yerde yer almasına sebep oluyor. Liberal fikirlerden uzaklaşması ise otoriterleşmesine sebep oluyor.  Bu düşünceyle biz muhafazakâr fikriyatın liberal fikriyatla tanışması ve liberal fikriyatla iç içe geçmiş bir hâlde yolunda devam etmesi için çaba sarf ettik. Çok da başarılı geçen bir uluslararası sempozyum düzenledik. Ya da bazı bakımlardan başarılı geçen bir sempozyum düzenledik. Ama bu AK Parti içerisinde, duyduğum kadarıyla, bir tartışmaya sebep oldu. AK Parti&#8217;nin MKYK&#8217;sında galiba bazıları Liberal Düşünce Topluluğu’yla iş birliği yapılmasına şiddetle itiraz ederken bazıları da bunu savunmuşlar. Sonunda da Tayyip Erdoğan şimdiye kadarki iş birliğimiz iyiydi, bundan sonra iş birliğimiz yoktur, olmayacaktır” şeklinde konuşarak bitirmiş meseleyi. Şüphesiz Liberal Düşünce Topluluğu bir entelektüel oluşumdur. Entelektüel oluşum olarak bütün siyasi partileri etkilemeye çalışır. Yani mesela Cumhuriyet Halk Partisi Liberal Düşünce Topluluğu’yla temas kurmak isterse ve mesela bize Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;nin ideolojik pozisyonuyla ilgili bir rapor sunun dese onu da yapmaya çalışırız.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Hocam hatırlıyorum, Baykal&#8217;ı ziyaret etmiştik biz mesela bu demokratikleşme, açılım, değişim, dönüşüm döneminde. Yani en azından CHP&#8217;nin bu süreçle ilgili engelleyici tutumundan vazgeçmesi, gerektiğine dair fikirlerimizi paylaşmıştık.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet, evet. Hatta şöyle demiştik, ben şöyle dediğimi hatırlıyorum. “AK Parti&#8217;ye gayrimüslimlerin haklarını iade etmek, gayrimüslimlerin insan hak ve özgürlüklerinden tam olarak yararlanmasını sağlamak yakışır. Size de başörtüsünü problemini çözmek, başörtüsü problemini çözmek yolunda adım atmak yakışır.”. Ama tabii bir sonuç alamadık ne yazık ki. Baykal&#8217;ı ziyaret etmiştik evet.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Sonra belki bir 17-25 Aralık operasyonları ve o süreçte Liberal Düşünce Topluluğu’nda kısmi bir ayrışma yaşandı. Onunla ilgili neler söylemek istersiniz?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Şimdi, Liberal Düşünce Topluluğu’ndaki arkadaşlar, genel olarak entelektüel ilgilerinin peşinden giden arkadaşlar, günlük hayatı çok da sıkı takip ettikleri söylenemez. Mesela ben kendi namıma konuşacak olursam, birkaç sene öncesine kadar gündelik siyaseti uzaktan takip etmeye çalışıyordum. Yazılarım daha ziyade akademik muhtevalıydı. Dolayısıyla, 17-25 Aralık vuku bulunduğunda, hatta ondan önce Gezi olayları vuku bulunduğunda durum buydu. Gezi belki de ülke açısından bir dönüm noktasıdır. Liberaller açısından da bir dönüm noktasıdır. Gezi&#8217;ye bazı genç liberaller büyük bir iştahla destek vermeye koştular. Çok ilginçtir. Orada tamamen yabancı pozisyondaydılar. Çok küçük bir azınlıktılar. Nitekim daha sonra birkaç yerde dayak falan da yediler bu katılanlar. Ayrıca dışlandılar. Fakat bunu bir demokrasi hareketi, bir çeşit diktatörlüğe direniş hareketi olarak gördüler ve canı gönülden destek verdiler. Ben ise Gezi isyanlarının özü itibariyle demokrasiye isyan hareketi olduğunu, çünkü insan haklarına ilişkin olmayan herhangi bir konuda karar verme otoritesinin meşru otorite olması gerektiğini ve Gezi hakkında karar verecek meşru otoritenin de Beyoğlu Belediyesi veya İstanbul Belediyesi veya ilgileniyorsa Ankara&#8217;daki hükümet olması gerektiğini filan söyledim. Gezi&#8217;de başlayan ayrışma 17-25 Aralık&#8217;ta tabii ki devam etti. Önce 17-25 Aralık vuku bulduğunda Gezi&#8217;ye katılanlar şaşırdılar ve bize yakın durdular. Sonra tekrar öbür tarafa geçtiler. 17-25 Aralık tabii ki bir polis ve hukukçu operasyonuydu hükümete yönelik. 17-25 Aralık&#8217;ın böyle olduğunu anlamam benim için 3-4 saat aldı. Oral Çalışlar daha kısa sürede anladı. Bir seferinde demişti ki, “arabada giderken haberleri dinledim, 10 dakika içerisinde bunun ne olduğunu anladım.” Ben o kadar hızlı davranamadım. Ne yazık ki 3-4 saat aldı hakikati anlamam. O günlerdeki yazılarıma bakılırsa yolsuzluğa da hayır, darbeciye de hayır filan şeklinde başlıklarla yazılar kaleme aldığım görülür. 17-25 Aralık meşru bir otoriteye, seçilmiş bir siyasi otoriteye, devlet içerisine sızmış, devlet içerisine yapılanmış, devlet imkânlarını ve devlet görevlilerinin formasını yani devlet otoritesini kullanan bir insan grubunun bir anlamda operasyon çekmesidir. Bu da bir çeşit bir darbe teşebbüsü olarak görülebilir. Bu belki polisin öne çıktığı bir darbe olarak görülebilir kanaatindeyim. Bu kanaati de tabii ki yansıttık sağda solda. Ve uzun vadede bakıldığında, geri dönüp tekrar bakıldığında, haklı olduğumuz aşikâr şekli ortada.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Burada bir de bir bölünme de yaşandı. Yani bir kısım arkadaş Liberal Düşünce Topluluğu’ndan ayrıldı ve başka bir dernek kurdu. Soldaki birçok bölünmeden ya da diğer kesimlerdeki bölünmeden farklı olarak bu çok daha medeni bir şekilde gerçekleşti değil mi? Ayrıca bu bazılarının iddia ettiği gibi ortadan bir bölünme değildi. Yani belki yüzde seksen beşi ana kitlede kaldı. Geriye kalan yüzde on beşin ayrıldığını belki söylemek mümkün ama kalanlar gidenlerle ilgili kamusal olarak çok fazla konuşmadılar. Bu konuşmamanın sebebini neye bağlıyorsunuz ya da siz niye konuşmadınız özellikle? Kriminalize etmemek için mi?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Bir defa, senin de de haklı olarak işaret ettiğin gibi, çok büyük bir bölünme değildi. Özellikle merkezde yer alan iki-üç arkadaş söz konusuydu. Bunlardan birisinin veya ikisinin FETÖ ile ciddi bağları olduğu kanaatindeyim ben. Diğerinin ise şahsi özelliklerinin bu sürece yol verdiği kanaatindeyim. Onlar ayrı bir dernek kurdular. Derneğin açılış resepsiyonunda mesela FETÖ&#8217;cüler ağırlıktaydı ve ilginç bir şekilde bu arkadaşlar liberal düşüncenin FETÖ&#8217;yü desteklediği, FETÖ&#8217;yü desteklemesi gerektiği kanaatine sahiptiler. Biz o kanaatte değildik. Çok iyi bir noktaya temas ettin. Ayrılanlar hakkında kalan arkadaşlar pek bir şey konuşmadılar. Pek bir şey söylemediler. Ben bir iki şeyi söyledim ama benim söylediklerim de mesela karşı taraftaki arkadaşların söylediği şeylere nispetle çok az kalır. Yani ben genellikle cevaben bir şeyler söyledim ama fazla da ayrıntıya girmedim. Zannediyorum ki bu arkadaşların genel problemi Liberal Düşünce Topluluğu’nun genel çizgisini anlayamamaları. Yani Liberal Düşünce Topluluğu kurumsal olarak herhangi bir konuda görüş açıklamaz. Şimdiye kadar sadece bir iki konuda görüş açıklamıştır. Ama liberal düşünce topluluğu bünyesindeki liberaller kendi görüşlerini açıklayabilirler. Ve bu görüşler arasında farklılıklar da olabilir. Yani ille de yüzde yüz uzlaşmak gerekmez. Mesela işte bugünkü yönetim kurulu başkanımız Profesör Taner Demirel&#8217;le diyelim ki benim veya senin belli bir meseleye bakışta şu veya bu oranda farklılaşması söz konusudur. Ama bu bizim birbirimizden ayrı gayrı düşmemizi ve arkadaşlığımızı bozmamızı gerektirmez. Hâlbuki bizden ayrılan arkadaşlar böyle bir beklenti içerisine girdiler. Neden herkes bizim gibi düşünmüyor? Neden herkes bizim gibi tavır almıyor? şeklinde bir politika geliştirdiler ve bu ayrılığa sebep oldu. Çok büyük umutlarla yola çıktılar ama tabi fazla mesafe alamadılar. Tarih nasıl yazacak onları bilmiyorum artık.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Zaman içinde belki daha sonra sorular da olacaktır ama bir de özellikle şeytanın avukatlığını da yapmak lazım. Sizin AKP&#8217;ye yakın olduğunuz, hatta o yüzden hükümetten bazı destekler vesaire de almış olabileceğiniz söyleniyor. Eğer aldıysanız bize hiç haber vermemeniz de kötü bir şey bu arada, hiç haberimiz olmadı çünkü, şeklinde görüşler var, yorumlar var. Hatta bir keresinde Twitter&#8217;da görmüştüm lüks bir arabanın önünde fotoğraf çektirmişsiniz. Altına da yazmışlar. Tabii AKP&#8217;ye yakın olursanız işte bu tür şeyler yandaşlara verilir diye. Verildi mi? Verildiyse bize niye hiç söylemediniz Bizimle paylaşmadınız mesela bu tür şeyleri. Verilmediyse niye o araba sizin olmadığınız halde önünde poz veriyorsunuz?</p>
<p><strong>Ömer DEMİR:</strong> Berat Hocam sizde bir kızgınlık görüyorum.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Tabii varsa bilelim hocam ya. Değil mi? Bilgi edinme hakkı diye bir şey var hocam.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Şimdi benim siyasi partilere karşı, AKP’ye veya başka siyasi partilere karşı pozisyonum belli. Bu partilerin eğer iktidardaysalar antidemokratik usullerle iktidardan indirilmek istenmesi halinde kesinlikle bu partilerden yanayım. İkincisi bu partilerin dayandığı toplumsal tabanın aşağılanması, dışlanması halinde bu partilerden yanayım. Bunun dışında siyasi partilere bakışım şöyle. Siyasi partilerin doğru gördüğüm şeylerini desteklerim, yanlış gördüğüm şeylerini de eleştiririm. Şimdi AKP&#8217;ye ilişkin olarak belki yüzlerce eleştiri yazısı yayınladım. Hatta bazı şeylerde tek başıma kaldım marifette. Mesela bunlardan bazıları yardım doçentliğin kaldırılması, EYT, yeni bir ekonomik sistem söylemi, faize şiddetle karşı çıkılması gibi mesellerdi. Bazı konularda hemen hemen benden başka medyada muhalefet eden hiç kimse çıkmadı. Böyle birkaç mesele oldu. İşte iktisat politikasını eleştirdim, nastır diyerek faizi bastırmasını eleştirdim. Şimdilerde mesela fahiş fiyat konusunda eleştiriler yapıyorum. En son 28 Şubat darbecilerinin affedilmesini eleştirdim falan. İlginç bir şekilde beni AK Parti taraftarı olmakla suçlayanlar hiç bu yazıları görmüyorlar. Onlar AK Parti&#8217;nin her dediğine alkış tuttuğumu, “aferin aslanlar, çok yaşayın, yola devam edin” dediğimi zannediyorlar. İkincisi, eleştirirsem bile eleştirici yazılarımı gördükleri zaman da “böyle eleştiri mi olur” falan diyorlar. Onlar kategorik karşıtlar, benden de onlar gibi bir karşıtlık ve küfür yağdırmamı mi bekliyorlar? Bu benim yaptığım ve yapabileceğim bir şey değil. AK Parti ile mali ilişkilere gelince, yani ne Liberal Düşünce Topluluğu’nun ne de şahsımın AK Parti ile ciddi bir mali ilişkisi olmuş değil. İşte banka hesaplarımız ortada, hayat seviyemiz ortada. Kazandığımız paralar ve yaptığımız harcamalar da ortada. Yani maalesef sana da bir pay çıkacak bir AK Parti kıyakları elde etmedim. İlginç bir şekilde, mesela Topluluk’tan ayrılan bazı arkadaşların AK Parti ile daha yakın ticari bağları olduğunu söylemekte fayda var bu arada.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Öyle ama bazen sizin ama bazen Twitter&#8217;da mesela diyelim ki bazı mesajlarınız var ve bazen bizim arkadaşlar da çok hoşlanmıyorlar. Yani bazen fazla yandaş buluyorlar ya da mesela diyelim ki Atilla Hoca bunları yapmasa daha iyi olur, çok hoşuma gitmiyor ya da bunları paylaşmasa iyi olur diye düşünüyorlar. Laf arasında bazen ben de öyle düşünüyorum. Yani o konuda ne demek istersiniz acaba? Daha sonra bu sözlerimi inkâr etmeyi düşünüyorum.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet, senin de böyle düşündüğünü biliyorum. Burada önce şu araban meselesine açıklık getireyim. Araban 2013 model Qashqai. 62 bin liraya almıştım. Hala 25 bin kilometrede. Talip olanlar varsa lütfen bana ulaşsınlar. Fotoğrafını koyduğum, sosyal medya fotoğrafını koyduğum şey de bir Kapadokya gezisindeki bir klasik araba. Yani klasik arabalar sergileniyor ya. İşte böyle bir arabanın önünde fotoğrafımı çektirdim ve “işte yeni arabam” diye sosyal medyaya koydum. Bunu ciddiye alan insanlar olmuş. Altına çeşitli yorumlar yazılmış falan. Akademisyenlikten zengin olmak hemen hem imkânsız. Zengin olan akademisyenlerin sayısı çok azdır. Ortalamada akademisyenler nasıl yaşıyorsa ben de aşağı yukarı aynı hayatı yaşamaktayım. Liberal Düşünce Topluluğu’nun da gelir seviyesi ve bütçesi de bellidir. Ve Liberal Düşünce Topluluğu benzeri kuruluşlara nispetle çok küçük bir mali tabloya, mali bütçeye sahiptir. Yani yıllar önce mesela bir kuruluşa ziyarette bulunmuştum. Orada bütçesini sordular. Bir arkadaş 6 milyon mu 7 milyon mu ne dedi. Bir başka arkadaş 7 milyon değil 12 milyon bizim bütçemiz diye düzeltti. Bana soruldu sizin bütçeniz ne kadar diye. Ben dedim ki, “zannediyorum bizim bütçemiz yılda 250 bin lira falan. Ama dedim sizden daha etkiliyiz. Çünkü biz daha geçerli fikirleri savunuyoruz. Dünyayı yeniden icat etmeye, keşfetmeye değil de dünyada var olmuş ve etkili olmuş fikirleri savunuyoruz.” Bunu Liberal Düşünce dergisi üzerinde de görmek mümkün. Mesela Türkiye Günlüğü dergisiyle Liberal Düşünce dergisini reklamlar bakımından karşılaştırırsak, Liberal Düşünce dergisinin haline ağlamak gerekir. Herhangi bir reklam alma imkânımız olmadı şimdiye kadar. Hiçbir kamu bankasından ciddi ve sürekli reklam almadık mesela. Artık teşebbüs de etmiyoruz Bir ara biraz çabalamıştık reklam alalım diye ama almadık, alamadık. Ama buna karşı mesela Türkiye Günlüğü dergisini veyahut da Sabah grubun kendi dergileri, mesela Turuvaz grubundaki dergilere bakın. Lacivert Dergisine bakın. Devamlı kamu reklamları aldıklarını falan görürsünüz. Dolayısıyla Liberal Düşünce Topluluğu’nun AK Parti&#8217;den veya başka bir partiden bir destek alması söz konusu değil. Bu belki zayıflık olarak görünebilir ama uzun vadede de avantajımız olabilir.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Liberal Düşünce Topluluğu’nun Türkiye&#8217;deki egemenlik ilişkileri, Türkiye&#8217;deki ayrışmalar konusunda nerede durduğunu da gösteren bir gösterge daha var. Belki son kısımda onu da konuşalım isterseniz. Çünkü 45 dakika demişti Beşir Hoca, 41. dakikadayız Ondan sonra soru cevap kısmına geçmemiz gerekiyor. İyi moderatörlük yapmam lazım diye düşünüyorum. Devleti anladık ama Liberal Düşünce Topluluğu’nun dergilerine, eserlerine, çalışmalarına mesela özel sektör de, Türkiye&#8217;deki büyük sermaye de destek vermedi. Hatta, ilginç bir şekilde, sol dergilere ya da yayınlara verdiği desteği Türkiye&#8217;deki büyük sermaye Liberal Düşünce’ye vermedi. Aslında bir taraftan liberalizm kapitalizmin ideolojisi olarak görülür. Dolayısıyla herhangi bir sermaye grubunun otomatik olarak destekleyeceği varsayılır. Ama Türkiye&#8217;de nedense alt ve orta sınıflarla onların temsilcisi olan dernekler, vakıflar, sendikalar ya da bireyler liberal fikirlere daha fazla yakınlık gösterirken büyük sermaye baştan beri kategorik denebilecek şekilde uzak durdu. Burada Türkiye&#8217;deki o egemenlik ilişkileriyle Liberal Düşünce Topluluğu’nu oluşturan insanların ağırlıklı olarak nerede durduğunun da bir ilişkisi var herhalde değil mi?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Bir ilişkisi var ama ne kadar bu ilişki vardır üzerinde düşünmek ve araştırmak gerekir. Fakat senin altını çizdiğin husus doğru. Türkiye&#8217;deki egemen sermaye çevreleriyle Liberal Düşünce Topluluğu’nun ciddiye alınacak bir ilişkisi olmadı. Ben bir ara dergiye reklam bulmak için İstanbul piyasasında büyük şirketlere dolaşıyordum. Bu çerçevede Alarko Holding, Eczacıbaşı Holding filan gibi şirketleri ziyaret ettim. Koç’un kapısını bile çalmadım. Çünkü Koç asla size yüz vermez filan dediler. Hemen hemen ziyaret ettiğim bütün şirketlerden bol bol nasihat aldım. Hatta ilginç bir şey söyleyeyim, Besim Tibuk&#8217;tan bile yeterli desteği alamadığımızı söyleyebiliriz. Çünkü Besim bey siyasi faaliyete çok büyük miktarda para aktarmış ve para harcamış olmalı. Bu paraları mesela Liberal Düşünce Topluluğu’nun faaliyetleri için harcamış olsaydık bugün Türkiye&#8217;de belki liberal düşünce daha iyi bir durumda olabilirdi. Dolayısıyla liberal düşüncenin bu genel yanlışa ilişkin tavrı şöyledir. Liberal fikirlerle iş adamları arasında zorunlu bir bağ yoktur. Türkiye&#8217;de ve dünyanın hemen her ülkesinde devlet büyük bir güçtür. Ve zengin olmak isteyenler devlete yanaşmaktadırlar. Devlet sırtından, devlet imkânlarıyla zengin olmaya çalışmaktadırlar. Dolayısıyla, liberal fikriyat ise bunun tam tersini savunmaktadır. Yani liberal düşünce devletin her şeye karışmamasını, burnunu sokmamasını, piyasaya pek müdahil olmamasını istemektedir. Bundan dolayı da Liberal Düşünce dergisinin pek reklam alma şansı olmadı şimdiye kadar.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Evet. Son bir soru mu …</p>
<p><strong>Beşir ATALAY:</strong> Siz vakit alabilirsiniz</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Öyle mi Hocam? Biraz önce onu mu söylüyordunuz hocam? Sanki konuşuyordunuz sesiniz duyulmadı gibi.</p>
<p><strong>Beşir ATALAY:</strong> Evet. Vakit alabilirsiniz. Yani daha fazla vakit kullanabilirsiniz. Sorunuzu bitirin.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Tamam hocam. O zaman iki soruyla ben soruları tamamlayayım. Ondan sonra yine ben konuşurum. Söze karışırım, çünkü benim de söyleyeceklerim oluyor zaman zaman. Arada yine söylüyorum ama belki yine olabilir. Ama Liberal Düşünce Topluluğu’nun o zaman bugünü ve geleceğine dair iki soruyla hocam tamamlayayım. Arka arkaya sorayım. Şimdi diyelim ki 28 Şubat sürecini düşünün. Ondan sonra Türkiye&#8217;deki demokratikleşme, özgürleşme süreci, sessiz devrim ilk on yıl. Mesela o yıllarda Liberal Düşünce Topluluğu’nun görünürlüğü, etkisi çok daha belirgindi. Şimdi o kadar değil görünüyor. Bugünkü durumla b ilgili benim bu tespitim doğru mu sizce? Bir de geleceğe dönük olarak eğer öyleyse de öyle değilse de Liberal Düşünce Topluluğu’na biçtiğiniz bir gelecek var mı? Yani ileride nasıl olmasını düşünüyorsunuz Türkiye&#8217;nin içinden geçtiği çeşitli dönemlere mi bağlı Liberal Düşünce Topluluğu’nun tekrar çok daha belirgin bir şekilde varlığını hissettirmesi? Yoksa artık bundan sonra daha çok entelektüel alanda yüzlerce kitap yayınlandı, pek çok şey yapıldı. Bu şekilde yoluna devam mı edecek?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Liberal Düşünce Topluluğu, unutmayalım ki, entelektüel bir oluşumdur. Ve ana amacı da entelektüel faaliyet yürütmektir. Türkiye&#8217;de kamusal alanda bazen daha çok görünür oluyor, bazen daha az görünür oluyor. Ama akademik dünyada görünür bir varlığa sahip olduğu da açık bir hakikattir. Hatta şöyle de söyleyebiliriz. Liberal düşünce topluluğu belki de Türkiye&#8217;deki en büyük üniversite olarak da görülebilir. Bu üniversite bir üniversite çatısı altında yapılanmış değildir. Değişik üniversitelerde mensupları vardır. Hemen hemen her üniversitede Liberal Düşünce Topluluğu mensupları vardır. Ve bunlar entelektüel faaliyete devam etmektedir. Yani fikir üretmektedir ve fikir insanı yetiştirmektedir. Dolayısıyla Liberal Düşünce Topluluğu şimdiye kadar bana göre Türkiye&#8217;ye damgasını vurmuş bir oluşumdur. Bu oluşum tarihe böyle kaydedilecektir. Fakat aynı şekilde daha fazlasını yapmaya ihtiyacı var. Yani yüzlerce değil binlerce kitap yayınlaması lazım Liberal Düşünce Topluluğu’nun. Yüzlerce değil binlerce akademisyen yetiştirmesi lazım. Köşe yazarları yetiştirmesi lazım. Araştırmacılar yetiştirmesi lazım. Dolayısıyla, Liberal Düşünce Topluluğu’na ihtiyacın ortadan kalktığını söylemek mümkün değil. Temennim odur ki Liberal Düşünce Topluluğu yeni nesillerle de yolda devam edecektir. Mesela bu bakımdan İngiltere&#8217;deki Fabian Cemiyeti&#8217;ne benzetilebilir. Fabian Cemiyeti, 100 yılı aşkın bir süredir, yaklaşık 150 senedir varlığını ve faaliyetlerini devam ettiriyor. Ve zaman zaman çok etkili oluyor. Veyahut da yine İngiltere&#8217;deki Institute of Economic Affairs&#8217;e benzetilebilir. Institute of Economic Affairs bir liberal kuruluştur. 1956&#8217;da kurulmuştur. Ve özellikle Margaret Thatcher reformları esnasında çok etkili olmuştur. Ama hala faaliyetlerine devam etmektedir. Zaten liberal fikriyat temel fikriyatlardan birisidir. Ortadan kalkması da mümkün değildir. Bu liberal fikirleri eninde sonunda savunan insanlar olacaktır. Ama bunların daha sağlıklı savunması, günlük olayların rüzgârına kapılmaması, ülkelerin kültürlerinin esiri olmaması filan gibi hususlarda Liberal Düşünce Topluluğu’nun bıraktığı izler herhalde kalıcı olacaktır kanaatindeyim.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Teşekkür ederim hocam. Bu aşamadan sonra sizin sorularınızla da devam edelim isterseniz. Ömer Demir Hoca ilk soru için elini kaldırdı. Ömer Hocam buyurun.</p>
<p><strong>Ömer DEMİR:</strong> Atilla Hocam teşekkür ederiz, Berat Hocam teşekkür ederiz. Küçük bir iki değerlendirme yapıp bir soru da soracağım. Değerlendirme Liberal Düşünce Topluluğu’nun oluşum süreçlerinde bizim de biraz da Berat arkadaşımızla olan bağlantımız nedeniyle o Liberal Düşünce Topluluğu2nun oluşturduğu özgürlük ikliminin de imkân vermesiyle çok yakın ilişkilerimiz oldu. Liberte’de kitaplar yayınladık, Liberal Düşünce’de makalelerimiz oldu. İktisatçılar Kongresine belli aralıklarla katıldık. Böyle bakıldığı zaman hakikaten burada anlatılan hikâyenin bir tarafına bizlerinin şahitliği var. Özgürlükçü bir ortam ve Atilla Hoca o süreçte burada anlattığı gibi, hakikaten totaliter olmayan, otoriter olmayan bir ortamın oluşturulmasında başrol oynadı. O bölünmelerde ve ayrışmalarda çok içeriden ben takip edemedim. Zaman zaman o dernek olarak kurulan arkadaşlar gelip aslında kendilerinin haklı olduğunu, zamanın kendilerinin haklı olduğunu göstereceğini söylediler ama şu anda düşünüyorum hangi gerekçeleri söyleyerek ayrıldılar hatırlayamadım. Yani bana da o zamanlar hatta belki de bizlerle olun demişlerdir diye ama emin değilim yani. Ama konuştuklarını hatırlıyorum o dönemde, bu LDT’den ayrışma dönemlerinde. Ve bu Atilla Hoca&#8217;nın anlattığı o sürecin bütün detaylarına, bizimle ilgili tarafına, yayınlara hep aşağı yukarı üç dört tane kitabın edisyonunda çevrilmesinde vesairesinde dolaylı veya doğrudan katkılarımız oldu. Hep şahit olduk, katkı sağlamaya çalışıyor. Hakikaten teşekkür ederiz bu ortamı oluşturduğu için. Benim sorum da şu Atilla Hocam, bakıyorum şöyle liberal özgürlük taraftarlığı gibi bir şey, ilginç bir konuya değindiniz. Yani serbest piyasa koşullarında para kazanan, serbest piyasa yani piyasa süreçlerinde büyüyen, zengin olan, doğrudan devletten beslenmese bile beslenenler vardır ama doğrudan piyasada faaliyet yürüten aktörler düşünsel düzeyde, liberal düşünce böyle çok yakın destek olmadı. Hani biz de görüyoruz öyle bir semiyotik bir ilişki yok gibi sanki. Yani liberal düşünce ayrı bir şekilde gidiyor. O liberal düşüncenin savunduğu özgürlükler, serbestliklerden faydalanan insanlar da belki de böyle bir teorik temellendirme ihtiyacı duymadan ayrı bir yerden gidiyorlar. Bunun bir teorik açıklaması var mıdır? Birinci sorum bu. Yani bu önemli bir şey çünkü. Siz birileri adına bazen solcular, sol söylem işte işçi sınıfı hakkını savunur ama sonra der ki, ya lanet olsun onların haklarını savunuyoruz, kıllarını kıpırdatmıyorlar, artık onları nasıl savunacağız filan. Hani o şeyde de, o cenahta da öyle bir sitemi duyarsınız. İşçi sınıfı, ezilenler, azınlıklar, onların haklarını savunuyoruz. Sonuçta bizi işte parti kurduğumuzda oy vermiyorlar destek olmuyorlar, dergilerimizi almıyorlar, hâlbuki biz onlar için çalışıyoruz. Burada da onun bir tersi var gibi, bunun bir teorik açıklaması var mı? İkinci sorum, bu özgürlük taraftarlığı, yani herkes özgür olsun, özgürlükler temel olsun, insanlar özgürlükler için içeriğine bakmaksızın, kimin hangi özgürlüğü nasıl kullanacağı konusunu onun takdirine bırakarak soyut özgürlükleri savunmak, biraz böyle tuzu kuru kişilerin mi işidir acaba? Sonuçta insanlar ideolojilerle kitleleri denetim altına alıyorlar. Böyle hani çok fazla kitleleri mobilize edip etrafına toplamak istemeyen veya ondan bir çıkar ummayan insanların mı ideolojisidir bu? Yani onu tuzu kuruyu biraz tırnak içinde biraz belki argo bir ifade, yani argoya kaçan bir ifade ama onun için kullandım. Böyle bir hard ideoloji olarak görebilir miyiz bunu? İçeriğine girdiğinizde özgür olsun. Peki, ne yapacak bu özgürlüğü? Ne yaparsa yapsın. Ama bu ideolojilerin çok sempati duyduğu bir sonuç değildir. İdeolojiler bir şeyler yapmak isterler, bir yerlere götürmek isterler. Sırf onu yapmayı mümkün kılan çerçevelerin var olması ile yetinmezler ve insanların yüzde doksanı da ideolojilerle bir yerlere giderler. Bu konuda biraz böyle bir temel sorunu var mı liberal düşüncenin? Onu sormak isterim. Teşekkür ederim.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Teşekkür ediyorum Ömer. Liberal Düşünce Topluluğu’na büyük katların oldu. Onlar için ayrıca teşekkür ediyorum. İkinci sorudan başlayayım. Özgürlük insanın her istediğini yapması demek değildir. Özgür olan insan aynı zamanda sorumlu olan insandır. Birinin özgürlüğünün başladığı yerde diğerinin özgürlüğü biter. Yahut birisinin özgürlüğü diğerinin özgürlüğüne bir hak ihlali yaparak zarar veriyorsa orada o kişinin özgürlüğünün bitmesi gerekir. Liberal düşüncenin diğer ideolojilerden temel bir farklılığı var. Bunun altını çizmekte büyük bir fayda görüyorum. Sosyalizm gibi, faşizm gibi, bir ölçüde muhafazakârlık gibi muhtevası olan değerleri savunan ideolojilere nispetle liberal düşünce muhtevası olmayan değerleri savunur. Başka bir deyişle çerçeve değerleri savunur. Bir iki örnek vereyim. Mesela liberal düşünce özel mülkiyete çok önem verir ve onun temel bir insan hakkı olduğunu düşünür. Ve özel mülkiyetin hukuki olarak tanınması ve korunması gerektiğini belirtir. Ama bu liberal düşüncenin insanlara mülkiyet edilmesi konusunda talimat vermesi anlamına gelmez. Liberal bir toplumda isteyen mülkiyet peşinde koşar, isteyen mülkiyeti tamamen dışlayan bir hayat yaşar. Dolayısıyla mülkiyet burada bir çerçeve değerdir. Keza bir diğer çerçeve değeri liberal düşünce açısından din ve ifade, din özgürlüğüdür. Din ve vicdan özgürlüğüdür. Liberallerin din ve vicdan özgürlüğünü tanıması insanların hangi Tanrı&#8217;ya inanacağını ve hangi Tanrı&#8217;ya nasıl ibadet edeceğini ve dini nasıl yaşayacağını ve yansıtacağını seçmesi hakkıdır. Dikkat edersek burada insanların din özgürlüğüne sahip olması insanların şu veya bu dini yahut da şu dinin o veya bu yorumunu seçmesi mecburiyetini getirmiyor. Tam tersine insanların istediği dini seçmesi ve genel olarak insan hakları çerçevesinde o dini yaşamasını ve yaşatmasını ediyor. Bir benzer çerçeve değer ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü insanların görüşme kanaatlerini, özellikle kamu otoritesi ve kamu kaynağı kullananlarla ilgili görüş ve kanaatlerini serbestçe ifade etmesi anlamına gelir. Bu, kişilere şu konuda bunu söyleyin, bu konuda da şunu söyleyin şeklinde talimat vermek anlamına gelmez. Dolayısıyla liberal düşüncenin savunduğu değerler çerçeve değerlerdir. Ve bunlar genel olarak insanların farklılıklarına rağmen barış içerisinde bir arada yaşamasının aracı olarak görülür. Çünkü her insan toplumu tabiatıyla çoğulcudur. İnsan toplumu mesela Türkiye&#8217;de bugün gördüğümüz çoğulculuk tekelci bir resmi ideoloji olmasına rağmen vardır. Dolayısıyla, bu çoğulculuğu ya yok edeceksiniz, tek bir çizgiye indirgeyeceksiniz herkesi, tek bir çizgiyi takip etmeye zorlayacaksınız. Veyahut da bu çoğulluğun unsurlarının neyse o olarak ve birbirlerine müdahale etmeden yaşamasının yollarını arayacaksınız. Liberal düşünce bu bakımdan yumuşak bir ideolojidir. Çerçeve değerler savunur. Muhtevası olan ve kişilere ne yapacağını dikte eden değerleri savunmaz. Bu bakımdan özellikle sosyalizm gibi, faşizm gibi ideolojilerden farklı bir ideolojidir. Ve işte sen de biliyorsun özgürlük liberal düşüncenin temel değeridir. Hatta liberalizm eşittir özgürlük teorisi dememiz de mümkün. Bu özgürlüğün ayrıca özellikleri var. Belki fazla uzatmaya gerek yok ama işte negatiftir, birey temellidir, insan-Allah ilişkisi, insan-tabiat ilişkisi, insan-kendi vücuduyla olan ilişkisini dışlar. Yani insanın Allah&#8217;la olan, tabiatıyla olan ve tabiatla olan ilişkisi özgürlük çerçevesinde ele alınamaz. İnsan-insan ilişkisi çerçevesinde özgürlüğü ele almak gerekir. Öbür soruna gelince, evet ilginç bir şekilde sosyalistlerle bir benzerlik olduğu belki söylenebilir. Gerçi sosyalistler, işçi sınıfının yeterince bilinçlenmiş olmadığı için kendilerinin anlamadığını, takip etmediğini ve destek vermediğini düşünecektir. Ama liberallerden bu tür bir şikâyet gelmez. Daha ziyade şöyle bir anlatım gelebilir Türkiye&#8217;de devlet çok büyük bir iktisadi güçtür. Hemen hemen bütün dünyada büyük bir iktisadi güçtür. Devlet lisanslama, regülasyon ve doğrudan piyasa müdahaleleri yoluyla iktisadi hayatın işleyişine karışmaktadır. Dolayısıyla bu müdahaleler aynı zamanda bir imkân yaratmaktadır. Bireyler için bir imkân yaratmaktadır. Ve müteşebbis nerede imkân varsa onun peşinden gider. Devlet bu tür imkânları yaratıyorsa insanlar da bu tür imkânların peşinden gitmek durumundadır. Galiba böyle bir şey var. Birinci boyutu bu. İkinci boyutu da ideolojik hegemonya. Yani mesela sosyalist muhitlerde büyümüş ve sonra tırnak içerisinde kapitalist bir iş adamı olmuş ama hala sosyalist fikirleri savunan birçok iş adamı var Türkiye&#8217;de. Veya Kemalist fikirler çerçevesinde büyümüş ve Kemalizm’in dünyanın ebedi hakikati olduğunu ve Mustafa Kemal&#8217;in bütün tarihi belirlediğini düşünen insanlar var. Yani bu insanların bu fikirlere karşı çıkan insanlara destek vermesi tabii ki pek düşünülebilecek bir şey değil. Galiba liberal düşünceye ancak devletle ilişkisi az olan, kendi çabalarıyla zenginleşen ve işini yürüten, devletle mümkün mertebe iş yapmayan orta boy ve küçük boy iş adamları ilgi gösterebilir kanaatindeyim ben. Benim muhatap olduğum büyük iş adamlarından sadece Güler Sabancı liberal düşüncenin önemini anlamış ve işte dört sayı süren bir reklam vermişti ama bugün onun da muhtemelen farklı bir yerde olduğu kanaatindeyim. Onun da daha Kemalist, daha sisteme entegre olmuş bir çizgiye geldiği kanaatindeyim. Fakat bu sadece liberal düşüncenin Türkiye&#8217;deki problemi değil. Genel olarak dünyada da bu problemdir. Mesela Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nde birkaç tane büyük şirket vardır liberal fikirleri anlayan ve destek veren. Diğer şirketler, şirketlerin büyük bölümü, Ford gibi şirketler daha ziyade sola yakın şirketlerdir ve sola destek vereceklerdir. Liberallerin en büyük şansı şu yalnız, hayatın kendisi liberal. Hayatın kendisinin liberal olması, insanların kendi menfaatinin peşinden koşması, kendi iyiliğini düşünmesi, herkesin kendi özgürlüğüne düşkün olması, herkesin özgürlük istemesi gibi şeyler hayatı liberalleştiriyor ve biz insanlara bu açıdan da ulaşma ve dokunma imkânına sahip oluyoruz.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Teşekkür ederim hocam. Şimdi el kaldıranları yine sırayla söz verelim. Sadece soru olması gerekmiyor tabi, yorum, eleştiri, her şey değerli o bakımdan. Aziz Zahid Öztürk, buyurun.</p>
<p><strong>Aziz Zahid ÖZTÜRK:</strong> Hocam merhabalar, hayırlı akşamlar. Ben Aziz Zahid Öztürk, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü üçüncü sınıf öğrencisiyim. Ben de Liberal Düşünce Topluluğu’yla üniversitede tanıştım, takip etmeye başladım, yapılanları, yayınladıklarını. Hocam ben şunu sormak istiyorum, şu an kendi anlatımınızda şey demiştiniz, liberalizm Kemalizm’in içinde erir gibi bir şey kullanmıştınız Türkiye&#8217;de. Ben şunu merak ediyorum, şu an Türkiye&#8217;de bir sol liberalizm gibi bir şey çıktı veya işte liberal sol diye bir tanım çıktı ve işte bireyselliği ön plana alan, bireysel özgürlükçülüğü savunan ama işte ekonomide daha farklı sosyalist bir tavır izleyen bir şekilde hareket ediyorlar. Sizce bu sol liberal Kemalizm’in içinde eriyen liberalizm midir yoksa Türkiye&#8217;de farklı bir akım mıdır veya Türkiye&#8217;nin ekonomik olarak veya normal olarak çıkışı sol liberalizm midir sizce? Ben bunu merak ediyorum. Teşekkür ederim.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Şimdi sol liberalizm sadece Türkiye&#8217;de ortaya çıkmış değil ve ilk defa da Türkiye&#8217;de ortaya çıkmış değil. 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçişte liberalizmde bir anlam kayması olmuştur. Özellikle Anglosakson ülkelerinde bilhassa Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nde sol fikirleri savunanlara liberal denmiştir. Bu Nahit’inde işaret ettiği gibi iktisatta daha devletçi ama bireysel özgürlükler alanında sınır tanımayan bir yaklaşımdır. Bugün mesela Amerika&#8217;daki Demokrat Parti bu çizgide bir siyasi parti olarak okunabilir ve Amerika&#8217;daki liberaller Türkiye&#8217;deki liberallerden farklıdır. Amerika&#8217;da liberal deyince solun çeşitli renkleri kastedilir. Çünkü bu ülkenin tarihi genelinde sosyal demokrasi kavramı yoktur, yerleşmemiştir. Dolayısıyla sosyal demokrasi kavramının yerini liberal kavram almıştır ve sol liberal diye biz bu insanlara diyoruz. Aslında liberalizm ideolojik olarak sol veya sağ biçimde tasvir edilebilecek bir ideoloji değil. Liberalizmi mesela ikincil ideoloji olarak yahut da açık ve yumuşak bir ideoloji olarak tasvir etmek daha doğru olur kanaatindeyim. Türkiye&#8217;de de kendisine sol liberal denilebilecek kişiler bir miktar var olabilir ama bunların fazla bir entelektüel varlığının bulunduğunu ve iddialı eserler ortaya koyduklarını da pek düşünmüyorum. Bu çerçevede Kemalizm’e biraz daha temas etmekte fayda var. Şimdi Kemalistler genellikle kendilerinin Batıcı olduğunu ve Batıdaki her şeyin Türkiye&#8217;de olmasını istediklerini söylüyorlar. Acaba bu Kemalistlerin Batıcı olduğu anlamına gelir mi? Soru bu. Şimdi burada da altının çizilmesi gereken şey şu: Batı bir bütün olarak savunulabilecek bir yapıda değil. Batıda yanlış olan, yanlış olduğu tarihi tecrübeyle ve teorik olarak ispatlanmış olan ve tecrit edilmesi ve takip edilmemesi gereken çizgiler de vardır. Mesela komünizm ve faşizm Batı ürünüdür. Ve komünizm ve faşizm en ciddi uygulamalarında Batı’da bulunmuştur. Mesela kölelik ve klasik kolonyalizm de büyük ölçüde Batı ürünüdür. İnsan cinsinin ıslah edilmesi gibi bir anormal hedefin peşinden koşan öjenik de bir Batı ürünüdür. Dolayısıyla Batı uygarlığı deyince asıl kastettiğimiz şey büyük bir ihtimalle liberal Batı uygarlığıdır. Ve bu liberal Batı uygarlığının temel değerleri de bellidir. Din ve vicdan özgürlüğü, ifade özgürlüğü, serbest teşebbüs özgürlüğü, seyahat özgürlüğü gibi özgürlüklerdir. Şimdi Türkiye&#8217;deki Kemalist kitleye baktığımızda bu fikirlere karşı nasıl bir tavır alıyorlar. Mesela Kemalizm’e karşı bu değerlerin bir hükmü var mıdır? Hayır hiçbir hükmü yoktur. Yani Kemalizm ne diyorsa o geçerlidir Kemalist zihniyete göre. Dolayısıyla, Kemalistleri tipik anlamda Batıcı olarak görmek de büyük bir yanılgıdır. Peki o zaman Batıyı niye bu kadar önemsiyorlar? Zannediyorum ki Kemalistler şekilde Batıcı yahut da kültürel hayatta ve yaşama biçimlerinde Batıcı daha ziyade. Mesela Kemalistler Batılar gibi giyinmeyi seviyor. Mesela Kemalistler batı müziği dinlemeyi tercih ediyor. Mesela Kemalistler içki içmeyi seviyor filan. Bu yönüyle Batıyla bir benzerlikleri var. Ama Batıyı Batı yapan, liberal Batıyı, liberal Batı yapan değerler bunlar değil ki. Liberal Batıyı Batı yapan değerler ifade özgürlüğü, din özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, mülkiyet özgürlüğü gibi değerlerdir. Bu, üzerinde durulması ve düşünmesi gereken bir konu. Batıcılığın doğru anlaşılmış bir şekilde Kemalizm’in tekeline bırakılması zannediyorum ki Türkiye&#8217;deki fikir ortamı için de çok zararlı. Fikri gelişmeye de set çekici bir durum.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Teşekkürler. Gülsen Hocam sıra sizde ardından da  Metin Toprak Hoca var, ama hala el kaldırıyor mu Metin Hoca bilmiyorum. Vazgeçti sanki.</p>
<p><strong>Gülsen KAYA:</strong> Merhaba hocam. Ben de evet birazcık teşekkür, yorum ve küçücük bir soruyla söz almak istedim. Bilkent’te doktora yaparken kendimi çok yalnız hissediyordum. Rahmetli Metin Heper de bu meslek yalnız bir meslektir diyordu. Düşünsel anlamda yalnız hissediyordum aslında. Bu bağlamda Türkiye&#8217;de benim ilk yazımın çıktığı Düşünce dergisi ve ilk kongresine katıldığım kuruluş da  Liberal Düşünce Topluluğu’ydu. Böyle hani bir kimsesizlerin kimsesi gibi, yani kolektif kimliği çok oturmamış bir yere çok angaje olmamış insanlara ben çok önemli bir yer açtığını düşünüyorum. O nedenle hem Berat Hoca&#8217;ya hem Atilla Hoca&#8217;ya hem de bugün bu konuşmayı tertip eden Ömer Hoca&#8217;ya, Beşir Hoca&#8217;ya çok teşekkürlerimi sunuyorum. Bunun ötesinde herhalde dinleyicilerin birçoğunun dikkatini çekmiştir. Biz Türkiye&#8217;de az önceki tanık olduğumuz, izlediğimiz tartışma ortamını çok özledik, her iki tarafta da çok özledik. Yani hem muhalefette hem iktidar kanadında medya kuruluşlarında işte her gün dönen tartışmalara baktığımızda yani şu sizin birbirinize yönelttiğiniz sorular ve bu nezaket, karşı tarafın sorusunu anlama, bunu kişiselleştirmeme deneyimini biz çok özledik gerçekten. Sanırım liberal düşünce de bu anlamda çok özel bir platform sağlıyor. Yani Berat Hoca o hoş üslubuyla çok güzel ve aslında çok da kritik sorular yöneltti. Atilla Hoca da gayet soğukkanlılıkla bunları cevapladı. İkna olup olmamak aslında biraz da izleyicilere kaldı ama bu ortamın sağlandığı yer Liberal Düşünce Topluluğu. Bu anlamda ben aslında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Kişisel bir merak aynı zamanda da aslında liberal düşüncenin soy kütüğüne ilişkin bir veri olması açısından önemsediğim için soruyorum. Özellikle Atilla Hoca ben sağdan geliyordum dedi. Ben aslında Atilla Hoca&#8217;nın hep soldan geldiğini düşünmüştüm şimdiye kadar, yıllardır da tanışırız, hiç öyle sağdan geleceğini de düşünmemiştim. Sağın ne tarafından geldiğini yani tam olarak bir lokasyon koordinat vermesini ben mümkünse kendisinden rica edeceğim. Hangi sağ, ne kadar sağ, tam olarak nereden? Çok teşekkür ederim.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Aslında benim de sormam gerekiyordu başlangıçta. Çünkü sağ kolektivist bir cenahtan geliyorum deyince Atilla Hoca genellikle arkasından izah ederdi ama bu sefer hızlı geçti o kısmı. Teşekkür ederim yorumunuz için de. Aslında liberal düşünce topluluğunu bugünlere taşıyan en önemli emek en önemli çaba benim çabam tabii ki. Yani sağ olsun Atilla Hoca&#8217;nın da zaman zaman katkısı olmadı değil yani. Onu da tespit etmek gerekiyor. Hocam buyurun.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Ben lise üçüncü sınıftayken, hala ayakta mı bilmiyorum ama, Yeniden Millî Mücadeleciler diye bir grupla tanışmıştım. Aşağı yukarı üniversite üçüncü sınıfa kadar bu grupla ilişkilerim devam etti. Üçüncü sınıfta, tabii, tereddüde düştüm ve şüphelenmeye başladım. O zaman Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi&#8217;ndeki iktisat hocamız Prof. Dr. Aydın Yalçın&#8217;dan da etkilendim. Üniversiteyi bitirdiğimde de bir anlamda soldan geldiğimi bu şekilde söyleyebilirim. Sağcı sosyalistim. Şimdi sadece sosyalist kavramı bazı insanlara tuhaf gelebilir ama mesela Hayek&#8217;in <em>Kölelik</em> <em>Yolu</em> adlı kitabının bütün partilerin sosyalistlerine ithaf edildiğini görürsünüz. Sosyalizm o kadar egemen bir fikir ki, sağcılar da sol fikirleri savunuyorlar. Mesela Türkiye&#8217;de özellikle iktisadi anlamda bazı İslamcı yazarların sosyalist fikirleri savunduğu açık bir gerçektir. İsim vermek gerekir mi bilmiyorum ama İhsan Eliaçık. Kendisi İslam&#8217;ı temel referans olarak alıyor fakat savunduğu fikirler iktisatta özellikle İslami bir terminolojide tipik sol fikirlerdir. Dolayısıyla sağcı sosyalist bir gelenekten geliyorum. Daha sonra bu değişti tabii ki. Hala eski grubundan bazı arkadaşlar zaman zaman bana ulaşmaya çalışıyorlar. Ben onlara diyorum ki benim sizinle bir irtibatım olması hemen hemen imkânsız. Yani insani ilişkiler tabii ki olabilir da ama fikri bir irtibatımın olması imkânsız. Çünkü ben bir entelektüel göç yaşadım diyorum. Yani bulunduğum yeri tamamen terk ettim yeni bir paradigmayı benimsedim ve yola öyle devam ettim. Hâlbuki eski arkadaşlar eski çizgilerinde devam ediyorlar. Onlar çeşitli insani problemlerle bu gruptan ayrıldığımızı falan zannediyorlar. İnsani problemler olmuş olabilir ama ana problem fikir farklılığıydı. Yani ben mesela eski arkadaşlarımın tipik sosyalist ekonomi savunduğunu gözlemlemiştim. Eski arkadaşlarımda da birey hakları diye bir kavramı yoktu. Bu anlamda sağcı sosyalist bir gelenekten geldiğimi söyleyebilirim.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Teşekkürler. Yeterli oldu mu bilmiyorum. Metin Hocam orada mısınız?</p>
<p><strong>Metin TOPRAK:</strong> Ben buradayım. Sayın moderatörüm izniniz olursa ben de bir şey söylemek istiyorum.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Hocam biraz endişeli bir şekilde dinliyorum sizi. Buyurun. Bana da değecek bir şeyler olacak gibi düşünüyorum da o bakımdan. Nedense.</p>
<p><strong>Metin TOPRAK:</strong> Yok uyarıyı aldım ben ona göre daha dikkatli konuşacağım. Bunu da bir liberal uyarı olarak almış olduk yani. Şimdi gerçekten hem Ömer Demir&#8217;in söylediği hem Atilla Hoca&#8217;nın söylediği gibi liberalizm böyle çerçeve değerler, böyle katalog suçlara benzer bir kategorizasyon yapıyor. O dönemde de Ömer Hoca&#8217;yla konuşup ya bu liberalizm çerçeve sunuyorsa içini neyle dolduracak? İşte Müslüman Müslüman mı olacak? Ya da mesela Kemalizm bir değerler silsilesi ise batıdan farklılaşan ya da Fransız şeyi gibi o da öyle mi dolduracak? Şimdi bugün Atilla Hoca&#8217;nın da söylediğinde ben yine o zamanki kanaatimizin çok değişmediğini zannediyorum Ömer Hoca&#8217;yla. Şimdi liberalizm aslında bireylerin özgürleşmesini istediklerini yapmasını hani başkalarının alanına girmeden söylüyor ama aslında liberalizm daha çok devletle ilgili standartlar ortaya koyuyor. Bireylerle ilgili koymuyor. Yani liberalizm toplumla, sivil toplumla, bireylerle ilişkili değil. Tersinden öbür tarafı tanzim ederek bu tarafa karışmamasını öneriyor. Ömer Demir&#8217;le bir şey yazmış bu iktisadi sistemleri karşılaştıran, şimdi biz iktisatçı olduğumuz için doğası itibariyle Batı iktisadı zaten liberal bir perspektifi ortaya koyuyor. Bizim liberal değerlere aşinalığımız o yüzden çok organik oluyor. Çok kolay gidiyoruz o tarafa. Batı iktisadı okuduğumuz için. Biz sistemleri böyle sosyalizm, kapitalizm, İslam gibi değerlendirmemiştik. Özgürlükçü ve güdümcü modeller diye daha böyle liberalizme de uyacak bir şekilde kategorize etmiştik. Şimdi Atilla hocaya sormak istediğim şu. Yirmi küsur yıllık İslamcı bir parti, hani sonuçta gelenek öyle bir gelenek. Geldiğimiz nokta da belli. Hem bu FETÖ darbesi hem Kemalist ordunun irticacı bir darbe yapması. Hani görüntü böyle. İslamcı bir partinin demokrasiyle imtihanı ve sonuçta liberallere de ihtiyacımız kalmadı gibi yine en yüksek düzeyde seslendirdik. Yani Müslümanların tırnak içinde İslamcıların Türkiye&#8217;deki muhafazakâr kesimlerin dünya liberalizmine, özgürlüğüne, demokrasisine model olarak olumsuz anlamda değil hani evet, Türkiye&#8217;de gösterdi ki İslamı demokrasiyle bağdaştırdık. Bunun dışında bir şey, bir katkısı oldu mu hocam? Hem içerik hem çerçeve olarak bir bu medeniyetin yaşadığımız yüzyıl bakımından söylüyorum. İslam medeniyeti çok ileri bir şey olur. Yani bir katkısı, kayda değer böyle diş kovuğunu doldurur, bir katkısı olduğunu düşünüyor musunuz Türkiye tecrübesini.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Teşekkür ediyorum Metin. Senin söylediğin tabii aslında birçok soruyu bünyesinde barındırıyor. Mesela İslam medeniyeti dedin. Bana göre İslam medeniyeti diye bir medeniyet yoktur. Hristiyan medeniyeti diye de bir medeniyet yoktur. Bu medeniyetleri dine göre adlandırmak yanlıştır veya coğrafyaya göre adlandırmak. Bana göre tek bir insan medeniyeti vardır. Bu da ortak insan medeniyetidir. Bu insan medeniyetinin de temel kurumları bellidir. Dindar muhafazakâr camiada veya İslamcı camiada bunun anlaşılamamış olduğunu görüyoruz. Gerçi bu fikri düşünce dünyasında savunan kişi de çok az, onu da söyleyeyim. Yani Batı&#8217;da birkaç kişi var. Türkiye&#8217;de benden başka bu fikri savunanı görmedim. Çünkü herkes ağzını açtığı zaman Yüce İslam medeniyeti filan diyor. Kemalistler bunu reddediyor mesela. Kemalistler işte Batı medeniyetinden, Kemalist medeniyetlerinden bahsediyorlar filan. Ama bu ayrı bir tartışma konusu. Senin işaret ettiğin noktalardan en önemlisi bence liberalizmin devlet için daha ziyade önerilerde bulunması. Yani devletin ne olması, nasıl olması gerektiği konusunda tavsiyelerde ve tekliflerde bulunması ve topluma fazla müdahaleyi öngörmemesi. Tamamen katılıyorum ben bu görüşe. Çünkü sivil toplum diye bir şey var. Sivil toplum ve siyasi toplumun ikilisi üzerinden işte analizleri yapıyoruz. Sivil toplum kendi haline bırakılmış bir toplumdur. Peki toplumu kendi haline bırakmayacak olan güçler nelerdir? Toplumu kendi haline bırakmayacak ana güç devlettir, hiç şüphesiz. Çünkü hiçbir gücün imkânları, kabiliyetleri ve meşruiyeti devlet kadar kuvvetli değildir. Hiçbir gücün topluma müdahalesi devletin müdahalesi kadar derin ve yaralayıcı olamaz. Türkiye tarihi bunun bir örneğidir. Mesela tek parti cumhuriyetinde sivil toplumun allak bullak edilmesi, hatta yok edilmesi ve topluma dil, din, kültür alanda derin müdahalelerde bulunması söz konusudur. Bundan dolayı liberalizmin temel hedefi devleti sınırlandırmaktır. Devleti neyle sınırlandıracaksın? İşte anayasal yönetim ilkelerine bağlı devlet olacak. Temel hak ve özgürlükler anayasada sayılacak ve koruma altına alınacak. Bu konularda daha az ihtilaf var zannediyorum ki. Yani bu konuların daha geniş bir mutabakat sağlaması imkânı var. Ama iktisadi konulara gelince iş değişiyor. İktisadi konularda insanlar devletin mesela fiyatlarını artmasını önlemesini, insanlara iş bulmasını veya vermesini filan talep ediyorlar.  Bu da hem iktidarda bulunanları müdahaleciliğe teşvik ediyor, tahrik ediyor. Diğer taraftan iktidarda bulunanlar da kendilerinin muazzam bir güce ve kudrete sahibi olduklarını ve toplumsal hayatın her alanına müdahale ederek istedikleri sonucu alabileceklerini düşünmeye meylediyorlar. AK Parti&#8217;nin başına gelen budur. Bu AK Parti dindar bir gelenekten geldiği için olan bir şey değildir. Bu olağan bir durumdur. Yani toplumdan siyasetçilere bu kadar yoğun talep gidiyorsa siyasetçi de kendisine bir görev addederek fiyatlara müdahale edecektir. Mesela fahiş fiyat tartışması. Nedir fahiş fiyat? Tanımı yok fahiş fiyatın. Fahiş fiyat suçlamasıyla mahkemeye verilen birisi var mı, o da yok. Ama fahiş fiyatla ilgili kanun çıkartıyor. Bu anlamsız bir şey. Mesela şu anda otomobil fiyatları ve ev fiyatları düşüyor. Niye düşüyor? Çünkü panik halinde insanlar saldırmışlardı ve herkes fiyatlar artacak diye bu alana girmeye çalışıyordu. Yani iktisadi hayat krizsiz olacak bir şey değildir. İktisadi hayatta tabii ki sıkıntılar olabilir. Ama sabretmek lazım. Müdahale etmemek lazım. Ama Türkiye&#8217;de devletçi iktisat anlayışı hem sağcısında hem solcusunda hem İslamcısında hem Kemalist’inde bulunan iktisat anlayışı buna pek izin vermiyor. Dolayısıyla Türkiye&#8217;nin bu anlamda temel probleminin kültürde olduğunu söylemek mümkün. Peki dünyanın diğer ülkeleri nasıl? Dünyanın diğer ülkelerinde de aşağı yukarı durum aynı ne yazık ki. Dolayısıyla kelimenin gerçek anlamında otantik liberalizme bağlı olan insanlar dünyanın hemen hemen her tarafında küçük bir azınlık durumundalar. Bunu da kabul etmek mecburiyetindeyiz. Peki ne olacak? Şöyle söyleyeyim. Liberal Düşünce Topluluğu mensuplarına belki şu tavsiyede bulunabilirim. Entelektüel faaliyetlerine devam etmeliler. Doğru bildiklerini yazıp çizmeliler. Siyaseti ve siyasi partileri fikirleri üzerinden etkilemeye çalışmelılar. Yapabilecekleri tek şey bu. Bu uzun vadede belki bir avantaj sağlayabilir ama kısa vadede tabii ki dezavantajdır. Fahiş fiyatla ilgili birkaç yazı yazdım. Kimse tınmadı. Ne demek istiyorsun falan diye kimse sormadı bile. İkide bir Cumhurbaşkanı konuştuğunda fahiş fiyata verip veriştiriyor. Milletin lokmasına, göz dikenlere işte hesap soracağız gibi anlamsız şeyler söylüyor. Ne yazık ki Türkiye&#8217;de siyasetin kaderi bu. İktidar böyle olduğu gibi muhalefet de böyle. Muhalefetten CHP bir milletvekili geçen gün “yüzde yirmi beş kira sınırının kaldırılması çok yanlış olur bu büyük bir talihsizliktir” gibi sözler etti. Bilmiyorum takip ettiniz mi medyada. Dolayısıyla, bu problem böyle devam edecek. Bu çerçevede de liberallerin tırnak içerisinde mutlak zafer anını beklemesi saçma sapan bir şey. Yani gelişli gidişli. Bazen daha liberal, daha piyasa ekonomisi taraftarı, bazen daha illiberal, daha az piyasa taraftarı bir çizgide hayat devam edecek diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Teşekkür ederim hocam. Biraz önce sizin birden fazla medeniyet yok, tek medeniyet var demiştiniz. Burhanettin Aktaş Hoca da Ali Bardakoğlu bu şekilde düşünüyor ve dillendiriyor bence demiş. Sanıyorum onunla ilgili söyledi. İslam tarihi Hazreti Peygamber&#8217;in vefatıyla bitmiştir demekle tam da bunu söylüyor sanırım diye yorumlamış. Onu da belirteyim. Zeynep Burcu Uğur Hoca. Hocam buyurun.</p>
<p><strong>Zeynep Burcu UĞUR:</strong> Hocam iyi akşamlar. Amerika kendini her zaman özgürlükler ülkesi olarak niteliyor. Bir de bir de anayasa olarak da bildiğim kadarıyla diğer ülkelerden farklı olarak devletin söylemin içeriğine karışmaması gibi bir yasa varken şu anda tam tersine dönüp devletin söylemin içeriğini de belirlemesi yönünde devlet eliyle yapılan bazı şeyler var. Bu da size liberal düşüncenin biraz kırılgan olduğunu çağrıştırmıyor mu? Yani siz dediniz ya liberal düşünce her zaman, yani insanlık devam ettiği sürece devam edecektir ve aslında her zaman taraftarı olacaktır. Bana da sanki şöyle gibi geldi, son olaylarla beraber hani Kampüs Protestolarına karşılık olarak devlet saldırgan. Köklü gelenekleri de var ama ona rağmen çok da kolay kanunları değiştirmeye başladılar. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? Onu merak ettim.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Amerika&#8217;da vuku bulanlar sizin de işaret ettiğiniz gibi liberal değerlere ters şeyler. Mesela Filistin&#8217;e destek veren insanların ifade özgürlüğü çiğneniyor. Öğrencilere destek veren hocaların işten atılması, baskı altına alması gibi şeyler söz konusu. Ama bu liberal değerlerin kırılgan olduğunu, liberal düşüncenin kırılgan olduğunu göstermiyor. Amerikan yönetiminin kırılgan olduğunu gösteriyor. Yahut da Amerikan yönetiminin liberal değerlere bağlılık iddiasının bu bakımlardan çöktüğünü gösteriyor. Dolayısıyla, burada zayıflayan, ortadan kalkan değerler değil. Biz yine bu değerlere dayanarak Amerika&#8217;yı değerlendiriyoruz. Mesela niye eleştiriyoruz Amerika&#8217;yı? İfade özgürlüğünü çiğnediği için eleştiriyoruz. Ama ifade özgürlüğü değer olarak kıymetli ki ona dayanarak Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ni eleştiriyoruz. Amerika ile ilgili değerlendirmelerde iki şeye dikkat etmek lazım. Daha doğrusu Amerika&#8217;nın güçlü bir sivil toplum geleneği olduğuna, bir de Amerikan devleti olduğuna dikkat etmek lazım. Biz genellikle bu ikisini birbirine karıştırmaya meyilliyiz. Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en güçlü sivil toplumlarından birisine sahipti, çok yakın zamanlara kadar. Çünkü klasik liberal değerler üzerine kurulmuş bir toplumdu ve devlet toplumsal hayata fazla müdahil olmamaya çalışıyordu. Ama son 150 senedir aksine bir giriş var. Bu aksine giriş İsrail&#8217;in Filistin&#8217;deki hareketlerine destek vermesi suretiyle zirveye vardı. Bugün Amerika&#8217;yı dünyadaki demokrasinin öncüsü, liberal değerlerin öncüsü ve koruyucusu olarak görme imkânı hemen hemen ortadan kalkmıştır diyebiliriz. Bu olayların daha çok yansıması olacağı kanaatindeyim ben. Dolayısıyla, bir defa daha söylemem gerekirse Amerika&#8217;nın tavrı ve diğer batı ülkelerinin tavrı liberal değerlerin işe yaramaz olduğunu, kırılgan olduğunu göstermiyor. Tam aksine, bu ülkelerin devletlerinin liberal değerlere bağlılık iddialarının çok kırılgan olduğunu gösteriyor.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Teşekkür ederiz. Bir yorum da var bu arada. 28 Şubat sonrası dönemi 28 Şubatçıların hedefindeki kesimin nefes aldığı bir platform ve mecra oldu Liberal Düşünce Topluluğu. Başta Atilla Hocam olmak üzere bu iklimi oluşturanlara şükranla. Bu akşamki sohbet içinde ASBV&#8217;ne konuşmacımız Atilla Yaylı Hocamıza ve moderatörümüz Bekir Berat Hocamıza teşekkür ederiz demiş. Teşekkür ederiz, sağ olun Nurullah Hocam. Ünal Çamdalı. Hocam Bekir Berat’ı sizi mi eklediniz? Metinde yok sanki. Yok yok orada daha fazla şeyler yazacaktı da belki olmadığı için şey yapmış. Evet. Katkıları Hocam sanıyorum beni daha yukarıya yazacaktınız ama yanlışlıkla aşağıya mı yazıldı? Teşekkür ederim. Hocam buyurun.</p>
<p><strong>Ünal ÇAMDALI:</strong> Atilla Hocam öncelikle teşekkür ediyorum. Ben daha çok bugün liberalizmi anlatacaktınız diye düşünmüştüm. Ama bu siz daha çok içerisine bulunduğunuz etkinliği anlattınız ve  belki ben yanlış anladım alanın dışında boğulduğum için. Ama yani bu alanda bayağı etkiliymiş Hocam. Ben de sizi ilk defa dinleme şansı buldum ve pek çok şey öğrendim. Fakat anlattığınız konularda konularda bir iki şeyi dikkatimi çekti. Dediniz ki liberalizm, yani bu anlayış, bu ideoloji ekonomik görüşten belki kaynaklanarak ortaya çıkan bir görüş. Daha çok hayatın kendisi içerisinde, yani hayatın kendi olan doğası içerisinde ortaya çıkmış bir düşünce gibi söylüyorsunuz Ama liberalleri de azınlık olarak söylüyorsunuz Yani bu hayatı mekanizmasını, sistemini çok küçük bir azınlık mı anlıyor? Diğer azınlıklar, diğerleri bunu anlayamıyor mu? Yani buradan böyle bir mantık çıkmıyor mu hocam? Birinci sorum bu.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Fikir olarak liberalizmi anlamak ve liberalizmi genel bir değerlendirmeye tabi tutmak toplumdaki insanlar arasında çok az insan tarafından gerçekleştirilen bir fiil. Ama kendi menfaatinin peşinden koşmak, kendi iyiliğini düşünmek, kısa vadeyi uzun vadiye tercih etmek gibi açılardan hemen hemen herkeste liberal eğimler var. Yani hiç kimse mesela kendi diline ve dinine müdahale edilmesini istemez. Ama aynı şeyin diğer insanlar için istemesi söz konusu mu tartışılır. Mesela bir Türk Türkçeye müdahale edilmesini istemez. Fakat Kürtçeye gelince mesela Kürtçenin yasak olmasını normal karşılayabilir. Bu tür çelişkilerle yaşamaktayız. Kastettiğim bu. Yani hayatın çoğulluğu, toplumların çoğulluğu, doğal olarak liberal değerleri öne çıkartıyor. Ama insanlar bu liberal değerleri bir bütün olarak ve kendilerine ait olan hakların bütün insanlara ait hakları olarak görerek yorumlamıyor. Ana problem bu.</p>
<p><strong>Ünal ÇAMDALI:</strong> Bir sorum daha vardı hocam. Şimdi bir liberal düşünce daha çok devletlerin milletlerin kültürel değerlerinden bağımsız olarak ortaya çıkmalı veya öyle gelişmeli falan gibi bir şey söylediniz. Ama bu sonuçta bir Batı düşünce ürünü değil mi hocam liberalizm? Yani şimdi Batı’da ortaya çıkmış bir düşünceyi Batı kültüründen, değerlerinden bağımsız gibi sunmak ne kadar gerçekçi ve doğru hocam?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Batı deyince sadece liberalizmi anlamamanız lazım. Mesela komünizm gibi, faşizm gibi teoriler de Batıda ortaya çıkmıştır. Ama Batı ne deyince onları kastetmiyoruz. Niye kastetmiyoruz? Çünkü onları kınıyoruz, ayıplıyoruz. Çünkü onların insanlığa faydalı değil, zararlı olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla onları otomatik olarak dışlama eğilimindeyiz. Bu yanlıştır. Asıl kastedilen şey liberal Batıdır. Fakat buradaki Batı kavramı da fazla. Çünkü son zamanlarda yapılan incelemeler liberal değerlerin sadece Batıda ortaya çıkmadığını gösteriyor. Mesela iki isim vereyim ben. Çinli filozof Mozi tarafından Konfüçyüs&#8217;ün teorisine karşı daha çok liberal değerlerin savunulduğu söyleniyor. Keza bir Müslüman düşünür olarak İbni Haldun&#8217;da da bazı liberal değerleri bulmak pekâlâ mümkün. Fakat bu Batı merkezli söylem Batı tarafından üretilmiş bir söylemdir esas itibariyle. Kendilerini dünyanın merkezine koyuyorlar. Hatta bunu Batılı arkadaşlarla da tartışıyoruz. Liberalizmin judeo-hristiyan kültürünün bir ürünü olduğunu söyleme eğilimdeler onlar. Bana göre bir ideolojinin Batısı doğusu olmaz. İdeoloji, ideolojidir. Fikir fikirdir. Yerlisi ve millisi de olmaz bir fikrin. Doğrusu ve yanlışı olur. İsabetlisi ve isabetsizi olur. Hayat tarafından doğrulanmışı veya yanlışlanmışı olur. Dolayısıyla, böyle batı doğu filan gibi kategorileştirmeler de çeşitli sıkıntılara sebep oluyor. Toparlayacak olursak, liberal düşüncenin ana kaynakları insan tabiatı, dünyanın içerisinde bulunduğu ekosistemin tabiatı ve iktidarın tabiatıdır. Ve bunlar kültürlere göre ve coğrafyalara göre ve dinlere göre farklılık göstermezler. Mesela örnek vereyim. Devlet sınırlandırmalıdır. Niye sınırlandırmalıdır? Çünkü sınırlandırmayan devlet yozlaşır. Dikkat edin. Devlet iktidarının burada Müslümanların elinde mi, Hristiyanların elinde mi olduğu, namaz kılanların elinde mi, kılmayanların elinde mi olduğu söylenmiyor. Sadece sınırlı mı, sınırsız mı ona bakılıyor. Ne kadar sınırsızsa o kadar yozlaşmaya açıktır devlet deniyor. Dolayısıyla böyle bakıldığında liberal değerlerin aslında temel insani değerlerle büyük ölçüde çakıştığını da söylemek mümkün. Fakat şunun da altına çizmekte fayda var. Bu demek değildir ki liberalizm her insanın hayattaki her probleminin çözümüne ihtiva eden ve her konuda bir dediği olan bir yaklaşımdır. Bu bakış da yanlış tabii ki. Eğer bu bakışı abartırsak totaliter bir ideolojiye çevirmiş oluruz liberalizmi ve diğer ideolojileri ve hatta diğer dinleri dışlaması gerekir. Liberalizm sınırlı bir alanda temel beşeri problemlere cevap arayan ve bulduğu cevaplarında diğer ideolojilere göre daha başarılı olduğu, tarihi tecrübeyle kanıtlanmış olan ve teorik olarak ispatlanmış olan bir yaklaşımdır bu kadar. Ama her şeyin de bir liberali bir illiberali yoktur tabii ki.</p>
<p><strong>Arzu KILIÇLAR:</strong> Hocam iyi akşamlar. Atilla hocam teşekkür ediyoruz. Aslında uzatmadan kafamı karıştıran bir şey cevap vermenizi rica edeceğim. Şöyle ilk dönemlerde AK Partili bir iletişim ve işbirliği içerisinde olduğunuza dair bir şey söylediniz. Ve böyle bir iş birliğin yani bir tarafın muhafazakâr, bir tarafın liberal olduğu bir iş birliğini sizin açınızdan anlamak kolay, ki bunu sunumunuzun içerisinde zaten siz de ifade ettiniz. Herhangi bir dine, inanca, ideolojinin mensuplarına karşı özgürlükçü yaklaşabilirsiniz Ama burada muhafazakâr dediğimiz kitle sonuç itibariyle semavi, kitaplı bir ilim mensubu olan Müslümanlar ve Müslümanlık sonuç itibariyle dogmatik bir sistem. Dolayısıyla burada o uyum ve senkronizasyon nasıl sağlandığı noktasında biraz kafam karışıyor. Şöyle ki yani orada o zemin nasıl oluştu? Yani oradaki ekip bir yandan işte dinde zorlama yoktur ya da benim dinim bana senin dinin sana özgürlükçe yaklaşımı içerisinde mi oldular? Ayetlerde ifade edilen. O zaman bu konuda ne düşündünüz? Hangi zemine nasıl tutuldukları noktasında? Şimdi geriye bakıp ne düşünüyorsunuz yani acaba faydacı bir yaklaşım içerisinde olmuş olabilirler mi gibi bir endişe hasıl oluyor mu diye sormak istedim hocam. Teşekkür ederim.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Sağ olun hocam. Hocam belki bunu bir şeyle de desteklemek lazım. Acaba AK Parti liberalleri kullandı mı tartışması var. Bazen de liberaller AK Parti&#8217;yi kullandı mı diyenler de var ama daha çok birincisi soruluyor. Bu soruları da ekleyerek belki cevaplarsanız daha iyi olur. Buyurun hocam.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Şimdi AK Parti ile Liberal Düşünce Topluluğu’nun bir iş birliği yapması söz konusu değil. Yani iş birliği kavramı burada yanlış bir kavram. Çünkü iş birliği yapmak için benzer vasıflara sahip ve benzer hedefleri takip eden iki tane entitenin olması gerekir. AK Parti bir siyasi partidir. Her siyasi parti gibi iktidara gelmeyi amaçlamaktadır. Liberal Düşünce Topluluğu ise bir entelektüel oluşumdur. Ve bu entelektüel oluşum tabiri caizse spillover etkisiyle, yani bardağın dolması, taşması ve suyun etrafa yayılmasıyla ilgilidir. Etrafta kime suyun bulaşacağı çok da önemli değildir. Mühim olan bütün etrafa yayılması ve mesela bütün siyasi partilere liberal fikirlerin nüfuz etmesidir. Ne kadar çok liberal fikir ne kadar çok siyasi parti tarafından savunulursa o kadar iyidir. Türkiye için de iyidir, dünya için de iyidir. Müslümanlığa gelince, bu zor bir konu. Böyle bir heyette de konuşmak ne kadar doğru bilmiyorum, ama ben Müslümanlığın fanatik yorumlarının olabileceği gibi mutedil yorumlarının da olabileceği kanaatindeyim. Müslümanlığın fanatik bir yorumun Müslümanlığı bir ideolojiye çevireceğini düşünüyorum. Ve bu ideolojiye İslamizm adını veriyorum. İslamizm komünizm gibi, faşizm gibi totaliter bir ideolojidir. İnsanların muhtevası olan değerler empoze eder ve devlete kamu otoritesine insanların bu değerlere uymasını gözetleme imkanı ve görevi verir. Bu tabii ki Müslümanlık ille de böyle yorumlanacaktır anlamına gelmez. Mesela AK Parti&#8217;ye bakalım. AK Parti şüphesiz dindar insanlar tarafından kurulmuş bir partidir. Ama AK Parti kurucuları İslamcı mıdır? Bana göre İslamcı değildir. Geleneksel dindardır AK Parti kurucuları. Mesela Tayyip Erdoğan çok pratik ve pragmatist bir siyasetçi olarak ortaya çıkmıştır. Mesela geçen sene Nas&#8217;tan dolayı faizi reddediyordu. Bu sene faizde ortodoks politikaları, doğru politikaları uygulayan bir iktisat yönetimi kurdu. Ama genel olarak dindar camiada, Müslüman camiada böyle bir problem var. İslamizm, hayatta her şeyin bir İslami boyutu olduğunu ve İslam&#8217;ın her şeyle ilgili söylediği bir şey olduğunu iddia eden bir yaklaşımdır. Ben bu yaklaşımı pek makul bulmuyorum. Mesela trafikte soldan mı gideceksin, sağdan mı gideceksin? İslam&#8217;ın bu konuyla ilgili bir görüşü yok. Hangi mesleği seçeceksin? Bu konuyla da ilgili bir görüşü yok. Hangi renkler tercih etmeye değer? Bu konuyla da ilgili bir görüşü yok. Hangi sanat iyidir, hangi sanat kötüdür? Yani İslam&#8217;ın bütün hayatı kuşatması diye bir şey söz konusu değil. Ama İslamizm dediğimiz ideoloji, totaliter bir dine çevirdiği İslam&#8217;ı her şeye müdahil etme eğiliminde. Dolayısıyla bu, Türkiye&#8217;deki muhafazakâr camianın bana göre en büyük problemlerden biridir. Belki de en büyük problemdir. Ama bu problem nasıl çözülür, bilmiyorum. Genellikle bu görüşte olanlar, mesela benim yazdıklarıma işte İslam buna çözüm bulmuştur falan diyor geçiyor. ikinci cümleyi, üçüncü cümleyi, dördüncü cümleyi söylemiyor. Mesela basit bir örnek vereyim. İslam içerisinde doğal bir çoğulluk var. Yani Sünni ve Alevi diye veya Sünni ve Şii diye ikiye ayrılmışız. Bunlar da kendi içlerinde alt grupları ayrılmışlar. Bu problemi çözmek nasıl mümkün olur? Bu problemi çözemezsiniz ki. Dolayısıyla yapmanız gereken şey bu toplumsal unsurların neyse o olarak yaşamasını sağlayacak bir vasat kurmaktır. İşte burada da liberal düşüncenin önemi ortaya çıkmaktadır. Ama liberalizme bağlanmak da insanların inancından vazgeçmesini gerektirmez tabii ki. Netice itibariyle bir inanç insanların takip ettiği bir şeydir. İnsanların önemli bir bölümünün bir inancı vardır. İnancını takip edebilir. Ama inancını daha ziyade şüphesiz kendisini odağına aldığı, merkezine aldığı bir şekilde takip edebilir. Ama kamu otoritesi zoruyla kendi inancının başkalarına dayatılmasını istediği noktada şüphesiz liberal değerlerle bir çatışma ortaya çıkar. Dindar muhafazakâr camianın bu konuda daha çok düşünmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu çerçevede de Katolik düşüncesindeki siyasi dönüşüm emsal alınabilir. 1960&#8217;lara kadar Katolik siyasi düşüncesinde de çok illiberal unsurlar vardı. Ama 1960&#8217;larda meydana gelen değişiklikler bugün Katolik dünyasındaki problemleri büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Bu çerçevede zannediyorum ki bir İslam&#8217;dan İslam&#8217;a dayandırılan bir doğal hukuk anlayışı ve İslam&#8217;a dayandırılan bir birey anlayışı fikrinin geliştirmesine ihtiyaç var. Bunu yapacak insanlara ihtiyaç var.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Hocam AK Parti ile ilişkilerle ilgili kısmı da vardı sorunun. Yani bu kullanılma kullanılmama meselesi gibi de anlaşılabilir.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>AK Parti kullanılma kullanılmama ilişkisi açısından kullanılma-kullanılmama çerçevesinde bakmak pek de sağlıklı bir şey değil. Çünkü Liberal Düşünce Topluluğu bir fikri temsil etmeye ve geliştirmeye çalışan bir kuruluş. AK Parti de bu fikirden yararlanmaya çalışan bir kuruluş olarak boy gösterdi. Ve bazı fikirleri de benimsedi. Buna karşı bir tersi de söylenebilir. Mesela liberallerin de AK Parti&#8217;yi kullandığı da söylenebilir. Liberaller AK Parti sayesinde belki daha geniş bir toplumsal kitleye hitap etme imkânı bulmuşlardır. Ama bilinçli bir kullanma ve kullanılma ilişkisi olduğu kanaatinde değilim. Mesela ben şahsen beni hiç kimsenin kullandığını düşünmüyorum.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Ekrem Erdem Hoca&#8217;ya söz vermeden önce ben de bir şey eklemek istiyorum bu noktada. Türkiye&#8217;de Adalet ve Kalkınma Partisi bir dönem Türkiye&#8217;de özgürlüklerin, demokrasinin önünün açılması konusunda 1950&#8217;deki gibi, 1983&#8217;teki gibi, 2002&#8217;de de önemli bir değişim dönüşüm sürecini başlattı. Bu süreçte bir liberalin o bakımdan hayal kırıklığına uğrayacağı bir şey yok. Yani zaten her halükarda adı ister liberal parti olsun ister Ana Vatan Partisi olsun ister başka bir parti olsun zaten o konuda tam da yapılması istenen şeyleri yapıldığını söylemek mümkün. Yani işte OHAL’in kaldırılmasından Kürt sorununun çözümüne, başörtüsü engelinin ya da işte din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili kısıtlamaların kaldırılmasından gayrimüslim vakıflarının mallarının iadesine kadar ortalama bir liberalin de, ortalama bir demokratın da zaten rahatlıkla evet diyeceği, destekleyeceği şeylerdi bunlar. Dolayısıyla bence burada bir hayal kırıklığı söz konusu değil. Ekrem Hocam buyurun.</p>
<p><strong>Ekrem ERDEM:</strong> Hocam teşekkür ediyorum. Size de teşekkür ediyorum. Özellikle Atilla Bey&#8217;i burada görmekten çok memnun oldum. Şimdi ben kısa kısa birkaç şey söyleyeceğim. Öncelikle Atilla Bey&#8217;in şahsıyla alakalı, fikirleriyle alakalı. Ben genellikle Atilla Bey&#8217;i tanıdığımdan itibaren pozitif düşünmüşümdür. Bugün de öyle gördüm. Ben açıkçası Atilla Bey&#8217;i Türkiye coğrafyasında öyle eşine pek de fazla rastlayacağımız bir aydın olarak görmedim açıkçası. Atilla Bey’i ilk tanıdığımdan beri yazdıkları çizdikleriyle, duruşuyla, eylemleriyle, fikirleriyle Türkiye&#8217;de ortalamanın çok üzerinde bir standartta, tutarlı bir aydın olarak düşünüyorum. Yani bu her görüşünü ille de dillendiriyorum anlamına gelmez Atilla Bey&#8217;in. Şunu söylemek daha doğru olur bu cümleden sonra. Yani ben Atilla Bey gibi bir aydının Türkiye&#8217;nin her kesimi için, en azından zor günlerinde, çok değerli katkılar sunabileceğini düşünüyorum. Öyle de olmuştur. Örneğin özellikle AK Parti ile ilişkilerinde çok tartışıldı ben de yakından takip ettim. Yani en azından Türkiye&#8217;nin 28 Şubat krizinde Atilla Bey&#8217;in katkılarını çok yakından takip edemedim doğrusu. Ancak 17-25 Aralık ve sonrasında yaşanan o büyük travmada yakından okudum, hatta bir defasında kendisi de belki hatırlar, aradım ve tebrik ettim. Ondan sonra özellikle yanlış hatırlamıyorsam Yeni Şafak&#8217;taki yazıları ciddi şekilde tetkik edilmesi gereken önemli katkılar sunan bir liberal aydının meselelere nasıl baktığını, yani meşruiyet meselesini, meşruiyet ve özgürlük çizgisini orada çok iyi işlediğini düşünüyorum. Yani bunu birçok akademisyenin de okumasında fayda mülahaza ediyorum. Çünkü Atilla Bey orada benim hatırladığım kadarıyla meşruiyetin zemininin kaybolduğu bir yerde özgürlükten bahsedilemeyeceği üzerinde duruyordu esas olarak, yanlış ifade etmiyorsam. Ben özellikle o yazılarından dolayı o çizgide durdu. Orası çok zor bir noktaydı açıkçası. Yani 2013&#8217;teki Gezi olaylarında ve ardından devam eden o 17-25 Aralık sürecinde. Böyle bir özellikle Türkiye&#8217;de meşruiyetin hamisi gibi gözüken, İslami duyarlılığı olan insanların yanında yer alması, hatta bir liberal aydının devletin meşruiyet çizgisinde yer almış olması pek çok kimseye belki çelişki gibi gözüktü. Ama ben Atilla Bey&#8217;in orada devlet değil meşruiyet zemini üzerinden hareket ettiğini gördüm. O konuda tekrar yorum yapmak isterse memnun olurum. İkinci bir husussa ben açıkçası özellikle Liberal Düşünce Topluluğu’nu ve Atilla Bey&#8217;i AK Parti&#8217;nin iktidara geldiği tam da o yıllardan biraz daha öncesinde tanıma fırsatım oldu. Bizim de işte bu Ömer Bey, arkadaşlar, sizler de söylediniz. Yani bizim de küçük çaplı bazı şeylerde kitaplarda makalelerde vesaire küçük çaplı katkılarımız oldu topluluk nezdinde. Tabii iktisat kongrelerine katılıp oralardan istifade ettik. Ama şunu söylemem lazım, yine Atilla Bey ve Liberal Düşünce Topluluğu’yla alakalı olarak. Ben Liberal Düşünce Topluluğu’nun benim kuşağımdaki ve ondan biraz önce biraz sonraki arkadaşlarımızın pek çoğunda, itiraf etmeliyiz ki, şahsım adına söyleyeyim, Atilla Bey&#8217;in ve Liberal Düşünce Topluluğu’nun önemli katkıları olmuştur. En azından düşüncelerimizin yırtılmasına, yani dünyaya bakışımıza. Daha özgürleşmemizde, İslam&#8217;ı yorumlayış biçimimize de katkı sunduğunda kuşku duymuyorum açıkçası. Belki de benden kuşkusuz çok daha fazla etkilendiğini sandığım, gördüğüm düşündüğüm arkadaşlarım var, itiraf etmek zor bir şey, ama ben şahsım adına o bakımdan teşekkür ederim. Atilla Bey&#8217;i bilemem ama liberal düşünce topluluğunun da muhafazakâr, bizim kuşağımızdaki arkadaşların birlikte hareket etmesinin varlığını zenginleştirdiğini düşünüyorum. Atilla Bey de umarım bunu teyit edecektir. Karşılıklı pozitif etkileşim olduğunu sanıyorum. Bu da önemli bir tespit olsa gerek. Şimdi burayı Atilla hocama sormak isterim. Hocam daha sonraki dönemlerde burada bir ayrışma oldu oradaki bazı arkadaşlarla. O ayrışmanın bir tarafının, yani önemli bir yanının muhtemelen bizim gibi arkadaşların orada varlığı da olmuş olabilir diye düşünüyorum. Ona ne dersiniz? Katıldığım bazı toplantılarla şimdi baktığım zaman ayrılan arkadaşlarımızla zaten hep düşünüyordum. Yani söz gelimi bizim varlığımızdan bizim düşüncelerimizden fevkalade rahatsız olduklarını biliyorum, bilmiyorum hatırlar mısınız, ama bir toplantıda Boğaziçi&#8217;nden Murat hocanın bir sunumu vardı. Onun moderatörü de Hacettepe&#8217;den emekli bir hocamız, iktisatçı hocamızdı. Şimdi diğer grupta yer almış. Orada ben bir soru sormak istediğimde ciddi bir sıkıntı çıkmıştı. Yani zannediyorum 2002 yılının nisan ayının başlarıydı. Hatırlayacaksınız, ben salonu terk etmek durumunda kaldım. Ömer Demir falan yani siz kalmamı istediniz kaldım. Arkasından siz kalktınız Ekrem haklı dediniz, bu noktada bana destek verdiniz. Arkasından dışarı çıktığımda o hocamız ben kahve alırken yanıma geldi arkadan, “ya azizim sen bizdenmişsin” dedi, “özür dilerim” dedi, “Hayırdır hocam” dedim, ya “profesörmüşsün, ben seni asistan zannettim, onun için biraz azarladım” dedi. Sonra oturup çay içerken bana dedi ki “bunları nereden biliyorsun sen, Kur&#8217;an&#8217;daki bu ayetlere dair referans bulunuyorsun yoksa imam hatip mezunu musun” dedi. Sonra durdu, “namaz kılıyor musun, oruç tutuyor musun?” diye sordu. “Gerçekten nasıl kılıyorsun namazı_” falan dedi. Ya orada vefat eden bir diğer hocamız daha vardı Hacettepe&#8217;den, ikisi birlikte çok farklı bir yerde duruyorlardı zaten. Demem o ki yani bizim gibi arkadaşların oradaki varlığıyla bu kopuşun da acaba bir alakasını siz kuruyor musunuz? Bir ikincisi de sonraki süreçte, yani bizim arkadaşları da sizin ihmal ettiğinizi düşünüyor musunuz? Neden bu soğukluk oluştu? Son olarak size bir şey sormak istiyorum, bu Gazze olaylarından hareketle. Biliyorsunuz, liberal düşünce içerisinde dünyada bu Yahudi kökenli insanlar da var. Yani ben kendi mesleğimizden biliyorum, sizin de hepimizin de çok iyi bildiği Milton Friedman var. Dünyada özgürlükten bahsetmek gerekirse özellikle Nobel ödülü alışında da bir önemli katkısı vardır bu adamın. Siz acaba, bugün daha iyi takip ediyorsunuzdur, Yahudi liberallerin Gazze meselesindeki duruşunu bize kısaca özetleyebilir misiniz? onların net bir tavrı var mı, bir omurgalı çıkışları, duruşları destekleri var mı? Ya da ne diyorlar onlar. Onlar nerede duruyorlar hocam çok teşekkür ederim.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Teşekkürler hocam buyurun.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Ekrem Bey ben de size teşekkür ediyorum. Hem varlığınızla büyük bir katkıda bulundunuz hem de çeşitli faaliyetlerimize katılarak katkılarınızı sürdürdünüz. Bahsettiğiniz türden bir problem vardı. Yani bazı arkadaşlar dindar muhafazakâr arkadaşlarının ortada olmasından bir rahatsızlık duyuyorlardı. Ben bu rahatsızlığın bir kısmını daha sonradan öğrendim. Bir kısmına şahit olmuştum ama bir kısmını ve bu çerçevede yaşanan olayları daha sonradan öğrendim. Ama ilginç bir şekilde Liberal Düşünce Topluluğu’ndaki arkadaşların önemli bir bölümü muhafazakâr bir geçmişten gelmektedir. Yani muhafazakârlar liberal fikirlere daha kolay ısınmakta ve daha içten bir bağlılık göstermektedir. Bu da hakikat. Yani mesela sosyalistlikten liberalliğe geçmiş arkadaş sayısı çok azdır bizde. Veya işte ülkücü- milliyetçi çizgiden liberal çizgiye gelmiş insan sayısı da çok azdır. Bunu bir taraftan muhafazakâr fikirlerle liberal fikirler arasındaki yakınlığa verebiliriz. Bir taraftan da muhafazakârların düşünmeye ve eleştirmeye daha açık olmalarından kaynaklandığını da düşünebiliriz. Şimdi Türkiye&#8217;deki siyasi sistem hala bana göre bir karma sistemdir. Türkiye bir karma istem içerisinde yaşıyor. Bu sistem otoriter unsurları, totaliter unsurları ve demokratik unsurları bir arada barındırıyor, ilginç bir şekilde. Belki de her ülkede de bu özellikler vardır, ama önemli olan bu unsurlar içerisinde demokratik unsurun ağır basması ve kritik zamanlarda boy göstermesidir. Türkiye&#8217;de sistemin demokratik unsuru Türkiye sistemine 1950&#8217;de eklenmiştir, malumunuz. Totaliter unsuru 1920&#8217;lere kadar gitmektedir. Otoriter unsur ise zaman zaman politikacıların ve bürokratların tavırlarında kendisini bulmakta ve göstermektedir. Bizim yapmaya çalıştığımız şey, şüphesiz, siyasi sistem içerisindeki demokrasi cephesini kuvvetlendirmeye çalışmaktır. Bu da doğrudan doğruya liberal değerlerin toplumda daha çok yayılmasından ve daha çok kabul görmesinden geçmektedir. Bunda da muhafazakâr kitle asıl hedef alınması gereken kitledir. Çünkü muhafazakâr kitle Türkiye&#8217;deki ana toplumsal kitledir. Ağırlıklı toplumsal kitledir. Muhafazakârları, dindar muhafazakârları dışlayan bir çaba pek sonuç verecek bir çaba değildir. Ayrıca insanların özgürlüğe sahip olması insanların kendi inançlarını ve kendi tercihlerini kendilerinin belirlemesini gerektirir. Bir insanın dindar olması, namaz kılması, oruç tutması bir liberali ilgilendirmez. Herkesin hesabı kendisinedir. Herkes kendi kendisinin hesabını vermek mecburiyetindedir. Son zamanlarda meydana gelen olaylar, özellikle İsrail&#8217;in Gazze’de yaptıkları ve Batı dünyasında buna karşı takınılan tavır, sizin de işaret ettiğiniz gibi, liberal düşüncede de problemler ortaya çıkartıyor. Biraz önce bir hanım arkadaşımın sorusuna cevap verirken, çöken değerlerin aslında liberal değerler olmadığını, çökenin Batı&#8217;nın liberal değerlere bağlılık iddiası olduğunu söylemiştim. Batı&#8217;nın liberal değerlere bağlılığı yanında bazı Batılı liberallerin de, yani Avrupa ve Amerika&#8217;da yaşayan kimi liberallerin de, İsrail olayları çerçevesinde liberal değerlere bağlılıkları ciddi şekilde tartışılmaya açıktır. Mesela Milton Friedman ve August von Hayek bugün yaşasaydı, İsrail&#8217;e mi destek verirlerdi yoksa Filistin&#8217;e mi destek verirlerdi diye bir soru soruyorum kendi kendime. İsrail&#8217;e destek vermeleri ihtimalinin yabana atılmayacak bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Bu bizim entelektüel alanda bir mücadeleye girmemiz gerektiğini de gerektiriyor.</p>
<p><strong>Ekrem ERDEM:</strong> Pardon ne dediniz orayı tam tekrar edebilir misiniz?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA:</strong> Büyük ihtimalle İsrail&#8217;e destek verirlerdi diye düşünüyorum. Yani savundukları liberal değerleri göz ardı ederek İsrail&#8217;e destek verirlerdi. Bunda da işte İsrail&#8217;in bir nefsi müdafaa hareketi içerisinde olduğunu düşünerek böyle bir şey yaparlardı kanaatindeyim.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Ayn Rand kesin destek verirdi İsrail’e.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet, Ayn Rand kesin verirdi. Milton Friedman ve Hayek hakkında da endişelerim var. Büyük ihtimalle destek verebilirlerdi. Çünkü bugün Amerikalı liberallere baktığımızda gördüğümüz manzara o. Mesela Enrico Colombatto adlı bir arkadaş var, İtalya&#8217;da. Önemli bir liberal iktisatçıdır. Tweetlerine falan baktığımızda doludizgin İsrail&#8217;e destek veriyor. Gerçi olay uzadıkça ve olayın boyutları büyüdükçe insanlar tavırlarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaklardır. Ama bu Türkiyeli liberallerle Avrupalı ve Amerikalı liberallerin bir tartışma içerisine girmesini gerektiriyor. Çünkü İsrail bütün liberal değerleri alt üst ediyor. Mesela özel mülkiyete sayı göstermiyor. İnsanların özel mülkiyetini resmen çalıyor. İsrail&#8217;in yaptığının nefsi müdafaa olarak da görülmesi mümkün değil. Çünkü orantısız şiddet kullanıyor. Yani Hamas&#8217;ı yok edeceğim derken bir toplumu yok ediyor. Hamas’ı yok etme sevdası peşinde koşarken çocukları öldürüyor. Genellikle dini bir retorik kullanıyor mesela. Hatta Filistinlileri insan olarak görmüyor. Siz de takip ediyorsunuz olayları. Dolayısıyla, bu bakımdan ciddi bir problem var. Bu da Türkiye’den dünya çapında ses getirecek çalışmalara imza atacak ve dünya çapındaki tartışmalara katılacak liberal entelektüeller olması ihtiyacını ortaya çıkartıyor. Bilmiyorum bu ihtiyaca ne kadar cevap verebileceğiz biz. Ekim ayında Türkiye&#8217;de bir toplantı yapılması söz konusu. Katılırsanız göreceksiniz ki orada sadece Batılı entelektüeller değil, Müslüman entelektüellerin de bir kısmı İsrail&#8217;e destek veriyor Hamas ve Filistinliler karşısında. Bu alanda ciddi bir problem var.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Teşekkürler. Ünal Gündoğan&#8217;ın, Ünal&#8217;ın bir yorumu var. Bunu da ben buradan okumak istiyorum. Ünal&#8217;ı da bir göreyim dedim. Acaba kilo aldı mı almadı mı diye. Sadece başını görüyorum. Evet şimdi gördüm. Ünal merhaba. Şunu söylemiş, devletlerin liberal ya da değil değerlere bağlılık konusu uluslararası sistem konusu olduğunda sapıyor. Batı ya da Doğu devletlerinin uluslararası sistemdeki davranışları, yani dış politikaları, ideolojiden ziyade reel politik ekseninde gelişiyor. Uluslararası sistemin doğası devletlerin iç politik ekonomik pozisyonlarından farklı politikalar izlemelerine yol açıyor. Sonuçta dış politikadaki bu durum içeriğe de illaki yansıyor. Bir de yine başka bir yorumu, Kur&#8217;an’ı, hadisleri, İslam tarihini daha özgürlükçü, belki tam liberal değil ama geleneksel yorumlardan farklı bir perspektiften yorumlayan ve İslami fıkhın Ortodoks yorumundan sapan fikirler ve akımlar son dönemde gelişmeye başladı. Bence Türkiye&#8217;nin demokrasi ve liberal siyasi ve ekonomik anlatımları elbette sorunlarıyla beraber bu tür yorumların oluşmasında bir eğilim oluşturmaktadır diyor. Hocam hem bu yorumlarla ilgili fikrinizi sorayım. Artık soru kalmadı. Son bir soru da olsun. Ben de dış mihraklarla ilişkinizi sorayım Liberal Düşünce Topluluğu’nun. Biraz önce de değerlerin yerlisi ve millisi olmaz dediniz. Ama ben hatırlıyorum, daha önce Friedrich Naumann Vakfı&#8217;yla ya da bazı Amerikan, İngiliz liberal derneklerle daha yakın bir iletişim söz konusuydu. Ama son dönemde, son dönem dediğimiz aslında belki son 10 yıl, bu ilişkiler epeyce zayıfladı. Benzer bir ilişki Mısır&#8217;daki liberallerle de ya da İslam coğrafyasındaki başka liberallerle de yaşandı. Bunu nasıl açıklamak gerekir? Siz burada nerede duruyorsunuz?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Ünal beyin yorumuna katılıyorum. Ülkeler dış politikada milli menfaatler dedikleri şeyi peşten koşuyorlar. Ve bu milli menfaatler adına tüm insani değerleri harcamakta bir beis görmüyorlar. Bu belki de devletlerin genel bir problemi. Mesela Türkiye ile ilgili benzer yorumlar yapılabilir. Mesela Irak Kürdistan&#8217;ında bir referandum yapılmasına Türkiye şiddetli bir tepki gösterdi. Ve gereksiz bir tepki gösterdi. Hatırlayacaksınızdır. Tayyip Erdoğan&#8217;ın da son derece sert sözleri vardı. Anlamsız sözleri vardı. Hâlbuki o başka bir ülke ve başka ülkenin insanları. Başka bir ülkenin insanlarının ne yapacağını kendileri bilirler. Kendileri karar verirler. Türkiye tabii dünya çapında bir güç olmadığı için dış politikası sınırlı bir alanda etkili ve bu tür çelişkiler daha az ortaya çıkıyor. Ama Amerika ve Avrupa&#8217;nın çelişkileri aşikâr. Mesela Amerika her şeye rağmen İsrail&#8217;in arkasında durmaya devam ediyor. Hâlbuki, demin dediğim gibi, tüm insani ve İslami değerleri çiğneyen bir çizgide İsrail. Dış ortaklara gelince, şimdi Liberal Düşünce Topluluğu fikirlerde yerlilikle ve millilikle ilgili değil. Fikirlerin doğruluğuna ve yanlışlığına inandığı için kendi fikrinde olan her türlü kişi ile ve her türlü kuruluşla ilişki içerisinde olmaya çalışıyor. Bu çerçevede de dünyanın çeşitli yerlerindeki liberal enstitülerle ilişki içerisindeydi. Bunlardan birisi de Alman Naumann Vakfı&#8217;ydı. Ama Naumann Vakfı ile ilişkiler nispeten erken sonlandırıldı. Çünkü Naumann Vakfı, anladık ki, Alman dış politikasının bir aracıdır. Ve Naumann Vakfı&#8217;nın genel çalışmaları Alman dış politikasına uygundur. Hatta bu çerçevede Naumann Vakfı bize bir ara bir Kürt meselesi toplantısı yapma teklifinde bulundu. Biz de reddettik. Yani bu hassas bir meseledir. Naumann Vakfı&#8217;nı da çok ilgilendirmez dedik. Ve Naumann Vakfı tipik Kemalist laiklik anlayışını savunan bir çizgiyi benimsedi. Bu çizgideki tırnak içerisinde liberal kişilik kuruluşlara destek vermeye çalıştı. Bunun üzerine biz de ilişkileri sonlandırdık Naumann Vakfı ile. Amerika&#8217;daki ve dünyanın diğer yerlerindeki ilişkide bulunduğumuz kuruluşlara gelince, onların bir kısmı bizimle ilişkileri sonlandırdı. Veyahut da bizimle olan ilişkilerini azalttı, ilginç bir şekilde. Bunda da son olaylardan önce Türkiye&#8217;deki olan bitene yanlış bakmaları ve bir kara propagandanın, Türkiye aleyhtarı bir havanın dünyaya yayılması etkili oldu. Yani Türkiye hakkında dünyaya giden haberler genellikle FETÖ ve PKK kanalından gidiyor. Bunlar Türkiye&#8217;yi her halükârda yanlış yapmış, kötü yolda ilerleyen bir ülke olarak gösteriyor. Mesela Tayyip Erdoğan&#8217;ı tipik bir diktatör olarak görüyorlar. Ama Sisi&#8217;yi diktatör olarak görmüyorlar. Böyle tuhaf ve çelişkili bir pozisyonları var. Ve Türkiye&#8217;deki çeşitli kişi ve kesimler de bu liberal kişi ve kuruluşlara bilgi taşıyorlar. Mesela benimle ilgili bilgi taşıyorlar. İşte iktidara destek veriyor diyorlar. İktidara destek veriyor ama hangi konuda ve ne için destek veriyor? İktidar nasıl bir problemle karşılaşmış? Bu problemin mahiyeti ne? Bu konuda bilgi geçmiyorlar. Dolayısıyla o kuruluşların bir kısmı da bizimle ilişkileri gevşetti, sonlandırdı. Ama bunda da çok üzülecek bir şey yok netice itibariyle. Hayatta böyle şeyler oluyor. Galiba iç kaynaklara dayanmak daha doğru. Bundan dolayı Liberal Düşünce Topluluğu’nun Türkiye içerisinde kendisine destek veren insanların sayısını arttırması ve varlığını sürdürebilecek, hatta dışarıdaki liberallere kaynak aktarabilecek bir duruma gelmesi lazım. Bu çerçevede ilerlemeye çalışıyoruz. Bir başka dernek kurduk Değerli Eğitim Derneği. Onu büyütmeye çalışıyoruz. Tabii bütün bunlar zor işler. Çünkü hazır bir kolektiviteye dayanmıyor Liberal Düşünce Topluluğu. Bireysel bazlı hareket ediyor ve bireylere ulaşmaya çalışıyor. Ama umut ediyorum ki biz başaramazsak bizden sonraki nesiller bu işi başaracaktır.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Çok teşekkür ederim. Beşir Hocam herhalde artık toparlanabiliriz diye&#8230;</p>
<p><strong>Beşir ATALAY:</strong> Evet. Zaten soru da kalmadı herhalde. Çok teşekkür ederiz. Yani birkaç cümle söyleyeyim ben teşekkür etmek için sadece. Yoksa çok güzel sorular oldu, katkılar oldu. Doğrusu çok verimli ve değerli bir şey bizim için bu akşam sohbetimiz. Yani Atilla Bey de sağ olsun. Çok yorduk, Gerçi uzun oldu böyle. Yani iki saati geçti. Çok net ifadelerle, açık kalple cevaplar verdi. Moderatörün bile vardı sert soruları. Moderatör de çok etkili bir moderatör. Öyle bazen konuşmacıdan da öne geçer falan. Gayet güzel bizim için. İki değerli dostumuz, arkadaşımız ama liberal düşünce hareketi yani sizin de baştan itibaren anlattığınız gibi ben de doğrusu yakın izleyenlerden birisi oldum. Türkiye&#8217;de çok önemli bir entelektüel düşünce hareketidir. Hatta siyaseti etkileyen. Yani bu tür hareketlerin bazen etkisini ölçemezsiniz. Sanılanın çok ötesindedir. Ben liberal düşünce hareketini yazdıklarını, kitaplarını, dergilerini doğrusu bu açıdan değerlendiriyorum. Yani önemli olan inandığınız bir şeyi yapın ısrarla onu sürdürün. Onun çok sadece akademik hayatta değil, pratik hayatta da, siyasi hayatta da çok etkileri oluyor. Dolayısıyla çok bugünkü fikir alışverişi de bir anlamda bizim için büyük bir olay oldu, imkân oldu. Sizin için de eminim bir belge olur. Bunları biz yayınlamak istiyoruz, toplu olarak. Tabii, siz de belirttiniz, benim liberal düşünce hareketinde gördüğüm önemli şeylerden birisi bağımsızlığını korumasıdır. Dürüst ve ilkeli bir hareket ve bağımsız. Düşünce hareketlerinin veya bu tür toplulukların dernek veya vakıf, sivil toplum kuruluşlarının bağımsızlığını koruması kolay değil yani. Bizim gibi ülkelerde daha da zor biliyorsunuz. Siz korudunuz kendinizi. Biliyorsunuz düşünce hareketlerinde iki nokta çok önemlidir. Bir, iktidar ve siyasetle çok bütünleşmek bir risktir. Özgürlüğün en önemli kısıtlayıcısıdır. Bir de para ilişkisi. Siz bu ikisinde de çok hassas oldunuz. O açıdan daha etkili oldunuz. Onu da ben söyleyebilirim. Dolayısıyla, hareketinize, çalışmalarınızda da başarılar diliyorum. Bir cümleniz oldu. Ben ona bir cümleyle katkı vereyim. Yani zaten düşünce hareketinin veya faaliyetinin içine gelen arkadaşların çoğu muhafazakâr yapıdan geliyorlar dediniz. Aslında herhalde liberal düşüncenin teorisyenleri de veya tarih içinde ve dünyada önemli isimlerin çoğu da muhafazakâr dünyanın içinden gelmişler. Ve liberal düşüncenin içinde de onu pek terk etmemişledir. Doğrusu biz AK Parti&#8217;nin kurulduğu dönemde kimliğiyle ilgili çalışmalarda bu kavramları çok fazla irdeledik. Yani o muhafazakâr demokrat kavramını, tabii o çalışmalarda sizin de katkınız oldu. Genel olarak ben öyle bir değerlendirme yapıyorum. Yani şimdi yeni bir tartışma açmak için değil inşallah başka bir zaman konuşuruz liberal düşünceyi. Ben kendimi öyle çok muhafazakâr olarak nitelemem. Yani gençliğimizden beri biraz daha keskinizdir. Muhafazakârlığın ötesinde bir ideolojik kimlikle geldik. Ama yani muhafazakârlık ve liberallik birbiriyle çok iç içe girmiş, çok yakın kardeş kavramlar gibi görüyorum ben doğrusu. Muhafazakârlığın da pek çok tonu var tabii. Liberalizmde de olduğu gibi yani liberallikte de olduğu gibi muhafazakârlığında en statükocudan, en liberale doğru kayan tonlar var tabii. Atilla Bey çok teşekkür ederiz. Hem sizi gördük hem de dostlarla birlikte liberal düşünce hareketini konuştuk. Ve Berat&#8217;a da çok teşekkür ediyorum. Yani bugün bize katıldığınız için, platformumuzda yer aldığınız için, bize zenginlik kattığınız için çok teşekkür ediyorum. İnşallah tekrar görüşmek üzere sağ olun.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Birkaç cümle de söylemek istedim bende moderatörlükten aldığım gücü kullanarak, istismar ederek aynı zamanda, ama fazla uzun konuşmayacağım. Sadece birkaç şey. Öncelikle bu akşam burada bu konuyu konuşmak burada olmak çok güzeldi. Beşir Hoca rektörlük yaptığı günlerden beri yani çok sevdiğim bir hocamdır gerçekten. Her an duyduğum zaman sesini çok heyecanlanıyorum. Atilla Hoca&#8217;yla ilgili bir iki gözlemimi sadece paylaşıp tamamlamak istiyorum. Ben Hacettepe Üniversitesi&#8217;nde Atilla Yayla ve Mustafa Erdoğan geldikten sonra masterdayken şeyi fark etmiştim, üniversite böyle bir yermiş diye. Biz tartışıyorduk, ben liberalizmi eleştiriyordum. Bir sürü şeyler konuşuyorduk Dışarıda o beni savunuyordu. Atilla Hoca için birçok şey söylenebilir. Yani bazen mesela bu sosyal medyada da görüyorum işte yandaş işte şunu yaptı bunu yaptı. Hükümetten kesin bir beklentisi vardır falan diye. Atilla Hoca doğru bildiği şeyleri söylüyor. Yani hata yaparken de samimi, onu gözlemliyorum ben, bunu burada özellikle belirtmek istiyorum. Birçok hocanın, birçok arkadaşın siyaseten doğrucu tavırları var. Mesela diyelim kişi konuşurken, yazarken, tweet atarken falan iki düşünüyor, üç düşünüyorlar. Atilla Hoca direkt yazıp sonra düşünüyor ya da sonra maliyetleriyle belki karşılaşıyor. Bu iyi mi kötü mü? Ama yani bir tarafını özellikle belirtmek lazım, hesapsız. Yani bu konuda çok net gözlemim var. Yılların gözlemi bu. AK Parti ile ilgili yazarken de acaba bu partiden bir beklentim mi olur? Muhalefetle bir şey yapar mıyım diye bir şey beklemeden yazıyor. Bazen mesela diyelim ki sosyal medyada bir şey yazıyor. Bazen korkuyorum yazacağı şeylerde. İşte hocam diyorum bari işte böyle bir, bari bir kısmı diye yazın ki bir istisna payı bırakın. Ne bir kısmı ya hepsi böyle deyip pat diye entere basıyor ve gönderiyor mesajı. Hani bazı mesajlarını da katılmasam bile en azından hesapsızlığını biliyorum. Liberal Düşünce Topluluğu ile ilgili olarak da, Topluluğu bugüne kadar getirmekte birçok insanın emeği var, bu doğru. Ama böyle bir tür misyon gibi algılayıp bunu bugüne kadar getiren asıl çaba ya da asıl belirleyici etken O’nundur. Onu da belirtmek lazım. Hocam isterseniz birkaç cümlede siz söyleyip tamamlayalım. Atilla hocam. Sizinle kapatalım.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Ben teşekkür ediyorum Berat sana ve diğer arkadaşlara. Benim için de iyi bir imkân oldu. Ayrıca bir kayıt olması da iyi bir şey. Çünkü bazen insan yaptıklarını unutuyor ya da yaptıklarını anlatmıyor. Bu fırsat oldu diye düşünüyorum. Teşekkür ediyorum hepinize.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Peki. Herkese iyi akşamlar dilerim o zaman.</p>
<p><strong>Ömer DEMİR:</strong> Teşekkür ederiz. Ama bu Berat&#8217;ın liberal düşünceye katkısı yeterince açıklanmadı bu akşam.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK:</strong>  Onu ayrı beş program yapalım hocam bence. Bir program yetmez yani.</p>
<p><strong>Ömer DEMİR:</strong>  Berat hocam. Aynı odadasınız ve yazdıklarını okuduğunuzu anladım. Twitter&#8217;larını adına yazmıyorsunuz değil mi?</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Yok hocam. Ayrıca da ben zaten olumsuz bir şey söyleyeceğim zaman kesinlikle yüzüne karşı söylemiyorum hocanın. Hep arkasından konuşuyorum. Daha güvenli oluyorum. Herkese iyi akşamlar.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-uzerine-atilla-yayla-ile-soylesi/">Liberal Düşünce üzerine Atilla Yayla ile Söyleşi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modernleşme Yabancılaşma Değildir: 28 Şubat, CHP ve Türk Sekülerliğinin Açmazı</title>
		<link>https://hurfikirler.com/modernlesme-yabancilasma-degildir-28-subat-chp-ve-turk-sekulerliginin-acmazi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Seyit Cuma]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Feb 2026 08:57:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208708</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de modernleşme tartışması çoğu zaman yanlış bir ikilik üzerinden yürütülüyor: Ya “batılılaşma” ya da “yerli ve milli” kalma. Oysa modernleşme, özünde teknik ve kurumsal bir dönüşüm meselesidir; yabancılaşma ise kültürel ve zihinsel kopuşla ilgilidir. Bu ikisini eşitlemek hem kavramsal hem de siyasal bir hatadır. Ne var ki Türkiye’de seküler-batıcı aydın geleneğin önemli bir kısmı, modernleşmeyi [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/modernlesme-yabancilasma-degildir-28-subat-chp-ve-turk-sekulerliginin-acmazi/">Modernleşme Yabancılaşma Değildir: 28 Şubat, CHP ve Türk Sekülerliğinin Açmazı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de modernleşme tartışması çoğu zaman yanlış bir ikilik üzerinden yürütülüyor: Ya “batılılaşma” ya da “yerli ve milli” kalma. Oysa modernleşme, özünde teknik ve kurumsal bir dönüşüm meselesidir; yabancılaşma ise kültürel ve zihinsel kopuşla ilgilidir. Bu ikisini eşitlemek hem kavramsal hem de siyasal bir hatadır.</p>
<p>Ne var ki Türkiye’de seküler-batıcı aydın geleneğin önemli bir kısmı, modernleşmeyi savunurken onu toplumun tarihsel-kültürel dokusuyla temas ettirme konusunda zorlanmıştır. Bu zorlanma, yalnızca teorik bir eksiklik değil; somut siyasal kırılmalar üretmiştir. Bu kırılmaların en belirgin eşiklerinden biri 28 Şubat sürecidir.</p>
<p><strong>Modernleşme mi, Batılılaşma mı?</strong></p>
<p>Modernleşme; hukuk devleti, rasyonel bürokrasi, bilimsel düşünce ve piyasa ekonomisi gibi evrensel araçların benimsenmesidir. Batılılaşma ise tarihsel olarak Batı Avrupa’nın kültürel formlarının taklidini ifade eder. Türkiye’de bu iki kavram sık sık birbirine karıştırılmıştır.</p>
<p>Ziya Gökalp bu ayrımı erken dönemde yapmıştı: “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak.” Ona göre hars (kültür) millidir; medeniyet evrenseldir. Sorun, medeniyeti alırken harsı küçümsemektir.</p>
<p>Nurettin Topçu taklitçi batıcılığı bir ruh köksüzlüğü olarak görürken; Cemil Meriç “Batı bir laboratuvardır, put değil” diyerek eleştirel bir modernleşme bilinci önermiştir.</p>
<p>Bu uyarılara rağmen Türkiye’de modernleşme zaman zaman kültürel üstünlük diliyle savunulmuştur. İşte 28 Şubat tam da bu gerilimin siyasal kristalleşmesidir.</p>
<p><strong>28 Şubat: Sekülerliğin Güvenlikçi Yorumu</strong></p>
<p>28 Şubat 1997’deki Milli Güvenlik Kurulu kararları, dönemin Refah-Yol hükümetine yönelik yoğun bir baskı sürecini başlattı. Necmettin Erbakan başbakanlığındaki hükümet istifaya zorlandı; başörtüsü yasakları genişletildi, imam-hatip liselerine katsayı düzenlemesi getirildi ve kamusal alanda dinî görünürlük ciddi biçimde sınırlandırıldı.</p>
<p>Bu süreç, sekülerliğin özgürlükçü bir devlet tarafsızlığı ilkesi olarak değil; rejimi koruma refleksi olarak yorumlandığı bir dönemdi.</p>
<p>Sekülerliğin iki yorumu burada ayrıştı:</p>
<ul>
<li><strong>Özgürlükçü sekülerlik:</strong> Devlet tüm inançlara eşit mesafede durur.</li>
<li><strong>Koruyucu/jakoben sekülerlik:</strong> Devlet, laikliği topluma karşı savunulması gereken bir ideoloji olarak görür.</li>
</ul>
<p>28 Şubat, ikinci yaklaşımın zirvesi olarak hafızalara kazındı.</p>
<p><strong>Merkez-Çevre Gerilimi ve Yabancılaşma</strong></p>
<p>Şerif Mardin’in merkez-çevre analizi bu dönemi anlamak için hâlâ açıklayıcıdır. Cumhuriyet elitleri “merkez”i; muhafazakâr-dindar toplumsal kesimler ise “çevre”yi temsil eder. 28 Şubat’ta merkez, çevrenin siyasal yükselişini rejim tehdidi olarak algıladı.</p>
<p>Başörtülü öğrencilerin üniversite kapılarında yaşadıkları, kamu görevlilerine yönelik fişlemeler ve meslekî engeller, muhafazakâr kesimde derin bir dışlanmışlık duygusu oluşturdu. Sekülerlik, bu kesimler için “özgürlük” değil “yasak” olarak hatırlandı.</p>
<p>Ancak bu hikâye tek taraflı değildir. Seküler şehirli orta sınıflar da İran benzeri bir rejim dönüşümünden korkuyor; yaşam tarzlarının tehdit altında olduğunu düşünüyordu. Yani yabancılaşma karşılıklıydı. Bir taraf dışlanmışlık, diğer taraf rejim kaybı korkusu yaşadı.</p>
<p><strong>CHP ve Siyasal Temsil Sorunu</strong></p>
<p>Cumhuriyet Halk Partisi doğrudan 28 Şubat sürecinin askerî faili değildir; ancak parti uzun süre bu döneme mesafeli ve güçlü bir demokratik özeleştiri geliştirmekte zorlandı. Bu durum, muhafazakâr seçmen nezdinde CHP’yi “yasakçı laiklik” ile özdeşleştiren bir siyasal hafızanın yerleşmesine katkıda bulundu.</p>
<p>Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde kurulan CHP, devlet kurucu kimliği sebebiyle tarihsel bir meşruiyete sahiptir. Ancak çok partili dönemde demokratik meşruiyet sürekli yeniden inşa edilir. Devlet ile özdeş bir kimlikten çoğulcu bir toplumsal kimliğe geçişte yaşanan zorluk, partinin uzun süre tek başına iktidar olamamasının sosyolojik nedenlerinden biri olarak görülebilir.</p>
<p>Sorun yalnızca seçim stratejisi değildir. Sorun, modernleşmenin kültürel bir üstünlük diliyle savunulmasıdır. Seçmeni “yanlış bilinçli” görmek, siyaseti pedagojik bir düzeltme faaliyetine indirger. Oysa demokratik siyaset, yukarıdan öğretme değil; yatay müzakere sürecidir.</p>
<p><strong>Sekülerlik: Kimlik mi İlke mi?</strong></p>
<p>Türkiye’de sekülerlik çoğu zaman bir yaşam tarzı kimliğine indirgenmiştir. Oysa sekülerlik, esasen devletin tarafsızlık ilkesidir. Eğer sekülerlik belli bir hayat tarzını üstün görmek şeklinde uygulanırsa, yabancılaşma üretir. Eğer din siyasal gücü tekeline alarak çoğulculuğu zayıflatırsa, bu da seküler kesimde korku üretir.</p>
<p>Bu nedenle mesele, laik–anti laik ikiliğine sıkışmak değil; özgürlükçü sekülerlik zeminini kurabilmektir.</p>
<p><strong>Çıkış Yolu: Travmayı Aşan Bir Modernlik</strong></p>
<ol>
<li><strong>Modernleşmeyi kültürel taklitten ayırmak</strong></li>
</ol>
<p>Evrensel hukuk ilkeleri yerel kültürle çatışmak zorunda değildir.</p>
<ol>
<li><strong>28 Şubat gibi kırılmalarla yüzleşmek</strong></li>
</ol>
<p>Yasakçı uygulamaların açık biçimde demokratik eleştirisini yapmak, toplumsal güven inşa eder.</p>
<ol>
<li><strong>Sekülerliği yaşam tarzı değil özgürlük ilkesi olarak savunmak</strong></li>
</ol>
<p>Sekülerlik, dindarlığa karşı değil; devletin tarafsızlığı içindir.</p>
<ol>
<li><strong>Kurucu kimlikten çoğulcu siyasete geçmek</strong></li>
</ol>
<p>Tarihsel misyon önemlidir; ancak demokratik çoğunluk, empati ve temsil kapasitesiyle kazanılır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Modernleşme yabancılaşma değildir. Ancak modernleşme, toplumun değer dünyasını küçümseyen bir dille savunulduğunda yabancılaşma üretir. 28 Şubat süreci, sekülerliğin güvenlikçi yorumunun nasıl toplumsal kopuşa yol açabileceğini gösteren tarihsel bir örnektir.</p>
<p>Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; ne Batı’yı taklit eden köksüz bir modernlik ne de özgürlükleri sınırlayan bir kimlik siyaseti. İhtiyaç duyulan, hukuku ve demokrasiyi evrensel ölçekte savunurken toplumun sosyolojik gerçekliğiyle barışık bir modernleşme anlayışıdır.</p>
<p>Modernleşme, köklerinden utanmak değil; kökleriyle birlikte büyüyebilmektir.</p>
<p>Seyit Cuma</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/modernlesme-yabancilasma-degildir-28-subat-chp-ve-turk-sekulerliginin-acmazi/">Modernleşme Yabancılaşma Değildir: 28 Şubat, CHP ve Türk Sekülerliğinin Açmazı</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>LDT’nin Son Dönemi Tartışmasına Dair Notlarım</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ldtnin-son-donemi-tartismasina-dair-notlarim/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Kaban]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Feb 2026 09:44:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208694</guid>

					<description><![CDATA[<p>Abdulkadir Pekel’in HürFikirler’de yayınlanan, Liberal Düşünce Topluluğu’nun son yıllardaki durumunu değerlendirdiği, eleştirilerini dile getirdiği yazı ve sonrasında Atilla Yayla’nın bu eleştirilerde katıldığı ve katılmadığı noktaları belirttiği yazıyla bir tartışma başlamış oldu. Benim de hem Abdulkadir’in hem de Atilla hocanın yazılarında katıldığım ve eleştirdiğim noktalar var; bunun yanı sıra LDT’nin pozisyonuna dair de elbette söyleyeceklerim var. [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ldtnin-son-donemi-tartismasina-dair-notlarim/">LDT’nin Son Dönemi Tartışmasına Dair Notlarım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Abdulkadir Pekel’in HürFikirler’de yayınlanan, <a href="https://hurfikirler.com/34-yilinda-liberal-dusunce-toplulugu-son-doneme-elestirel-bir-bakis/">Liberal Düşünce Topluluğu’nun son yıllardaki durumunu değerlendirdiği, eleştirilerini dile getirdiği yazı</a> ve sonrasında A<a href="https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-topluluguna-elestirel-bir-bakis-hakkinda/">tilla Yayla’nın bu eleştirilerde katıldığı ve katılmadığı noktaları belirttiği yazıyla</a> bir tartışma başlamış oldu. Benim de hem Abdulkadir’in hem de Atilla hocanın yazılarında katıldığım ve eleştirdiğim noktalar var; bunun yanı sıra LDT’nin pozisyonuna dair de elbette söyleyeceklerim var. O nedenle Abdulkadir’in başlattığı bu tartışmayı kıymetli buluyorum ve LDT’nin fikir yolculuğunda kaydedilmesi gereken bir merhaleyi bu tartışmayla bir nevi kayıt altına almayı önemsiyorum.</p>
<p>LDT’ye yönelik ilk tespitim ve eleştirim faaliyetlerinin eskiye oranla azalmış olması. Şimdi burada bunu bir eleştiri olarak yöneltemiyorum, zira aynı zamanda Topluluğun yönetim kurulu üyesi olarak, haliyle, neden faaliyetlerimizin eskiye nazaran daha seyrek olduğunu biliyorum. Fakat burada daha önemli bir nokta var, asıl dikkat çekmek istediğim yer burası.</p>
<p>LDT’de arkadaşlarla zaman zaman kendi aramızda sohbetlerimizde dile getirdiğim, bir nevi hayıflandığım bir durum var, son on yılda Türkiye’de sivil toplum çöktü. Bunun yanına medyayı da ekleyebiliriz ama bağlamı farklı olduğu için ben burada sivil toplum üzerinden söyleyeceklerimi not düşeceğim.</p>
<p>Evet, “sivil toplum çöktü”; bunu yumuşatmanın, başka bir noktadan bakmanın, bakış açısını değiştirmenin filan hiçbir anlamı yok, tam manasıyla bir çöküş içerisinde sivil toplum. “Her şeyi FETÖ’ye atıp kolaycılığa kaçıyorsunuz” diyenler için üzgünüm ama bunun temel nedeni FETÖ’nün giriştiği alçak darbe girişimi oldu. 15 Temmuz sonrası neredeyse bütün sivil toplum yapıları, FETÖ’nün ziftiyle ortalığa saçılan şüphe ve endişeden nasibini aldı.</p>
<p>Kendi adıma, 15 Temmuz öncesindeki aktivist tavrımı tamamen askıya aldım ve doğrudan içinde yer almadığım hiçbir sivil toplum kuruluşunun faaliyetlerine katılmadım, hâlâ da çekiniyorum. Üyesi ve gönüllüsü olduğum üç dernek var, aidat ödemediğim, kimin kim olduğuna emin olmadığım, cemâziyelevvelini bilmediğim ve daha kötüsü yeni kurulan hiçbir derneğe yaklaşmıyorum.</p>
<p>Sivil toplumdaki yaşanan bu çöküş nedeniyle LDT’nin önceki yıllardaki performansıyla sahada olmasını artık çok anlamlı bulmuyorum; bu sahada artık yapılabilecek işlerin kıymeti düştü, etkisi azaldı ve eskisi gibi karşılığı yok. Azalan faaliyetler konusunda LDT’den bağımsız, ülkede sivil toplum açısından konuşulması gereken böyle bir durum var ve bu durum LDT’yi de etkiliyor.</p>
<p>Tartışma özeline dönersek, Abdulkadir’in yazısının temelinde bence LDT’nin zaman zaman maruz kaldığı, periyodik olarak tekrarlanan bir eleştiri var; Abdulkadir her ne kadar bu şekilde ifade etmese de, LDT’nin belli partilere angaje olduğu, hadi adını da koyalım, AK Parti ile yakın olduğu meselesi. Şimdi bu yazıya taşımak istemediğim üsluplardan daha mutedil ve iyi niyetle yapılan eleştirilere kadar, her tonda ve her dönemde bu eleştiri veya tespit LDT’nin önüne çıkıyor; her dönem de cevap veriliyor, fakat zamanın ruhunu hesaba kattığımızda, her seferinde sakince yeniden cevap vermek gerekiyor.</p>
<p>Abdulkadir’in yazısında bahsettiği, Liberal Düşünce Kongresi’ne AK Partili Bakanların gelmesi meselesinde Atilla hocanın cevabına katılıyorum. Şu an Milli Eğitim Bakanı olan Prof. Dr. Yusuf Tekin hoca önceki yıllarda da kongrenin müdavimlerindendi. Nitekim kongrede yaptığı konuşmanın önemli bir kısmında Bekir Berat Özipek hocaya sataştı; kongrenin müdavimleri bu sataşmaları hatırlayacaktır, Bekir Berat hoca ve bordo kazağına sataşmak adettendir.</p>
<p>Siyasi kariyerinde bir noktaya gelen ve belli anlamlarda temsiliyeti farklılaşan insanlara mesafe koymak bir tercih olabilir fakat LDT bunu yapmıyor ve bence bu durum meşru bir tercih olsa da yanlış bir tercih olur. Entelektüel kamuyu ve siyaseti fikirsel bazda etkilemeyi amaçlayan bir kuruluşun siyasete mesafe koyması anlamsız bir durum. Pratik bazı tercihler önemsenebilir, LDT bu minvalde aktif siyasetin doğrudan içinde olmama ve mesafe noktasında bence her zaman makul bir noktada durdu.</p>
<p>Hem Abdulkadir’in hem de Atilla Yayla’nın yazılarında bu noktalarda LDT’nin hakkı teslim ediliyor. LDT camiasından olup, ileride siyasi kariyerinde bir partide başka bir noktaya gelen birisi olduğunda da Topluluğun faaliyetlerine katılma konusunda bir angajman güdülmemeli.</p>
<p>Abdulkadir’in yazısında buna dair bir vurgu yok ama kategorik olarak burada tartışılması gereken bir diğer nokta daha var. LDT’nin bir partiye angaje olduğunu iddia edenlerin aslında LDT’nin bir partiye angaje olmasını değil “the parti”ye angaje olmasını, yani AK Parti ile zaman zaman aynı noktaya düşüyor olmasını eleştiriyorlar. Geçmişte bu “bir parti” ve “the parti” meselesinin çok dramatik örneklerini yaşadık; LDT’nin “the parti”ye angaje olduğu eleştirisinde bulunanların bir kısmı başka partilerde görev almakta, başka partileri desteklemekte, hatta bu eleştirileri yöneltenlerin bir kısmının tabiriyle söyleyeyim başka partilerin “bayrağını sallamak”ta hiçbir beis görmediler. Bence de hiçbir beis yok, fakat bunu yaparken konuştuğumuz şey “kurumsal” bir pozisyonun oluşup oluşmadığı.</p>
<p>Çok farklı partilerden LDT üyeleri fikir beyan etmekten, seçim çalışmalarına katılmaktan geri durmadılar, fakat bunun kurumsal temsil noktasında bir karşılığı hiçbir zaman olmadı, olmamalı. Bu durum LDT’yi eleştirenler için olduğu kadar LDT üyeleri için de bir haktır diye düşünüyorum, LDT üyelerinin partilerde görev alması, siyasî kariyerlerini devam ettirirken LDT ile bağlarını sürdürmelerinde bir sakınca yok; tıpkı LDT ile bağını kesip başka kurumlarla bağını devam ettirirken siyasi pozisyon alanlar gibi LDT çevresi için de bu meşru ve makul bir tavır diye düşünüyorum.</p>
<p>Bir noktaya daha temas etmek istiyorum. Her ne kadar Atilla Hoca tersini iddia edecek olsa da LDT’nin temsiliyetinin en görünür şekilde Atilla Hocanın şahsında güçlü bir karşılığı var. Atilla Hoca her zaman LDT’de farklı isimleri öne çıkaracak çabalara girişiyor, bugün ben dahil kamusal entelektüel mecralarda görünen birçok ismin üzerinde Atilla hocanın emeği çoktur. Hocaya haksızlık etme pahasına söylemeliyim ki, bazen bu çabanın gereksiz sonuçlarıyla da yüzleşiyoruz.</p>
<p>Atilla Hocanın üzerinde hak etmediği bir baskı oluşturuyor bu durum; hükumeti yeterince eleştirmediği yönündeki tarizler nedeniyle zaman zaman kendini hükumeti eleştirmek zorunda hissettiği kanaatindeyim; eleştirilerinin neredeyse hemen hepsine katılmakla birlikte, bunun saikinin bu tarizler olduğunu düşünüyorum ve dediğim gibi, Atilla Hocaya haksızlık etmek pahasına bu tespiti yapmayı da önemli görüyorum. Atilla Hoca bu eleştiriye dair zaman zaman yazdı fakat bu konuda fikirlerini yeniden serdederse tekraren kayda geçirmiş oluruz.</p>
<p>Tartışmanın bir diğer boyutuyla yazımı sonlandırmak istiyorum, zira <a href="https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-toplulugunun-son-donemi-uzerine-bir-muzakere/">Abdulkadir’in ikinci yazısında</a> meramını biraz daha açtığını görüyoruz; LDT’nin, ki burada bireysel olarak LDT çevresindeki insanların demek daha doğru olur, bazı konularda, özellikle 19 Mart ve sonrası, yargının siyasallaşması gibi konularda yeterince ses çıkmadığı şeklinde. Burada da kendi adıma cevap vermek isterim, çok basit bir nedeni var bu durumun: Abdulkadir’le bu konuda aynı düşünmüyorum!</p>
<p>Bu sürece ve Abdulkadir’in dikkat çektiği noktalara eleştirisi olan başka isimler de var LDT çevresinde; onlarla da aynı düşünmüyorum. Bu seçici bir bakış, bunun nedeni de başta söylediğim sivil toplumun çöküşü gibi fikrî tartışmaların yapılabildiği entelektüel mecralar ve ortamların da çökmüş olması.</p>
<p>15 yıl öncesinde birçok konuda fikir beyan ederken artık buna o kadar istekli değilim, zira bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Fakat bu durum kimsenin fikir beyan etmesinin önünde bir engel teşkil etmiyor, bu konular yine yazılıp çizilebilir. Bu minvalde yazılan, söylenenlere de LDT’nin platformlarında bir angajman olduğunu düşünmüyorum.</p>
<p>Nihayetinde, tartışmayı başlattığı ve bunları kaydetme imkânı sağladığı için Abdulkadir’e teşekkür ediyorum. Her ne kadar entelektüel platformların çöktüğü kanaatinde olsam da bunun geçici bir dönem olduğunu düşünüyorum; bu tartışma vesilesiyle belki yeniden bir hareketlenme olur umudundayım.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ldtnin-son-donemi-tartismasina-dair-notlarim/">LDT’nin Son Dönemi Tartışmasına Dair Notlarım</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
