Türkiye’de kurulu müesses nizam başından beri “özgürlük” fikrine sıcak bakmıyordu ama 1990’lara geldiğimizde ülkede kutuplaşma giderek artıyor, herkes kendi sesine benzer seslere kulak veriyor, “öteki” mahalleyi şeytanlaştırıyor, düşünce hayatı kısır bir ortama demir atıyordu.
Böyle bir ortamda Liberal Düşünce Topluluğu ile yolum kesişti. Kuruluşun özellikle 28 Şubat post modern darbe sürecinde Atilla Yayla ve Mustafa Erdoğan hocaların öncülüğünde aldığı demokratik tavır cesaret vericiydi, on yıl sonra 1 Mayıs 2007’de bu kez Anayasa Mahkemesinin demokratik yaşamın vazgeçilmez unsuru olan Mecliste yapılan Cumhurbaşkanı seçimini yok sayan, şimdi aklı başında hiç kimsenin sahip çıkamadığı “karakuşi hâkim” kararına karşı gösterdikleri haklı tepkinin yanında olmayı da onur saymıştım.
Topluluğun uzun yıllardır sabırla yayınladığı Hür Fikirler platformuna, fiili çalışma dönemimden sonra ben de yazmak istiyordum, ancak bu yaşımda nasip oldu.
“Hür” kelimesi çok değerli bir anlam içeriyor, keza “Fikir” sözcüğü de öyle. İnsanın, bilgi sahibi olduktan sonra bir fikre varması ve bunu özgürce ifade edebilmesinden daha yüce bir amacı olamaz.
Doğar doğmaz bir kimliğin içinde açıyoruz gözlerimizi, dolayısıyla daha başlangıçta Türk, Kürt, Alevi ve Sünni gibi farklı hüviyetler taşıyoruz.
Psikologlara göre “güvenli bağlanma” yoluyla anneyle bağ kuran çocuk, ergen hayatında da kendini ait hissettiği toplumun ortalama fikirlerini benimser, sorgulamaz, ondan bir tercihte bulunmasını da bekleyemeyiz, çünkü kendini o grubun içinde huzur ve güven içinde hisseder.
İşte meselemiz de burada başlar, ömür boyunca sorgulanmayan bu hayat tarzı bir tuzak olmasın?
Sözü uzatmayayım, sadede geleyim.
Bizim yetiştiğimiz dönemlerde 2. Dünya Savaşı bitmiş ama enkaz henüz kaldırılmamıştı, insanlığın devasa sorunları vardı, yoksulluk, sefalet, sağlıksızlık, eğitimsizlik, adaletsizlik… Düşünen her genç insan bunlar nasıl çözülecek sorusunu sormaya başladı, karanlıkta bir yol aradı.
Geldik 68 kuşağına, biz o zaman Trabzon’da üniversite öğrencisiyiz, o zaman yükselişte olan sol fikirlerle tanıştım. Memleket meselelerinin tartışıldığı bir toplantıda, “büyüklerimizden” birisi şöyle dedi; “çocuklar bütün bu meselelerin çözümü var; sosyalizm; zaten dünyanın hemen hemen üçte biri sosyalist ülkelerden oluşuyor, bütün sorunları çözülmüş durumda.”
Genç insanın başı sonu belli bir ideolojiye angaje olması kolaydır, artık düşünme zahmetine girmemize gerek yoktu, itiraf edeyim ki bu kolayımıza da geldi, evet çözümü bulmuştuk, ülkemizi sosyalist bir düzene kavuşturmak için mücadele edecektik o kadar.
Kendi adıma söyleyecek olursam bir insan hayatı için uzun sayılacak 25 yılım böyle geçti.
1990’lara geldiğimizde hâlâ SSCB olarak bildiğimiz Rusya’nın başkentine doğru, şimdi AB üyesi olan bir buçuk milyon nüfuslu Estonya halkı, bu düzene itiraz ederek, ellerinde bayrakları insan zinciri yaparak yürüyüşe geçtiğinde yüreğime bir kuşku düştü ama bizim takım hâlâ eski havasında idi, “bunlar münferit geçici olaylardı, sosyalizm yaşıyor, savaşıyordu.”
Yine aradan bir 30 yıl daha geçti şimdi sosyalist denilen ülkelerin tamamında diktatörler var ve daha kötüsü aynı adamlar yıllardır ülkelerini “seçimli otoriter” bir yapı ile yönetiyorlar.
Demek ki neymiş, bir ideolojiye bağlı olmak sorunları çözmüyor sabit fikirli zihin “hür” olamıyor, kendine ait bir “fikir” de, çözüm de üretemiyor.
Yaşadığımız bunca badireden sonra geldiğim noktada şu söz çok anlamlı, “Hayat her zaman kendi üzerine kurulu olan ideolojiye meydan okur ve çok zaman haklı olan hayat olur.”
Şimdi artık birisi herhangi bir soruna mutlak bir çözüm bulduğunu iddia edince ona da çözümüne de şüphe ile bakıyorum. Ne demişler sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer…
Siz siz olun “Hür Fikir” den asla vazgeçmeyin…
Daha gidecek çok yolumuz var.

