M. Brett Wilson’un “New Perspectives on Turkey”de taze yayımlanan “Sufi leaders in the early Turkish Republic: profession, privilege, and persecution (1925–1950)” makalesi, son günlerde sosyal medya akışımın adeta gediklisi oldu. Makalenin iddialı bir amacı var: Yazar, “erken Cumhuriyet’te Sufi liderlerin (tarikat şeyhleri veya liderleri) sistematik bir baskı ve zulümle karşılaştığı iddiası şüphelidir; aksine dönemin idaresi tarafından siyasi ve sosyal yapıya entegre edilmeye çalışılmıştır” diyor. Ancak burada dikkat çekici bir nüans var: Yazar, bir nevi reddiye yazarken “şüpheli” gibi görece zayıf ve esnek bir sıfatın arkasına sığınıyor. Bir iktisat tarihçisi olarak söyleyebilirim ki; eğer elinizde koca bir paradigmayı yerle bir edecek “buz gibi” kanıtlar varsa, iddianızı bu kadar ürkekçe savunmazsınız. Bu “şüpheli” tanımlaması, aslında yazarın savunduğu tezin ne kadar kaygan bir zeminde olduğunun ve sunacağı verilerin bu büyük iddiayı taşımakta zorlanacağının ilk itirafı niteliğindedir. Makalenin henüz özet kısmında neyle karşılaşacağımın fragmanını görmüş oldum.
Uzmanlık alanım olmadığı için tarikatlar konusunun detaylarına vakıf değilim; ancak devletin otoriterleşme pratikleri her zaman çalışma sahamın merkezinde yer aldı. Bu yüzden makaleyi elime aldığımda aklımdaki en büyük soru şuydu: “Bir dönemde zulmün olmadığı bilimsel olarak nasıl ispat edilir?”
Zulmün varlığını iddia etmek kolaydır. Çünkü zulüm somuttur. Arkasında zorlama, gönülsüzlük, ekonomik yıkım, gözyaşı ve bazen de mutlak bir sessizlik bırakır. Ancak zulmün yokluğunu iddia etmek, tarihçiliğin en çetin işlerinden biridir. Bu, sadece arşivlerdeki resmî yazışmalara bakmayı değil, tarihin öznesi olan o insanların ruh dünyasına sızmayı, ne hissettiklerini anlamayı ve hepsinden önemlisi bunu okuyucuya ispat etmeyi gerektirir. Bu hipotezi savunmak, basit bir tarihçilik pratiğinin çok ötesinde, neredeyse imkânsız bir iştir.
Yazar bu ürkek iddiasının altından nasıl kalkacak? Artık hayatta olmayan şeyhlerin sessizliği adına nasıl konuşacak? Bizleri bu “gül bahçesi” tasvirine nasıl ikna edecek?
Makaleyi işte tam da bu metodolojik merakla okudum. Ancak satır aralarında ilerledikçe hayretim katlanarak arttı. Okumayı bitirdiğimde vardığım sonuç şuydu: Bu kadar teknik açıdan problemli bir makale SSCI kapsamında saygın bir dergiden nasıl kabul alabilir? Mesele artık sadece yazarın hipotezinin doğruluğu veya yanlışlığı değil; mesele, makalenin akademik teknik standartlar açısından göz ardı edilemeyecek kadar büyük yapısal hatalar içermesidir. Normal şartlar altında, bilimsel niteliği korumakla yükümlü bir dergi heyetinin bu çalışmayı daha hakem sürecine sokmadan “desk reject” (masa başı reddi) ile geri göndermesi gerekirdi.
Görünen o ki, dergi yönetimi bu noktada sınıfta kalmıştır. Bu yüzden, o hakkıyla yapılmayan hakemliği şimdi ben burada, kamuoyunun önünde yapacağım. Wilson’un ulaştığı sonuçlardan ziyade, kendisini o sonuçlara götüren problemli adımları masaya yatıracağım. Çünkü bilimsel bir çalışmayı konuşulmaya değer kılan şey, vardığı liman değil, o limana hangi haritayla ve hangi gemiyle ulaştığıdır.
İşte bu yöntemsel kör noktalara ve akademik disiplini zorlayan boşluklara dair itirazlarımı madde madde açmaya başlıyorum:
Kendiyle Çelişmenin Zirvesi: “Zulüm mü? O da Ne?”
Wilson’ın makalesi, henüz giriş bölümünde kendi kendini tekzip eden trajikomik bir paradoksa imza atıyor. Yazar, 1925 sonrasını tasvir ederken bizzat şunları sıralıyor: Tekkeler kanunla yasaklandı, vakıf mülklerine ve liderlerin varlıklarına el konuldu, tüm unvanlar lağvedildi, şeyhlerin mesleklerini icra etmeleri suç sayıldı ve basın bu insanları “parazitler”, “şarlatanlar” olarak hedef gösterdi. Tüm bu ağır tabloyu bizzat kendi cümleleriyle kuran yazarın, bir sonraki satırda “zulüm anlatısına şüpheyle yaklaşıyorum” demesi absürt derecede tuhaftır. Demek ki yazarın zulüm ifadesinden anladığı şey başka bir şey olmalı. Yazarın zulüm ifadesinden ne anladığı sonuç yazısındaki, dönemin idaresinin sufi liderlere yönelik tutumunu Fransız Devrimi’ndeki ruhban katliamları, Sovyetler’in onbinlerce din görevlilerini kurşuna dizmesi, Orta Asya’daki 40 bin dini liderin infaz edilmesi ile kıyaslamasından anlaşılmaktadır. Yazarın savunusundan “kan akmazsa zulüm şüphelidir” gibi acayip bir anlam çıkıyor.
Peki. Siyasî gücü elinde tutan bir grubun, görece zayıf bir grubu baskı altına alıp mülksüzleştirmesi, onları yeraltına itmesi ve yüzyıllık kültürel sermayelerini (kütüphanelerini, unvanlarını) bir gecede yok etmesi başlı başına bir sosyal ve kültürel zulüm değil midir?
Wilson, tarikat şeyhlerinin 1925 sonrası imam, kütüphaneci veya öğretmen olarak devlet memuru olmalarını bir entegrasyon başarısı olarak sunuyor. Ancak bu entegrasyonun ne kadar gönüllü olduğu, en başta sıraladığı el koyma ve yasaklamalardan bellidir. O halde gönülsüz olan bu entegrasyonun kendisi zulüm olarak değerlendirilemez mi? Mülküne el konulan, unvanı alınan ve toplum önünde aşağılanan bir kişinin, aç kalmamak için devletin kendisine sunduğu memuriyet kadrosuna geçmesini bir “başarı hikâyesi” gibi okumak, tarihin özneleriyle alay etmektir. “İyi ki tekkelerimiz kapatıldı da kütüphaneci olduk” diyen Sufi lider var mı acaba?
Daha da önemlisi; “zulüm” gibi son derece öznel ve duygusal bir ifadeyi akademik bir makalenin ana çalışma nesnesi haline getirmek bana göre metodolojik bir hatadır. Biz akademik tarihçiler, kişisel günlüklerimizde yer bulabilecek bu tür öznel yargıları test etmeye kalkmayız; biz kanıtların işaret ettiği buz gibi soğuk yargılarla ilgileniriz. Wilson’ın öznel bir kavramı merkeze alarak yola çıkması, çalışmanın bilimsel bir analizden ziyade bir propaganda metnine dönüştüğünün en açık kanıtıdır.
Peki, yazarın reddiye yazdığı bu “zulüm iddiası” akademik dünyada kim tarafından, hangi ciddi çalışmayla temsil ediliyor? Wilson bu iddiayı kiminle tartışıyor?
Öznesi Belli Olmayan Reddiye
Wilson makalesinde, “laiklik karşıtı, dindar entelektüeller” (anti-secularist, devout intellectuals) arasında Erken Cumhuriyet’in Sufi liderlere şiddetli bir zulüm uyguladığına dair köklü bir görüş olduğunu iddia ediyor. Ben bu literatürü bilmiyorum ve haliyle hangi akademik tarihçilerin bu yönde çalışma yayınladığını da merak ettim. Wilson’ın yaygın olduğunu iddia ettiği bu devasa “zulüm külliyatına” dair gösterdiği tek bir kanıt var: Necip Fazıl Kısakürek ve onun 1969 tarihli “Son Devrin Din Mazlumları” eseri.
İşte meselenin akademik fiyaskoya dönüştüğü nokta burasıdır. Necip Fazıl Kısakürek
profesyonel bir tarihçi değildir; o bir şair, bir edip ve her şeyden önce bir ideologdur. Bir akademik makalenin, bir şairin ajite edici eserini ciddiye alıp ona reddiye yazmak için yola çıkması görülmüş şey değildir. Kısakürek’in bu tezini ciddiye alıp akademik düzeyde savunan tek bir akademik çalışma var mı? Wilson makalesinde böyle bir atıf sunamıyor.
Daha da vahimi; Hülya Küçük ve İsmail Kara gibi tarikatlar konusunda uzmanlaşmış yetkin akademisyenlerden bahsediyor. Ancak bu isimlerin hiçbiri zulüm anlatısını destekleyen radikal bir iddiada bulunmuyor. Dolayısıyla zulüm iddiasının sahibi akademik değil, konuyla ilgili akademik yazı yazanlar ise zulümden bahsetmiyor.
O halde sormak gerekir: Wilson’ın savaştığı bu “laiklik karşıtı, dindar entelektüeller” kimdir? İsimleri nedir? Hangi makaleleri yazmışlardır? Cevap yok.
Anlaşılan o ki Wilson, kendi iddiasını güçlendirmek için bir antagonist (karşıt güç) yaratmak zorundaydı ve çareyi hayalet bir kitle uydurmakta buldu. Akademik literatürde karşılığı olmayan bir iddiayı, sırf reddiye yazabilmek için genel bir kanı gibi sunmak, bir tarihçilik metodolojisinden ziyade, reddettiği Necip Fazıl’ın ideolojik yöntemine benzemektedir.
İstatistiksel Verinin Şeffaf Olmaması: Kayıp 99 kişi
Wilson makalesinde, çalışmasının temelini 121 Sufi liderden oluşan ve kendi hazırladığı bir veri tabanına dayandırdığını iddia ediyor. Ancak ortada devasa bir bilimsel sorun var: Bu veri tabanı yayınlanmamış ve kamuoyuna açıklanmamıştır. Sosyal bilimlerde “veri tabanı geliştirilme aşamasındadır” diyerek kesin yargılara varılamaz. Madem hazırladığınız veri tabanı henüz açıklayabilecek kadar gelişmemişti, bu yetersizliğin ortaya çıkardığı sonuçlara nasıl güvenerek çalışma tamamladınız?
Ayrıca açıklanmayan veri tabanının olduğu bir çalışmada bulguların doğrulanabilirliğini nasıl test edeceğiz?
Bir okuyucu olarak soruyorum: Bu 121 kişi kimdir? Hangi tarikatlara, hangi coğrafyalara dağılıyorlar? Örneğin, Mevlevilerin entegrasyon oranı ile Nakşibendilerinki aynı mıdır? Veri tabanı açıklanmadığı için yazarın bu isimleri hangi kriterlerle seçtiğini, örneklemin ne kadar tarafsız olduğunu anlayamıyoruz. Wilson, veriyi gizleyerek okuyucuya tek bir seçenek bırakıyor: Bana güvenin. Oysa gerçek bir tarihçi “Bana güvenin” demez; “İşte belgeler, işte isimler, buyurun siz de test edin” der.
Makalede 121 kişiden sadece 22 tanesinin ismi (Mehmet Zahid Kotku, Veled Çelebi, Selahattin İnan gibi) metin içinde zikredilmektedir. Peki, geri kalan 99 kişi nerede? Yazar, elindeki örneklemin tamamını şeffafça paylaşmak yerine, bazı seçilmiş isimleri makalenin başlıklarına adeta birer “tuzluk” gibi serpiştirmeyi tercih etmiştir. Bu 121 bireyin kimliklerini ve mensubiyetlerini bir tablo halinde ekte sunmak en fazla iki sayfa alırdı. Niçin yapılmadı? Bu gizlilik, akla şu soruları getiriyor:
Acaba yazar, açıklamadığı isimlerin hayat hikâyelerinin makalenin ana iddiasıyla çeliştiği için mi onları saklıyor?
Yoksa sadece kendi fikrini destekleyen uyumlu liderleri seçtiği belli olmasın diye mi bu yolu tercih ediyor?
Daha da vahimi; yazar örneklemini hangi “evren” içinden seçtiğini de açıklamıyor. Bir sosyal bilim çalışmasında evreni ve örneklem seçim yöntemini açıklamak zorunluluktur. SSCI indeksli bir derginin bu kadar temel bir hatayı görmezden gelmiş olması inanılır gibi değil. Bu durum makalenin doğrudan reddedilmesi (reject) için yeterli bir gerekçedir.
Meseleyi bir ekonomi tarihçisi olarak şöyle somutlaştırayım: Ben çıksam ve desem ki; “Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’nın en yüksek kişi başına düşen milli gelirine sahipti!”. Kanıt olarak da kimseye göstermediğim, adına da “Osmanlı Milli Gelir Veri tabanı” dediğim bir dosya hazırlasam, profesyonelce araştırma soruları yazıp, literatürü açıklayıp Avrupa ülkelerinin rakamlarıyla karşılaştıran şık grafikler çizsem, çalışmam ne kadar ciddiye alınır? İşte Brett Wilson’ın yaptığı tam olarak budur. Ben de kanıtımı oluşturan veri tabanımı açıklamamış oldum. O da açıklamıyor. Sosyal bilimlerde doğrulanabilirliği olmayan veri, veri değildir.
Görünüşte akademik, gerçekte ise “kâğıttan fikirlerle” örülmüş, kanıtı gizli iddialar yığınıyla akademik makale yazılamaz. Yazılırsa da ciddiye alınamaz. Ciddiye alınıp yayınlansa da akademik bir makalede kullanılan kaynağın gizlenmesi maalesef açık bir etik ihlalidir.
Ansiklopedi Bilgisiyle Paradigma Yıkılabilir mı? (Metodolojik Kolaycılık)
Tarihçilik zanaatının ilk kuralı, henüz lisansüstü eğitimin başında zihnimize kazınır: Aslolan birincil kaynaktır. İkincil kaynaklar (başkalarının yazdığı kitaplar, makaleler); dikkatsizlik, yanlış yorum veya manipülasyon riskini barındırır. Eğer çalışmanızı ikincil kaynaklar üzerine inşa ederseniz, sizden önceki yazarların hatalarını devralır, çalışmanızın başarısını onların becerisine bırakırsınız.
Peki, Brett Wilson 121 Sufi liderin izini sürdüğü o meşhur veri tabanını oluştururken hangi kaynaklara dayanmış dersiniz? Yazar bizzat itiraf ediyor: Ansiklopediler, akademik çalışmalar ve hatıratlar. Bir tarih araştırmacısı için bu itiraf, aslında “Ben bu çalışmayı birincil kaynaklar yerine, başkalarının süzgecinden geçmiş bilgilerle kurguladım” demektir.
Akademik bir tarihçiden beklenen, ansiklopedi maddelerini alıp istatistiğe dökmek değildir. Aksine; o ansiklopedi maddesinin dayandığı birincil belgelere (nüfus kayıtlarına, sicillere, özlük dosyalarına, emeklilik belgelerine ve şahsî dilekçelere) inerek yeni ve özgün bir şey söylemektir. Bir tarikat şeyhinin devlet memuru olmak için yazdığı dilekçedeki mecburiyet kokan üslup, aldığı maaşın yetersizliği yüzünden düştüğü icra kaydı veya hakkında tutulan gizli polis raporu gibi birincil kaynaklar bize ansiklopedideki o ruhsuz “Şu okulda öğretmenlik yaptı” cümlesinden çok daha fazlasını anlatır.
Ansiklopedilerden devşirilen 121 isimle Erken Cumhuriyet’in en çetrefilli meselesini çözdüm demek, akademik bir illüzyondan fazlası değildir. Zaten ansiklopedi de temel alınacak bir kaynak değildir, sonuçtur. Eğer paradigmayı değiştirecek yargılara varmak istiyorsanız, başkalarının süzgecinden geçmiş steril bilgilerle değil, arşivin çıplak gerçeğiyle yüzleşmeniz gerekir. Yerleşik paradigmalar, böylesine tembel yazar kolaycılığıyla yıkılamaz.
Coğrafi Yanlılık Hatası: İstanbul Üzerinden Tüm Türkiye’ye Bakmak
Wilson’ın iddiasını üzerine inşa ettiği veritabanında yer alan Sufi liderlerin hangi şehirlerden seçildiği meselesi, çalışmanın genelleme gücünü yerle bir eden devasa bir kör noktadır. Yazar veri tabanının büyük kısmının İstanbul’dan seçildiğini itiraf ediyor ve bu konuyu makalesinde şöyle bir ifadeyle geçiştiriyor: “Yine de veri tabanı, mümkün olduğunca çok bölgeden sufi tarikatların ana tekkelerini içermektedir”.
Peki. “Mümkün olduğunca” ifadesi istatistiksel olarak yüzde kaça tekabül eder? Yazar, devlet memuru olan şeyhlerin hangi meslekleri icra ettiğini %0,1 hassasiyetle oranlayıp grafikler sunabilirken, bu kişilerin coğrafi dağılımı gibi hayati bir konuyu neden belirsiz sıfatlarla geçiştirmektedir? Bu durum, yazarın metodolojik titizlikten uzak olduğunu ya da elindeki verinin zayıflığını saklamaya çalıştığını göstermektedir. Her iki ihtimal de oldukça vahimdir.
Makalede ismi zikredilen 22 tarikat liderinin neredeyse tamamının İstanbul merkezli olması, İstanbul elitlerinin hayatta kalma başarısını, tüm Türkiye’deki Sufi hareketlerin devletle barışması gibi sunmak makalenin en büyük metodolojik riskini doğurmaktadır.
İstanbul’daki tarikat şeyhleri; genellikle daha eğitimli, kozmopolit ve Osmanlı’dan beri merkez bürokrasiyle zaten iç içe geçmiş bir elit kesimi temsil ediyordu. Ancak Anadolu’nun derinliklerindeki, devletle bağı zayıf olan yerel ve kırsal şeyhlerin (özellikle Kürt coğrafyasındaki Nakşibendi ve Kadiri liderlerin) bu entegrasyon sürecine ne ölçüde dahil olabildiği sorusu yanıtsız bırakılmıştır. Wilson, Doğu ve Güneydoğu’daki tarikat ağalarının yaşadığı baskıyı, Şeyh Said veya Menemen Olayı sonrası toplu cezalandırma psikolojisini “bireysel vaka” diyerek küçültmeye çalışmaktadır. Bu, devasa bir sosyolojik gerçeği cımbızla ayıklayıp çöpe atmaktır.
Taşradaki baskı ve asimilasyon süreci, İstanbul’daki “kütüphaneci şeyhlerin” konforlu hayatından çok daha sert ve karanlık geçmiş olabilir. Yazarın İstanbul vitrinine bakarak tüm Anadolu hakkında “barış ve uyum” hikâyesi yazması, sadece metodolojik bir hata değil, sosyolojik bir körlüktür.
Sadık Memur mu, Hayatta Kalma Stratejisi mi?
Wilson, tarikat şeyhlerinin devlet memuru olmasını bir “başarı ve entegrasyon” hikâyesi gibi sunuyor. Ancak burada ıskalanan devasa bir gerçek var: Siyasî Pragmatizm. Yeni kurulan devletin elinde yetişmiş kadro olmadığı için bu eğitimli elitleri istihdam etmesi belki de bir hoşgörü değil, idarî bir zorunluluktur. Peki, yazar bu ihtimali bir araştırma sorusu olarak dikkate almış mıdır? Ne yazık ki hayır.
Ekonomik bir perspektifle bakarsak; geçimini sağladığı vakıf gelirlerine el konulan bir inanç önderinin devlet memuru olması bir uyum başarısı mıdır, yoksa en temel hayatta kalma stratejisi midir? Yazarın bizzat verdiği Abdülbaki Baykara örneği bu noktada trajik bir kanıttır: Kendi tekkesi kapatıldıktan sonra hayata tutunmaya çalışan Baykara, önce İstanbul Darülfünun’da Farsça öğretmeni oluyor, daha sonra kovuluyor, ardından bir Ermeni okulunda öğretmenlik yapmaya başlıyor, buna da ancak iki ay dayanabiliyor. Wilson, bir İslam tarikatı liderinin hayatta kalmak için, bir gayrimüslim okulunda öğretmenlik yapmak zorunda bırakılmasının o kişinin ruh dünyasında nasıl bir etki yaratabileceğini tahmin bile etmiyor. Keza, Fahreddin Erenden’in kendi dergâhının konut bölümünde kiracı olarak yaşamak zorunda kalması, bir entegrasyon değil, başlı başına bir trajedi hikâyesidir. Yazarın açıklamadığı veya dikkate almadığı diğer tarikat liderlerinde de bunun gibi öykülerin yaşanmış olması çok muhtemeldir.

Ayrıca bu kişilerin devlet kurumlarında çalışırken arka planda tarikat öğretisini devam ettirip ettirmedikleri tam olarak analiz edilmiyor. Yani “sadık memur” portresi, bir hayatta kalma maskesi olabilir. Şeyhlerin iç dünyasındaki kopuş veya zihinsel direniş, sadece dışsal meslekî verilere bakılarak anlaşılamaz. Wilson, bu temel sosyolojik riskleri verilerinden arındırmadığı için, sunduğu yüzdeler ve grafikler bilimsel bir veri olmaktan çıkıp tamamen anlamsızlaşmaya başlamaktadır.
121 Kişiye Sorduk, Paradigmayı Yıktık! (mı Acaba?)
Wilson’ın makalesi, tepe yöneticilerinin kariyer basamaklarını takip ederken tabandaki depremi görmeyen, tipik bir elit odaklı tarih yazıcılığı örneğidir. Yazarın temel mantığı şu: “Ben 121 tane şeyhin kariyerine baktım; çoğu devlet memuru olmuş, meclise girmiş, kütüphaneci olmuş; o zaman devletin Sufilere zulmettiği anlatısı yanlıştır”. Ancak bu bakış açısı, buzdağının suyun üstündeki kısmına bakıp denizin derinliklerini tarif etmeye çalışmaktan farksızdır.
Wilson’un en büyük metodolojik yanılgısı, lider ve kitle arasındaki kopuşu ıskalamasıdır. Bir tarikat liderinin, ailesini geçindirmek için devlet memuru olması ya da İbrahim Arvas örneğinde olduğu gibi meclis sıralarında sessizce oturması, o tarikata gönül veren on binlerce müridin yaşadığı kültürel travmayı yok sayabilir mi? Şeyhler, sahip oldukları eğitim, sosyal sermaye ve bürokrasiyle iç içe geçmiş aile bağları sayesinde bir şekilde koruma kalkanına sahipti. Peki ya Anadolu’nun köylerindeki dervişler? Tekkesi kapatılan ve bir araya gelmesi suç sayılan o binlerce isimsiz insana ne oldu?
Wilson, liderlerin entegrasyonu üzerinden koca bir tabanın yaşadığı tasfiyeyi, sessizliği ve yeraltına çekilmeyi “yok” saymaktadır. Bir yapının tepe yönetiminin sistemle bir şekilde uzlaşmış görünmesi, o yapının temsil ettiği geniş kitlenin de rejimle barıştığı anlamına gelmez. Aksine, bu durum kitlenin daha da radikalleşmesine veya derin bir zihinsel kopuş yaşamasına neden olabilir.
Gerçek tarihçilik, sadece meclis sıralarında oturan veya kütüphanelerde katalog yapan eski şeyhleri değil; onların kapandığında öksüz kalan tekkelerini ve o mekânların sessizliğe gömülen binlerce müridini de hesaba katmayı gerektirir.
Sonuç
Brett Wilson’ın bu makalesi, yerleşik mutlak zulüm anlatısını kırma çabasıyla kâğıt üzerinde ufuk açıcı görünse de akademik tarihçi gözüyle bakıldığında metodolojik ve teorik açıklarıyla kör bir perspektifin ürünüdür. Bu çalışma, Tek Parti devrinin otoriter politikalarını aklama amacı güden bir propaganda metnine dönüşmüştür. Bu aklama çabası son yıllarda özellikle de tarihçi olmayan siyaset bilimcilerin bazılarında çok sık karşılaştığımız bir propaganda haline geldi. Bunu konuşmak da başka bir tartışma konusu olur.
Bana göre Sufilere uygulanan zorlamalar, aslında devletin otoriteyi herhangi bir alternatif grupla paylaşmak istememesinin doğrudan bir yansımasıdır. Tarihsel tabloya geniş açıdan baktığımızda, halk üzerinde nüfuz sahibi olan tüm odakların aynı akıbete uğradığını görürüz: Osmanlı hanedanı üyeleri de sürgün edilmiş ve varlıkları kamulaştırılmıştır. Ankara merkezli harekete eklemlenmeyen İttihat ve Terakki yöneticileri de tasfiye edilmiş; cemiyet binaları ve kurumları devlet kontrolüne geçmiştir.
Bütün bu kavganın bir arada yaşanması bir tesadüf müdür? Elbette hayır. Bu durum, siyaset bilimindeki karşılığı ister otoriterizm ister totaliterizm olsun, devletin (yani devleti yöneten dar kadronun) mutlak otoriteyi tesis etme hırsıdır. Devleti yönetenlerin asıl rahatsızlığı Sufilerin dinî pratikleri değil; bu pratiklerin çevresinde kümelenen, devlet dışı ve sivil bir otorite tesis edilme ihtimalidir.
Wilson’ın entegrasyon olarak ambalajladığı süreç; hanedana, İttihatçılara ve Sufilere uygulanan o devasa mülksüzleştirme ve sessizleştirme operasyonunun sadece bir parçasıdır. Bu büyük tabloyu görmezden gelerek sadece “maaş alan şeyh” rakamlarına odaklanmak, somut bir tarihsel vakayı sadece görmek istediği gibi yazmaktır.
Sonuç olarak; bir üniversite öğrencisinin bitirme tezinden hallice bir yöntem kullanan bu makale, inanç konusunda tarikatları rehber olarak görmeyen benim gibi birini bile ikna edememiştir. SSCI indeksli bir derginin bu denli büyük metodolojik hataları görmezden gelerek yayına onay vermesi ise tam bir hayal kırıklığıdır.
Buradan ilgili dergiye açık çağrımdır: Eğer kimsenin görmediği veri tabanlarıyla paradigma yıkılıyorsa, “19. Yüzyıl Osmanlısı Dünyanın En Müreffeh Ülkesiydi” başlıklı, kanıtları da sadece bende saklı fikrimi de değerlendirmeye almalarını rica ederim! Zira Wilson’ın yöntemiyle tarih yazmak, gerçekleri değil, sadece ideolog fantezilerini aydınlatıyor.

