Ana Sayfa Blog Sayfa 638

Yargı reformuyla ilgili beş yanlış

Aslında yanlış çok, ama beşine yerimiz var.

***

“Yüksek yargı organlarının üyelerini parlamentonun seçmesi, yargıya müdahaledir”.

Değildir.

Bu, yargı erkinin demokratik yoldan belirlenmesidir.

Demokratik sistemler yargı erkini belirlemeyi hiçbir zaman bir zümreye, gruba ve bu kapsamda bürokratlara bırakmazlar.

Yargıya müdahale nedir biliyor musunuz?

Karar öncesi muhtıra vermek, yargıçları toplayıp irtica tehlikesi hakkında brifing vermek, Ergenekon Davasına bakan savcıların görev yerlerini değiştirmeye kalkışmaktır.

Neyse ki böyle şeyler bizde hiç olmuyor!

***

“Demokratik belirleme yargıyı siyasallaştırır”.

Siyasallaştırır da ne olur? Yüksek yargıda bir görüş ağırlıklı hale mi gelir? Şimdi “ağırlıklı”dan da kötü bir durum, ideolojik homojenlik sorunu yok mu?

Yargıtay, Danıştay ve HSYK’da CHP’nin diliyle konuşmayan kaç üye tanıyorsunuz? Yargıtay Başkanı Gerçeker hiç sıkılmadan “yandaş yargı” gibi laflar ediyor. Bundan daha politik bir dil olabilir mi?

Yine soralım, siyasallaştır da ne olur? Açıkça hukuka aykırı ve taraflı kararlar mı çıkar? İnsaf için söyleyin, “367”den ötesi var mı?

***

“Böyle bir sistem kuvvetler ayrılığına aykırıdır”.

Yanlış. Asıl mevcut durum kuvvetler ayrılığına aykırı.

Çünkü kuvvetler ayrılığı, yasama, yürütme ve yargının üçünün de kaynağını ve meşruluğunu toplumdan almasını, sonra dönüp birbirini denetlemesini gerektirir. Bizde ilk ikisini toplum, üçüncüsünü yargı bürokratları kendileri belirliyor.

Şimdi bir de Anayasa Mahkemesi “yargı darbesi” yaparak TBMM’ye ait “nihai buyurma

yetkisi”ni de fiilen kendi üstüne geçirdi ki, artık halkın belirlediği yasama ve yürütmenin, halkın belirlemediği yargıya tabi kılındığı daha bir evlere şenlik “kuvvetler ayrılığı”mız var!
***

“Demokrasi bilincimiz Avrupa düzeyinde değil, o yüzden bizde demokratik seçim uygulanmamalı”.

Halkı reşit kabul etmeyip, bize demokrasiyi çok gören Kemalist önyargı bu. Bu hesaba göre bir gün birileri halka “artık sen oldun” diyecek ve biz de yüksek yargıyı demokratik rejimler gibi belirleyeceğiz!

Bürokratlara bırakacak olursak o günün hiçbir zaman gelmeyeceği açık. Dahası, onların halka bu icazeti verdikleri bir sistem de demokrasi olmaz.

Dahası, toplumun üç vakte kadar CHP tarzı yargıçları çoğunluğu oluşturacak biçimde seçmesi mümkün görünmediğine göre, onlara kalsa demokratik işleyişe hiç geçemeyeceğiz demektir.

***

 “Şimdilik bir kısmını seçimle göreve getirelim, ileride çoğunluğunu seçilmişlerden oluştururuz”.

Bu da Hükümetin yanılgısı.

Onca emek zahmet, onca gerilimi göze alıp “reform” yapacaksınız, ama yüksek yargı hala atanmış üye ağırlıklı olmaya devam edecek, öyle mi? Dahası eksik reform, bu adaletsiz yapı ve işleyişe sahte bir meşruluk görüntüsü sağlayacak.

Hem bunun ilerisi mi var? Yarın demokratik açılım yapmak istediğinizde bu yapısıyla yargı açık ki sizi engelleyecek. Dahası, eline geçen ilk fırsatta doğrudan sizi hedef alacak.

Onun için gelin, hazır eliniz değmişken demokratik rejimlerdeki örneklerine uygun biçimde yüksek yargıyı yeniden yapılandırın.

Bir kere sıkıntıya girersiniz.

Ama emin olun siz de rahat edersiniz, ülke de.

Star, 15.09.2009
 

Sandığın içini boşaltan adam

Biliyorum, Süleyman Demirel hakkında artık ne konuşmaya ne de yazmaya gerek var. Türkiye’nin ve dünyanın neredeyse bir asır ‘geri’sinde kalmış 28 Şubatsever eski bir siyasetçinin anlatabileceği yeni hiçbir şey yok.
Kimse de zaten merak etmiyor…

Milletin umrunda değil ne söylediği. Benim için ise o, sadece ‘akademik’ bir vak’a. Darbecilerin katlettikleri Menderes’in, partisini ve kitlesini yeni nesil darbecilere teslim eden zat-ı muhterem. Aynı zamanda 9. cumhurbaşkanı mı dediniz onun için? Evet, cumhurbaşkanlığı; işte bu ‘tarihsel alış-veriş’in karşılığının hesabına yatırıldığı işlemden ibarettir o.

Onu tanıdıkça 1960 sonrası ‘merkez sağ’ siyasetin nasıl ipotek altına alındığını, vesayet rejimini meşrulaştırmak için nasıl kullanıldığını daha iyi anlıyoruz. Her konuşması adeta bir itiraf. En son Sabah’ta Yavuz Donat’a demokrasi ‘kirletilirken’ nasıl seyirci kaldığının itirafını yapıyor.

Yavuz Donat’a nelere göz yumduklarını bir ‘gayri meşru çocuk’ hikayesiyle anlatıyor. Doğrudur, demokrasiyi de, milli iradeyi de, Menderes’ten miras kalan ‘merkez sağ’ı da o anlattığı ‘nesebi gayri sahih’ çocuğa çevirdiler.

Korktu, hep korktu ve korkuttu… Vesayet rejimini ‘doğallaştırdı’, meşrulaştırdı, merkez sağ kitlelerce benimsenir hale getirdi. Sonuç; iki defa alıp kapının önüne koydu darbeciler onu da.

Şimdi çıkmış ‘mağdur biziz’ diyor. Tabii kendisi; 12 Eylül’ün ardından gözaltına alınıp işkencelerden geçirilen 650 bin kişidir kendisi! Yargılanan 230 bin, vatandaşlıktan çıkarılan 14 bin, pasaport verilmeyen 390 bin kişi o! 18 yaşından küçük olduğu için önce yaşı mahkeme kararıyla büyütülen sonra da idam edilen o!..

12 Eylül darbesinin ‘mağduruyuz’ diyen bu kişi bütün bu zulmün, hukuksuzluğun, vicdansızlığın hâlâ ‘yasalar çerçevesinde’ yapıldığını düşünüyor. TSK İç Hizmet Yasası’nın 35. maddesine göre yapılmış, yani ‘yasal’mış 12 Eylül darbesi. Bunu söylerken sadece 12 Eylül’e kılıf uydurmuyor, bütün darbelere ve darbe teşebbüslerine de ‘yasallık’ giydiriyor.

Demokrasi bilinci, ‘hukuk felç olursa, Türkiye Cumhuriyeti’nin emanet edildiği yer, silahlı kuvvetler’ diyecek düzeyde hâlâ. Bu bir Stockholm sendromu; tecavüzcüsüne âşık olan rehine kız vakası.

Hukuku felç edenleri, bırakın felç etmeyi, iğfal edenleri hukukun bekçisi ilan ediyor hazret. ‘Bu emanet hadisesi bugün de caridir’ diyor. ‘Eğer koruma kollama yapmazsa, görevini yerine getirmemiş duruma düşecek’miş. Demirelgiller olsaydı memleketin başında, evet, kesinlikle cariydi bu ‘vazife’. Ama artık bu işe kalkışanlar, arkadaşları yargılanıyorlar.

Darbecilerin yaptığı anayasa bile emaneti millete bırakıyor, kendisi diyor ki ‘koruma kollama görevi yasaya göre TSK’nın’. Bunca yıl siyaset yapmış birisi anayasa ve yasa arasındaki ‘hiyerarşi’yi de mi bilmez? Galiba bunların bildikleri sadece kendileri ile üniformalılar arasındaki hiyerarşi…

Böylelerinin elinde darbe rejimi hiç bitmedi, ne 1960 ne de 1980 sonrası. Neyse ki miatları doldu. Milli iradeye ‘kuma’ alanlar siyaset yapamıyorlar artık. Demokrasi, demokrasiyi askere satanları tasfiye etti.

Türkiye’nin nasıl bir kabuk değiştirdiğini Demirel gibi siyasetçilerin düştükleri entelektüel seviye ve toplumsal yalnızlığa bakarak anlamak mümkün. Bir, dün demokrasiyi emanet ettiklerimize bakınız, bir de bugünün demokratlarına ve demokrat siyasetçilerine.

Tank sesini duyduğunda her daim şapkasını alıp giden zat, ‘herkes, meselesini sandıkta halledecek’ diyerek millete akıl veriyor. Siz merak etmeyiniz, millet zaten halletti meselesini sandıkta… Siz bu akılları keşke etrafınızda dolaşan Ergenekon sanıklarına verseydiniz.
 
Zaman, 15.09.2009

Doğan Grubu’na dehşetengiz ceza

Maliye Bakanlığı’nın Doğan Yayın Holding’e kestiği 3.7 milyar liralık astronomik vergi cezası üzerine hem bir durup düşünmek, hem de bir şeyler demek lazım.

Önce konu hakkında kalem oynatan diğer pek çok yorumcu gibi ben de “vergi uzmanı” olmadığımı, hatta bu işlerden hiç anlamadığımı belirteyim.

Evvela, Türkiye’nin en büyük medya grubu ile hükümet arasında aleni bir “ağız dalaşı” başlıyor, başbakan seçmenlerine “bu grubun gazetelerini almayın” diye boykot çağrısında bulunuyor.

Bir süre sonra da bu gruba Türkiye tarihinde eşi benzeri görülmemiş kadar büyük vergi cezaları inmeye başlıyor. Önce 500 küsur milyon, arkasından da 3.7 milyar TL. Bu ikincisi o kadar büyük bir rakam ki, Doğan Holding’in piyasa değerinden bile yüksek.

İşin detayları ne olursa olsun, hükümet ne derse desin, dünyanın her yerinde bu tabloya bakan insanlar verilen cezanın ardında “siyasi” bir motivasyon olduğundan kuşkulanır, hatta buna kesin gözüyle bakarlar. Nitekim son yıllardaki “Akepe yanlısı” haberleri nedeniyle bizdeki laikçi koronun nefretini üzerine çekmiş olan New York Times gazetesi bile bu konuda yaptığı haberde aynı izlenimi yansıtmış, hatta Rusya diktatörü Putin’in muhalif basını sindirme operasyonlarına atıf yapmaktan geri durmamış.

Ben bu tabloya baktığımda en çok AK Parti adına üzülüyorum. Çünkü bu parti, Kürt sorunundan dış politikaya, azınlık haklarından ekonomiye kadar pek çok konuda, siyasi rakiplerine göre çok daha “liberal” bir çizgi izlemiş, bu sayede de Türkiye’ye son 7 yılda büyük mesafeler kat ettirmiş durumda. Tüm bunları “Müslüman” bir kimlik ve hassasiyet içinde başarması ise, bugün tüm dünyanın ihtiyaç duyduğu, adeta mumla aradığı bir “Müslüman demokrat” model oluşturuyor. Bu açıdan AK Parti’nin tarihsel misyonunun Türkiye sınırlarını da aştığını, çünkü küresel seviyede “zamanı gelmiş bir fikir” olduğunu düşünüyorum.

Gelgelelim AK Parti’nin birçok temel siyasi meselede gösterdiği doğru tutum, konu Türkiye içi “siyasi kan davaları”na geldiğinde, ya da Türk siyasetinin geleneksel hastalıkları olan partizanlık ve adam kayırmacılık karşısında test edildiğinde, bozulabiliyor. Örnekleri epey fazla. Doğan Grubu’na kesilen dehşetengiz ceza, sonuncusu gibi duruyor. Bu astronomik cezanın arkasında hiçbir siyasi etken olmasa bile, öyle algılanmaya son derece müsait bir “ tablo”nun varlığı yetiyor da artıyor bile.

Umarım başta başbakan olmak üzere parti yönetimi de görür ki, bu tablo başka herkesten önce kendilerine zarar veriyor. Bu yüzden diğer pek çok meselede takındıkları demokrat tavrın üzeri bir anda çiziliyor, kendilerini “ takiyeci, gizli İslamcı” diye gösterenlerin ekmeğine yağ sürülüyor. Putin benzetmesini iki yıl önce marjinal neo-conlar yapıyordu; şimdi aynı laf New York Times gibi itibarlı bir gazeteden duyuluyor.

Kaldı ki AK Parti’nin başarılarının sürmesi için “muhalif basın”ı ezmeye ve “yandaş medya” yaratmaya da ihtiyacı yok. Partiyi 2007 genel seçimlerinde büyük bir zafere taşıyan siyasi faktör, medya tarafından elbirliği ile desteklenmesi değil, tam tersine “bir kısım medya”nın da dahil olduğu bir “psikolojik savaş”ın hedefi olmasıydı.

O zaman açıkça mağdur olan AK Parti’nin bugün “mağdur eden” gibi algılanmaya başlaması, üzücü ve düşündürücü.

Bu tablonun bir an önce değişmesi ise hepimizin hayrına olacak.

Çünkü başka AK Parti yok!

Star, 14.09.2009

Mazhar Bağlı – Birisi de ‘suçlu biziz’ dese?

0

Birkaç gündür meydana gelen sel felaketinden arta kalan acıları yüreğimize gömmeye çalışırken bir başka acı yüreğimizi daha da derinden burkuyor.

Bu ülkede neden insanlar hakkı ve doğruyu söyleme erdemine sahip olamıyorlar. Oysa bu topraklarda hakkı söylemenin en büyük erdem olduğu bir gelenek vardı? Hani bu toplum geleneksel değerlerine göre hareket ediyordu? Hani gelenek her şeyin üstündeydi bu toplumda? Doğruyu söyleme erdemini hayatı pahasına dile getirmenin gerekliliğini söyleyen bir peygamberin ümmeti hiçbir şeyden sakınmadı kendisini şimdiye kadar doğruyu söylemekten sakındığı kadar. Birkaç muhalifin dışında kimse bu felaket için asıl hesap sorulacak mercinin birinci derecede hükümet, ikinci derecede de yerel yöneticiler olduğunu söylemeyecek mi? Bu gerçeği şimdiye kadar yaptığı bütün doğruları için göz ardı etmemiz mi gerekiyor? Konuyla ilgili bakanların, valilerin ve hatta belediye başkanlarının görevden alınması gündeme gelmeyecek mi? Bu felaketin sorumlularının görevini ihmal suçu ile yargılanmaları yönünde bir işlem yapılmayacak mı? Bu ölen insanların hayatı bu kadar ucuz mu? Aslında bu felaket insanların hayatına verdiğimiz değerin en iyi göstergelerinden birisi…

Bir kişi işini çok iyi yapabilir, hatta o güne kadar da hiç hata etmemiş de olabilir, ama insanların hayatına mal olan bir hata ettiği andan itibaren hiçbir mazeret onun görevini yapmasının devamı olamaz. Bu, dünyanın her yerinde böyledir ve hukukî olan, adil olan da budur.

Hırsız Kovalayan Yufka Yürekli Polis!

Adaleti ihlal edenlerin iktidardan uzaklaşmalarından daha büyük ceza ise zalim olarak anılmak ve bu sıfatla gerçek adaletin tecelli ettiği huzura, mahkeme-i kübraya gitmektir. Bu duruma düşmemek için de her şeyin yerli yerinde olması, yani adil olması gerekir. Sayın Başbakan, İstanbul’u en iyi bilen kişilerden birisidir. Başkanlığından bu yana bu tür işlerden sorumlu olup kendisine yol göstermeyenlerin kimler olduğunu en iyi bilen de odur. Bugün de bu işlerden sorumlu olanın kim olduğunu da en iyi bilen yine odur. Bunlara gerekli yaptırımları uygulamaya gönlü elvermeyebilir ama en azından yönetim organizasyon işinden derhal uzaklaştırılmalı ve onların yaptıklarının asıl zararının kendisine dokunduğunu görmelidir. Bunların ürettikleri mazeretlere de kanmamalıdır. Gerçekten yaşanan felaketten sonra bir başbakana “dere intikamını alır” gibi bir ifade kullandıracak kadar tuhaf bilgiler veren birisi dost olabilir mi?

Bugün doğal afetler dünyanın pek çok yerinde insan hayatını tehdit etmekte ve çoğu zaman da bunlarla gerektiği gibi baş edilmemektedir. Ancak insanın doğa ile olan mücadelesinde ona eşlik eden en vazgeçilmez destekçisi aklıdır. Akıl hem verilidir hem de deneyseldir. Ancak aklın kontrol edemediği durumlarda bir baş edememe yaşanabilir. Dağda hayvanlarını otlatan bir çobanın yıldırım çarpması sonucu hayatını kaybetmemesi için alabileceğiniz en radikal tedbir adamın dışarı çıkmasını engellemektir ancak adam ordaysa artık yapacak bir şey yoktur. Yağmurun yağmasını engelleme gibi bir tedbirden bahsetmediğim sanırım anlaşılmaktadır.

Ülkenin en önemli sorunlarından birisi olan imar konusunda derhal bir düzenlemenin yapılması gerektiği bir kez daha görülmüştür. Sadece kentsel alanları değil, kırsal alanları da içine alan ve standartları mutlaka evrensel ölçeklerde belirlenmiş olan bir yasal düzenlemenin yapılması ve tavizsiz bir biçimde uygulanması gerekiyor.

Bizim ülkede insanlar belli konularda ve belli kişiler hakkında toptancı bir kanaat sahibidirler. Bu da onların bir türlü doğru dürüst iş yapmalarını engellemektedir. Hangi vicdana sığar şu anda var olan belediyeyi veya ilgili bakanlığı sorumsuz görmek. Kim bu haksızlığı içine sindirebilmektedir. Bir insan her yönü ile iyi olamaz, bu insan doğası ile asla bağdaşmayacak bir önermedir. Bir insan tümü ile kötü de olamaz. Bu da ahlaksız bir önermedir. İnsan hem iyidir hem de kötü. Ama yönetim organizasyon işinde iyi veya kötü değil, doğru ve yerinde davranmak gerekir. Bir evi soyan hırsızı gören yufka yürekli bir polis olabilir mi? Veya polisin böyle davranmasına ses çıkarmayan bir yönetici veya ev sahibi?

Başbakan’ın yönetim organizasyon işinde uzun süreden beridir büyük emekler vererek oluşturduğu bir ekip olduğundan kuşku yok ve bunların tarzına da alışmış olabilir hatta bunların hata etmelerini kendi zaviyesinden bakarak büyük bir sorun olarak da görmüyor olabilir ama halk katında böyle değildir. İnsanlar hâlâ “bizi arkadan hançerliyorlar”, “iyi ki Rumları ve Ermenileri öldürüp milli devlet olduk”, “askerlerin kurtuluşuna sevinemedim” gibi sözleri bugünkü gibi canlı ve diri bir biçimde hatırlamaya devam ediyorlar ve bunu bir yerlere not ediyorlar. Belki bunlar üzerinden henüz bir tutum geliştirmiyorlar ama bunları tek tek ve dikkatli bir biçimde not etmektedirler. Gün olur bunların bir söylem dili oluşturduğu görüldüğünde sonucunu tahmin etmek zor değildir. Yakın siyasi tarih bize bu konuda yeteri ve doyurucu bilgi verecek örneklerle doludur.

İktidara yakın bir pozisyon sergileyen medyanın bu konudaki tavrı ne yazık ki toplumsal kaygılara ilişkin var olan duyarlılıkla ilgili endişeleri derinleştirmektedir. Elbette bu olaydan onlar gibi “hükümet istifa sloganı”nı içermekten başka analiz içermeyen bir eleştiri beklemediğimi herkes bilir ama Taraf gazetesinden Ahmet Altan ve Zaman’dan Ahmet Turan Alkan dışında (değerli arkadaşım büyük şair Bejan Matur’un da hakkını teslim etmem gerekir) neredeyse hiç kimse konuya yönetim organizasyonunun sorumluluğu ekseninde bakmadı. Oysa bu işin birinci derecede muhatabı ve sorumlusu konuyla ilgili bakan veya bakanlardır, bürokratlardır, vali ve valilerdir, belediye başkanlarıdır. Bunlara hükümet eden de iktidardır.

Geçmişi Kötülemenin Ne Anlamı Var?

Sayın Başbakan konuyla ilgili bakanları yanına alıp helikopterle olay yerini incelemeye çağıracağına istifalarını alsaydı, hem kendi geleceği hem de ülkenin geleceği için çok daha hayırlı bir iş yapmış olacaktı. Onun bu hareketinden en azından diğerleri de bir ders çıkarır işini ihmal ettiklerinde başına neler gelebileceğini görüp ona göre davranırlardı.

Kısaca herkesin aklına gelen düşünce neden diline gelmiyor veya kaleme dökülmüyor, yoksa gerçekten bilmediğimiz bir durum mu var? Bu işin sorumlusu olmasa da muhatabı doğrudan iktidar değil midir? Yönetimde kim varsa muhatap o olacaktır elbette. Geçmişi kötülemenin bir anlamı var mı?

Hani meşhur fıkradır, vezirin birisi emekliye sevk edilince yerini yeni vezire devrederken tören sonrası genç vezirin kulağına eğilip, “Bak evladım ben bu mevkide uzun süre bulundum hayli tecrübelerim de var. Sen bunları benden dinlemek istemedin, tecrübelerimi seninle paylaşacak bir ortam da oluşturmadın ama ben tüm bunları senin gençliğine ve acemiliğine yorup senin için çekmeceye üç zarf bıraktım, her başın dara düştüğünde bunları açar okursun ve oradaki tavsiyelerim sana yardımcı olacaklardır.” der.

Genç vezir bu konuşmayı da fazla dikkate almaz. Hatta bunu makamını kaybeden birisinin hezeyanları olarak da görür. Ama nezaketi elden bırakmamak için de olumsuz bir şey söylemez. Daha sonra genç vezir yıllarca işleri çok iyi idare eder. Ancak belli bir süre sonra sorunlar baş göstermeye başlar. Bunların çözümü için hayli çırpınır, çareler arar. Ama bir türlü sorunları çözemez. Sorunları çözmeye tam kendini adadığı anda birden aklına yaşlı vezirin mektupları gelir ve hemen ilk zarfı açar. Adam zarfta “geçmişi kötüle” yazılıdır. Genç vezir başlar geçmişi kötülemeye. Aslında enkaz devraldım, eski yönetim işleri hep baştan savma yapmış vs. vs. Bu durum onun kendisini biraz iyi hissetmesine de neden olur hatta işler biraz da düzelir gibi olurlar. Derken yine sorunlar çıkmaya başlar ve yine konuyla ilgili kafa yorarken aklına diğer zarf gelir. İkinci zarfı da açar ve onda da “yakın çevreni kötüle” diye yazılmıştır. Genç vezir bunu da yapınca gerçekten de işler yine biraz düzelmeye başlar, kısmen rahatlar da, kendisinin aslında iyi işler yapmak istediğini ama çevresinin sürekli onu engellediğini söyler ve bu söylem adamı rahatlatır. Ama bir süre sonra tekrar işler açmaza girer. Yine zarflara başvurur, üçüncü ve son zarfa. Son zarfta ise “sen de üç zarf hazırla” cümlesi yazılıdır.

Zaman, 14.09.2009

Mazhar Bağlı – Birisi de ‘suçlu biziz’ dese?

0

Birkaç gündür meydana gelen sel felaketinden arta kalan acıları yüreğimize gömmeye çalışırken bir başka acı yüreğimizi daha da derinden burkuyor.

Bu ülkede neden insanlar hakkı ve doğruyu söyleme erdemine sahip olamıyorlar. Oysa bu topraklarda hakkı söylemenin en büyük erdem olduğu bir gelenek vardı? Hani bu toplum geleneksel değerlerine göre hareket ediyordu? Hani gelenek her şeyin üstündeydi bu toplumda? Doğruyu söyleme erdemini hayatı pahasına dile getirmenin gerekliliğini söyleyen bir peygamberin ümmeti hiçbir şeyden sakınmadı kendisini şimdiye kadar doğruyu söylemekten sakındığı kadar. Birkaç muhalifin dışında kimse bu felaket için asıl hesap sorulacak mercinin birinci derecede hükümet, ikinci derecede de yerel yöneticiler olduğunu söylemeyecek mi? Bu gerçeği şimdiye kadar yaptığı bütün doğruları için göz ardı etmemiz mi gerekiyor? Konuyla ilgili bakanların, valilerin ve hatta belediye başkanlarının görevden alınması gündeme gelmeyecek mi? Bu felaketin sorumlularının görevini ihmal suçu ile yargılanmaları yönünde bir işlem yapılmayacak mı? Bu ölen insanların hayatı bu kadar ucuz mu? Aslında bu felaket insanların hayatına verdiğimiz değerin en iyi göstergelerinden birisi…

Bir kişi işini çok iyi yapabilir, hatta o güne kadar da hiç hata etmemiş de olabilir, ama insanların hayatına mal olan bir hata ettiği andan itibaren hiçbir mazeret onun görevini yapmasının devamı olamaz. Bu, dünyanın her yerinde böyledir ve hukukî olan, adil olan da budur.

Hırsız Kovalayan Yufka Yürekli Polis!

Adaleti ihlal edenlerin iktidardan uzaklaşmalarından daha büyük ceza ise zalim olarak anılmak ve bu sıfatla gerçek adaletin tecelli ettiği huzura, mahkeme-i kübraya gitmektir. Bu duruma düşmemek için de her şeyin yerli yerinde olması, yani adil olması gerekir. Sayın Başbakan, İstanbul’u en iyi bilen kişilerden birisidir. Başkanlığından bu yana bu tür işlerden sorumlu olup kendisine yol göstermeyenlerin kimler olduğunu en iyi bilen de odur. Bugün de bu işlerden sorumlu olanın kim olduğunu da en iyi bilen yine odur. Bunlara gerekli yaptırımları uygulamaya gönlü elvermeyebilir ama en azından yönetim organizasyon işinden derhal uzaklaştırılmalı ve onların yaptıklarının asıl zararının kendisine dokunduğunu görmelidir. Bunların ürettikleri mazeretlere de kanmamalıdır. Gerçekten yaşanan felaketten sonra bir başbakana “dere intikamını alır” gibi bir ifade kullandıracak kadar tuhaf bilgiler veren birisi dost olabilir mi?

Bugün doğal afetler dünyanın pek çok yerinde insan hayatını tehdit etmekte ve çoğu zaman da bunlarla gerektiği gibi baş edilmemektedir. Ancak insanın doğa ile olan mücadelesinde ona eşlik eden en vazgeçilmez destekçisi aklıdır. Akıl hem verilidir hem de deneyseldir. Ancak aklın kontrol edemediği durumlarda bir baş edememe yaşanabilir. Dağda hayvanlarını otlatan bir çobanın yıldırım çarpması sonucu hayatını kaybetmemesi için alabileceğiniz en radikal tedbir adamın dışarı çıkmasını engellemektir ancak adam ordaysa artık yapacak bir şey yoktur. Yağmurun yağmasını engelleme gibi bir tedbirden bahsetmediğim sanırım anlaşılmaktadır.

Ülkenin en önemli sorunlarından birisi olan imar konusunda derhal bir düzenlemenin yapılması gerektiği bir kez daha görülmüştür. Sadece kentsel alanları değil, kırsal alanları da içine alan ve standartları mutlaka evrensel ölçeklerde belirlenmiş olan bir yasal düzenlemenin yapılması ve tavizsiz bir biçimde uygulanması gerekiyor.

Bizim ülkede insanlar belli konularda ve belli kişiler hakkında toptancı bir kanaat sahibidirler. Bu da onların bir türlü doğru dürüst iş yapmalarını engellemektedir. Hangi vicdana sığar şu anda var olan belediyeyi veya ilgili bakanlığı sorumsuz görmek. Kim bu haksızlığı içine sindirebilmektedir. Bir insan her yönü ile iyi olamaz, bu insan doğası ile asla bağdaşmayacak bir önermedir. Bir insan tümü ile kötü de olamaz. Bu da ahlaksız bir önermedir. İnsan hem iyidir hem de kötü. Ama yönetim organizasyon işinde iyi veya kötü değil, doğru ve yerinde davranmak gerekir. Bir evi soyan hırsızı gören yufka yürekli bir polis olabilir mi? Veya polisin böyle davranmasına ses çıkarmayan bir yönetici veya ev sahibi?

Başbakan’ın yönetim organizasyon işinde uzun süreden beridir büyük emekler vererek oluşturduğu bir ekip olduğundan kuşku yok ve bunların tarzına da alışmış olabilir hatta bunların hata etmelerini kendi zaviyesinden bakarak büyük bir sorun olarak da görmüyor olabilir ama halk katında böyle değildir. İnsanlar hâlâ “bizi arkadan hançerliyorlar”, “iyi ki Rumları ve Ermenileri öldürüp milli devlet olduk”, “askerlerin kurtuluşuna sevinemedim” gibi sözleri bugünkü gibi canlı ve diri bir biçimde hatırlamaya devam ediyorlar ve bunu bir yerlere not ediyorlar. Belki bunlar üzerinden henüz bir tutum geliştirmiyorlar ama bunları tek tek ve dikkatli bir biçimde not etmektedirler. Gün olur bunların bir söylem dili oluşturduğu görüldüğünde sonucunu tahmin etmek zor değildir. Yakın siyasi tarih bize bu konuda yeteri ve doyurucu bilgi verecek örneklerle doludur.

İktidara yakın bir pozisyon sergileyen medyanın bu konudaki tavrı ne yazık ki toplumsal kaygılara ilişkin var olan duyarlılıkla ilgili endişeleri derinleştirmektedir. Elbette bu olaydan onlar gibi “hükümet istifa sloganı”nı içermekten başka analiz içermeyen bir eleştiri beklemediğimi herkes bilir ama Taraf gazetesinden Ahmet Altan ve Zaman’dan Ahmet Turan Alkan dışında (değerli arkadaşım büyük şair Bejan Matur’un da hakkını teslim etmem gerekir) neredeyse hiç kimse konuya yönetim organizasyonunun sorumluluğu ekseninde bakmadı. Oysa bu işin birinci derecede muhatabı ve sorumlusu konuyla ilgili bakan veya bakanlardır, bürokratlardır, vali ve valilerdir, belediye başkanlarıdır. Bunlara hükümet eden de iktidardır.

Geçmişi Kötülemenin Ne Anlamı Var?

Sayın Başbakan konuyla ilgili bakanları yanına alıp helikopterle olay yerini incelemeye çağıracağına istifalarını alsaydı, hem kendi geleceği hem de ülkenin geleceği için çok daha hayırlı bir iş yapmış olacaktı. Onun bu hareketinden en azından diğerleri de bir ders çıkarır işini ihmal ettiklerinde başına neler gelebileceğini görüp ona göre davranırlardı.

Kısaca herkesin aklına gelen düşünce neden diline gelmiyor veya kaleme dökülmüyor, yoksa gerçekten bilmediğimiz bir durum mu var? Bu işin sorumlusu olmasa da muhatabı doğrudan iktidar değil midir? Yönetimde kim varsa muhatap o olacaktır elbette. Geçmişi kötülemenin bir anlamı var mı?

Hani meşhur fıkradır, vezirin birisi emekliye sevk edilince yerini yeni vezire devrederken tören sonrası genç vezirin kulağına eğilip, “Bak evladım ben bu mevkide uzun süre bulundum hayli tecrübelerim de var. Sen bunları benden dinlemek istemedin, tecrübelerimi seninle paylaşacak bir ortam da oluşturmadın ama ben tüm bunları senin gençliğine ve acemiliğine yorup senin için çekmeceye üç zarf bıraktım, her başın dara düştüğünde bunları açar okursun ve oradaki tavsiyelerim sana yardımcı olacaklardır.” der.

Genç vezir bu konuşmayı da fazla dikkate almaz. Hatta bunu makamını kaybeden birisinin hezeyanları olarak da görür. Ama nezaketi elden bırakmamak için de olumsuz bir şey söylemez. Daha sonra genç vezir yıllarca işleri çok iyi idare eder. Ancak belli bir süre sonra sorunlar baş göstermeye başlar. Bunların çözümü için hayli çırpınır, çareler arar. Ama bir türlü sorunları çözemez. Sorunları çözmeye tam kendini adadığı anda birden aklına yaşlı vezirin mektupları gelir ve hemen ilk zarfı açar. Adam zarfta “geçmişi kötüle” yazılıdır. Genç vezir başlar geçmişi kötülemeye. Aslında enkaz devraldım, eski yönetim işleri hep baştan savma yapmış vs. vs. Bu durum onun kendisini biraz iyi hissetmesine de neden olur hatta işler biraz da düzelir gibi olurlar. Derken yine sorunlar çıkmaya başlar ve yine konuyla ilgili kafa yorarken aklına diğer zarf gelir. İkinci zarfı da açar ve onda da “yakın çevreni kötüle” diye yazılmıştır. Genç vezir bunu da yapınca gerçekten de işler yine biraz düzelmeye başlar, kısmen rahatlar da, kendisinin aslında iyi işler yapmak istediğini ama çevresinin sürekli onu engellediğini söyler ve bu söylem adamı rahatlatır. Ama bir süre sonra tekrar işler açmaza girer. Yine zarflara başvurur, üçüncü ve son zarfa. Son zarfta ise “sen de üç zarf hazırla” cümlesi yazılıdır.

Zaman, 14.09.2009

MHP ve CHP’yi kendi haline bırakın

0

Hükümet, daha ortada somut bir paket yokken, kategorik olarak bu açılıma karşı çıkan, bağırıp çağırmaktan başka bir şey yapmayan yıkıcı muhalefeti kendi haline bırakmalı; seviyeyi düşürmeden, yapıcı bir üslupla yoluna devam etmeli.

Kürt sorununun esas itibariyle ne olduğu konusunda çok şey söylenebilir kuşkusuz; ancak meselenin farklı boyutlarını göz ardı etmeden, tek cümlede özetlemek gerekse, Kürt sorunu, biri iç biri de dış bağlantılı iki şeyin aracı olarak kullanılmış bir sorundur. Dış ayağı itibariyle Kürt sorunu onlarca yıldır dışarıda Türkiye’yi bölge dışı büyük güçlerin mutlak kontrolü altında yaşayan, bağımsız bir dış politika geliştirmeye cesaret edemeyen, iç barışını tesis edememiş, istikrarsızlık sorunuyla boğuşan, yoksul bir üçüncü dünya ülkesi olarak tutmanın bir aracıdır. İçerde ise aynı sorun askeri vesayet rejiminin devamının garanti edilmesi ve demokratikleşmenin engellenmesinin aracı olarak kullanılmıştır. Dolayısıyla, Türkiye’nin gerek iç barışının tesis edilebilmesi ve gerekse dış politikada kendi yörüngesini bulabilmesi için Kürt sorununun çözümü elzemdir, ertelenemez bir sorundur. Sorunun barışçı yollardan çözümü hem anaların gözyaşını ve yüreklerimizin acısını dindirecek, hem de Türkiye’yi uluslar arası alanda daha güçlü, daha saygın, daha gelişmiş bir ülke haline getirecektir.

Ezbere muhalefet

Hükümet, CHP ve MHP gibi -daha ortada somut bir paket yokken, daha yolun başındayken, hiçbir ayrıntı görmeden- kategorik olarak bu açılıma karşı çıkan, diyalog çağrılarına kapıları kapatan, polemikten ve bağırıp çağırmaktan başka bir şey yapmayan yıkıcı muhalefeti kendi haline bırakmalı; seviyeyi düşürmeden, yapıcı bir üslupla yoluna devam etmelidir. Daha iyi niyetli sayılabilecek başka bir itiraz cephesinin iki noktada endişeli olduğu anlaşılmaktadır: “Kürt sorununu çözelim derken bir de Türk sorunu çıkarmayalım; bu mesele bizi aşar, kendi başımıza altından kalkılacak bir mesele değildir.” Bu endişelerin biraz abartılı ve yersiz endişeler olduğunu söylemek mümkündür.

Her şeyden önce Kürt sorununu çözmek “sıfır” toplamlı bir oyun değildir; Kürtlerin mağduriyetinin giderilmesi, bazı demokratik hak ve özgürlüklerinin tanınması Türklerin hak ve özgürlüklerinin kısıtlanmasını gerektirmemektedir. Dolayısıyla bu süreçte bir tarafın kazancı diğer tarafın kaybı değildir; bir tarafın kârı diğer tarafın zararı değildir; bir tarafın artısı diğer tarafın eksisi değildir. Başka bir deyişle bu oyun bir “kazan-kaybet”  değil “kazan-kazan” oyunudur. Kürtlerin anayasal temelde eşit ve özgür vatandaş haline gelmesi aidiyet duygularını güçlendirecek, aradaki husumeti ve güvensizliği ortadan kaldıracaktır.

Öte yandan bu meselenin çok boyutlu, akşamdan sabaha içinden çıkılması mümkün olmayan, uluslararası boyutları da olan bir mesele olduğu doğrudur. Ancak bu durum sorunun çözülemeyeceği argümanını haklılaştırmaz. Bu konuda iki noktanın özellikle altını çizmek gerekir. Birincisi, sorunlarını kendi gayretiyle aşabileceği konusunda özgüveni olmayan bir ülke hiçbir sorununu çözemez, başkalarının şamaroğlanı olmaya devam eder; karamsarlığı bir kenara bırakıp kendimize güvenmenin zamanıdır. İkincisi ise, uluslararası konjonktürün şu anda bu sorunu barışçı yoldan çözmek için son derece elverişli olduğudur. 20. yüzyılda ulus-devletlerin birçoğuna musallat olmuş faşist-totaliter ideolojilerin devrini tamamladığı, Soğuk Savaş’ın bittiği, NATO’nun işlevinin değişmekte olduğu, bunun uzantısı olarak Ergenekon’un ikiz kardeşi Gladio tipi yarı-askeri illegal-yeraltı tedhiş örgütlerinin tasfiye edildiği, küreselleşmenin ülkeleri entegre olmaya zorladığı, bu çerçevede ekonomilerin boru hatlarıyla birbirine bağlandığı bir dünyada yaşıyoruz.

Konjonktür avantajı

Batı’nın enerji güvenliğinin her zamankinden daha fazla Körfez ve Kafkasya petrolü ile doğal gazına bağlı olduğu bir dünyada, boru hatlarının kavşak noktasında bulunan bir Türkiye’de silahlı militanların dağlarda dolaşmasına da, düşük yoğunluklu iç savaşa da, terörist faaliyetlerin devamına da, askeri darbelere de kimsenin tahammülü yoktur. Bu noktada Türkiye’nin menfaati ile dış dünyanın menfaati arasında bir çatışma değil, bir uyum sözkonusudur. Bu ise sorunun çözümünü kolaylaştıracak, çözüm sürecini hızlandıracak önemli bir faktördür. Sürecin başarı şansını artırmak üzere atılabilecek bazı pratik, küçük ama sembolik değeri olan adımlar şu şekilde sıralanabilir: Bölgedeki TSK operasyonlarının durdurulması, çocuklara terörist muamelesi yapılmasının önlenmesi, hapishanelerde anadilde konuşmanın sağlanması, orijinal yöre isimlerinin iade edilmesi, mahkemelerde tercüman sağlanması, anababaların çocuklarına istedikleri isimleri verebilmesine olanak sağlanması, anadilde yayına ve üniversitelerde Kürdoloji bölümlerinin açılmasına izin verilmesi.

Orta vadede yapılması gerekenler arasında da, AB uyum sürecinin gerektirdiği yargı reformu ve sivil anayasanın yapılması, Ergenekon davasında sonuna kadar gidilmesi, PKK’nın silahsızlandırılması ve elemanlarının topluma kazandırılması için -genel af dâhil- birtakım adımlar atılması, bölgedeki GAP ve DAP gibi projelerin tamamlanarak istihdam olanaklarının artırılması sayılabilir.

Star, 14.09.2009

Bu Kadar Güçlü Bir Orduya İhtiyacımız Var mı?

Bugün gazeteler Türkiye’nin 7,8 milyar dolarlık füze alım haberini verdiler. Bu alımın sebebi de İran’ın elinde Türk şehirlerini vurabilecek kapasitede uzun menzilli füzelerin bulunması imiş. İran’ın elindeki bu füzelere karşı bizim de 13 Patriot sistemi ile 72 adet füze almamız gerekiyormuş.

Bu kadar önemli bir konu Türkiye’nin gündemine hiç girmedi ve hiç tartışılmadı. İran bizim düşmanımız değil, Türkiye’ye saldırı niyeti taşıdığına dair en ufak bir işaret de yok. Eğer geç kalmadıysak bu konunun tartışılması gerekiyor. Bu konuda kimsenin susma hakkı yoktur. Bu para Türk ekonomisini etkileyecek çok yüksek bir paradır. Bu para,  İTO’ya göre son sel felaketinde İstanbul’un gördüğü zararın, tam 86 mislidir.

Bayram törenlerinde ordumuzun gücünü görmek hepimizi heyecanlandırıyor ve gururlandırıyor. Dünyanın en büyük ordularından birine sahip olmakla övünüyoruz. Genellikle milli savunma bütçesi Meclisten tartışmasız geçiyor, ayrıca Ordu ek ödenek talep ettiğinde de kimse buna itiraz etmiyor.

Ama bu kadar büyük bir orduya ihtiyacımız var mı?

Bazıları güçlü olmanın ne zararı var diyerek, bu soruyu anlamsız bulabilir. Bu soru da anlamsız olurdu tabii ki, eğer güçlü olmanın bir faturası olmasaydı.

Gereğinden Çok Güçlü

1974 yılında, Kıbrıs harekâtı dolayısıyla, Almanya’da televizyonlarda ve gazetelerde Türkiye’nin, Yunanistan’ın ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin silahlı kuvvetlerinin gücü karşılaştırılıyordu. Türkiye’nin dünyanın en güçlü ordularından birine sahip olduğu görülüyordu. Deniz kuvvetleri dışında Yunan ordusu Türk ordusuna göre çok zayıftı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ise Cumhurbaşkanının muhafız alayının dışında askeri bir gücü yoktu. Televizyondaki tartışmacılardan bazıları Yunanistan ve Türkiye’nin ekonomik sıkıntılarına bakarak, bu iki devlet için savaşın çok lüks olacağını söylüyordu; buna karşı konuşmacılardan biri bu iki devleti yönetenlerin savaşa karar verirken ekonomiyi düşünmeyeceklerini, son imkânlarını da birbirinin üzerine püskürtmekten çekinmeyeceklerini söyledi.

Alman çalışma arkadaşlarım bana, Türkiye’nin neden bu kadar büyük bir orduya sahip olduğunu sordular. Ben de onlara, Türkiye’nin çok kritik bir bölgede bulunduğunu, Türkiye’ye karşı saldırgan emelleri bulunan dünya devi Sovyetler Birliği ile sınır komşusu olduğunu, etrafındaki komşularıyla arasının pek iyi olmadığını söyledim.

Ben Alman arkadaşlarıma Türkiye’de ezberlediğim şeyleri tekrarlıyordum. Alman arkadaşlarımdan biri bana, ekonomisi zayıf, milli geliri bu kadar düşük bir ülkenin çok güçlü bir ordusu olsa bile uzun zaman savaşamayacağını, Türkiye’nin ordusunun diğer komşuları için ise çok büyük, Sovyetler Birliği için ise çok küçük olduğunu söyledi.

Alman arkadaşımın söyledikleri doğru idi. Ne kadar güçlü olursa olsun, Nükleer güce sahip Sovyet ordusu karşısında Türk ordusu ancak NATO içerisinde bir anlama sahipti. Türkiye’nin Sovyetlere karşı kendini NATO içerisinde güvence altına alması herhalde doğru bir politika idi. Ama bu ortak savunma sisteminde Türkiye’nin imkânlara uygun oranda bir sorumluluk alması gerekiyordu. Gerçekte ise Türkiye NATO içerisinde imkânlarının çok üzerinde bir sorumluluk almıştı, milli gelirinin büyük bir kısmını savunmaya ayırmıştı.

Türkiye’nin komşusu Irak ve Suriye’nin silahlı kuvvetlerine karşı Türk ordusu çok büyüktü; aslında Suriye ve Irak asla Türkiye’yi tehdit edecek güçte değildiler. O zaman İran oldukça güçlü bir orduya sahipti, ama İran da Türkiye’nin CENTO’da müttefiki idi. Türkiye’nin NATO müttefiki olan Yunanistan’ın ordusu da bizimkine göre çok küçüktü.

20 yılda 150 Milyar Dolarlık Askeri Harcama

Gazeteler, 1999 yılında 20 yıl içerisinde Silahlı Kuvvetlerin modernizasyonu projesi için 150 milyar dolar harcanacağını, projenin ilk aşaması olarak 7 milyar dolarlık 250 tank satın alınması için ihalenin de aralık ayında açılacağını yazdılar. Türkiye başka hiç bir alanda böyle uzun vadeli bir harcama planı bulunmamaktadır.

Yine 1999 yılı bilgilerine göre,  “Türkiye, dünyadaki en büyük asker sayısına sahip ülkeler arasında yedinci idi. Bizim önümüzde Çin Halk Cumhuriyeti, ABD, Rusya, Hindistan, Kuzey ve Güney Kore vardı. Türkiye uzun yıllardan beri dünyadaki en büyük silah alıcıları listesinin başında yer alıyor. Türkiye, dünyanın en büyük silah ithalatçısı Ülker arasında sekizinci idi. Bu alanda bizim önümüzde Suudi Arabistan, Mısır, Japonya, Çin, Tayvan, Güney Kore ve Kuveyt vardı” (Mehmet Barlas, Yeni Şafak, 20.12.99).

Türkiye’nin 2000 yılı bütçesi bugünkü para ile 47 milyar Lira kadardı.  Devletin  2000 yılında 100 milyar dolar dış borcu, 42 milyar dolar da iç borcu vardı; yıllık borç faizi ödemesi 21 milyar, günlük borç faizi ödemesi 110 milyon dolardı.

Bu 150 milyar dolarlık askeri harcama siyasilerin hiç ilgisini çekmedi, haber üzerinde de hiç tartışma yapmadılar. Muhtemelen proje hiç kimsenin itirazı olmadan geçmiştir ve uygulanmaktadır.

150 milyar dolar çok para… Ben bu rakama kuşku ile bakıyorum, acaba gazeteler yanlış mı yazdılar, milyon yerine milyar mı yazdılar yoksa! Devlet bu para ile bütün iç ve dış borçlarını ödeyebilir, devlet gençlerin hepsine yüksek öğretim imkânı sağlayabilir, bütün yurttaşlarına iş imkânı sağlayabilir, devlet yurttaşların hepsine ücretsiz sağlık imkânı sağlayabilirdi.
 

4 AWACS 1,5 Milyar Dolar

“Türk ordusu için sipariş edilen 4 adet AWACS erken uyarı ve havadan kontrol uçağının yapımına başlandı. İlk uçak yakında gelecek. Paraları hazırlayalım. Çünkü bu uçaklar için 1,5 milyar dolar ödeyeceğiz.

Ama iş bu kadarla bitmiyor. Uçaklar, 24 saat havada uçarak, 320 km çevrede düşman uçağı var mı, düşman gemisi var mı diyerek radarlarını çalıştıracakları için devamlı benzin harcayacak. Devamlı yedek parça ihtiyaçları ve bakım masrafları olacak… Açık anlatımıyla pahalı bir iş…

Zaten onun için de bugüne kadar her ‘babayiğit’ ülke bu uçaktan satın alamadı. İnternet sitesini açtım. AWACS diye bilinen bu özel uçaklardan bugüne kadar ABD 33 adet, NATO 17 adet, İngiltere 7 adet, Fransa 4 adet, Suudi Arabistan 5 adet satın alabilmiş. Biz 4 adet AWACS uçağı ile, özel uçak siparişi verebilen 5’inci ülke oluyoruz.”

Bu bilgiyi, 18.01.2006 tarihli Milliyet gazetesinden Güngör Uras’ın köşesinden aktarıyorum. Bu haberle, o zaman, Güngör Uras’tan başka hemen kimse ilgilenmedi, hele politikacıların hiç ilgisini çekmedi, ne muhalefetin, ne de iktidarın…

Başbakan’ın 1,5 milyar dolarlık siparişi için onay verdiği günlerde Kayseri Ticaret Odası Başkanı Mustafa Çapar, Güngör Uras’a şunları söylüyor: “Kayseri Birinci Organize Sanayi Bölgesi’nde 40 fabrika var. Toplam 1 milyar dolar harcama ile ortaya çıkan bu tesislerde 30 bin işçi çalışıyor. Bu 40 fabrikadan geçen yıl 500 milyon dolarlık ihracat yapıldı. Yaklaşık 4 milyar dolar karşılığı Türk lirası değerinde mal iç piyasaya satıldı. Bu fabrikaların sahipleri 300 trilyon lira dolayında doğrudan vergi ödedi. Çalışan 30 bin işçinin ödediği vergi ve de üretilen mal ve hizmetlerin yarattığı iş hacmi nedeniyle başkalarının ödediği vergiler bu rakama dâhil değil…” (Milliyet, 30.04.2003).

2003 yılında görev yaptığım Çukurova Üniversitesinin bir yıllık bütçesi 80 trilyon lira idi. O zaman bu üniversitenin 3000’den fazla personeli ve 28.000 öğrencisi vardı. Bu 1,5 milyar dolar Çukurova Üniversitesi gibi 30 üniversitenin bütçesine bedel…

Şirketler teknolojilerini yenilerken ekonomik hesaplar yaparlar, çoğu zamanda, yeni teknolojiyle birlikte personel sayısını, ya da işçi sayısını azaltırlar. Pekiyi, Türk ordusu AWACS’ları alınca, teknolojik donanımımızı geliştirdik asker sayısını azaltalım dedi mi? Hayır, asker sayısında hiç azalma olmadı.

Türkiye İçin Soğuk Savaş Bitmedi mi?

Berlin Duvarı çökeli 20 yıl oldu. Soğuk Savaş çoktan bitti. Etrafımızdaki bütün ülkeler savunma masraflarını düşürüyorlar. Bulgarlar, Romanyalılar, Macarlar, Çekler, Slovaklar NATO’ya ve AB’ye girdiler, imkânlarını ülkelerini kalkındırmak için kullanıyorlar. Eski düşmanlarımız dost oldu, Rusya da dostumuz oldu.  Kızıl Ordu da artık sevimli orkestrası ile anılıyor.

İkinci Dünya Savaşı sonunda bazı pasifik adalarında, bazı Japon askerlerinin savaşın bittiğinden habersiz savaşı sürdürdükleri haberini duyardık. Galiba bizim devlet yöneticilerimiz hala Soğuk Savaşın bittiğinin farkında değiller. Türkiye’nin savunma masrafları ise gittikçe artıyor, asker sayısı azalmadı, silahlanmaya devam ediyor.

Esasında, Türkiye’nin savunmaya harcadığı paralar savunma bütçesinde görünenlerden ibaret değil. Çeşitli fonlardan ve diğer kaynaklardan aktarılan paralarla da savunma bütçesi destekleniyor. Türkiye’nin yıllık gelirinin yüzde 20’den fazlasının savunmaya harcandığı tahmin ediliyor.

Sorun terörle mücadele ise, herhalde terörle mücadelenin yöntemleri ile, Kızıl Ordu’ya karşı savaşın yöntemleri aynı olmasa gerekir. Mesela terörle mücadelede AVACS’ların ve en gelişmiş tankların bir faydası var mı?

Siyasiler askeri konularda hepten cahil… Ülke savunması ile ilgili bütün kararları askerler veriyor, siyasi iktidarlarda onları onaylıyor. Her konuda iktidarı yerden yere vurmak için fırsat kollayan siyasi muhalefet, askeri konularla ilgili hiçbir şeyi tartışma konusu yapmıyor. Medyanın akredite olmuş kesiminde de asker eleştirisi yer almıyor, akredite olmayan kesimi ise kendini kabul ettirme çabası içinde…

Türkiye Kocatepe’nin kendi uçaklarımız tarafından batırılışını bile tartışmadı. Tartışma bir yana bunu o zaman haber bile yapmadı. Olayı yıllar sonra Mehmet Ali Birand bir kitabında yazana kadar, Türkiye’de pek çok insan Kocatepe’yi bizim batırdığımızı bilmiyordu. “Zamanında Milliyet Gazetesi’nde görev yapmış bir ağabeyimiz beni arayıp, Kıbrıs Harekatı sırasında Türk uçakları tarafından yanlışlıkla vurularak batırılan Kocatepe Muhribi örneğini verdi: ‘Bütün gazeteciler o muhribin Türk uçakları tarafından bombalandığını biliyordu. Ama hiçbirimiz bu gerçeği yazmadık. Amacımız, ordumuzun maneviyatını etkilememek, halkımızın moralini bozmamaktı. …’ ” (Mustafa Mutlu, Vatan, 06.08.2006).
 

Hangi kurucu felsefe?

     Malum, kimi üniformalı devlet erkânı, CHP’liler ve bedenleri yerine zihinlerine üniforma giydirmiş bazı gazeteci-yazarlar sık sık şöyle bir görüşü dile getiriyorlar: “Cumhuriyet’in kurucu felsefesinden kimse sapamaz.” Ama bu görüş ahlâki olarak yanlış olduğu kadar, tarihsel gerçeklerle test edildiğinde de ondan savunucularını hoşnut edecek bir sonuç çıkmaz.

Peki ama, yeni Türkiye’nin kuruluşuna hakim olan siyasi doktrin gerçekten de o mudur?..

Herhalde şundan kimse şüphe edemez: 1920-23 arasında milli mücadeleyi yürüten ve yeni Türkiye’nin temellerini atan Birinci Meclistir. Bu gerçek, her şeyden önce, Türkiye Cumhuriyetini ordunun veya CHP’nin kurduğu iddialarının tamamen safsata olduklarını gösterir.

Peki, Birinci Meclis’in sıkı sıkıya bağlı olduğu temel ilke neydi? Hiç şüphesiz “milli hakimiyet”, yani “milletin kaderine yine milletin iradesinin hakim olması” gerektiğiydi. Bu, sadece padişahın değil, herhangi bir zümrenin, grubun veya karizmatik bir liderin “millet” adına iktidar kullanmasını reddeden bir ilke olarak anlaşılıyordu.

Sadece o kadar da değil, Birinci Meclis bir tek-parti meclisi olmaktan da uzaktı. O, kendisi adına yetki kullanan herkesi demokratik mülâhazalarla kıyasıya eleştirebilenleri, bu arada İkinci Grubu da içine alan çoğulcu bir Meclisti. Bu Meclis etnik kültürel yapısı bakımdan da tekçi değil, çoğulcuydu. Dahası, bu Meclisin anayasası ne bugün kutsanan anlamda “üniter” bir yapı, ne de yine bugün tartışılmazlığı vaz edilen türden bir “ulus-devlet” öngörüyordu.

Bu Meclisin büyük bir hassasiyetle korumaya çalıştığı başka bir ilke de askeri gücün sivil denetimiydi. “Büyük Millet Meclisi orduları” tabii ki özerk bir güç olmayıp, Meclisin sevk ve idare ettiği bir aygıttan ibaretti. Dolayısıyla, askerlerin Meclise ve onun hükümetine vesayet etmesi gerçek olmak şöyle dursun, böyle bir şeyin düşüncesinden bile söz edilemezdi.

Saltanatı kaldıran da bu Meclisti, dolayısıyla Birinci Meclis cumhuriyetçiydi. Ama bu cumhuriyetçiliğin, daha sonra içi iktidar partisinin ideolojisiyle doldurulan “Cumhuriyetçilik”le hiçbir ilgisi yoktu. Aslına bakılırsa, tek parti ideolojisinin ilkelerinin anayasallaştırılması kuruluştan çok sonradır (1937) ve bunu mümkün kılan da, 1924’ten itibaren kuruluş dönemi felsefesinden adım adım sapılmış olmasından başka bir şey değildir.

Kısaca, bugün resmi mahfillerde “kurucu felsefe” muamelesi yapılan şey, gerçekte kuruluş felsefesinden bariz bir sapmayı temsil etmektedir. Bu, yeni Türkiye’nin kurucu felsefesi değil, tek-parti dönemi CHP’sinin felsefesidir. Aslında, Türkiye’nin bugün halâ devam eden büyük sorunlarını yaratmış olan da işte bu çoğulculuk karşıtı ve otoriteryen felsefedir.

Ahlâki açıdan bakıldığında ise, hiçbir “kurucu felsefe” gelecek kuşakları bağlayamaz. Babalarımızın veya dedelerimizin “doğru” bildikleri şeyleri bugün bizim sorgusuz-sualsiz kabul etmek zorunda olduğumuzu söylemek, bizim akıl sahibi varlıklar olmadığımızı söylemektir. Bu, bugünkü nesillerin kendi kaderlerini belirleyemeyeceklerini, önceden belirlenmiş bir kadere mahkum olduklarını söylemekle aynı şeydir. Kaldı ki, eğer rejimimizin adı demokrasiyse, nasıl yönetileceğimize kendimiz karar verebilmeliyiz.

Kısaca, sözde “kurucu felsefe”nin bağlayıcılığını reddetmek, atalarımızın doğru yaptıkları şeyleri takdir etmememizi gerektirmez; ama onların yaptıkları yanlışları tasfiye etmek de bizim hakkımızdır.

Star, 12.09.2009
 

Vergi yoluyla cezalandırma

İki gündür, Doğan grubuna biçilen astronomik vergi cezası üzerine yazılan yazıları okuyorum.Ben de birçok yorumcu gibi, vergi uzmanı olmadığımı belirterek başlayayım; ama hemen ekleyeyim: Tarafsızlığına güvendiğim birçok kişi, bu konuda ayrımcılık yapıldığını, hisse devri işlemlerinde yapılan usulsüzlüğün oldukça yaygın olduğunu ama üstüne gidilmediğini söylüyor.

Yasa maddeleri kara kaplı hukuk kitapları içinde gizlenmiş tuzaklar gibidir. Ne zaman işleyeceği belli olmaz. Yıllar yılı orada saklı durur, sonra günün birinde bir bakarsınız birini bacağından kapıvermiş. Şehirdeki binaların yüzde 70’i kaçaktır ama bir gün belediye yıkım ekipleri aşka gelip dozerlerle bir okulu yerle bir ediverirler.

Herkes vergi kaçırır; sadece bazen “şanssız” birileri yakalanır.

Dönen yolsuzlukları herkes bilir. Ama kimse işleme sokmaz. Yolsuzluk dosyaları günü geldiğinde şantaj aracı olarak kullanılmak üzere sümen altlarında saklanır. O gün geldiğinde, bir “ahlaksız müteahhit” karşımıza çıkarılır ve bizden linç etmemiz istenir.

Herkes bu işlerin böyle yürüdüğünü bilir.  

O yüzden de kuralların ender olarak uygulandığı o anlarda “enselenen”lere herkes kurban gözüyle bakar.

Ne yazık ki böyle bir ülkede yaşıyoruz.

Böyle bir ülkede yaşadığımız içindir ki, Doğan Grubu’na kesilen cezanın anlamını hepimiz gayet iyi anlıyoruz. 

Öyle bir vergi ki şirketin değerinden yüksek.

Öyle bir vergi ki vergilendirdiği şirketi batırıyor.

Burada bir sakatlık olduğunu görmek için vergi uzmanı olmaya ihtiyaç var mı?

***

Grup dışından yapılan yorumlarda çoğunlukla Doğan grubunun günahları sayıp dökülüyor. 28 Şubat’tan bu yana izlenen korkunç yayın çizgisi, darbecilere sunulan servis, Ergenekon davasını başlamadan boğmak için girişilen sonsuz çabalar, manipülasyon denemeleri, askeri vesayete açık çek…

Son iki gündür günahlar arasında sayılan ve en fazla beğeni toplayan -anlaşılan vicdanları en iyi rahatlatan- örnek ise Aydın Doğan ve arkadaşlarının Sabah Gazetesi’ne el konuluşunu şampanya patlatarak kutlaması olayı.

Böyle bir “etme bulma dünyası” açıklamasından “adalet” çıkarmaya çalışmak çok garip doğrusu…

Otuz yıldır basının içindeyim, birçok gazete değiştirdim. Gazete yönetimlerinin, özellikle de etkili olanlarının, hiçbir manşeti sadece içindeki haber değeri yüzünden atmadığını, bütün büyük haberlerin ardında binbir türlü hesap-kitap, kurumsal çıkar, manipülasyon amacı olduğunu yaşayarak öğrendim.

Yani eğer işlenen günahların hesabı böyle vergi cezalarıyla verilecek olsa, ortada medya diye bir şey pek kalmazdı doğrusu.

Kaldı ki, hangi demokrasi, hangi hukuk devleti tarifinde sadece “kusursuz” yurttaşların hak ve özgürlüklerinin kutsal olduğu yazar?                                                       

***

Denilebilir ki, evet, şimdiye kadar hisse devri usulü konusunda gevşeklik gösterilmiş olabilir ama yanlışın neresinden dönülse kârdır, biz buraya bir çizgi çiziyoruz. Bundan böyle hisse devirlerinde kimseye müsamaha etmeyeceğiz.

O zaman da yeni bir başlangıç için başlanan yer yanlıştır.

Eğer siz şu ana kadar göz yumduğunuz bir usulsüzlüğe bundan sonra göz yummayacaksanız, işe en ateşli muhalefeti yürüten yayın grubundan başlamazsınız.

Eğer başlarsanız, kimse sizin niyetinizin “yeni bir başlangıç” yapmak olduğuna inanmaz. Sadece ve sadece muhalefeti boğmaya çalışan bir iktidar durumuna düşersiniz.

Hele hele, daha kısa süre önce hükümetin başbakanı bu gruba karşı resmen savaş açmış, boykot çağrıları yapmışsa, bu olayın birkaç Maliye bürokratının başının altından çıktığına hiç kimseyi inandıramazsınız.

Sonuçta, ister istemez “intikam ateşiyle yanan” ve bu ateşin şiddetiyle hür basını susturmaya çalışan bir başbakan resmi çıkar ortaya.

Bugün, 11.09.2009

 

Tasarruf ekonomiyi öldürür mü?

0

2008 ekonomik krizinin başlıca sonuçları tüketimi yüceltme, tasarrufu küçültme kültürünün kuvvetlenmesi ve finansal araçlarla finansal pazarların günah keçisi haline getirilmesi oldu. 
 
 Kimileri finans piyasalarına lanet okurken tüketim harcamalarını ekonominin can suyu olarak gören yaklaşım da ağırlığını iyice hissettirdi. Tüketimi yararlı, tasarrufu zararlı görenlere göre ekonomik büyümenin anahtarı tüketimdir. Özellikle kriz dönemlerinde tasarruf yapmak, bireysel faydalar sağlasa bile, bir bütün olarak ekonomiyi resesyona iter. Tüketim ekonomik büyümeyi teşvik eder; tasarruf tersini yapar. Birçok insanın bu yanlış fikre esir düşmesinin sebebi, ekonomide kısa vadede olanı görüp uzun vadede olanı görememesi veya iktisadi analizi görünene dayandırıp görünmeyeni ihmal etmesidir.

Tüketimin ekonomik hayatta kolayca teşhis edilebilecek sonuçları vardır. İnsanlar bilgisayar, televizyon, otomobil, elbise vs. aldıkça, bunları üreten firmalara daha fazla kâr elde etme ve daha çok emekçiye bu firmalarda istihdam edilme imkânı doğar. Alımlar azalınca veya durunca bu olmayacağından, durumu gözleyen kimseler, kolayca, tasarruflarda bir artışın, yani gelirimizin tüketime tahsis edilmeyen miktarının büyümesinin, ekonomiye zarar vereceğini düşünür. Zira, tasarrufun artması tüketimin azalması (daha az bilgisayar, televizyon, otomobil, elbise vs.), tüketimin azalması ise daha az kâr, daha az iş demektir.

TASARRUFLARIN EKONOMİYE KAZANDIRILMASI

Bu kısmen doğru, ancak eksik bir tahlildir; çünkü tasarrufa ne olduğunu ele almamaktadır. Binlerce, milyonlarca bireyin tasarruflarına ne olur? Bu sorunun cevabı tabloyu tamamlayacaktır. Birinin tasarruf etmesi demek, elinde tuttuğu varlık veya para miktarını artırması demektir. İşte tam da bu noktada finansal araçlar ve finansal pazarlar devreye girer. Eğer tasarruf edilen paralar yastık altında tutulursa, tasarrufa yönelik eleştiriler haklıdır; zira, tasarruflar ekonomik hayatın akışının dışında kalacaktır. Artan tasarrufuyla kişinin durumu iyileşecek, ama toplumun refahı gerileyecektir. Bereket versin, böyle olmaz. Tasarrufların çoğu, bankalardaki çek hesaplarından hisse senedi ve tahvillere kadar uzanan zengin bir yelpazede, finansal araçlara dönüşerek ekonomi dışında kalmaktan kurtulur. Bu araçların ticaretiyle meşgul finansal kurumlar onları yatırım yapmak isteyen müşterilerine yönlendirir. Başka bir deyişle, bu tasarruflar başka bir yerde (yatırım harcamalarında) tüketime dönüşür. Bu, uzun vadeli ve sürdürülebilir ekonomik kalkınmanın olmazsa olmazını teşkil eden sermayeyi oluşturan süreçtir. Ekonomiyi gözleyenler, doğrudan tüketime giden harcamaları görür, fakat tasarrufların sermayeye, sermayenin yatırımlara dönüşmesini fark etmez.

Başka bir şekilde söylersek, tasarruf oranlarında bir artış, tüketicilerin zaman tercihinde bir değişikliği yansıtır. Bu şu demektir: Tüketiciler şimdi yapılacak tüketimle istikbalde yapılacak tüketimden daha az ilgilidir. Bunun ekonomik açıdan pozitif sonuçlar yaratabilmesi için finansal pazarlara ihtiyaç vardır. Finansal pazarlar tercihlerdeki değişikliği kaynakların akışında bir değişikliğe tahvil eder. Bu yüzden, tüketimi sınırlamak ekonomik büyümeyi engellemez.

Şüphesiz, bu görüşe karşı çıkanlar da vardır. Tasarruftaki büyümenin ekonomik büyümeyi engelleyeceği görüşü en sofistike biçimde Keynes tarafından işlenmiştir. Keynes’e göre finansal sistem tasarrufları yatırıma dönüştüremez. Faiz oranları tasarruf arzıyla yatırım fonları talebini koordine edemez. Tasarruf, gelirin bir fonksiyonudur ve yatırım “hayvan ruhlar” -insanların psikolojisi ve beklentileri- tarafından yönlendirilir. Dolayısıyla, tasarrufların yatırıma çevrilmek üzere ekonomiye geri döneceğini düşünmek için hiçbir sebep yoktur. Tam tersine, tasarruf -tüketim, yatırım ve devlet harcamalarından müteşekkil- harcama ırmağından bir sızmadır.

Keynes’in finansal pazarlarla ilgili görüşü yanlıştır. Finansal pazarlar fonksiyonlarını icra eder ve tasarrufları yatırım fonları olarak ekonomiye sokar. Bu yüzden, tasarruflarda bir artış ekonomiye zarar vermez. Ancak, bir kere daha vurgulamak gerekirse, tasarrufların ekonomiye dönmesi finansal araçların yok edilmemesine, finansal pazarların budanmamasına ve finansal kurumların sağlıklı işlemesine bağlıdır. İnsan davranışıyla ilgili gözlemler göstermektedir ki, tasarruf etmek bir doğal insan eğilimidir. Gelişkin finansal pazarlar olmasa da insanlar bir şekilde tasarruf yapacaktır. Tasarrufların işe yaramaz atıl kaynaklara dönüşmemesi, serbest ve işlek finansal pazarların varlığına bağlıdır.

KAMPANYALAR TÜKETİM ALIŞKANLIKLARINI NASIL ETKİLİYOR?

Burada iki noktaya daha işaret etmek gerekir. İlki finansal pazarların da finansal araçların da 2000’lerde icat edilmediğidir. İnsanlar arasında ticaretin ilk başladığı zamandan beri finansal araçlar ve pazarlar vardır. Bu alandaki ciddi çalışmalar (mesela Moris Silver’ın eserleri) pazarları ve finansal araç olarak paranın var ve fonksiyonel olduğunu reddeden (Karl Polanyi gibi) yazarları yalanlamaktadır. Tasarruf ve finansal araçlar beşerî hayatın yakın zamanlarında (18. ve 19. yüzyılda) ortaya çıkmış, geçici, keyfî ve olmasa da olur araçları değildir. Her zaman hayatımızda olmuştur. İkinci nokta, finans araçlarını ve finans pazarlarının kurallarını devletlerin yaratmamış olmasıdır. Kamu otoriteleri finansal araçların yaratılmasından çok vergilendirilmesinde ve kuralların yaratılmasından çok pozitif hale getirilmesinde (kodifiye edilmesinde) rol oynamıştır. Özetlersek, tasarruf ekonomi için gayet yararlıdır. Uzun vadeli, kalıcı, sağlıklı, sürdürülebilir ekonomik kalkınma, toplumda tasarruf alışkanlığının köklü ve yaygın olmasına bağlıdır. Keynes ve Keynes’in izinden giden tasarruf karşıtları yanılmıştır. Ancak, bu akademik tartışmalar bir yana, benim özellikle merak ettiğim iki şey var. İlki, TOBB’un ve benzer kuruluşların “verin alın” türünden kampanyalarının bireysel ekonomik aktörlerin davranışlarını ne kadar etkilediği. Acaba, bu tür çağrılara uyup daha çok para harcayan olmuş mudur? Belki içe bakış yöntemiyle kendi davranışlarımdan cevap için bir ipucu çıkartabilirim. Bendeniz, kriz çıkınca, bütçemi gözden geçirdim ve harcamalarımı azaltmaya, tasarruflarımı artırmaya çalıştım. TOBB kampanyasından da hiç etkilenmedim. Keşke birileri bu konuda ampirik araştırmalar yapsa-yaptırsa, ne olup bittiğini öğrensek. İkincisi, kurum olarak TOBB’un ve tekil aktörler olarak TOBB yöneticilerinin ne yaptığı. TOBB’un bu dönemde harcamalarını artırdığına eminim. Bu hiç şaşırtıcı değil, çünkü TOBB nihayetinde başkalarının parasını başkaları için harcamakta. Fakat, TOBB yöneticilerinin şahsi harcamalarını artırdıklarını hiç zannetmiyorum; zira, bu durumda söz konusu olan kendi paraları…

Benden vatandaşa hem kendisi hem de uzun vadede ekonomi için çok yararlı olacak bir nasihat: İyi hesaplanmış, karşılığı olan harcamalarınızı yapın, ama sakın tasarrufu ihmal etmeyin!
 
Zaman, 11.09.2009