Ana Sayfa Blog Sayfa 637

Kürtlerin talepleri bölücülük mü?

0

Kürt sorunu bağlamında ileri sürülen demokratikleşme ve sivilleşme taleplerini, toplumsal-siyasal düzene bir meydan okuma olarak algılamak yerine, bunları daha sağlıklı bir toplumun inşasına katkı olarak olarak görmek gerekmektedir.

Hükümetin ‘demokratik açılım’ adını verdiği girişim, Kürt sorununu çözmek gibi büyük bir iddia taşımaktadır. Şimdiye kadar inkâr edilen Kürt sorununun günümüzde kabul edilmesi önemli bir aşamadır. Kürt sorununun var olup olmadığına dair yapılan tartışmalar, bir türlü Kürtlerin taleplerinin ne olduğuna eğilmeye fırsat vermiyordu. Bugünlerde Kürtlerin dışında olan, her konuda görüş belirten kişi ve kurumlar, Kürtlerin taleplerini belirlemekte ve kendi belirledikleri talepler üzerinde kendilerince değerlendirmelerde bulunmaktadırlar. Bu durumda aslında Kürtlerin talepleri değil, Kürtler adına dışarıdan ileri sürülen talepler tartışılmaktadır. Taleplerin Kürtlere rağmen dışarıdan belirlenmesi ve tartışılması, dayatmacı bir nitelik taşımaktadır. Kürtlere, anadil ve kimlikle ilgili taleplerinin ne kadar imkânsız, gereksiz ve saçma olduğunu göstermek için bugünlerde birçok kimsenin birbiriyle yarıştığı gözlemlenmektedir.

KÜRTLER ADINA KONUŞANLAR

Hangi talebin doğru hangisinin yanlış olduğunu belirleme hakkını kendi tekelinde tutma tavrı verimsiz ve gereksiz bir çabadır. Bundan önce yapılması gereken şey, Kürtleri hak ve özgürlük talebinde bulunabilen bireyler olarak görmek ve onları görüşleriyle beraber ciddiye almaktır. Ancak Kürtleri hak ve özgürlük talep edebilen bireyler görmek, dinlemek ve anlamak yerine, birtakım örgüt, kişi ve partiler etrafında muhatablık tartışması yapılarak Kürtlerin kendilerini ifade etmeleri zorlaştırılmaktadır. Demokratik açılım sürecinin sağlıklı bir şekilde yürümesi için, bütün Kürt kesimlerinin hiçbir baskı ve korku duymadan kendilerini ifade etmenin yolu açılmalı, değişik Kürt kesimlerinin görüşlerini yansıtan basın-yayın organlarına hiçbir sansür, kapatma ve baskı olmamalıdır.

Kürtler konuştuğu zaman Kürt sorunu şeffaflaşacaktır. Şu an Kürt sorununun şeffaf bir resmine sahip bulunmamaktayız. Ortalıkta birçok fikir ve görüş dolaşmaktadır. Ancak bütün yazılıp çizilenlere rağmen Kürt sorununun niteliği ve muhtevası hakkında şeffaf fikirlere sahip olduğumuz söylenemez. İfade özgürlüğünün önündeki engeller ve Kürt sorununa dair sahici fikirler ortaya koymanın zorluğu, şeffaf bir Kürt sorunu konseptine ulaşmamızı engellemektedir. Yıllardır yapılan baskı ve zihinlerde yaratılan korkulardan dolayı insanlar, Kürt sorununda görüşlerini özgürce ifade etmeyi değil, düşüncelerini filtreleyerek ve oto sansüre tabi tutarak söylemeyi öğrenmişlerdir. Kürt sorununa dair söylenenler, hep oto sansürden geçerek söylenmiş yarım yamalak şeylerdir. Söylenenler, söylenmek istenenin şeffaf ve özgür ifadesi olmaktan çok uzaktırlar.

KÜRTLERİN DÖRT TALEBİ

Fikirlerin oto sansür olmadan ifade edilemediği bir konuda gene Kürt çevrelerin görüşlerini söyleme çabası içinde olduklarını görüyoruz. Söylenenler içerisinde ayrı devlet talebi gündeme getirilmemesine rağmen, tek talep buymuş gibi bir izlenimin kamuoyunda yaratılmaya çalışılması çok ilginçtir. Değişik Kürt çevrelerinin görüşlerini genel olarak dört ana başlıkta toplayabiliriz. Kürtler, her şeyden önce kimlik, dil ve kültürleri üzerindeki direkt ya da dolaylı her türlü devlet baskısının kalkmasını istiyorlar. İkinci olarak nasyonalizm, militarizm ve ideolojiden arındırılmış sivil bir anayasanın yapılmasını istiyorlar. Üçüncü olarak devletin katı bir merkeziyetçi anlayış içerisinde toplumu kontrol etmekten vazgeçmesini, adem-i merkeziyetçi bir anlayışla devletin yeniden yapılandırılmasını istiyorlar. Dördüncü olarak Kürtler, siyasi, sosyal, eğitim, kültürel ve ekonomik alanlarda gerçekten var olmak istiyorlar.

Bu dört ana başlık altında Kürtlerin taleplerini topladığımızda aslında Kürtlerin çok da yeni bir şey istemediklerini görmekteyiz. Aslında Kürtlerin istediği ana talep Türkiye’nin bütünüyle sivilleşmesi ve demokratikleşmesidir. Ancak Kürtlerin her söylediği, Türkiye’nin demokratikleşmesi bağlamında ele alınıp tartışılmamakta, ileri sürülen her türlü görüşe ‘bölücü’ yaftası vurularak tartışmanın devam ettirilmesi ve derinleştirilmesi engellenmektedir. Kürt sorununa dair söylenen her sözü ve yapılan her girişimi ‘bölücülük’ gibi ötekileştirici, sığlaştırıcı, düşmanlaştırıcı bir ölçüye vurmak, bu sorunda yol almamıza, bu konuda yeni fikirler ve perspektifler geliştirmemize engel olmaktadır.

Kürt sorunu tartışmalarında daha ileri gitmemiz için söylenenleri ve yapılanları bölücülüğün yani separatizmin dışında değerlendiren yeni bir bakış açısının geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Kürt sorunu bağlamında ileri sürülen demokratikleşme ve sivilleşme taleplerini, toplumsal-siyasal düzene bir meydana okuma olarak algılamak yerine, onları toplumsal-siyasal düzenin daha sağlıklı bir şekilde inşasına hizmet eden eleştiriler olarak görmek gerekmektedir. Kürtler, Aleviler ve dindarlar gibi mağdur edilmiş toplumsal kesimlerin insan hakları, demokrasi, çoğulculuk ve özgürlük bağlamında dile getirdikleri düşünce ve talepler, bölücülük olarak değil, onları bir arada yaşama iradesini güçlendiren özgün söylemler olarak anlamak lazımdır. Bunun için de bölücülük klişesinin sığlığından, iğfal ediciliğinden ve ötekileştiricilinden düşüncelerimizi ve ruhlarımızı arındırmamız gerekmektedir.

Yenişafak, 22.09.2009
 

Erdoğan açılıma nereden başlamalı?

Derinlerde pişirilen “zehirli aş”ın her kesimden alıcısı var.

Kürtler arasından birileri çıkıp aynı ulusalcı saçmalıkların Kürtçesini tekrarlayabiliyor ve Kemalistlerle ittifak önerebiliyor.

Ülkücüler ile  “Türkiye’ye özgü sosyalistler” de aynı ulusalcı tezleri “tam bağımsızlık” veya “anti-emperyalizm” sosuna bulayıp servis yapıyor.

Üstelik bu fikirlerin nasıl ve hangi odaklarca kotarıldığı “andıç”larla, “lahika”larla ortaya serildiği, görevi bu iş için bilgisayar başında dezenformasyon yapmak olan insanların istihdam edildiği öğrenildiği halde.

***

Dünün, 28 Şubat’ın mağdurlarının bugünkü haline bakın.

İslamcılara fatura edilmek istenen Danıştay Davası’nın yeniden açılmasını eleştiren İslamcı için ne düşünürsünüz?

Ya Cumhuriyet mitinglerine öncülük eden, dindarları kreşlere kadar izletip fişleten laikçi darbecileri öven bir dindar için?

Darbe tezgahlama iddiasıyla yargılanan Ergenekon sanıklarını kahraman gibi göstermeye çalışan darbe mağduru için?

“Dünyada her çeşit insan var, mümkündür” diyelim.

Peki bütün bunlara ifade alanı açan söz konusu kesimin başlıca yayın organı ise?

***

İlginç, değil mi?

Bir camia, göz göre göre kendilerine komplo kurup işlemedikleri bir cinayeti üstlerine yıkmaya çalışanları öven fikirlere yer verebiliyor.

O camiadan pek çok kişi de, daha dün Refah-Yol’u “irtica” bahanesiyle iktidardan indirip ülkeyi soyan odağın bu kez de “Akepe ülkeyi satıyor” türünden ulusalcı propagandasına inanmış gibi yapabiliyor.

Daha vahimi belki de gerçekten inanıyor.

***

Ama ondan da kötü veya trajikomik olanı da var.

Ergenekon’a karşı bir ölüm kalım mücadelesi veren Ak Parti’de de aynı hastalık var.

Onda da darbecilerle aynı  ittihatçı zihniyeti ve yine o darbecilerin ürettiği propaganda amaçlı saçma sapan fikirlerin pek çoğunu paylaşan unsurlar az değil.

***

Ak Parti içinde de:

bugüne kadar kendi partilerinin attığı demokratikleşme adımlarını hiçbir biçimde anlamayan;

siyasi mücadele içinde oldukları  odaklarla aynı zihniyeti paylaşan;

açıkça dile getiremese de “Memleket satılıyor”, “Kürt Açılımı zararlı”, “Alevi açılımı yanlış” diye düşünen;

şartlar başka türlü gelişseydi rahatlıkla CHP veya MHP’de de bulunabilecek çok kişi var.

En iyimser ifadeyle bir “kafa karışıklığı” durumu söz konusu.

Derin propagandanın gücü mü dersiniz, devletçi damarın açığa çıkması mı, resmi ideolojinin muhafazakarlık kisvesiyle tezahürü mü, yoksa basitçe basiretsizlik mi, ama böyle bir sorun var.

Ve bu sorun, parti üst düzey yöneticilerinde, tabanda ve hatta partiye strateji önerenler arasında bile mevcut.

***

Bu ülkede her kesim derin propagandayla az veya çok enfekte olmuş durumda.

Şimdi Ak Parti Hükümeti, Türkiye’nin seksen yıldır kanayan derin bir yarasına neşter vurmaya hazırlanıyor.

Ve bunun için tereddütleri gidermeye çalışıyor.

Ama kendi içindeki ittihatçı veya ulusalcı hastalığı  tedavi etmeden bunu yapması mümkün değil.

***

Ak Parti eğer sorunu çözecekse kendisinden başlamalı.

“Demokratik Açılım”ın çözüm getireceğine önce kendi parti örgütüne anlatmalı.

Parti örgütü derken “yukarıları” kastetmiyorum.

Dışı muhafazakar demokrat ama içi statükocu ve bürokrat olan “devlet tecrübesine sahip” üyelerine bu yaştan sonra demokratik açılımı anlatamaz.

Onlar dikkatle dinleyip hak veriyormuş gibi yaparlar, ama her fırsatta reform iradesini çürütmeye çalışırlar. Üstelik bunu çoğu kez farkında bile olmadan devletçi refleksle yaparlar.

Ak Parti onlarla hiç  zaman kaybetmeden, tabanına yönelmeli.

Derin propagandanın kirini silmeye oradan başlamalı.

Ancak ondan sonra “Milli Görüş”çüsünden Kürt’üne, ülkücüsünden solcusuna kadar diğer kesimlere söyleyeceği sözü olur.

Star, 22.09.2009
 

 

Türk ırkçılarının inandığı yalanlar (I)

Türkiye’de ırkçılık eskiden marjinal bir görüştü. Milliyetçilerin hemen hepsi, Türkiye vatandaşlarını “Türk soylular” ve “ötekiler” diye ayırmaz, aksine “etle tırnak gibiyiz” diyerek yapıştırmak, asimilasyon yoluyla da olsa tek bir “kardeşlik” potasında eritmek isterdi.

Son zamanlarda ise durum değişmeye başladı. Kürt kimliğinin asimile olmayışı karşısında ezberi bozulan, PKK terörü karşısında ise (biraz anlaşılır şekilde) tepesi atan milliyetçiler arasında Kürt düşmanı bir ırkçılık başgösterdi. Bunun sadece “ milliyetçi” denince akla gelen klasik adreslerde değil, Nişantaşı’nda veya Kordonboyu’nda çağdaş çağdaş gezinirken askeri darbe yolu gözleyen kimi “Beyaz Türkler” arasında da yaygınlaştığını biliyorum.

Düşünce kuruluşu SETA’nın geçenlerde açıkladığı önemli araştırma, bu eğilimin artık “marjinal” demeyi çoktan aştığını gösteriyor. “Bir Kürt ile yakın arkadaş olabilir misiz” sorusuna “hayır” cevabını veren “Türk” oranı yüzde 20’yi buluyorsa, karşımızda ciddi bir sorun var demektir. (Aynı sorunun tersine “hayır” cevabı veren “Kürt” oranının sadece yüzde 7’nin altında olması ise, Türk ırkçılığının Kürt ırkçılığının önünde gittiğinin göstergesi.)

Her ırkçı gibi Türk ırkçıları gibi “öteki”nden nefret etmek için yalanlara ihtiyaç duyuyor. Bunları da seve seve servis eden adamlar geziyor ortada. Bunlardan biri, emekli general Osman Pamukoğlu. Son zamanlara tutturdu, “Kürtler Çanakkale’de savaşmadı” diye. Demek istediği belli: Kürtler her zaman haindi, bu memlekete bir hayırları olmadı.

Ben, bu konuya ilgi duymuş, onun için de oturup epey araştırıp bir kitap yazmış biri olarak söyleyeyim: Söz konusu propaganda, bir yalandan ibarettir. Kürtler, hem Birinci Dünya Savaşı’nda hem de Milli Mücadele’de Türklerle birlikte omuz omuza, kahramanca savaşmıştır.

Kürt tarihi konusunda dünyadaki en önemli bir kaç uzmandan biri olan David McDowall, Birinci Dünya Savaşı’na dair şunu yazar:

“Kürtler Osmanlı ordusuna kayda değer bir insan gücü sağladılar. Binlerce Kürt asker, Sarıkamış’taki Üçüncü Ordu’da ve diğer cephelerde hayatını kaybetti. Doğal olarak, düzenli orduda görev yapmaya karşı genel bir gönülsüzlük vardı, ama bu durumda bile, çoğu silah altına girdi. Bölgedeki (doğu Anadolu’daki) Osmanlı kuvvetlerinin büyük bölümü Kürtlerden oluşuyordu .” (A Modern History of the Kurds, s. 105)

“Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi” kitabının yazarı Wadie Jwaideh de şu bilgileri verir:

“Merkezi Elazığ’daki Murat Suyu yakınlarında bulunan 11. Fırka (Tümen) ve merkezi Musul’da bulunan 12. Fırka tamamen Kürtlerden oluşuyordu. Ayrıca Erzurum’da konuşlanmış 9. Fırka’nın ve Sivas’ta konuşlanmış 10. Fırka’nın asker ve subaylarının çoğu Kürt’tü. Dahası Kürtler, çok sayıda sınır birliği, jandarma ve güvenlik güçleri ile birlikte 135 yedek süvari bölüğünü de oluşturmuşlardı. Güney Mezopotamya’daki Şuaybeh muharebesinde yer alan Şeyh Mahmud’a ve diğer Kürt liderlere bağlı çok sayıda gönüllü de (Osmanlı’nın) cihat çağrısına olumlu yanıt vermişti .” (Jwaideh, s. 242)

Dikkat ederseniz Kürtlerin çoğu Doğu Anadolu’da savaşmıştı, çünkü Osmanlı devleti dört bir cephede çarpışıyor ve her bölgedeki birliklerini oraya en yakın vilayetlerden topluyordu. Çanakkale’deki askerler arasında Kürt oranı az ise, bundandır. Kaldı ki araştımacı-yazar Emine Uçak’ın “ Çanakkale Savaşı’nda Kürt Civanlar” adlı önemli kitabında gösterdiği gibi, orada da nice Kürt şehid olup toprağa düşmüştür. Bir hilal uğruna…

“Ramazan bayramınız mübarek olsun” diyerek burada keseyim. Devamı, Çarşamba’ya.

Star, 21.09.2009

Üniversite ve okul

Okulların ve üniversitelerin açılma sezonuna girdiğimize göre, önümüzdeki haftalarda eğitim-öğretim sorunları daha sık konuşulacak.
Demek ki, bu meselede öteden beri yapıla gelen temel bir yanlış da tekrarlanacak: İlk ve orta dereceli eğitim-öğretim ile üniversite öğretimini aynı kategoride görmek.

Türkiye’de üniversitenin başlı başına bir araştırma ve öğretim kurumu olmak yerine, orta dereceli öğretimin devamı olarak görülmesi, çocuklarını “hayata hazırlamak” isteyen ebeveynler söz konusu olduğunda, mevcut sistem içinde mazur görülebilir. Çünkü, bu sistem eğitim-öğretimde orta dereceden sonrası için bir ayrım yapmayıp “üniversite” olarak adlandırdığı kurumların hepsini bir tür iş bulma kurumu olarak takdim ede gelmiştir. Ne var ki, “üniversite mezunu” olmanın iş bulma garantisi anlamına gelmediği artık iyice belli olduğu halde, sistem “iş”e yönelmek isteyenlerin talebine cevap verecek şekilde üniversite ile yüksek okulları ayırmamakta halâ ısrar ediyor.

Meselenin çok önemli başka bir yanı da, devletin eğitim-öğretime yüklediği işlevle ilgili. Yüksek öğretim söz konusu olduğunda, evet, mevcut sistem az-çok bilimsel araştırmaya da eleman yetiştiriyor ve insanların iyi-kötü meslek edinmelerini de sağlıyor, ama bunlar onun birer yan işlevi gibi. Evet, “yan işlev”, çünkü sistemin asıl işlevi tek tip insan yetiştirmek. Hangi bilimsel disiplinde veya hangi meslekte “yetişmiş” olursa olsun, herkesin aşağı yukarı aynı şekilde düşündüğü bir toplum tasavvuru yani.

Geçenlerde bir arkadaşım, “bu eğitim sisteminin başarısız olduğunu söyleyenler yanılıyor, gerçekte bu sistem çok başarılı” demişti. Ben de aynı kanaatteyim, mevcut sistem farklı insan yetiştirmeme konusunda gerçekten de çok başarılı. Nitekim, bu sistemden “meczuplar”, “gafiller”, “iç düşmanlar” çıkıyor, ama farklı görüşteki yurttaşlar çıkmıyor. Çünkü, sistem farklılığın kendisini meşru görmüyor.

Bu sistem “Herkes Türk olsun”, Türk-olmayan olmasın istiyor. Herkesin devleti takdis etmesini, onun her yaptığında vatandaşların idrak edemeyecekleri bir hikmet olduğuna inanmasını sağlamaya çalışıyor. “Türk devleti”ne en büyük tehdidin çoğulcu-demokrasi olduğunu söylüyor, bu arada tek-parti yönetiminin “asr-ı saadet”inden çok-partili rekabetçi siyasete geçilmesini akla gelebilecek en büyük felâketlerden biri olarak görüyor, gösteriyor.

Bundan daha büyük başarı mı olur?…

Ama dikkat ediniz, bu başarı sadece ilk ve orta eğitim sisteminin başarısı değildir. Bu, aynı zamanda yüksek öğretimin -”üniversite”nin- de başarısıdır. Çünkü, Türkiye’de yüksek öğretim de ilk ve orta öğretimle esasta aynı amaçlara hizmet edecek şekilde düzenlenmiştir. Bu amaçlar arasında “bilimsel araştırma”nın marjinal de olsa bir yeri vardır ama anayasal sınırları “rejime sadakat”le çizilmiş olan -dolayısıyla özgür olmayan- bir araştırma etkinliğinin ne ölçüde “bilimsel” olabileceğini varın siz tasavvur edin.

Doğrusunu söylemek gerekirse, temel felsefesi aynı olduktan sonra, yüksek öğretimde üniversite ile diğerleri arasında ayrım yapılıp yapılmamasının da bir önemi yoktur. Çünkü, aslında hepsi de “okul” olan bu farklı yüksek öğretim kurumlarından mezun olanları karakterize eden meslek veya disiplin farklılıkları değil, fakat aşağı yukarı aynı devletçi-ulusçu siyasi değerlerle endoktrine olmuş olmalarıdır.

Sistemin arada sırada “imalât hataları” vermesi onun mahiyetini teşhis konusunda bizi yanılgıya düşürmesin. Çünkü, bir sistem kazara ürettiği sonuçlarla değil tipik mamulâtıyla tanımlanır.

Star, 19.09.2009
 
 

Rahatsız olmamayı öğrenmek

Melih Gökçek Bahçelievler’de içki anketinden vazgeçtiğine göre, bu konuyu artık kapamak gerektiğini düşünebiliriz.Ama kapamadan önce, dönüp dönüp gündeme gelen şu içkiden rahatsız olma meselesi üzerinde biraz daha düşünmekte yarar var.

Yakınlarında içki içilmesinden rahatsız oluyorlar. Ve bunu da yasaklama ya da kısıtlama için son derece haklı bir gerekçe olarak görüyorlar.

Oysa farklı olan ve farklı yaşayanlar karşısında rahatsız olmaya, haklı bir gerekçe değil, olsa olsa rahatsız olanın kusuru olarak bakmayı denemeliyiz bir de…

Zira bu rahatsız olmanın sonu yok ve ne geliyorsa başımıza, kendisinden farklı olanın karşısında rahatsız olmamayı becerememekten geliyor.

Sokaktaki “Atatürkçü” kadın, sokakta yanından yürüyen türbanlı kadından; onun kendisiyle aynı markette, aynı kafede kendisiyle yan yana bulunmasından, plajda haşemasıyla boy göstermesinden rahatsız oluyor.

Buna karşılık bazıları da semtlerinde sevgililerin el ele göz göze dolaşmasından, parkta öpüşmesinden, göbeğini açık bırakan pantolon giymesinden, evli olmayan çiftlerin bir arada oturmasından, ulu orta içki içmesinden rahatsız oluyor.

Hacca gidenler havaalanında önünden geçtikleri panodaki bikinili kadın fotoğrafından rahatsız oluyor; ertesi yıl aynı panoya başörtülü bir kadın konduğunda bu defa da öbürleri rahatsız oluyor.

Ve herkes de duyduğu rahatsızlığı yasaklama için haklı bir gerekçe sanıyor.

“Sorunlara hem özgürlükleri hem de huzuru koruyan cevaplar bulmak siyasetin en can alıcı görevidir; günümüz siyasetçileri, toplumların hiçbir bakımdan homojen olmadığı bu çağda bu konuda çok daha yaratıcı olmak, yeni çözümler bulmak durumundadır” demiştim geçen yazımda.

Ne var ki, siyasetçinin, hukukçunun bulabileceği çözümlerin de bir sınırı vardır. Her şeyi sadece hak-hukuk temelinde çözemez ve öyle yaşayamayız.

Bundan ötesi bir arada yaşayan insanlara kalır…

Olgun bir toplum olup olmamaya bakar..

İnsanlar haklarını ya da özgürlüklerini kullanırken içinde yaşadıkları toplumla ve dünyayla ilişkilerinin kötüye değil, iyiye gitmesini isterler.

İşte bu noktada empati devreye girer. Özgürlüklerinizi kullanırken başkalarının ne hissettiğini, sizi nasıl algıladığını, sizin için neler hissettiğini kaale alırsınız. Buna göre kendinizi gönüllü olarak sınırlarsınız. İfade özgürlüğünü hiçbir empati duygusu olmaksızın, kıra döke kullanmanın hukuki bir bedeli yoktur ama, manevi bedelleri vardır.

Olgun bir toplum, bireylerin özgürlüklerini empatiyle birlikte kullanabildiği toplumdur.

Ama olgun bir toplum aynı zamanda, kendilerinden farklı olanla karşılaştıklarında bu farklılıklardan rahatsız olmamayı öğrenebilmiş bireylerin oluşturduğu toplumdur.

Panolar Savaşı patlak verdiğinde “Neden bazı insanlar bunu bir türlü yapamıyor? Neden her şeyden bu kadar çabuk rencide olup kendini saldırıya uğramış hissediyor” diye sormuş ve kendimce şöyle cevap vermiştim:

Çünkü insanların çoğu yaşadığı toplumu kendisine benzetmeye çalışıyor. Hepsi toplum mühendisliğine soyunmuş, dolayısıyla da öteki mühendislerin projelerine hoşgörü gösteremiyor.

Mahallesinde açılan içkili lokantayla, bikinili ya da tesettürlü panoyla, yanından geçen türbanlıyla saldırıya uğrayan şey onun bireysel inanç ve bireysel kimliği değil, toplum tasavvuru. Saldıran şey de öteki toplum modelinin sancağı.

 Panoda bikinili kız fotoğrafını gören hacı, muhafazakâr toplum tasavvurunun yaralandığını; türbanlı kızı gören çağdaşlarımız da laik toplum tasavvurunun saldırıya uğradığını hissediyor.

O yüzden de başını çevirip görmezden gelemiyor, aldırmazlık edemiyor. Beğenmese de katılmasa da “bana ne” deyip geçemiyor.

İşte böyle olduğu için de her farklılık kriz yaratmaya aday bir gerginlik noktası olarak yaşanıyor.

Ve yine böyle olduğu içindir ki kamusal alan dediğimiz ve hepimize ait olan alanda herkes için yeteri kadar yer olmasına rağmen, gücü yeten öbürünü silip atmaya, dışlamaya ve o alana tek başına hakim olmaya çalışıyor

Değişen güç dengelerine göre, dışlanan değişiyor.

Ama kavga hiç bitmiyor.

***

Hepimiz yaşadığımız toplumun tümünü kapsayan ve merkezinde kendimizin olduğu bir toplum modeline ve onun projesine sahip olduğumuz sürece, bu projenin başkalarının projeleriyle çatışması, sürtüşmesi; acılar, hüzünler ve sonunda yasaklar zorbalıklar üretmesi kaçınılmaz.

Toplumsal barıştan, kardeşçe bir arada yaşamaktan söz ediyorsak; ilk işimiz o koca projelerden kurtulmak olmalı gibi geliyor bana. Proje yapacaksak, kendimiz için yapmalıyız. Bireysel olarak kendi kişiliğimizi geliştirmek, kendi geleceğimizi kurmak, kendimizi gerçekleştirmek için… Gücümüzü ve enerjimizi başkalarının hayatını değil, kendi hayatımızı dönüştürmek için kullanmalıyız.

O zaman, birçok şeyden daha az rahatsız olduğumuzu göreceğiz. Rahatsız olduğumuz ender zamanlarda da minik bir baş çevirmesi ya da omuz silkmesi yetecek “sorun”umuzu çözmeye.

Bugün, 18.09.2009

Basın özgürlüğü üzerine

0

Basın özgürlüğü, bütün demokratik ülkelerde temel özgürlükler arasında yer alır. Genellikle sivil özgürlükler kategorisine dahil edilir. Kendi başına felsefî temellere sahip bir hak olmaktan ziyade diğer hak ve özgürlüklerin bir türevidir.

Basın özgürlüğünün iki boyutu olduğu söylenebilir. İlk boyut, gazetecilerin kamuyu ilgilendiren olayları takip edip haber haline getirme hakkıdır. Gazetecilerin bunu yaptıkları için baskı altına alınmaması, kınanmaması, haber kaynaklarını açıklamaya zorlanmaması, taciz edilmemesi gerekir. Gazetecilerin serbestçe mesleğini icra edebilmesi aynı zamanda toplumun ne olup bittiğinden haberdar olması için de gereklidir, zira vatandaşların kamusal iş ve işleyişlerden haberdar olma hakkı vardır. İkinci boyut, yayın organlarının ülkedeki olaylar hakkında yorum yapmalarının serbest olmasıdır. Gazete yazarları perspektiflerine ve birikimlerine bağlı olarak, kamusal olay ve olguları, özellikle devlet harcama ve icraatlarını, dilediği gibi yorumlayabilmelidir.

BİR GAZETE KAPATILDI HABERİNİZ VAR MI?

Medyanın serbestçe çalışmasının bazı yan sonuçları vardır. En mühimi iktidarların denetlenmesidir. İktidar güçleri (politikacı ve bürokratlar, onlarla iş yapan işveren ve işçi sendikaları) sahip oldukları kamusal gücü ve kontrol ettikleri kamusal kaynakları kişisel veya dar sekteryen çıkarlar için kullandıklarında bunun gizli kalmasını isterler. Medyanın gelişmeleri halka duyurması bunu engeller. Bundan korkan iktidar sahipleri daha dikkatli davranma ve hem yasal hem ahlaki sınırlar içinde kalma mecburiyeti duyarlar. Böylece medya bir anlamda iktidar odakları üzerinde bir denetim işlevini yerine getirmiş olur. Bundan dolayı iktidar odakları dürüst medyayı sevmezler. Medyayı müttefikleri haline getirmeye veya susturmaya çalışırlar. İktidar odakları sadece maddi menfaatler için değil aynı zamanda manevi menfaatler adını verebileceğimiz şeyler için de medyayı kullanmaya çalışırlar. Bir ideolojinin topluma empoze edilmesi, bir fikrin susturulması, bir azınlığın bastırılması vs. için medyayı devreye sokarlar.

Bununla beraber medyanın her zaman sütten çıkmış ak kaşık gibi olmadığı da malumdur. Kamu gücünü denetlemekle mükellef bir organ olan medyanın kendisi de bir kamusal güçtür ve bu kamusal gücün de istismar edilmesi, yasalara ve ahlak kurallarına aykırı şekilde kullanılması mümkündür. Sınırsız siyasi gücün yozlaşmasının kesin olması gibi sınırsız medya gücü de yozlaşmaya mahkumdur. Medya gücü de denetlenmelidir. Burada mesele bu denetlemenin kim tarafından, kim adına ve nasıl yapılacağıdır. Medyanın denetlenmesini siyasi güce emanet etmek kediye ciğer emanet etmeye benzer. Bu ikisi arasındaki ilişki eninde sonunda bunların birbirine eklemlendiği ve birlikte halkın aleyhine kumpas çevirdiği bir ilişkiye dönüşür. O yüzden, denetleme işi birey hak ve özgürlüklerini korumak için ve hukuk aracılığıyla yapılmalıdır.

Türkiye tarihi basın özgürlüğü ihlalleriyle, sansür dönemleriyle doludur. Basın özgürlüğüne en büyük tehdit, doğal olarak, daha çok, devlet iktidarından gelmektedir. Ancak, basın özgürlüğü ihlallerini eleştiren bazıları ne yazık ki bu konuda bir çifte standart içindedir. Sansürcülüğü eleştiren yazılarında Osmanlı döneminden, Menderes döneminden ve bugünden bahsetmekte fakat tek parti yönetimi dönemini görmezden gelmektedir. Oysa, Menderes dönemindeki basın özgürlüğü tek parti yönetimindekinden çok daha fazlaydı. Bununla beraber bu çifte standartlılığın tek bir kesime mahsus olmadığını da belirtmek gerekir. Herkes kendisine bir yanlış yapılınca feryadı basmakta, ama başkalarına yapılan yanlışı ya görmezden gelmekte ya da teşvik etmektedir. Daha geçenlerde Günlük gazetesi kapatıldı. Kimse farkına varmadı. Meslek kuruluşları bile basın özgürlüğü çağrısı yapmadı. Basın özgürlüğü olacaksa herkes için olmalı ve basın özgürlüğü talep edenler de onu bir imtiyaz olarak kendileri için değil bir hak olarak herkes için talep etmelidir. İktidarlar basın özgürlüğünü değişik yollarla engelleyebilirler. Kontrol ediyorlarsa yasama organından kanunlar geçirerek medyanın hareket alanını sınırlayabilirler. Devlet bürokrasisini gazeteler ve gazetecilere saldırtarak medyanın sesini kesmeye çalışabilirler. Hoşlarına gitmeyen gazeteleri batırmak için mali ve idari yollara başvurabilirler.

AHLAK VE MESLEK STANDARTLARININ YÜKSELTİLMESİ MESELESİ

Doğrusu Doğan grubunun gazetecilik anlayış ve tatbikatının meslek ve ahlak standartlarına uygun olduğunu söylemek hayli zor. Bu grubun demokrasi ve insan hakları karnesi de hayli zayıf. Kritik zamanlarda silahlı bürokratların yanında seçilmişlere karşı saf tuttuğu biliniyor. Birey haklarını ihlal etmekte hiç çekingen değil. Sahip olduğu büyük gücü kullanarak linç kampanyaları düzenlemekte çok mahir. Ahmet Kaya’yı ağır çekim katleden bu yayın grubu. İki tanınmış gazeteciyi ve bir insan hakları savunucusunu andıçlayarak hayatlarını tehlikeye atan; şimdi sağlam bilgiye dayalı habercilik çağrıları yapmasına rağmen asparagas, uydurma, karalayıcı haberciliğin en vahşi örneklerini sergileyen grup da bu. Grup son yıllarda basının fonksiyonunu tersine çevirmiş vaziyette. Halkın haber almasını değil almamasını sağlamak için çırpınmakta. Bunu yapmakta işi o kadar azıttı ki, sadece bu grubun yayın organlarını takip edenlerin Türkiye’de olan bitenler hakkında tam ve sağlıklı bir bilgiye sahip olması neredeyse imkansız. Grubun “amiral gemisi” Hürriyet gazetesinin ülkenin bir ucundan diğerine “insan hakları treni” yürütmesi de çok ironik. Bir arkadaşımın dediği gibi, Hürriyet’in insan hakları treni yürütmesi Banu Alkan’ın tesettür defilesi düzenlemesine benziyor.

Bütün bunlara rağmen gruba kesilen astronomik ceza, basın özgürlüğüne maliye bürokrasisini kullanarak darbe indirme ihtimalini gündeme getiriyor. Bunu söylerken grubun işlemlerinde hiç usulsüzlük yapmadığını iddia etmiyorum. Tersine, ceza gerektiren usulsüzlükler olduğuna dair kuvvetli deliller var. Ancak, böyle bile olsa takdir edilen cezanın astronomik olması kolay kolay izah edilemez. Kamuya yansıyan bilgilere göre ceza, grubun piyasa değerini çok aşmaktadır. Bunun anlamı grubun, bir değişiklik olmazsa, batacak olmasıdır. Bu, elbette, arzu edilecek bir şey değildir. Sadece basın sektörü için değil bütün sektörler için mali mevzuat gözden geçirilmeli ve bu tür anormalliklerin yolu tıkanmalıdır. Medyanın yanlışları bir grubun batması-batırılmasıyla değil, söz konusu grubun ve genel olarak medyanın kendi içinde ahlak ve meslek standartlarının yükseltilmesi için yapılacak mücadeleyle ve insan haklarının medyaya karşı daha kuvvetli bir hukuki koruma altına alınmasıyla düzeltilebilir.
 
Zaman, 18.09.2009
 

 

Menderes de Demokrasi de Yaşıyor

Menderes, Zorlu ve Polatkan’ı 1961 sonbaharında astılar. Yaptılar bunu… Hukuku, demokrasiyi, milli iradeyi iğfal ederek yaptılar. Bunu yapanların ülkesinde yaşadık, kurdukları rejimi, yaptıkları anayasayı içimize sindirerek yaşadık hem de… Bir başka zorbanın gelip kendi düzenini kurmasına kadar…

Ama 27 Mayıs’ın siyasi elitler üzerindeki etkisi daha farklı oldu. Onları ürkek, hatta korkak yaptı. Menderes ve arkadaşlarının kaderlerini paylaşmaktansa iktidarı paylaşmaya hazır, vesayete razı oldular. İdamların hemen ardından Demokrat oyları toplayan AP ve YTP, siyasetin sınırlarını çizmeye kalkışan darbecilere boyun eğip CHP ile koalisyona ve Ali Fuat Başgil’in cumhurbaşkanlığı adaylığından çekilmesine ‘evet’ deyince iş bitti, 27 Mayıs vesayet rejimi başladı.

Bu noktadan sonra, görünüşte ‘demokrasi oyunu’ oynanırken arka planda askerin iktidarının sürdürülebileceği anlaşılmıştı. Asker, ‘normal anayasal düzen’de bile ‘iktidar’ olabileceğini görmüş, siyasetçi (tabii ki temelde DP çizgisinde olan merkez sağ siyasetçi) de idare-i maslahatı öğrenmiş, iktidar olmak yerine iktidarmış gibi davranmayı tercih etmiştir. Açıktır ki 27 Mayıs’la kurulan vesayet rejiminde siyasi iktidar yol, su, elektrik işlerinden sorumludur. Bu işin ‘mühendisliği’ de zaten sahibindedir, Süleyman Demirel…

1957 seçimlerinde % 50’ye yakın oy almış bir partinin önde gelenleri asılırken halktan hiç tepki gelmemesi çokça eleştirildi. Seçimlerde git oy ver, sev, hem de coşkuyla sev, yücelt; eşkıyalar gelip basınca Meclis’i, asınca sevdiklerini sesini hiç çıkarma. Anlaşılması zor bir hikâye.

Sonuçlar çıkarıldı bundan. Bir yandan, halkın ‘koyun gibi sessiz’liği cesaretlendirdi darbecileri. Halkın her zulmü sineye çekeceğinin işareti sayıldı. Öte yandan da siyasetçiler ‘bugün arkasından gelenlerin, yarın bir düdük çalındığında darmadağın olacağını’ düşündü. Bu ‘arkasızlık’ hissi de siyasetçileri ‘eyyamcı’ yaptı. ‘Arabayı devirmemeyi’, günü idare etmeyi siyaset sandılar; milli irade uğruna kimseyle dalaşmamayı marifet bildiler.

İki çıkarsama da yanlıştı. Menderes ve arkadaşları asılırken halkın sokağa çıkamamasında şaşılacak bir şey yoktu. Halk, ‘devlet’ini biliyordu; devletin nasıl bir zulüm makinesine dönüşebildiğinin şahidiydi halk. Menderes ve arkadaşlarını bir yılı aşkın bir süre ‘yargılama’ adına zulmeden devletin sokağa çıkan demokratlara nasıl davranacağı belliydi.

Ama en önemlisi halk, 14 Mayıs’ta devleti ele geçiren bürokratik baskı mekanizmasını nasıl yola getireceğini, ortadan kaldıracağını anlamıştı; sandıkla. En güçlü olduğu, devletin azgın otoritesini karşılayacağı tek yer sandık, yani demokrasi.

1961 seçimlerinde de yaptı bunu hemen. Darbecileri destekleyen, gerdeğe hazırlanan bir damat gibi iktidara hazırlanan İnönü’nün CHP’sine dersini vermiş, yine onu iktidar yapmamıştı. Darbeciler silah zoruyla başbakan yaptılar İnönü’yü, ama kimin yaptığı belliydi artık. Uzun, çok uzun siyasi hayatında hiç halkoyuyla iktidar olamayan bir İnönü…

Yani halk, 17 Eylül’de sokaklara fırlamadı ama bir daha da darbelere ve darbecilere yakın duranları iktidar yapmadı. Demokrat görünüp halkın oyunu çelenleri de iktidarda fazla tutmadı.

Yani bu ülkede ‘derin halk’, ‘derin devlet’i demokrasi yoluyla dizginlemeyi ve de tasfiye etmeyi zamana yaydı. Şimdi işin sonuna erdi. Ergenekon, işte taa 1960’ta kalan bir hesabın görülmesinden başka bir şey değil.

50. yılında 1960 darbecilerinden hesap sormaya siz de hazır mısınız?
 

Zaman, 18.09.2009

Doğan’ın siyaseti, hükümetin siyaseti

Hükümetin 2004 yılı başındaki meşhur “Uzanlar operasyonu”nu herhalde hatırlıyorsunuzdur. O zaman rakip medya gruplarının, bu arada Doğan Medya Grubunun, bu operasyonu eleştirmek şöyle dursun, aksine desteklediklerini de hatırlıyor olmalısınız.

O zaman Dünden Bugüne Tercüman’da şöyle yazmıştım: “(B)u olayın gösterdiği ve gözümüzü açması gereken asıl şey, özgürlükler karşısında devletin icabında ne kadar keyfi davranabileceği, isterse veya uygun bir bahane bulursa hak-hukuk tanımayabileceği ve üstelik bunları pervasızca yapabilmek için ihtiyacı olan toplumsal onayı pekalâ devşirebilecek maharete sahip olduğudur. (…) Bu olay, Türkiye’de devletin istediği zaman istediği kişinin mal-mülküne el koyabileceğini, bunu ‘meşru’ olarak yapmasına imkân veren yasal mevzuata az çok sahip olduğunu, bu yolda basın-yayın araçlarını bile rahatça devletleştirebileceğini ve toplumu da ‘ne yapalım, bunlar namussuz’ diyerek uyutabileceğini gösterdi.”

Doğan Medya Grubuna kesilen astronomik vergi cezasının “yasalara uygun” olduğu ileri sürülebilir. Muhtemelen öyledir. Vergi mevzuatımız neredeyse “müsadere” niteliğindeki böyle bir cezalandırmaya imkân veriyordur. Pek muhtemeldir ki, Doğan grubu bürokrasisi de -belki de gruplarının muazzam gücüne güvenerek- buna zemin hazırlayan ciddi usulsüzlükler yapmışlardır. Ama yine de, bu cezanın bir süredir hükümetle Aydın Doğan arasında yaşanan yüksek gerilimle tamamen ilgisiz olduğuna kim inanabilir?…

Yine denebilir ki, bu işte hükümetin dahli yoktur, bu tamamen maliye bürokrasisinin “işgüzarlığı”nın, siyasi iktidara yaranmak istemesinin, belki de “kraldan fazla kralcılığı”nın eseridir. Öyle bile olsa, ortada yine ciddi bir “kamu yönetimi sorunu” var. “Kamu yararı”nın tarafsız izleyicileri olması gereken bürokratların böyle bir gösteriye ihtiyaç duymalarının hükümetin genel tutumundan büsbütün bağımsız olduğu söylenebilir mi?…

Hükümetin artık şunu anlaması gerekiyor: (1) Çoğulcu bir medya demokrasi için vazgeçilmezdir. (2) Çoğulculuğun kimi unsurlarının “kötü niyetli” olması çoğulculuktan beklenen işlevin gerçekleşmesini kendiliğinden engellemez. Bazan “kötü niyetle” de olsa hükümetlere yöneltilen bir eleştiri özünde doğru ve “kamu yararı”na olabilir. Ayrıca, gruplar arasındaki rekabet, rakiplerin niyetinden bağımsız olarak, bazı gerçeklerin ortaya çıkmasına yol açarak kamunun aydınlatılmasına hizmet edebilir.

Doğan grubunun izlediği medya-siyaset ilişkisinde, elbette, ahlâki bakımdan olduğu kadar “kamu yararı” bakımından da yergiyi hak eden yanlar var. Bu grubun özellikle son iki-üç yılda çok kötü bir demokrasi sınavı verdiğini kim inkâr edebilir? Yine de bu durum ne hükümete kamu otoritesini bir medya grubunu çökertmek üzere kullanma hakkı verir, ne de kamu bürokrasisinin “partizan” saiklerle davranmasını meşrulaştırır.

Kaldı ki, medya gruplarının hükümetlerin “yoldaş”ı veya “hasmı” gibi davranma eğilimine girmeleri hükümetlerin tutumundan büsbütün bağımsız da değildir. Bu eğilimi doğuran, biraz da, hükümetlerin medyaya karşı “ödül-ceza” politikası izlemeleridir. Onun içindir ki, basın-yayın organları hükümetlerle “iyi geçinmek” zorunda hissediyorlar ki bu kendi başına büyük bir problemdir.

Star, 17.09.2009
 

Doğan Grubu efsanesi

Ben, Star’daki yazılarımın yanı sıra, 2006 yılından bu yana bir başka gazetede daha köşe yazarlığı yapıyorum. Geçen yıla kadar adı Turkish Daily News idi, o zamandan beri de Hürriyet Daily News. Adından da anlayabileceğiniz gibi Hürriyet bünyesine bağlı ve Doğan Grubu’na dahil bir gazete bu. Zaman Grubu’nun çıkardığı Today’s Zaman ile birlikte Türkiye’nin İngilizce dilde yayın yapan iki günlük gazetesinden biri.

Peki ben ne yazıyorum Doğan Grubu’na ait bu İngilizce gazetede?

Star’da ne yazıyorsam onu, hatta daha fazlasını. Özellikle de, “İslamcı” ve “laik” kelimelerini duyunca, birincisinin otoriter ötekisinin ise demokrat anlamına geldiğini sanmaya epey eğilimli olan Batılılar’ın “algı bozukluğu”nu düzeltmeye çalışıyorum. Türkiye’deki nev-i şahsına münhasır laikliğinin matah bir şey olmadığını, bunu temel alan Kemalizm’in otoriter ve anti-demokrat bir ideoloji olduğunu anlatıyorum. Hemen her hafta CHP’ye, Anayasa Mahkemesi’ne, Yargıtay’a, siyasete burnunu sokan generallere, ulusalcılara, Ergenekonculara, artık Allah ne verdiyse mevsimine göre her türlü “ laikçi”ye verip veriştiriyorum. 367 tezgahı ve kapatma davası sırasında AK Parti’yi öyle-böyle savunmadım. Nitekim yazılarımı okuyan kimi Beyaz Türkler’den gazete yönetimine “böyle Akepe yanlısı şeriatçılara nasıl yazı yazdırırsınız, Batılıları kandırmasına nasıl izin verirsiniz” diye öfkeli mesajlar geldiğini de biliyorum.

Buna rağmen bugüne dek bir kez bile bana gazete yönetiminden uyarı gelmedi. “Biz Doğan Grubu olarak laikçiyiz, senin yazılar haddi aşıyor” diyen olmadı. Hele de “biz grupça hükümeti devirmeye karar verdik, sen de ona

göre ayar ol” diye bir “talimat” hiç duymadım.
Bunları anlatmamın sebebi, Doğan Grubu hakkında son dönemde oluşan karikatürün yanlışlığını vurgulamak. Evet, bu grupta Kemalist/laikçi çizgi ağır basıyor, hatta ulusalcılık bile yankı buluyor, ama bunun arkasında bir “ merkezi kontrol”, Aydın Doğan’dan veya diğer yöneticilerden gelen bir talimat yok. Dolayısıyla dayatılan bir “tek seslilik” de yok.

Aslında bunu görmek dışarıdan bakıldığında da mümkün. Oturun, bu grubun gazetelerinin yazarlarına tek tek bakın. Sadece “post-modern darbe” heveslileri değil, demokrasiyi inançla savunan ilkeli kalemler de var. İsimlerini sanırım hepimiz sayabiliriz. Dahası gruptaki gazetelerin çizgisi de birbirinin aynı değil. Radikal ile Vatan bir mi?

Peki nereden çıkıyor bu “Doğan Grubu efsanesi”?

“Fethullah Gülen efsanesi” (yani Gülen cemaatini Türkiye’nin her yanını sarmış bir şer odağı olarak görme paranoyası) nereden çıkıyorsa, oradan: Biz Türkler, bilmediğimiz, tanımadığımız toplumsal kesimler hakkında fanteziler ve komplo teorileri üretmeye çok eğilimliyiz.

Bir defasında koyu İslamcı bir gençle sohbet etmiştim. Hürriyet’te yazan herkesin mason olduğuna, hatta gazetenin bodrum katında bir “gizli mason locası” bulunduğuna inanıyordu. “Loca filan yok vallahi kardeşim” dedim. “Benim sık sık yolum düşüyor: yemekhane, berber ve terzi var!”

Doğan Grubu’nda niye bu kadar çok “laikçi” kalem olduğunun cevabı ise komplo teorilerinde değil, toplumun kendisinde gizli. Bu kalemler var, çünkü bunları okuyup beğenen, para verip gazetelerini satın alan geniş bir toplumsal kesim var. Medya, toplumu yoktan yaratmıyor. Toplumda zaten var olanı yansıtıyor.

Onun için de mesele “laikçi kalemleri tasfiye etmek” değil, onları beğenerek okuyan kitleleri nasıl kazanmak gerektiği meselesidir.

Star, 16.09.2009

7. Cadde’de referandum

Başlıktan da anlayacağınız gibi konumuz Gökçek’in Bahçelievler 7. Cadde’de içki referandumu yapmaya kalkışması…Olayın bir boyutu özgürlüklerle demokrasi arasındaki ilişkiye götürüyor bizi.

Konuya ilkesel olarak baktığımızda, referandum meselesi, çok sık olarak demokrasinin çoğunluk ilkesini özgürlüklerin karşısına koyma girişimi olarak çıkıyor karşımıza. Sadece bizde değil, başka ülkelerde de siyasi iktidarların referandum aracını özgürlükleri budama politikalarının aracı olarak kullanmaya kalkışmalarına tanık oluyoruz.

Bir ülkenin kaderini belirleyen, geleceğini şekillendiren kimi önemli kararlarda temsili demokrasinin kurumlarıyla yetinilmemesi ve doğrudan demokrasinin işletilmesi gereği ortaya çıkabilir. Mesela Türkiye halkının çoğunluğu AB üyeliğine “Hayır” derse, ülkemizi dünyanın 3. liginde oynamaya mahkûm eder, yoksul ve tecrit edilmiş bir Türkiye’den yana oy kullanırsa, bağrımıza taş basar razı oluruz. Milletin hakimiyeti karşısında boynumuz kıldan ince der, susar otururuz.

Demokrasinin özü genel oydur. Genel oy benim nasıl yönetileceğimi belirleyebilir. Ama nasıl yaşayacağımı dikte etmek, neyi düşünüp neyi düşünmeyeceğime karar vermek genel oyun haddi değildir.

İktidarlar Türkiye’nin AB’ye girip girmemesini, NATO’da kalıp kalmamasını, nükleer santral yapılıp yapılmamasını halka sorabilir. Ama benim özgürlüklerimi oyların yüzde 99’una dayansa da kısıtlayamaz.

Çünkü özgürlük, demokrasinin eleğinden geçirilemeyecek kadar üst bir kategoridir. Demokrasi, insanlığın şimdilik bulduğu en iyi yönetim biçimidir. Ama geçicidir. Oysa özgürlük evrenseldir, tabiidir ve ebedidir. Bir insanın yaşama özgürlüğünü, yeme-içme, sevme-sevilme, hayatını sürdürme özgürlüğünü referanduma sunamazsınız.

Özgürlük genel oya şapka çıkartmaz. Genel oy özgürlüğün karşısında şapkasını çıkartmak zorundadır. Demokrasi bir sağduyu rejimidir. Bütün insanların eşit olduğu soyutlamasına dayanır. Ortalamayı, sağduyuyu yakalama amacına yönelik bir yönetim biçimidir. Ama unutmayalım ki sağduyu ya da ortalama bilinç bireysel düşüncenin ulaşabileceği sınırların çok gerisinde bir yerlerdedir. Bir başka deyişle, hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir ama özgürlük bu hakimiyetin de ötesindedir. Ortalama vicdanın, vasatın egemenliği altına giremeyecek kadar ele avuca sığmaz bir şeydir.

Özgürlükleri sağduyu denen vasata, kamuoyu denen despota karşı savunabilmek ve dokunulmaz kılabilmek… İşte gerçek özgürlükçülüğün mihenk taşı budur.

***

Peki o zaman çözüm nedir?

Birilerinin özgürlüğünü kullanması başka birilerini rahatsız ediyorsa; örneğimizde olduğu gibi Bahçelievler sakinlerinden bazıları içki içenlerden rahatsız oluyorsa bu mesele nasıl halledilecektir?

Aslında, bu mesele bütünüyle homojen olmayan bütün toplumlarda -ki böyle bir toplum yoktur- her an, her zeminde ortaya çıkabilen bir sorundur. Hele hele çağımızın çok kültürlü, çok dinli, çok etnisiteli toplumlarında bu soruna hem özgürlükleri hem de huzuru koruyan cevaplar bulmak siyasetin en can alıcı görevidir.

Böyle cevaplar kısmen bulunmuştur; örneğin içki içilebilen yerlerin herkes tarafından kabul edilebilecek kriterler ışığında sınırlanması, -mesela ibadet yerlerinden, okullardan belli uzaklıklarda olması- içkili mekanların ruhsata bağlı olarak izin verilmesi, sarhoşların başkalarını rahatsız etmesinin genel bazı ceza yasası hükümleriyle engellenmiş olması gibi uygulamalar, üzerinde toplumsal konsensüs sağlanmış çözümlerdir.

Aslında benzeri bir çözüm, kapalı mekanlarda sigara içme konusunda da uygulanabilirdi. Tıpkı içkili-içkisiz lokanta ayrımı gibi, sigara içilebilen ve içilemeyen lokantalar, kafeler barlar olabilir; sigara izni de tıpkı içki izni gibi ruhsata bağlanabilir, 18 yaşından küçüklerin sigara içilen mekanlara girmeleri yasaklanabilir ve sorun böylece kimsenin özgürlüğü ortadan kaldırılmadan çözülebilirdi.

Ama öyle yapılmadı; kestirmeden, toptan yasaklamaya gidildi.

Bugün de, hem 7. Cadde’de yaşayanların huzurunu korumayı hem de içki içmek isteyenleri kısıtlamamayı hedefleyen tedbirleri araştırmak yerine referandumla kestirme “çözümler” tercih ediliyorsa, bunun sebebi genellikle siyasetçilerin kendi politik-ideolojik tercihlerini yönettikleri topluma empoze etme aşkıyla yanıp tutuşmaları; kendilerinde böyle hak görmeleri; iktidar olmanın başkalarının hayatlarını şekillendirme hakkını da içerdiğini sanmalarıdır.

 Bu zihniyet siyasetten temizlenmedikçe siyasetin sorun çözme becerisini geliştirmesi, bu konuda çağımızın çeşitliliğine uygun yaratıcı yöntemler geliştirmesi de beklenemez.

Bugün, 16.09.2009