Ana Sayfa Blog Sayfa 639

CHP Çok Yaşa!

CHP, kuruluşunun 86. yılını kutluyor. Aslında iyi bir ‘devlet töreni’ yakışırdı CHP’ye, ‘yüksek bürokrasi’nin kortejin başını çektiği… ‘Dokunulamaz atanmışlar’ın ve kıymetleri kendilerinden menkul ‘beyaz Türkler’in partisidir CHP, adının ‘halk partisi’ olması kimseyi yanıltmasın.

Halk, demokrasinin erdemini CHP’nin tek parti diktatoryası altında keşfetmiştir. Bürokrasinin saltanatına karşı demokrasinin nasıl bir güç olduğunu da 14 Mayıs 1950’de CHP iktidarına son verince anlamıştır.

Vatandaş oyu ile iktidarı değiştirebildiğini anladığı anda demokrasiden vazgeçmez oldu. Alternatif belliydi; ya tek partili CHP diktatoryası veya demokrasi. Halk, ‘cahil’ de olsa, ‘dağdaki çoban’ da olsa, ‘kasketli, şalvarlı’ da olsa demokrasinin CHP diktatoryasından kurtuluş için tek yol olduğunu 1950’den beri biliyor… O yüzden CHP hiçbir seçimi kazanamadı.

Dolayısıyla ‘CHP çok yaşa’malı, zor olsa da… Demokrasilerde ‘nasıl parti olunmaz, nasıl seçim kazanılmaz’ sorusuna başka canlı bir örnek bulmakta zorlanırız aksi halde.

CHP, elli yıldır kendini demokrasiye, demokrasinin kurallarına uyarlayacağına demokrasiyi kendine uydurmaya çalışıyor. O yüzden darbelere destek veriyor, darbe anayasasını savunuyor, o yüzden Ergenekon sanıklarının avukatlığına soyunuyor.

İşin ilginci, ‘bu CHP ile olmuyor’ diyen de yok. Dünyanın neresinde görülmüş bir avuç azınlık olan yüksek bürokrasi ve onların sivil uzantılarıyla demokratik seçimleri kazanmak? Mümkün değil, yarışmacı seçimlerin, demokrasinin doğasına aykırı bu.

Ama CHP hâlâ bu kafada devam ediyor, çünkü 1960 darbesi ve darbe anayasasının kurduğu ‘vesayet rejimi’ (yani atanmışların seçilmişleri denetlediği bürokratik yönetim tarzı) yaşadıkça seçim kazanmasa bile bürokratik iktidarlarının devam edebileceğini biliyorlar.

O yüzden CHP’nin 1960’lardan beri derdi seçim kazanmak değil vesayet rejiminin devamını sağlamak.

Vesayet rejimini ne tehdit ediyor? Yeni anayasa. CHP ne yaptı? Taslak anayasayı ‘rejimi değiştirme’ projesi olarak niteleyip, vesayet düzeninin medya uzantılarının da desteğini alarak bu girişimi boğdu. Başardı da bunu.

Vesayet rejimini başka ne tehdit ediyor? AK Parti. Yeni anayasa fikrinin arkasında da o var, rejimi sulandıran AB sürecinin arkasında da. Kıbrıs’ta çözüm diyen de o, Kürt açılımı yapan da. ‘O halde AK Parti’yi kapatalım gitsin’ lobisini ayakta alkışlar CHP. Yine vesayet rejiminin ortağı medya kuruluşlarıyla birlikte rakip siyasi partinin kapatılma ihtimaline dört köşe destek verir.

Vesayet rejimini tehdit eden başka ne var? Ergenekon soruşturması. ‘Derin devleti çökerten, darbecileri yargı önüne çıkaran, darbe teşebbüsçülerini caydıran bu soruşturma durdurulmalıdır’ mantığı yürüten CHP, halkın temsilcisi olma misyonunu bir yana bırakıp darbe sanıklarını, elinde suikastların kanı, LAW silahlarında parmak izi bulunanların ‘avukat’lığına soyunur. Yine, soruşturmayı, ya görmezden gelme veya sulandırma siyaseti izleyen medya ortağıyla birlikte.

İşte bu CHP’nin lideri Baykal’ın 86. kuruluş yıldönümünde ‘şanlı’ Ergenekon sanıklarına ‘selam çakması’na şaşılır mı?

CHP’nin misyonu seçim kazanmak değil, vesayet rejimini ve onun bürokratik uzantılarını savunmak.

Kısaca bu partinin demokrasiyle bir işi yok, çünkü demokrasiyle hiç kazanamadılar, kazanamayacaklar. Kazanmak için demokrasiye değil ‘vesayet rejimi’nin devamına muhtaçlar. Yani CHP ‘demokratik muhalefet’ yapmıyor, varoluş mücadelesi veriyor, anlayın.
 
Zaman, 11.09.2009

Yargının yeni görevi: ‘Koruyup kollama’

Yargı Reformu Stratejisi”ni eleştirme sadedinde Yargıtay Birinci Başkanının dile getirdiği yargının bağımsızlığıyla ilgili görüşler şöyle özetlenebilir: Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na TBMM’nin üye seçmesi ve Adalet Bakanıyla Müsteşarının Kurul üyeliğinin korunması “yargının siyasallaşması”na yol açacağından yargı bağımsızlığına aykırıdır. Bunun demokratik meşrulukla açıklanması da mümkün değildir.

1. Başkan yanlış olarak yargı ile HSYK’yı özdeşleştirilmektedir. HSYK “yargı” değil, yargıyla ilgili idari bir otoritedir, yaptığı işlemler de yargısal değil, idari niteliktedir. Üyelerinin çoğunun hakimlerden oluşması bu Kurulu “yargısal” hale getirmez. Batılı demokrasilerin büyük çoğunluğunda yargıçların atanması -kısmen de mesleğe kabulü- sürecine “siyasi” makamlar (yerine göre cumhurbaşkanı, adalet bakanı, parlamento) çeşitli şekillerde müdahildir. Bu, iddia edildiği gibi “kuvvetler ayrılığı”na aykırı değil, ama olsa olsa Batılı demokratik modelin bütün “frenler ve dengeler” mekanizmalarını kaldıracak farazi bir “kuvvetler husumeti”ne aykırıdır. Onun için, sayın başkanın “Yasama ve yürütme organları tarafından üye seçilmesi kabul edilirse, aynı düşünceyle yasama ve yürütme erkinde de yargının yer alması yoluna mı gidilecektir” (?) şeklindeki sorusu anlamsızdır. Ayrıca, HSYK’nın bağımsız olmasıyla mahkemelerin bağımsız olması da aynı şey değildir. Mevcut yapısıyla HSYK’nın bağımsızlığının hakimler üzerindeki devletçi vesayetin garantisi olmaktan başka bir anlamı yoktur. Savcı Sacit Kayasu’nun ve Ferhat Sarıkaya’nın başına gelenler bunun açık birer kanıtıdır.

2. Bir demokraside yargının demokratik meşruiyet eksiğinin dile getirilmesini “vahim bir kavramsal teşhis” olarak nitelemenin kendisi vahim bir yanılgıdır. Sayın Başkanın sandığı gibi, Anayasada mahkemelerin yargı yetkisini “Türk Milleti adına” kullanacaklarının belirtilmesi yargıyı otomatik olarak demokratik yapmaz. Öyle olsaydı, Anayasa onun için de aynısını yazdığına göre, seçime dayanmayan bir “yasama” organının demokratik meşruluk sorunu olmadığını söylememiz gerekirdi. Aslına bakılırsa, yargıya demokratik meşruluk sağlamak için HSYK’ya parlamentonun üye seçmesi de yeterli değildir. Bunun için, mahkemelerde jürili sisteme geçilmesi ve en azından yüksek mahkemelerin üyelerinin de demokratik temsile dayanması (tercihen, genel oyla seçilmesi) gerekir. Kaldı ki, Türkiye’de genel olarak mahkemeler, özellikle de yüksek mahkemeler şimdiye kadar demokratik meşruluğu tahrip eden nice kararlar vermiş, hatta bazen açıkça askeri rejimleri desteklemişlerdir.

3. Başkana göre, yargı bağımsızlığı, yargının toplumdan ve demokratik süreçten soyutlanmış, kendi kendini atayan ve “kapalı devre” çalışan “lâyüsel” yüksek yargıçların oluşturduğu bir zümre aristokrasisi demektir. Bütün yüksek yargıçların birbirini atadığı veya seçtiği mevcut sistem gerçekten de bir kastı andırmaktadır. Bu kapalı devre içinde, atanmak üzere Cumhurbaşkanına sunulan adaylar için uygulanan seçim yöntemi her üç adayı da aynı çoğunluğun belirlemesini ve böylece Cumhurbaşkanına takdir yetkisi bırakmamayı olduğu kadar, bu kastın ideolojik saflığını da büyük ölçüde garanti etmektedir. Oysa, hiçbir demokraside bu anlamda “bağımsız” bir yargı yoktur.

4. Sayın Başkan yargının tarafsızlığını “bağımsızlığı” kadar önemli bir problem olarak görmüyor. Nitekim, hakimin yasama ve yürütmeden bağımsız olmasını haklı olarak istiyor, ama onun devletten bağımsız olmasından söz etmiyor. Aksine herkese hakimlere hakkın, hukukun ve adaletin değil fakat devlet ideolojisinin yol göstereceğinin garantisini veriyor: “Atatürk’ün çizdiği yolda, gösterdiği ilkeler doğrultusunda, şaşmadan, yılmadan, yolumuza devam edeceğimizden, varlığımızın nedeni olan Cumhuriyeti, üniter devlet yapısını koruyup, kollama görevimizi sarsılmaz bir inançla sürdüreceğimizden hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır.”

Şimdi aklınıza şu soru gelmiyor mu? Öteden beri askerlerin kendilerine biçtiği, statükoyu “koruyup kollama” misyonuna sahip çıkma konusunda böylesine isteklilik gösteren bir yargıdan sadır olan bağımsızlıkla ilgili bir söyleve ne kadar itibar edilebilir?…

Star, 10.09.2009
 
 

Ulus-devlet veya üniter devlet nedir, yenir mi içilir mi?

Ulus-devlet ve üniter devlet mefhumlarına bir tür kutsiyet atfeden azımsanmayacak sayıda insan var ülkemizde ve ulus-devleti yeme-içme gibi sıradan dünyevi faaliyetler kapsamında anan başlık sanırım onların hoşuna gitmeyecektir.

Kürt meselesi ve çözümüne ilişkin yapılan ve son günlerde hayli güncel olan tartışmalarda bu iki kavram -ulus-devlet ve üniter devlet- çokça konuşulmakta. Ulus-devleti bir dogma olarak algılamıyorsak ve ülkemizde 40 binden fazla can kaybına ve 1 trilyonluk bir iktisadi bedele mal olan bir mesele gelip ona dayanıyorsa, o zaman onun yenilir mi, içilir mi olduğunu, yani ne işe yaradığını sormamız gerekir.

Öncelikle ulus-devlet ya da devlet, bir topluluğun temel yönetim işlevlerinin kurumsallaşmış şekillerinden birisidir, yani bir siyasi yapıdır. Bu demektir ki, ulus-devlet dışında siyasi birimler ve yapılar da olabilir ve nitekim “modern” dönemden önce de bolca olmuştur: şeflik, emirlik, beylik, prenslik, site idaresi, hanlık, sultanlık, imparatorluk gibi. Dolayısıyla, devlet (ulus-devlet) son 5 yüzyılın bir vakıasıdır ve daha önce yoktur. Bugün kullandığımız anlamda “devlet” kelimesinin gerek Türkçede, gerekse diğer dillerde modern dönem öncesinde kullanılmamış olması bundandır. Yani Türklerin 16 devleti olmamıştır. Türkiye ile beraber günümüzdeki 4 tane Türk cumhuriyetini de saydığımız zaman Türklerin tarihte sadece 5 devleti olmuştur. Bunun yanında beylikleri, hanlıkları, emirlikleri, sultanlıkları ve imparatorlukları olmuştur.

Ulus Aidiyeti Reenkarnasyon Olmasın!

Ulus-devlet siyasi bir birim olarak önce Rönesans İtalya’sında ortaya çıkar ve akabinde bütün Avrupa’da gelişir. Avrupa’nın denizaşırı yayılması ile de dünyanın diğer toplumlarında hakim siyasi yapı halini alır. Bir siyasi yapı olarak ulus-devlet başlıca ülkesellik, egemenlik, merkezilik ve ulusallıkla tanımlanmıştır. Ulus-devletin onbeşinci yüzyıldan onyedinci yüzyılın ortalarına kadar egemenlik, ülkesellik ve merkezilik hususiyetleri yerleşmiş ve onyedinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren de ulusallık karakteri oluşmuştur. Ülkesellik; üzerinde hakimiyet veya sahiplik iddia edilen, kesin hatlarla sınırları belirlenmiş belli bir coğrafya parçasını ifade eder. Başka bir deyişle, ulus-devlette ülke unsuru yatay hatlarla ayrışmıştır ve önceki siyasi birimlerde görülen dikey çakışmalar yoktur. Egemenlik; ülke ve ülkede bulunan insan topluluğu üzerinde legal olarak, tek ve nihai otorite olma iddiasını ve bunun diğer devletlerce tanınmasını içerir. Yani, egemenlik hem dahili hem de harici tanınmaya bağlıdır ve her ne kadar fiili bir yanı varsa da, daha çok hukuki bir durumdur. Dahası, egemenlik alanı, devletin yurttaş topluluğuyla değil, ülke sınırlarıyla çizilmiştir. Merkezilik; ülke üzerinde ve yurttaşlar topluluğuna ilişkin temel idari işlev ve misyonların (kanun yapma, icra, adalet, savunma, asayiş, para basma… vb.) devletin merkezdeki kamu organlarınca tekelleştirilmesi demektir. Diğer bir ifadeyle, ulus-devlette devletin merkezi kamusal organları ile fertler arasında aracı birimler yoktur. Ulus-devlet bütünleşmiş (consolidated) bir yapıdır, imparatorluklar gibi eklemli (composite) bir yapı değil. Ulusallık; ulus-devlette yurttaşların üniform (tekdüze) bir kimliğe sahip olmalarına işaret eder. Ulusallık aidiyeti toplumun geneline değişik enstrümanlarla (nüfus cüzdanı, pasaport, zorunlu ilköğretim, zorunlu askerlik, genel resmi dil, bayrak, milli marş… vs.) empoze edilmiştir ve diğer aidiyetler, ya bastırılmıştır ya da yok edilmiştir. Bunlar ulus-devletin ayırıcı özellikleridir ve önceki siyasi yapılarda yokturlar. Ülkeselliğin tanımlayıcı bir unsur olması ve egemenlik alanını belirlemesi, devlet (ulus-devlet) öncesinde bilinen bir durum değildir. Yine aynı şekilde egemenliğin dahili ve harici olarak tanımlanması da söz konusu değildir. Merkezilik ve ulusallıkta olduğu gibi tekdüze aidiyet ise ancak kabile ya da aşiret türü topluluklarda vardır ve Toynbee’nin deyimiyle ulus aidiyeti ya da milliyetçilik aslında eski kabileciliğin reenkarnasyonudur. Ayrıca ulus-devlet ölçeğinde bir merkezileşme daha önce hiç yaşanmamıştır.

Ulus-devletin iki türü var: Federal devletler ve üniter devletler. Evet federal devletler de ulus-devlettirler, çünkü ülkesellik, egemenlik ve kısmen merkezilik ile ulusallık hususiyetlerini taşırlar. Hatta ulusallığı oluşturma konusunda en eski ve en başarılı devletler (İsviçre ve ABD örneğinde olduğu gibi) federal devletlerdirler. Federal devlette temel yönetsel işlevler federal düzeyde ve eyaletler düzeyinde icra edilir ve kısmi bir paylaşım söz konusudur. Üniter devletlerde ise her şey merkezde toplanmıştır. Şüphesiz ulus-devletin (hem federal hem de üniter türünde) yukarıda açıkladığım 4 temel hususiyeti zamanla dönüşüm geçirmiştir ve en çok dönüşüm geçireni de merkeziyetçilik ve türdeş ulusallık karakteridir.

Bu kadar kitabi açıklamadan sonra yukarıdaki soruyu tekrar soralım. Ulus-devlet ne işe yarar? Bu soruya tarihsel sosyolojinin önde gelen düşünürü olarak addedilen Charles Tilly’nin cevabı basit: Ulus-devlet, bir savaş-yapma mekanizmasıdır. İstatistikler Tilly’yi doğruluyor. Ulus-devletlerin ortaya çıkışından günümüze ulus-devletler arası ve milliyetçilik savaşları sonunda ölen insan sayısı 350 milyondan fazla. Ulus-devletin yaygınlaştığı 18. yüzyılın başında dünyanın nüfusu 700 milyon civarında idi. Ulus devletin ortaya çıktığı ikinci bin yılın başında ise 310 milyondu. Yani, ulus-devletler ve milliyetçilik ortaya çıktığı dönemdeki dünya nüfusunun yarısı kadar insanın ölümüne ya da daha önceki bin yıllarda bütün tarih boyunca oluşan dünya nüfusunun toplamından fazla insanın ölümüne neden olmuştur. Bize daha yakın bir istatistiği hatırlayalım. Türklerin ve Kürtlerin birlikte yürüttükleri İstiklal Harbi’ndeki şehit sayımız 9-10 bin arasıdır. Türk ve Kürt ulusçuluğunun sonucu olarak niteleyebileceğimiz son 30 yıldaki PKK terörü sonucunda ülkenin kaybı 40 binin üzerinde deniyor. Kurtuluş savaşındaki şehit sayısından 4-5 kat fazla!

Ulus Devlet Refah ve Özgürlük Getiriyor mu?

Gellner gibi ilerlemeci yazarların iddiasının aksine, orantılı bir bakış, bu soruya müsbet cevap getirmiyor. Delhi’deki insanların bugün Hindistan diye bir ulus-devleti var, 16. yüzyılda yok. Lakin, Delhi 16. yüzyıl sonunda Paris’ten 16 kat daha zengin bir şehir. Tarihçi Michael R.Palairet’in tespitleri 19. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren ulus-devletlerine kavuşan Balkan ülkelerinin 20. yüzyılın başında Osmanlı idaresi dönemine kıyasla yoksullaştıklarını gösteriyor. Özgürlük konusunda da benzeri tespitleri yapmak mümkün. 1790 İngiltere’si 1910 İngiltere’sine göre bazı bakımlardan daha fazla ifade özgürlüğüne sahiptir. 1790’da James Gilray’in sakıncalı denebilecek karikatürleri yayınlanırken, 1910’da D.H.Lawrence’ın romanları sansürleniyor. Ya da İslam tarihinin ilk dönemlerinde ulema arasında yapılan tartışmaların benzerine sonrasında hiçbir dönem rastlanmıyor. Yani ilk dönemdeki özgürlükçü ortam sonra bulunamıyor. Peki, ulus-devletin sahip çıktığı ve uluslaştırdığı halkın; diline, sanatına ve kültürüne daha fazla bir katkısı var mı? Ulus-devleti olmayan Alman kültürü Bach’ı ve Kant’ı yetiştirdi. Ulus-devlete sahip olduktan sonra Alman kültüründen bir Bach ya da Kant çıktı mı? İmparatorluk döneminde dünyanın en zengin dili İngilizce ile rekabet edecek bir zenginliğe sahip olan Türkçe bugün ne haldedir? Hakkı Devrim’in deyimiyle Büyük Zafer’in 87. yılını kutlarken 87 kelimeden daha fazla bir literatüre sahip olmayan bir konumda mıdır?

Son olarak federal devlet-üniter devlet (her ikisi de ulus-devlettir) kıyaslamasına ilişkin bir istatistik verelim. Ekonomist’in 2008 yılında yayınladığı demokrasi indeksine göre dünyadaki 167 devlet üzerinden tam demokrasi, kusurlu demokrasi, melez (demokrasi ve otoriter karışımı) ve otoriter rejimler sınıflamasında, otoriter rejimler kategorisinde yer alan üniter devlet sayısı federal devlet sayısından orantılı olarak iki kat daha fazla. Yine, tam demokrasilerde federal devletler orantılı olarak üniter devletlere iki kat fark atıyor. Yani istatistiksel olarak federal devletler üniter devletlere göre iki kat daha fazla demokrasi barındırıyor.

Bütün bu aktardığım verilere ilişkin değişik açıklamalar ve değişik etkenler ileri sürülebilir. Zaten benim de bu yazıda amacım konunun hakikatini ortaya koymak değil. Sadece ulus-devlet ve üniter devlet vakıasının tarihselliğini ortaya koymak ve dogmalaştırılmasına ve fetişleştirilmesine itiraz etmek.

Zaman, 10.09.2009

Türk milliyetçiliğinde açılım ihtiyacı

Fadime Özkan’ın Nevzat Kösoğlu ile yaptığı ve iki gün önce Star’da yayınlanan söyleşi, çok önemliydi. Kösoğlu, herkesin, ama özellikle de kendini “Türk milliyetçisi” olarak tanımlayanların mutlaka kulak vermesi gereken mühim şeyler söyledi.

Tanımayanlar için belirtelim; 1980 öncesinde MHP yöneticisi ve milletvekili olan Kösoğlu, daha sonra siyasetten çekilmiş ve kendini fikir hayatına adamış değerli bir tarih araştırmacısı ve yazardır. Türk tarihi ve kültürü üzerine yayınlanmış çok sayıda eseri vardır. “ Ülkücülerin ağabeyi” ve Türk milliyetçiliği adına konuşmaya en yetkin bir kaç isimden biridir.

Durum bu iken Kösoğlu, MHP’nin tutumunun aksine, hükümetin “Kürt açılımını” olumlu bulduğunu söyledi. Hatta sadece bu konuda değil, hemen her alanda “Türkiye’nin adım adım çok iyi yürüdüğünü” belirtti. MHP geleneğinin içinden konuşan bir insan olarak partiyi eleştirmediyse de, son dönemde bazı Türk milliyetçilerini içine çeken, onları neredeyse Doğu Perinçek grubu ile aynı çizgiye getiren ulusalcı paranoyaya esaslı bir eleştiri getirerek şöyle dedi:

“Burada topyekûn milliyetçilerin hatası vardır. Milliyetçiler Türk milletinin milli meselelerde idrakini açık tutmakla kendilerini görevli sayarlar. Doğrudur, fakat mübalağaya gittiğinde iş komplo teorilerine varıyor. Onlara göre biz, eskilerin tabiriyle musallaya uzatılmış meyyit gibiyiz, imam bizi oraya buraya çeviriyor. İmamımız da Amerika! Yok böyle bir şey! Bu müthiş yanlış ve tehlikeli bir şeydir. Kişilerin ve toplumların kendilerine olan güvenini yıkar, onu yıktığın zaman ise geriye hiçbir şey kalmaz .”

Kösoğlu, son dönemde yine bazı Türk milliyetçileri arasında gelişen Kürt karşıtı “tarih uydurmacılığı”nın da üzerini çizdi. Osmanlı’daki “Kürt isyanları”nın çok sınırlı olduğu, Kürtlerin ezici çoğunluğunun imparatorluğa sadık kaldığı, I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele’de “bizle birlikte savaştıkları” gibi gerçekleri vurguladı. Cumhuriyet’in bölünme korkusuyla Kürt kimliğini bastırarak hata ettiğini, Doğu’daki medreseleri kapatmakla da farkında olmadan Kürt milliyetçiliğinin önünü açtığını söyledi ki, bunlar tek kelimeyle “ tam isabet” kaydeden tespitlerdi.

Sayın Kösoğlunun ifade ettiği tarzda bir “Türk milliyetçiliği”nin pek çok Kürt için kucaklayıcı olacağını umuyorum. Ancak ortada kritik bir mesele var: Türklüğün hâlâ Kürtleri de içine alan bir üst kimlik olarak tarif edilmesi. Kösoğlu bu fikri savunurken Türklüğün etnik bir kimlik olmadığını, Anadolu Müslümanlarının oluşturduğu milletin ismi olduğunu söylüyor. (Benzer bir görüş, Star’ın bu haftaki Açık Görüş ekinde yayınlanan “ Bir Başka Açıdan Ne Mutlu Türk’üm Diyene” başlıklı, Prof. İskender Öksüz imzalı yazıda da savunuluyor.)

Bu argümanda haklılık payı var, çünkü “Türk” kelimesinin tarihte “Osmanlı Müslümanı” anlamına geldiğini gösteren pek çok örnek mevcut. Sırplar bugün bile hala (etnik olarak düpedüz Slav olan) Boşnaklar’a “Türk” diyebiliyorlar.

Gelgelelim, Osmanlı’ya ve İslam’a ait olan herşeyden kopmak azmiyle yola çıkan sevgili Cumhuriyet’imiz, Türklüğün bu geniş çerçevesini epey daraltmış, yok Güneş Dil Teorisi, yok Türk Tarih Kongresi diye zorlayarak, kökeni Orta Asya’ya uzanan epey etnik temelli yeni bir “ Türklük” inşa etmiş durumda. Okullarda “Milli Tarih” diye bunu öğretiyoruz. Bu zihniyetin vardığı en son noktayı da, Mümtaz Soysal’ın “etnik mübadele” teklifinde açıkça görebiliyoruz.

“Türklüğün” vaziyeti bu iken, bunun çatısı altına girmek pek çok Kürt için “asimilasyon”dan başka bir şey ifade etmiyor.

Dolayısıyla, “Türklüğün” Kürtleri de gerçekten kucaklaması için biraz “açılması” gerekiyor.

Özellikle de Osmanlı’ya doğru…

Star, 09.09.2009

Yine takiye korkusu

Bizim “takiyeye gelme” korkumuz hiç bitmeyecek galiba.Yıllar yılı Erdoğan ve arkadaşlarının takiye yaptıkları korkusu içinde yaşadık, kimilerimiz hâlâ yaşıyor.
Evet, AK Parti iktidarının yedi yılı geride kalmış ama kimilerimiz hâlâ takiye korkusu içinde, iktidarın yaptıklarına bakmak yerine, “niyet okuyuculuğunu sürdürüyor.

Hâlâ, günün birinde bu kadronun yüzündeki değişim maskesini sıyırıp şeriat devletini getirivereceği kâbusunu görüyor. Bu kâbus yüzünden din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili her talep karşısında hop oturup hop kalkıyor; bunu da verirsek yarın daha fazlasını isterler; bu işin sonu din devletine varır deyip duruyor.

Neyse, bu takıntıya alıştık artık; bu takıntıyla “birlikte yaşamaya” çalışıyoruz.

Ama bakıyorum, bir tanesi yetmezmiş gibi şimdilerde ikinci bir takiye korkusu daha çıktı karşımıza: PKK’nın, DTP’nin hatta Kürtler’in takiye yaptığı korkusu…

Malum, son dönemde, özellikle de PKK dış desteğini kaybedip uluslararası kamuoyundan tecrit olduktan ve silahlı mücadele ile bir yere varamayacağı anlaşıldıktan sonra, gerek PKK gerekse DTP liderleri üstüne basa basa ayrı bir devlet kurma gibi bir gündemlerinin olmadığını söylüyorlar.

Ama nafile… Bizim niyet okuyucular asla inanamıyor bu sözlere ve biz gafilleri ayırmak için çırpınıp duruyor: “Bakmayın siz söylediklerine, onlar aslında ayrılmak ve ayrı devletlerini kurmak istiyor.”

Hele bir de arada bir Kürtler’den biri çıkıp “Ayrılmayı düşünebiliriz” yollu konuştu mu; değmeyin keyiflerine: İşte biz dememiş miydik!

Böylece, bir kez daha “takiye” iddialarıyla boğuşmak zorunda kalıyoruz. Cumhuriyet tarihi boyunca peşimizi bırakmayan iki büyük fobimiz de takiye iddiaları sayesinde diri kalabiliyor.

X x x

Aslında, bütün mesele, büyük siyasal oluşumların temel yönelimlerini belirleyen temel şeyin ne olduğunu anlayamamaktan kaynaklanıyor. Sürekli niyet okumaya çalışan ve takiye korkusu içinde yaşayanlar, birkaç kilit insanın “gerçek niyetini” öğrenebilirlerse, Kürt hareketinin gelecekte ne yöne doğru gideceğini de keşfedeceklerini sanıyorlar.

Temel yanılgı da bu zaten. Çünkü Kürt meselesinin ne yöne doğru gelişeceğini liderlerin kafalarındaki özlemler ya da niyetler değil, dünyanın, toplumun, siyasetin gerçekleri belirliyor. O gerçekler de hepimizin gözlerinin önünde yaşandığı için, kimsenin beyninin labirentlerinde niyet avcılığına çıkmak gerekmiyor. Gelişmeleri doğru okumak yeterli…

Diyelim ki, PKK’nın ya da DTP’nin lider kadrosundan bazılarının kafasında ayrı devlet kurma projesi var. Şu anda bundan bahsetmiyorlarsa şartlar uygun olmadığı için bahsetmiyorlar.

Peki, hangi şartlardır bunlar?

PKK’nın terör yoluyla TSK’yı yenip askeri bir zafer kazanmasının mümkün olmadığının görülmesi mi?

PKK’nın uluslararası planda tecrit olması mı?

ABD’nin Ortadoğu’daki ihtiyaçları gereği güçlü ve istikrarlı bir Türkiye için PKK’nın tasfiyesini istemesi mi?

Ayrı bir ulus devlet kurma projesinin tarihi olarak anakronik olması mı?

Türkiye’deki Kürt nüfusun coğrafi olarak bütün Türkiye’ye yayılmış olması ve bu nüfusu Güneydoğu’da kurulacak bir Kürt devleti çatısı altına geri çağırmanın mümkün olmaması mı?

Batı’da yaşayan Kürt burjuvazisinin böyle bir ayrılığa kesinlikle ve kanının son damlasına kadar direneceğinin bilinmesi mi?

Türkiye’nin bütün eksikliklerine rağmen, Türkiye’de yaşayan Kürtler’in durumlarının Kuzey Irak’ta yaşayan Kürtler’den daha iyi olduğunu görmeleri ve daha önemlisi, Türkiye’nin geleceğine Irak’ın geleceğinden daha çok güvenmeleri, kaderlerini Ortadoğu’nun Kürtleri’yle değil de Türkiye’yle birleştirmek istemeleri mi?

Kürt ve Türk toplumlarının evlilikler yoluyla birbirlerinden ayrılamayacak kadar kaynaşmış olmaları mı?

Yoksa bunların hepsi mi?

Sorarım size, bugün PKK’yı barış aramaya iten bu şartların hangisi görünür gelecekte değişecek gibi görünüyor?

Ve eğer bu şartlar görünür gelecekte değişecek gibi görünmüyorsa, bazı PKK’lıların, DTP’lilerin ya da Kürt halkının küçük bir azınlığının hayalinde ayrı bir devlet kurma projesinin yaşamaya devam etmesinin ne önemi var?

Öyleyse bu takiye korkularının ne âlemi var?

Ayrıca, bugünden görülemeyen gelecekle ilgili en büyük güvencemiz de bugün yaptıklarımız, bugün seçtiğimiz yoldur. Geleceği bugün yaptıklarımızla biz kurarız.

Hepimiz hayatımız boyunca, her gün, her dakika önemli önemsiz sayısız seçim yapa yapa ilerler ve her seçimimizle kendimizi bir kez daha oluştururuz. Bu öyle bir süreçtir ki, bir noktasında geriye dönüp bakmak ve “Şu okula değil de bu okula gitseydim”, “Şu mesleği değil de bunu seçseydim” ya da “Bu adamla değil de şununla evlenseydim, acaba nasıl biri olurdum” sorularını cevaplamak imkânsızdır. Çünkü ünlü bir düşünürün de dediği gibi, artık yaptığımız “bizim” olmuştur.

Bu durum, kişiler için olduğu kadar toplumlar, kurumlar, partiler için de doğrudur. Üstelik de toplumla yoğun etkileşim içinde bir organizasyon olarak bir siyasi hareketin yaşadıkları yalnızca kendi dar kadrosunun yaşadıklarıyla sınırlı olmayıp dayandığı kitlenin yaşadıklarını da içerir.

Örnek verecek olursak, bir komünist parti, yıllar boyu “burjuva” parlamentosunda sandalye savaşı verdikten sonra hâlâ ihtilalci bir parti olarak kalamaz. Bir anarşist 10 yıl devlet memurluğu yapıp da “devletsiz toplum” savunucusu bir anarşist olarak kalamaz.

Tıpkı bunun gibi, bugün “şartlar gereği” ayrı devlet kurma projesini erteleyen ve demokratik muhalefete geçmeye hazırlanan bir siyasi hareket de bu kararıyla kendi kendini dönüştürmekte ve kendi geleceğini belirlemektedir.

Bundan on yıl sonra -eğer bu on yılda demokratik bir ortamda kendi taleplerini ortaya koyması mümkün olabilmiş ve özgür siyaset yapabilmişse- bugün kafasının bir kenarında ayrı devlet kurma özlemi olanların çoğu da büyük ihtimalle geri dönülmez bir biçimde değişmiş olacaktır.

Evet, bazıları bir hayat boyu ayrı bir devlet hayalini koruyarak yaşamayı tercih edebilir. Tıpkı bugün Türkiye’de küçük bir grubun bir İslam devleti kurulması hayaliyle yaşamaya devam etmeleri gibi…

Ama bunun kime ne zararı olur ki?

Bugün, 09.09.2009

Yüksek yargı niye hep CHP’yi mutlu ediyor?

Yargıtay Başkanı’nı dinlerken yoruldum.

Teorik temeli zayıf, yer yer ideolojik mesajlar veren ve tabii her zamanki gibi CHP’yi hoşnut edecek türden vurguları olan uzun bir konuşmaydı.

Gerçi Hasan Gerçeker en azından nezaketli biri.

Ama onun bu özelliği, sonuçta kendisinin ve temsil ettiği kurumun ideolojik kimliğini örtmeye yetmiyor.

Gerçeker de son tahlilde, diğer pek çok meslektaşı gibi, yüksek yargıya egemen olan ideolojik tercih doğrultusunda hareket ediyor.

Özetlemek gerekirse, CHP’nin hoşnut, AK Parti’nin şikayetçi olduğu bir siyasi çizgi bu.

Ve bugüne özgü değil, öteden beri böyle.

Geçmişte de yüksek yargıdan CHP memnun, Özal ANAP’ı şikayetçiydi; ondan önce de CHP memnun, DP şikayetçiydi.

Kısacası liderlere, kişilere bağlı olmayan yapısal bir sorun bu.

***

Çünkü Türkiye’de bazılarının “demokratik görünümlü oligarşi” dedikleri demokrasi özürlü bir düzen var.

Oligarşi, yani ayrıcalıklı bir zümrenin egemenliği. Demokrasi, yani halkın yönetimi.

Bizde baştan beri üst düzey asker ve sivil bürokrasinin ayrıcalıklı bir konumu var. Yargı bürokrasisi de ayrıcalıklı zümrenin parçası.

Eskiden, yani CHP’nin Tek Parti günlerinde siyaset ve yargı gerilimi türünden tartışmalar yoktu, çünkü aynı sofrayı ve ideolojiyi paylaşan zümrenin arasında ayrılık gayrılık olmazdı.

Bu tartışma, çok partili hayata, yani demokrasiye geçişle birlikte başladı.

Çok partili hayata geçildiğinde, kuvvetler ayrılığı ilkesine de geçilmiş olmadı. Ayrıcalıklı zümre, iktidarı halkın seçtiklerine devretmeden önce, kendi çıkarlarının zarar görmesini engelleyecek sigortaları döşemeyi ihmal etmedi.

***

1950’de çok partili hayata geçişle birlikte, yasama ve yürütme erkleri demokratik seçim süreçleriyle oluşturulurken, yargı kurumuna dokunulmadı. Yargı erki, tek parti dönemindeki haliyle muhafaza edildi.

Yasama ve yürütme, halk tarafından belirlendi, ama yargı kendi kendisini belirledi.

Sonra köprülerin altından çok sular aktı, demokratikleşme hamleleri ve anayasalar yapıldı; ama yargının temel yapısı ve işlevi niteliksel anlamda değişmedi.

Yani o hiçbir zaman demokratik bir erk haline getirilmedi.

***

Şimdi Türkiye oligarşi ile demokrasi arasındaki gerilimi yaşıyor.

Gerçeker boşuna HSYK üyelerinin Parlamento tarafından seçilmesine karşı çıkmıyor veya “Parlamento tarafından Anayasa Mahkemesine üye seçilmesi yerinde değildir?” demiyor.

Yargıtay Başkanı çağdaş demokrasilerde bizdeki gibi kendin pişir kendin ye düzeninde bir yüksek yargının söz konusu olmadığını bilmiyor mu?

Elbette biliyor.

Ama o bilerek ötekini, alaturka yargı sistemini tercih ediyor.

İşte bu yüzden parlamento, yüksek yargıyı, yargı bürokrasisine bırakmamalı.

Demos, mevcut durumdan hoşnut olsaydı CHP’yi seçerdi.

Demos’un, kendi hukukunu koruması için işbaşına getirdiği hükümet, gerilimi göze alarak reform yapmalı.

Ama reformu da tam yapmalı. Öyle üyelerinin bir kısmını Meclis seçsin, diğer kısmını bürokratlar kendi seçsin olmaz. Bu reform oligarşiyle elbette bir gerilim anlamına gelecek.

Madem ki öyle de gerileceğiz böyle de, bari gerilirken demokratikleşelim.

Sadece HSYK’yı, onun da üyelerinin bir kısmını değil, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ıyla bütün yüksek yargı organlarını demokratikleştirecek bir reform yapalım da bir kere gerilip kurtulalım.

Böylece sadece CHP’yi seven değil, herkese eşit mesafede duran bir yüksek yargıya sahip olalım.

Star, 08.09.2009
 

 

Yüksek yargı niye hep CHP’yi mutlu ediyor?

Yargıtay Başkanı’nı dinlerken yoruldum.

Teorik temeli zayıf, yer yer ideolojik mesajlar veren ve tabii her zamanki gibi CHP’yi hoşnut edecek türden vurguları olan uzun bir konuşmaydı.

Gerçi Hasan Gerçeker en azından nezaketli biri.

Ama onun bu özelliği, sonuçta kendisinin ve temsil ettiği kurumun ideolojik kimliğini örtmeye yetmiyor.

Gerçeker de son tahlilde, diğer pek çok meslektaşı gibi, yüksek yargıya egemen olan ideolojik tercih doğrultusunda hareket ediyor.

Özetlemek gerekirse, CHP’nin hoşnut, AK Parti’nin şikayetçi olduğu bir siyasi çizgi bu.

Ve bugüne özgü değil, öteden beri böyle.

Geçmişte de yüksek yargıdan CHP memnun, Özal ANAP’ı şikayetçiydi; ondan önce de CHP memnun, DP şikayetçiydi.

Kısacası liderlere, kişilere bağlı olmayan yapısal bir sorun bu.

***

Çünkü Türkiye’de bazılarının “demokratik görünümlü oligarşi” dedikleri demokrasi özürlü bir düzen var.

Oligarşi, yani ayrıcalıklı bir zümrenin egemenliği. Demokrasi, yani halkın yönetimi.

Bizde baştan beri üst düzey asker ve sivil bürokrasinin ayrıcalıklı bir konumu var. Yargı bürokrasisi de ayrıcalıklı zümrenin parçası.

Eskiden, yani CHP’nin Tek Parti günlerinde siyaset ve yargı gerilimi türünden tartışmalar yoktu, çünkü aynı sofrayı ve ideolojiyi paylaşan zümrenin arasında ayrılık gayrılık olmazdı.

Bu tartışma, çok partili hayata, yani demokrasiye geçişle birlikte başladı.

Çok partili hayata geçildiğinde, kuvvetler ayrılığı ilkesine de geçilmiş olmadı. Ayrıcalıklı zümre, iktidarı halkın seçtiklerine devretmeden önce, kendi çıkarlarının zarar görmesini engelleyecek sigortaları döşemeyi ihmal etmedi.

***

1950’de çok partili hayata geçişle birlikte, yasama ve yürütme erkleri demokratik seçim süreçleriyle oluşturulurken, yargı kurumuna dokunulmadı. Yargı erki, tek parti dönemindeki haliyle muhafaza edildi.

Yasama ve yürütme, halk tarafından belirlendi, ama yargı kendi kendisini belirledi.

Sonra köprülerin altından çok sular aktı, demokratikleşme hamleleri ve anayasalar yapıldı; ama yargının temel yapısı ve işlevi niteliksel anlamda değişmedi.

Yani o hiçbir zaman demokratik bir erk haline getirilmedi.

***

Şimdi Türkiye oligarşi ile demokrasi arasındaki gerilimi yaşıyor.

Gerçeker boşuna HSYK üyelerinin Parlamento tarafından seçilmesine karşı çıkmıyor veya “Parlamento tarafından Anayasa Mahkemesine üye seçilmesi yerinde değildir?” demiyor.

Yargıtay Başkanı çağdaş demokrasilerde bizdeki gibi kendin pişir kendin ye düzeninde bir yüksek yargının söz konusu olmadığını bilmiyor mu?

Elbette biliyor.

Ama o bilerek ötekini, alaturka yargı sistemini tercih ediyor.

İşte bu yüzden parlamento, yüksek yargıyı, yargı bürokrasisine bırakmamalı.

Demos, mevcut durumdan hoşnut olsaydı CHP’yi seçerdi.

Demos’un, kendi hukukunu koruması için işbaşına getirdiği hükümet, gerilimi göze alarak reform yapmalı.

Ama reformu da tam yapmalı. Öyle üyelerinin bir kısmını Meclis seçsin, diğer kısmını bürokratlar kendi seçsin olmaz. Bu reform oligarşiyle elbette bir gerilim anlamına gelecek.

Madem ki öyle de gerileceğiz böyle de, bari gerilirken demokratikleşelim.

Sadece HSYK’yı, onun da üyelerinin bir kısmını değil, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ıyla bütün yüksek yargı organlarını demokratikleştirecek bir reform yapalım da bir kere gerilip kurtulalım.

Böylece sadece CHP’yi seven değil, herkese eşit mesafede duran bir yüksek yargıya sahip olalım.

Star, 08.09.2009
 

 

Kürtler mi ‘ayrılıkçı’, yoksa?

Kürt meselesini, bu meseleyi yaratanlar ‘ayrılıkçılık’ olarak niteledi. Kürt kimliğini öne çıkaranlar ya ‘şaki’ idi veya ‘bölücü’. Devlet meseleyi böyle ‘paketledi’ ve halka böyle anlattı.
Resmî söylem zaman içinde, terörün de etkisiyle toplumu derinden etkiledi.

Sonuçta öyle bir tablo çıktı ki, tam bir garabet. Seta-Pollmark araştırmasına göre Türk kökenlilerin % 71’i Kürtlerin ayrı bir devlet istediğini düşünüyor. Bilgesam’ın bulgularına göre ise bağımsızlık isteyen Kürtlerin oranı % 10.

İşte Türkiye’nin sorunu bu: Kürtlerin ne istediğine dair ‘olgu’ ile ‘algı’ böylesine farklılaşmış. Nedeni ne olursa olsun Türkler arasında bir ‘bölünme korkusu’, Kürtlere yönelik bir ‘güven’ erozyonu var. Sorunun düğümlendiği yer burası; düğümün çözüleceği yer de… Türkleri kim ikna edecek Kürtlerin ayrılmak istemediklerine? Peki, Türkler Kürtlerle birlikte yaşamak istiyorlar mı?

Araştırmalar Türk kökenlilerin birlikte yaşama iradesinde az da olsa bir aşınmanın bulunduğunu gösteriyor. SETA-Pollmark araştırmasında bunun bazı unsurları göze çarpıyor.

Öneğin, Türklerin % 57’si Kürtler hakkında ‘iyi kanaat’ sahibiyken Kürtlerin % 86’sı Türklere yönelik ‘iyi kanaat’ taşıyor. Türkler arasında Kürtlere ilişkin ‘kötü kanaat’ taşıyanların oranı % 25. Türklere yönelik ‘kötü kanaat’ sahibi Kürtlerin oranı ise %7.

Bu, hâlâ bir arada yaşamanın sosyolojik zemininin var olduğunu, siyasal gerginlik ve çatışmaların bunu yok edemediğini gösteriyor. Ancak Türklerin Kürt algısının belli bir aşınmaya uğradığı da açık.

Benzer bir sonuç, karışık evliliklere yönelik tutumda da çıkıyor. Bir Kürt’ün evlilik bağıyla yakın akraba olmasından rahatsız olup olmayacakları sorusuna Türklerin % 70’i ‘hayır, olmayız’ diyor. Rahatsız olacağını belirten Türklerin oranı % 24. Türk’le evlilikten rahatsız olmayacağını söyleyen Kürtlerin oranı ise % 87. Rahatsızlık belirten Kürtler % 11. Bu rakamlar genelde iyi. Son 25 yıllık sıcak çatışmaya rağmen hâlâ birlikte yaşamaya, evliliklerle akraba olmaya ciddi bir direnç yok. İki halk sosyal ilişkiler zemininde ayrışmış değil.

Ancak yine de dikkatinizi Türk kökenlilerin nasıl farklılaştıklarına çekmek istiyorum. Türklerin dörtte biri Kürtlerle evlilik yoluyla akraba olunmaktan rahatsızlığını beyan ediyor ki az değil.

Ayrıca, Türklerin % 75’i, Kürtlerin ise % 92’si diğer etnik grupla ‘yakın arkadaş’ olabileceklerini belirtiyor. Yakın arkadaş olamayacağını söyleyen Türkler % 19, Kürtler ise % 6. Yani arkadaşlığa sıcak bakmayanların Türkler arasındaki sayısı Kürtlere göre üç kat fazla.

Bu tablo Kürtlerin birlikte yaşama isteğinin Türklerden daha yüksek olduğunu gösteriyor. Devletin neredeyse son yüz yıldır yürüttüğü ‘Kürt siyaseti’nin yarattığı bütün olumsuz sonuçlara, binlerce faili meçhule, yasaklanan Kürtçeye, boşaltılan binlerce köye, yaşanan büyük iç göçe ve bunun getirdiği yoksulluğa ve yoksunluğa rağmen Kürtlerin birlikte yaşama iradeleri çok ‘değerli’.

Sonuç: Türkiye’de yaklaşık % 20-25’lik bir Türk kitlenin Kürtlerle birlikte yaşama iradesinde bir gevşeme gözlemleniyor. Türkler arasında ‘ayrılıkçı’ fikirler daha yaygın. CHP ve MHP’nin Kürt meselesine yaklaşımları bu kitleyi daha da büyütebilir. Siyaseti bu kesimlerin ‘kötü kanaatleri’, ‘rahatsızlıkları’, ‘sosyal mesafesi’ ekseninde yaparsak Türkiye’yi böleriz.

Devletin neredeyse yüz yıldır yürüttüğü yanlış Kürt siyaseti Kürtlerin Türklerle birlikte yaşama iradesini ortadan kaldırmadı, ama Türk halkının sosyal ilişkilere yansıyan olumsuz tutumları ve dışlayıcı tavırları Kürtleri bu ülküden koparabilir. A. Turan Alkan’ın dünkü uyarısını dikkate alalım: ‘Bir ülkeyi, milliyetçilerinden başka kimse bölemez’.

 Zaman, 08.09.2009

 

Kürt açılımı ‘Siyonistlerin oyunu’ mu?

Geçen hafta araştırmacı yazar İsa Tatlıcan’ın “8 Sütun” haber sitesinde yayınlanan bir yorumu ilgimi çekti. Hükümetin Kürt açılımını olumlu değerlendirdiği anlaşılan Tatlıcan, “Milli Görüş Hareketi Kürt Açılımı’nda Numan Kurtulmuş’tan Farklı mı Düşünüyor?” başlıklı yazısında “Saadet Partisi’nin bir kesiminde” gördüğü tutuculuğu eleştiriyordu. Partinin yayın organı olan Milli Gazete’nin yazarları arasında açılımı “millî bağımsızlığımızı tehdit eden ABD ve AB kuşatması” olarak yorumlayanlar, “Kürt açılımı değil, emperyalist kumpas” diye başlık atanlar vardı.

Numan Kurtulmuş’u bu açıdan ben de tebrik etmek isterim. Ancak partisinde yaygın olan tassubu biraz büyüteç altına almak lazım. Çünkü bu, sadece Milli Görüş’ün değil, son yüz yıl içinde ortaya çıkan pek çok İslami hareketin ufkunu daraltan kötü bir saplantı.

Problemin özünde, “dışarı”dan ve özellikle de Batı’dan gelen her türlü fikri peşinen reddetmek, dahası Müslümanları ifsad etmeye yönelik bir komplo olarak algılamak alışkanlığı yatıyor. Böyle düşünenlerin gözünde bir siyasi, felsefi ve hatta ekonomik kavramı itibardan düşürmek için onun “ kökü dışarıda” olduğunu belirtmek yetiyor. “Böyle ithal şeylere ihtiyacımız yok” diye kestirip atıyorlar.

Yerli ve yabancı kaynaklar arasında “söylem benzerliği” bile, söz konusu zihniyetin sahipleri için alarm sinyallerini çalmaya yetiyor. Mesela “Kürt sorunun demokratikleşme çerçevesinde çözümü”nden söz ettiyseniz ve bu arada Washington’da yazılan bir raporda yahut Brüksel’de düzenlenen bir toplantıda aynı laf geçtiyse, kıyamet kopuyor.

Bu reddiyeciliği Müslümanlık adına gösterenler çok “İslami” bir iş yaptıklarını sanıyor, ama yanılıyorlar. İslam’ın temel kaynaklarında “yabancı kaynakları peşinen reddetme” diye bir ilke yoktur. Aksine ilk devirlerin Müslümanları, yayıldıkları coğrafyada karşılarına çıkan Bizans, Pers, Mısır, Hint, Yahudi veya Eski Yunan geleneklerini almış, yorumlamış ve bunlardan yararlanarak İslam düşüncesini zenginleştirmişlerdi. İslam medeniyeti bu açık fikirli ve “ kozmopolitan” niteliği sayesinde Ortaçağ’da tüm dünyanın önüne geçti.

20. yüzyılda ortaya çıkan içe kapanmacı reddiyecilik ise, İslam’dan değil, Batı karşısındaki zaafiyetin yarattığı komplekslerden kaynaklanıyordu. Nitekim sadece Müslüman coğrafyada değil, başta Rusya olmak üzere daha bir çok ülkede gelişti. Türkiye’de ise, görüyorsunuz, İslam’la fazla bir alâkaları olmayan, hatta başını Doğu Perinçek gibi ateistlerin çektiği “ ulusalcılar” tarafından pompalanıyor. Batı’dan çıkıp gelen her ne varsa peşinen reddetmeyi marifet sayan bu görüşün, Batı’dan çıkıp gelen her ne varsa peşinen kabullenmeyi marifet sayan (ve Milli Görüş’ün “ taklitçi” diye eleştiregeldiği) zihniyetten aslında büyük bir farkı yok: Birisi nefret ötekisi aşkla da olsa, her ikisi de kendini Batı’ya göre ayarlıyor.

“Kürt açılımı”nı, AB ve ABD de aynı şeyi teşvik ediyor diye kötüleyen Milli Görüşçüler işte bu köhne yanılgının içindeler. Kendilerine sormak isterim, eğer yarın öbür gün bir gazeteci Barack Obama’ya (yahut, daha kötüsü, Şimon Peres’e!) “ Türkiye’de bir askeri darbe ister misiniz” diye sorsa ve “ne münasebet, biz Türk demokrasisini destekliyoruz” cevabını alsa, ne yapacaklar. Bu “Siyonist plan”ı bozmak için ADD ve İşçi Partisi ile elele verip “ordu göreve!” diye yollara mı dökülecekler?

Star, 07.09.2009

Soykırım ve tarih komisyonu

Türkiye’nin Ermenistan’a önerdiği soykırım iddialarını araştırmak için bir tarihçiler komisyonu kurulması teklifinin, devletin geleneksel inkar politikasını tekrar edip durmak yerine başka bir şey söylemiş olmak için bulunmuş bir formül olduğunu biliyoruz herhalde. Buna bir nev’i durumu kurtarma ya da zaman kazanma çabası da diyebiliriz.

Ama fazla ciddiye almamak ve ayrıca kabul edileceğini de ummamak kaydıyla…

Böyle bir teklifi ne Ermenistan ne de uluslararası kamuoyunun kabul etmeyeceğini şimdiden bilelim.

Sebebi açık: “1915’te ne oldu?” sorusuna verilecek cevabı bir tarihçiler komisyonuna havale etmekle, resmi tarih yazıcılarına havale etmek arasında bir fark yoktur.

Tarihçiler grubu hangi yöntemle seçilmiş olursa olsun; sonuçta birtakım tarihçiler oturacak ve 1915’te neler olduğunu ve olup bitene soykırım denilip denilemeyeceğine karar verecek.

Peki, bütün diğer tarihçiler bu komisyonun kararı karşısında on yıllardır yaptıkları araştırmaları ve vardıkları sonuçları çöpe atmayı ve bir komisyona uymayı neden kabul etsinler?

Tarihçileri bırakın; halklar neden kabul etsin? Neden başka tarihçilerin değil de komisyondaki tarihçilerin “gerçeği ellerinde tuttuklarına” inansın?

Tarih, “1915’te ne oldu sorusu”na hiçbir zaman tek bir cevap veremeyecektir. Hiçbir tarihi olayda tek bir cevap vermediği gibi. Bütün mesele, farklı tarihçiler tarafından yazılmış farklı hikayelerin hepsinin ama hepsinin özgürce ortalıkta dolaşmasına ve bu hikayeler etrafında özgür tartışmanın sürüp gitmesine izin verilmesi, zemin yaratılmasıdır.

Tarihçiler karar veremez de parlamentolar verebilir mi?

Aslında, yıllardır çeşitli ülke parlamentolarının 1915’te olan bitene isim koymak üzere hazırladıkları tasarıların ya da geçirdikleri yasaların da hiçbir değeri yoktur. Çünkü tarihi gerçekler parlamenterlerin oylarıyla da karara bağlanamaz. Herhangi bir tarihi olay herhangi bir parlamentonun yüzde 51’i öyle oy kullandı diye değişmez.

1915’te olup bitene bir isim koymak tarihin değil ama hukukun konusu olabilir elbette. Uluslararası hukuk, bir devletin geçmişte bir halka karşı suç işlediği iddiasını araştırabilir ve sonuçta olup bitene hukuki bir isim de koyabilir.

Ne var ki, olayın hukuki boyutu da geçmişte çok tartışıldı. 1948’de yapılmış bir soykırım tanımının 1915’te yaşanmış olan bir olay için kullanılamayacağı; 1948 sözleşmesinin geriye dönük olarak uygulanmasının hukukun temel ilkelerine aykırı olduğu genel olarak kabul gördü.

Dolayısıyla bu yaranın kapanması için hukuktan da medet umamayız.

Peki o zaman ne yapacağız?

1915’te olup bitenlerin vicdanlarımızı kanatmasını; Ermeniler’le aramızda bir kara gölge olarak kalmasını; ilişkilerimizi zehirlemesini nasıl önleyeceğiz?

Bana kalırsa çözüm devletin özür dilemesi de değildir. Çünkü bu, devletin bir resmi görüş yerine bir başka resmi görüş geçirmesi anlamını taşır. Nasıl inkâr çizgisi bazı vatandaşların düşüncelerini temsil ederken bazılarını rahatsız ediyorsa, kabul edip özür dileme çizgisi de bazı vatandaşların duygularını temsil ederken bazılarını rencide edecektir.

Doğrusu, devletlerin tarihi olaylar konusunda resmi görüşü olmamasıdır. Devlet her konuda olduğu gibi bu konuda da tarafsız, ideolojisiz ve fikirsiz olmalıdır.

Geriye kalıyor tek yol; devletlerin aradan çekilmesi; bütün yasakların, bütün kırmızı çizgilerin ve tabuların ortadan kalkması ve iki toplumun tarihçileriyle, sosyologlarıyla, hukukçularıyla, sanatçılarıyla birlikte serbest bir hesaplaşma ve yüzleşme sürecine girmesi…

Böyle bir hesaplaşma ve yüzleşme sürecinden asla tek bir ortak “karar” çıkmayacaktır. Her insan kendi vicdanıyla baş başa kendi “kararını” kendisi verecektir.

Böyle bir süreç yaşandığında, herkes yıllardır içinde biriken öfkeyi, sızıyı ya da pişmanlığı ortaya döktüğünde sonuçta bütün vicdanlardan aynı karar çıkmayacaktır belki ama bütün vicdanlar eskisinden daha huzurlu olacak ve inanın geçmişte olup bitene ne isim konduğu bugünkü kadar önemli olmayacaktır.

Bugün, 07.09.2009