Allah’tan Korkmak, Kuldan Utanmak: Vicdanın Sessiz Erozyonu

Eskiden sık duyduğumuz bir söz vardı: “Allah’tan kork, kuldan utan.” Bugün biraz eski zaman sözü gibi geliyor. Oysa üzerinde düşününce, iki kısa cümlenin içinde oldukça sade bir ahlâk ölçüsü var: Kimse görmediğinde de kendine bir sınır koymak; yaptığın şey başkasını etkiliyorsa onun durumunu da hesaba katmak.

Geçmişi güzelleştirmek istemiyorum. Kırk, elli yıl önce de yoksulluk, eşitsizlik, haksızlık vardı. Mahalle hayatının dayanışması kadar baskısı, dedikodusu ve dışlaması da vardı. Mesele “eskiden insanlar iyiydi, şimdi bozuldu” demek değil. Fakat değişen bir şey olduğu da açık: İnsanların sahip olduklarını gösterme biçimi, başarı anlayışı ve başkasının mahrumiyetine karşı duyarlılığı aynı değil.

Çocukluğumuzun mahallelerinde ekonomik durumu farklı ailelerin çocukları aynı okulda okuyabiliyor, aynı sokakta oynuyor, aynı sinemaya gidiyordu. Varlıklı olmak elbette avantajdı. Ama varlığını başkasının gözüne sokmamak da bir terbiye meselesi sayılırdı. Eve et ya da pahalı bir yiyecek götürürken bunu komşusuna göstermemeye çalışan, pişen yemeğin kokusunun alamayan komşunun evine gitmesinden rahatsız olan insanlar vardı.

Burada mesele et değil. Mesele, başkasının mahrumiyetinin insanın kendi davranışına sınır koyabilmesinde.

Sahip Olmak mı, Göstermek mi?

Bugün sahip olmakla göstermek arasındaki mesafe oldukça daraldı. Ev, otomobil, tatil, restoran, marka, diploma, makam, unvan… Bunların her biri kolaylıkla bir statü göstergesine dönüşebiliyor. Sosyal medya bunu daha da büyüttü. İnsan artık yalnızca yaşamıyor; nasıl yaşadığını da gösteriyor. Hatta bazen yaşadığımız şeyden çok, başkalarının onu nasıl göreceği önem kazanıyor.

Sorun zengin olmak değil. Sorun, zenginliğin ve statünün insan değerinin ölçüsü haline gelmesi.

Bunun yalnızca tüketimle ilgili olduğunu da düşünmüyorum. Daha temel bir mesele var: İnsan kendisine nerede ve neden sınır koyuyor?

Ben buna “vicdani erozyon” diyorum.

Erozyon bir anda olmaz. Önce küçük bir istisna yapılır. Sonra “herkes yapıyor” denir. Bir sonraki sefer gerekçe bulmak daha kolaydır. Bir süre sonra daha önce rahatsız eden şey rahatsız etmemeye başlar. Doğru ile yanlış hâlâ biliniyordur; hatta gerektiğinde başkalarına ahlâk dersi de verilebilir. Ama bilinen ilke artık kişinin kendi davranışını eskisi kadar sınırlamaz.

Eğitim Vicdanın Garantisi Değildir

Bugün yolsuzluk ve çıkar ilişkileri konuşulduğunda meseleye yalnızca eğitimsizlik üzerinden bakmak açıklayıcı değil. Büyük şirketlerde, finans dünyasında, bürokraside, üniversitelerde ve uzmanlık gerektiren mesleklerde ortaya çıkan etik sorunlar bize başka bir gerçeği de hatırlatıyor: Eğitim ile ahlâk arasında kendiliğinden işleyen bir bağ yok.

Yöneticiler, finansçılar, hukukçular, doktorlar, akademisyenler, bürokratlar ve iş insanları toplumun eğitimli ve meslek sahibi kesimleri içinde yer alıyor. Üstelik bazı yolsuzluk ve çıkar ilişkileri zaten belli bir bilgiye, yetkiye ve kurumsal konuma sahip olmayı gerektiriyor.

Eğitim insana bilgi kazandırır. Meslek yetki verir. Makam karar verme gücünü artırır. Para hareket alanını genişletir. Fakat bunların hiçbiri tek başına insana vicdan kazandırmaz.

Hatta bilgi, ahlâkî bir sınırla birleşmediğinde, insanın yanlışını daha ustaca yapmasına veya kendi çıkarını daha iyi gerekçelendirmesine de yarayabilir. Sistemi bilmeyen birinin yapamayacağı şeyi, sistemi çok iyi bilen biri yapabilir. Yetki arttıkça yalnızca iyilik yapma imkânı değil, o yetkiyi kişisel çıkar için kullanma imkânı da büyür.

Bu nedenle eğitimli insanın ahlâkî sorumluluğu azalmaz; tersine, sahip olduğu bilgi ve yetki ölçüsünde artar.

Yolsuzluk Büyük Suçlarla Başlamaz

Yolsuzluk ve çıkar ilişkilerini yalnızca büyük davalar, milyonlarca liralık işlemler veya ceza kanununa giren fiiller üzerinden düşünmek de yanıltıcı olabilir. Büyük bozulmalar çoğu zaman daha küçük sınırların aşılmasıyla başlar.

Önce bir ayrıcalık normal görülür. Sonra bir tanıdığa küçük bir kolaylık sağlanır. Çıkar çatışması önemsizleştirilir. Kurumun imkânı kişisel imkân gibi kullanılmaya başlanır. “Herkes yapıyor”, “sistem böyle”, “ben yapmasam başkası yapacak” denir. Bir süre sonra insan yaptığı şeyin doğru olup olmadığını tartışmak yerine, onu açıklayacak gerekçeler üretmeye başlar.

Vicdani erozyon dediğim şey biraz da budur.

İnsan doğru ile yanlışı bilmeye devam eder; fakat bildiği doğru, kendi çıkarıyla karşılaştığında davranışını eskisi kadar sınırlamaz.

Bilgi, Meslek ve Sorumluluk

Bu mesele akademide de, tıpta da, hukukta da, gazetecilikte de karşımıza çıkabilir. Doktor hastayı yalnızca müşteriye, avukat adaleti yalnızca kazanca, gazeteci haberi yalnızca izlenmeye, akademisyen bilgiyi yalnızca kariyere dönüştürmeye başladığında mutlaka suç işlenmiş olmaz. Fakat yapılan işin anlamında bir şey değişir.

Akademi bu açıdan özellikle ilginçtir. Çok eğitimli olmak insanı otomatik olarak daha ahlâklı yapmaz. Bilgi arttıkça vicdanın da aynı ölçüde arttığına dair bir kural yoktur. Hatta bilgi, ahlâkî sorumlulukla birleşmediğinde insanın kendi çıkarını daha incelikli biçimde savunmasına yarayabilir.

Üniversitede yayın, atıf, proje, fon ve unvan gereklidir. Sorun bunların varlığı değil. Sorun, bunların amaç haline gelmesidir. Bir akademisyen için “Bu çalışma neyi açıklıyor, neye katkı sağlıyor?” sorusunun önüne sürekli “Bana ne kazandıracak?” sorusu geçmeye başladığında bilginin anlamı da değişmeye başlar.

Aynı şeyi diğer meslekler için de söyleyebiliriz. Meslek yalnızca para kazanmanın yolu değildir. Aynı zamanda toplumun o meslek sahibine duyduğu güvene dayanır. Yetki arttıkça bu güvenin yükü de artar.

Hukukun Bittiği Yerde Vicdan

Kant’ın çok temel bir ölçüsü vardır: İnsanı yalnızca araç olarak görmemek. Bence bugün bunu hatırlamak yeterince açıklayıcı. Karşımdaki insan benim kazancım, kariyerim, statüm veya rahatım için kullanılacak bir araç mı; yoksa benim kadar değeri olan başka bir insan mı?

“Allah’tan korkmak” sözünü de yalnızca cezalandırılma korkusu olarak anlamıyorum. Asıl mesele, dışarıda seni denetleyen biri olmadığında içeride seni durduracak bir şeyin bulunmasıdır. Dindar insan buna Allah’a karşı sorumluluk diyebilir. Bir başkası vicdan, insan onuru veya ahlâkî ödev diyebilir. Adı değişebilir. Önemli olan insanın kendisine koyduğu sınırdır.

“Kuldan utanmak” da “el âlem ne der?” korkusu değildir. Başkasının varlığını hesaba katabilmektir. “Ben bunu yapabilir miyim?” sorusunun yanına bir soru daha koyabilmek: “Ben bunu yaptığımda başkasına ne oluyor?”

Hukuk bize neyi yapamayacağımızı söyler. Meslek ahlâkı neyi yapmamamız gerektiğini hatırlatır. Vicdan ise bazen daha ileri gider: “Bunu yapabilirim. Belki kimse fark etmeyecek. Belki bana para, makam veya başka bir avantaj sağlayacak. Ama yine de yapmayacağım.”

Toplumun bütün ahlâkî yükünü hukuka bırakamayız. Her doktorun yanına polis, her akademisyenin yanına müfettiş, her gazetecinin yanına hâkim, her yöneticinin yanına savcı koyamayız. Kurumlar, denetim ve hukuk elbette gereklidir. Ama bunlar insanın kendi kendisine koyduğu sınırın yerini bütünüyle tutamaz.

Asıl Soru

Bu yüzden “Allah’tan korkmak, kuldan utanmak” sözünü geçmişe dönüş çağrısı olarak görmüyorum. Ama hâlâ insanın kendi davranışına sınır koymasını sağlayan güçlü bir ahlâkî ölçü olduğunu düşünüyorum.

Asıl mesele başka: Modern toplum bireysel özgürlüğü korurken vicdanı, dayanışmayı ve başkasını gözetme duygusunu da koruyabilir mi?

Belki bugün yaşadığımız sorun insanların doğru ile yanlışı artık bilmemesi değildir. Daha rahatsız edici bir ihtimal var: Doğru ile yanlışı biliyoruz, fakat bildiklerimiz kendi davranışımız söz konusu olduğunda bizi eskisi kadar bağlamıyor. Yolsuzlukta, çıkar ilişkilerinde, meslek hayatında ve gündelik davranışlarımızda asıl aşınma belki de burada başlıyor.

Bir toplumun ahlâkî durumunu yalnızca kaç kişinin suç işlediğine bakarak anlayamayız. Hukukun ulaşmadığı, kimsenin bizi denetlemediği ve davranışımızın hesabını yalnızca kendimize vereceğimiz alanlar da vardır. Vicdanın gerçek sınavı biraz da oralarda verilir.

Bir toplumun gücü yalnızca iyi kanunlara sahip olmasıyla ölçülmez. Asıl sınav, insanın yapabileceği, yakalanmayacağı ve belki de bundan çıkar sağlayacağı bir şeyi, yalnızca doğru olmadığı için yapmamayı seçtiği yerde başlar.

Kimse görmediğinde bizi ne durduruyor? Yaptığımız şey başka bir insanı etkilediğinde, onun varlığını ne kadar hesaba katıyoruz?

Belki de bütün bu tartışmanın sonunda kendimize sormamız gereken soru çok daha basit:

Hâlâ Allah’tan korkup kuldan utanıyor muyuz, yoksa bu duyguyu yavaş yavaş kaybediyor muyuz?

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et