Sebze Meyve Fiyatlarında Kim Kimi Soyuyor?

Türkiye’de son günlerde sebze ve meyve fiyatları üzerinden ilginç bir tartışma yürütülüyor. Televizyonlarda üreticilere mikrofon uzatılıyor, çiftçinin tarlada sattığı fiyat ile market veya manavdaki fiyat yan yana konuluyor ve aradaki fark adeta otomatik olarak “vurgun”, “fahiş kâr” veya “halkın soyulması” diye takdim ediliyor. Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin Ağustos 2026 verileri gerçekten de bazı ürünlerde çok yüksek üretici-market farkları bulunduğunu gösteriyor. Örneğin limonda üretici-market farkı yüzde 748,4’e, havuçta yüzde 380,3’e, elmada yüzde 377,9’a ulaşmış durumda. Üreticide 10 liraya satılan limonun markette 84,84 liraya, 10,66 liralık havucun 51,20 liraya ve 18,75 liralık elmanın 89,60 liraya satıldığı görülüyor. Rakamlar elbette dikkat çekicidir. Fakat buradan doğrudan doğruya “aracılar halkı soyuyor” sonucuna atlamak iktisadi analiz yapmak değil, slogan üretmektir.

Üretici fiyatı ile nihai tüketici fiyatı arasındaki farkın tamamını kâr zannetmek büyük bir yanlıştır. Bir ürün tarladan toplandıktan sonra tüketicinin sofrasına gelene kadar çok sayıda aşamadan geçer. Toplama, ayıklama, sınıflandırma, ambalajlama, taşıma, hal ve komisyon giderleri, soğuk zincir, depo, kira, enerji, işçilik, finansman maliyeti, vergi yükü ve fire bunların arasındadır. Yaş sebze ve meyvede fire özellikle önemlidir; ürünün bir bölümü bozulur, ezilir, kalite kaybeder veya satılamaz. Market rafındaki bir kilo ürünün fiyatını hesaplarken yalnızca tarladan çıkan bir kilonun fiyatına bakmak bu yüzden yanıltıcıdır. Market, manav veya toptancı kâr ediyor olabilir; hatta bazıları olağanüstü yüksek kâr da ediyor olabilir. Fakat bunu göstermek için fiyat farkından fazlasına ihtiyaç vardır. Maliyetleri, net kâr marjlarını ve varsa rekabet ihlalini incelemek gerekir.

Fiyat farkı neden tek başına suç delili değildir?

Tartışmadaki en büyük problem fiyatın ahlâkî bir kategori gibi ele alınmasıdır. Yüksek fiyat görüldüğünde hemen bir suçlu aranıyor. Çiftçi düşük fiyattan şikâyet ediyorsa aracı suçlanıyor; tüketici pahalı üründen şikâyet ediyorsa market hedefe konuluyor. Oysa fiyat, çoğu zaman milyonlarca dağınık kararın, kıtlıkların, maliyetlerin, mevsimselliğin ve talep değişikliklerinin ortak sonucudur. Nitekim TZOB’un aynı verilerine bakıldığında Ağustos ayında markette incelenen 37 ürünün 19’unda fiyat artarken 18’inde fiyatın düştüğü görülüyor. Sivri biberin market fiyatı bir ayda yüzde 34,2, kuru soğanın yüzde 28,9, şeftalinin yüzde 22 düşmüş. Üretici tarafında ise limon fiyatı yüzde 75, kuru soğan yüzde 54,5 gerilemiş. Eğer marketler fiyatları keyfî olarak sürekli yukarı çekebilen ve tüketiciyi istediği gibi “soyan” aktörler olsaydı, bu kadar büyük fiyat düşüşlerini açıklamak da güçleşirdi.
Benzer oynaklık önceki aylarda da görülüyor. Temmuz’da markette sivri biber yüzde 86,2 yükselirken karpuz yüzde 49 düşmüş; Haziran’da çilek yüzde 81 artarken domates yüzde 37,8 gerilemiş. Bu hareketlilik bize tarım ürünleri piyasasının sabit ve tek yönlü bir fiyat yapısına sahip olmadığını gösteriyor. Mevsim, arz, hava şartları, ürünün dayanıklılığı, hasat miktarı ve lojistik koşulları fiyatları hızla değiştirebiliyor. Dolayısıyla bir çiftçinin “Ben bunu 10 liraya sattım, market 80 liraya satıyor” demesi önemli bir gözlemdir; fakat tek başına o marketin yüzde 700 kâr ettiğini göstermez.

Üstelik üretici tarafında da fiyat baskıları ve maliyet artışları vardır. TÜİK’in Ağustos 2026 verilerine göre Tarım-ÜFE yıllık yüzde 21,91 artmış, on iki aylık ortalamalara göre artış yüzde 33,47 olmuştur. Buna karşılık aylık endeks yüzde 0,93 düşmüştür. Yani tarım fiyatları da aynı anda hem uzun vadeli enflasyon baskısını hem de kısa vadeli düşüşleri yaşayabilmektedir. Bu, Türkiye’deki genel yüksek enflasyon ortamından bağımsız düşünülemez. Mazot, gübre, elektrik, işçilik, kira, kredi ve taşıma maliyetleri yükselirken perakende fiyatlarının bundan hiç etkilenmemesini beklemek mümkün değildir.

Elbette bütün bunlar piyasada hiçbir zaman kötü niyetli davranış veya rekabet ihlâli olmaz anlamına gelmez. Kartel varsa, rakipler fiyatları birlikte belirliyorsa, hâkim durum kötüye kullanılıyorsa veya yanıltıcı ticarî uygulamalar yapılıyorsa bunlar soruşturulmalıdır. Fakat doğru yöntem, “fiyat yüksek, o hâlde suç var” demek değildir. Rekabet hukukunun mantığı da budur: Somut davranış, koordinasyon veya piyasa gücü araştırılır. Fiyatın yüksekliği tek başına mahkûmiyet delili değildir.
Asıl sorun nerede aranmalı?

Türkiye’de bu tartışmanın bu kadar kolay “çiftçi mağdur, aracı suçlu” kalıbına girmesinin sebeplerinden biri yüksek enflasyonun insanların fiyat algısını bozmasıdır. Fiyatların sürekli değiştiği bir ekonomide tüketici hangi fiyatın “normal” olduğunu artık kestiremiyor. Bir kilo domatesin geçen ay 30, bu ay 50, gelecek ay 25 lira olması insanlarda doğal olarak güvensizlik yaratıyor. Bu güvensizlik ortamında da en kolay açıklama “birileri bizi kazıklıyor” oluyor. Oysa fiyat istikrarı olmadığında üreticinin, toptancının, nakliyecinin ve perakendecinin tamamı gelecekteki maliyetlerini tahmin etmekte zorlanır. Herkes fiyatına bir risk payı eklemeye başlar. Bu da fiyat mekanizmasını daha oynak hâle getirir.

Bir başka mesele, yaş sebze ve meyve ticaretinin yapısal maliyetleridir. Türkiye’de üretim alanlarıyla büyük tüketim merkezleri arasında yüzlerce kilometre vardır. Ürün hızlı biçimde taşınmak zorundadır. Soğuk zincir iyi kurulmazsa fire büyür. Şehir içi lojistik, kira, enerji ve personel giderleri de nihai fiyata eklenir. Bu nedenle yapılması gereken şey “aracıyı ortadan kaldıralım” demek değildir. Aracı ekonomik hayatın gereksiz bir paraziti değildir; taşıma, depolama, risk üstlenme, ürün seçme ve tüketiciye ulaştırma işlevlerini yerine getirir. Sorulması gereken soru, bu hizmetlerin daha ucuza ve daha rekabetçi biçimde nasıl yapılabileceğidir.

Burada devletin yapabileceği işler vardır: Tarım ve gıda ticaretindeki gereksiz bürokrasiyi azaltmak, hal sistemini daha rekabetçi ve şeffaf hâle getirmek, ulaşım ve lojistik altyapısını iyileştirmek, rekabet ihlâllerini gerçekten delil varsa cezalandırmak ve hepsinden önemlisi enflasyonu düşürmek. Buna karşılık marketleri veya manavları kamuoyu önünde şeytanlaştırmak, baskınlarla fiyat belirlemeye çalışmak veya “makul fiyat”ı bürokrasi yoluyla tayin etmek çoğu zaman problemi çözmez; aksine arzı azaltabilir ve başka bozulmalar yaratabilir.

Sonuç

Sebze ve meyve fiyatlarının yüksekliği elbette ciddi bir problemdir. Dar gelirli bir aile için gıda fiyatındaki her artış hayat standardını doğrudan etkiler. Bu nedenle üretici ile tüketici arasındaki zincirin incelenmesine de kimsenin itirazı olmamalıdır. Ancak inceleme ile peşin hüküm aynı şey değildir.

Çiftçinin 10 liraya sattığı ürünün markette 50 veya 80 liraya çıkması soru sormayı gerektirir; fakat cevabı baştan “soygun” diye vermeyi gerektirmez. Önce o farkın ne kadarının taşıma, fire, kira, işçilik, enerji, finansman ve vergi maliyeti olduğunu; ne kadarının toptancı ve perakendeci kârı olduğunu görmek gerekir. Eğer bundan sonra olağanüstü ve rekabet dışı bir kâr veya kartel davranışı ortaya çıkıyorsa elbette gereği yapılmalıdır.

Türkiye’de ihtiyacımız olan şey fiyatları ahlâkî sloganlarla tartışmak değil, iktisadi mekanizmayı anlamaktır. Yüksek fiyat her zaman yüksek kâr demek değildir; üretici ile market fiyatı arasındaki büyük fark da otomatik olarak dolandırıcılık anlamına gelmez.

Asıl mesele fiyatların neden yükseldiğini doğru teşhis etmektir. Enflasyonun, maliyetlerin, lojistiğin, arzın ve rekabetin rolünü görmeden yalnız “aracı suçlu” demek, ekonomik problemi çözmez; sadece topluma yanlış bir suçlu gösterir ve bazı insanları şeytanlaştırır.

Bu Yazıyı Paylaşın

Atilla Yayla
Atilla Yayla
İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

Atilla Yayla
Atilla Yayla
İstanbul Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et