Türkiye’de son zamanlarda peş peşe ünlülere yönelik uyuşturucu operasyonları yapılıyor. Bazı isimler gözaltına alınıyor, bazıları ifadeye çağrılıyor, televizyonlarda ve sosyal medyada günlerce operasyonlar, kimlerin uyuşturucu kullandığı, kimlerin kullanmadığı tartışılıyor. Bu operasyonların adlî yönü elbette kendi içinde değerlendirilmelidir. Fakat mesele daha temel ve daha felsefi bir soruyu da gündeme getiriyor: Bir insanın uyuşturucu kullanması başlı başına suç olmalı mıdır? İlk bakışta bu sorunun cevabı kolaymış gibi görünebilir. Uyuşturucu zararlıdır; öyleyse yasaklanmalıdır. Fakat, hukuk felsefesi bakımından mesele bu kadar basit değildir. Çünkü bir davranışın zararlı olması, onun mutlaka suç sayılmasını gerektirmez. İnsanların kendilerine zarar veren birçok davranışı vardır. Sigara içeriz, alkol kullanırız, aşırı yemek yeriz, çok tehlikeli sporlar yaparız, bütün paramızı kötü yatırımlarda kaybedebiliriz. Devlet bunların hepsini suç saymaz.
Tam bu noktada klasik liberal ve liberteryen düşüncenin önemli bir ilkesi devreye girer: Mağdursuz suç olmaz. Bir kişinin yaptığı davranış doğrudan başka bir insanın hakkını ihlal etmiyorsa devletin ceza hukuku yoluyla o kişiye müdahale etmesi ne ölçüde meşrudur? Bu soru yalnız uyuşturucu meselesine özgü değildir. Daha genel bir özgürlük tartışmasının parçasıdır. Burada aslında bireyin kendi hayatı üzerinde ne kadar tasarruf hakkına sahip olduğu ve devletin kişiyi kendi tercihlerinin sonuçlarından korumak adına nereye kadar gidebileceği tartışılmaktadır.
İnsan kendisine zarar verme özgürlüğüne sahip midir?
John Stuart Mill’in meşhur “zarar ilkesi” burada önemli bir başlangıç noktasıdır. Mill’e göre medeni bir toplumda bir bireye onun iradesi dışında müdahale etmenin meşru sebebi, başkalarına zarar vermesini önlemektir. Bir insanın kendi iyiliği, onun davranışını zorla değiştirmek için yeterli gerekçe değildir. Bu düşünceye göre yetişkin ve karar verme kapasitesine sahip bir insan kendi hayatıyla ilgili yanlış kararlar verebilir. Bu kararlar ahlâken yanlış, sağlık bakımından zararlı veya ekonomik açıdan aptalca olabilir. Fakat kişinin kendi hayatını kötü yönetmesi ile başka insanların haklarını ihlal etmesi aynı şey değildir. Uyuşturucu kullanımı bu açıdan tartışıldığında liberteryenlerin sorusu son derece nettir: Bir kişi kendi evinde uyuşturucu kullanıyorsa, kimseye saldırmamışsa, kimsenin malını çalmamışsa, araç kullanmamışsa ve başka bir insanı tehlikeye atmıyorsa bu davranışın mağduru kimdir?
“Mağdur kendisidir” cevabı verilebilir. Fakat ceza hukukunda mağdur ile failin aynı kişi olması oldukça tuhaf bir durum yaratır. Bu durumda devlet kişiyi kendisinden korumak adına yakalayıp cezalandırmaktadır. Burada paternalizm dediğimiz yaklaşım ortaya çıkar. Paternalizm kabaca “devlet senin iyiliğini senden daha iyi bilir” düşüncesine dayanır. Devlet kişiye, “Bu davranış sana zarar verebilir, o yüzden sana yasaklıyorum” demektedir. Fakat bu ilke kabul edildiğinde sınırın nerede çizileceği ciddi bir problem hâline gelir. Sağlığa zararlı olduğu için uyuşturucu yasaklanıyorsa sigaranın, alkolün, aşırı şeker tüketiminin veya çok tehlikeli sporların da aynı mantıkla yasaklanması gerekmez mi? Böyle bir devlet vatandaşını yetişkin bir birey olarak değil, korunması gereken bir çocuk olarak görmeye başlayabilir.
Uyuşturucu yalnızca kullanıcıya mı zarar verir?
Liberteryen görüşe yöneltilebilecek en güçlü itirazlardan biri, uyuşturucu kullanımının etkilerinin her zaman yalnız kullanıcıyla sınırlı kalmamasıdır. Ağır uyuşturucu bağımlılığı aile ilişkilerini bozabilir, çocukların ihmal edilmesine yol açabilir, iş hayatını tahrip edebilir. Bazı kişiler uyuşturucu temin etmek için hırsızlık yapabilir veya başka suçlara yönelebilir; uyuşturucu etkisinde araç kullanan bir kişi başka insanların hayatını tehlikeye sokabilir. Bunların tamamı gerçek problemlerdir. Fakat burada çok önemli bir ayrım yapılmalıdır: Uyuşturucu kullanmak ile uyuşturucu etkisi altında başkasına zarar vermek aynı davranış değildir.
Alkol konusunda zaten böyle bir ayrım yapıyoruz. Bir insanın evinde içki içmesi suç değildir; fakat sarhoşken otomobil kullanması veya bir başkasına saldırması suçtur. Benzer mantık uyuşturucu için de düşünülebilir. Bir kişinin uyuşturucu kullanması suç olmayabilir; fakat uyuşturucu etkisi altında araç kullanması, çocuğunu ihmal etmesi, başkalarına şiddet uygulaması veya başka bir insanın hakkını ihlal etmesi elbette cezalandırılabilir. Bu yaklaşım ceza hukukunu davranışın kendisinden çok ortaya çıkardığı hak ihlaline bağlar.
Mamafih burada bir başka önemli mesele bağımlılıktır. İnsan uyuşturucuya başlangıçta özgür iradesiyle yönelmiş olabilir. Fakat ağır bağımlılık geliştikten sonra kişinin karar verme yeteneği zayıflayabilir. Bu nedenle uyuşturucu meselesini tamamen sıradan bir tüketici tercihi gibi görmek de gerçekçi değildir. Özellikle çocuklar ve gençler açısından çok daha güçlü koruyucu tedbirler gereklidir. Bir yetişkinin kendi tercihi ile bir çocuğa uyuşturucu satılması veya kullandırılması aynı kategoride değerlendirilemez.
Yasaklamak uyuşturucuyu ortadan kaldırıyor mu?
Uyuşturucu yasağının savunucuları haklı olarak uyuşturucunun ciddi sağlık ve sosyal zararlarına dikkat çekiyorlar. Fakat başka bir soru daha var: Yasaklamak bu zararları gerçekten azaltıyor mu? Uyuşturucuya talep tamamen ortadan kalkmadığı sürece yasak, piyasayı yeraltına iter. Yasal piyasada bir ürünün üreticisi, satıcısı, muhtevası ve kalitesi belli ölçüde denetlenebilir. Yeraltı piyasasında ise bunların hiçbiri kolay değildir. Alıcı ürünün içinde ne olduğunu tam olarak bilemeyebilir, saflık oranı değişebilir ve zehirli katkı maddeleri kullanılabilir. Daha önemlisi, yasa dışı piyasada ekonomik anlaşmazlıklar mahkemelerde çözülemez. Uyuşturucu satıcılarından biri diğerine borcunu ödemezse mahkemeye gidemez; bu durumda şiddet devreye girebilir.
Amerika’daki içki yasağı döneminin önemli derslerinden biri buydu. Yasakla alkol ortadan kalkmadı, fakat üretimi ve satışı suç örgütlerinin eline geçti. Devlet yasağı kaldırdığında organize suç tamamen ortadan kalkmadı ama alkol piyasasının önemli bölümü yeniden yasal ekonomiye döndü. Uyuşturucu piyasasında da benzer bir mekanizma işleyebilir. Bu nedenle bazı liberteryenler uyuşturucu yasağının uyuşturucudan kaynaklanan zararlara yeni zararlar eklediğini savunurlar: Organize suç, polis yolsuzluğu, şiddet, kara para ve hapishanelerin dolması bunların arasındadır. Burada kritik soru şudur: Bir kamu politikası yalnız niyetleriyle mi, yoksa sonuçlarıyla mı değerlendirilmelidir? Uyuşturucuyu yasaklamak iyi niyetli bir politika olabilir. Fakat yasaklama daha büyük bir yeraltı ekonomisi, daha fazla şiddet ve daha tehlikeli uyuşturucular yaratıyorsa politikanın sonuçlarını da hesaba katmak gerekir.
Kullanım suç olmaktan çıkarılırsa ticaret ne olacak?
Meseleyi zorlaştıran asıl nokta burasıdır. Uyuşturucu kullanmanın suç olmadığını kabul ettiğimizi düşünelim. Fakat uyuşturucu üretmek ve satmak hâlâ suç olsun. O zaman kullanıcı uyuşturucuyu nereden temin edecektir? Bu durumda ortaya garip bir hukukî yapı çıkar: Kullanmak suç değildir ama kullandığınız ürünü satın aldığınız kişi suç işlemektedir. Bu yüzden uyuşturucu politikasında kullanım ile ticaret birbirinden tamamen bağımsız düşünülemez.
Hollanda örneği bu açıdan öğreticidir. Hollanda’da özellikle cannabis konusunda uzun yıllardır bir tolerans politikası uygulanıyor. Küçük miktarda cannabis bulundurulması ve belirli kurallara uyan coffee shop’larda satılması fiilen tolere ediliyor. Fakat uzun süre ilginç bir paradoks yaşandı. Coffee shop müşteriye cannabis satabiliyordu ama dükkânın cannabis’i nereden tedarik ettiği hukuken sorunluydu. Yani ön kapıdan satış tolere edilirken arka kapıdan tedarik yasa dışı kalıyordu. Bu durum uyuşturucu politikalarının ne kadar karmaşık olabileceğini gösteriyor. Bir başka önemli örnek Portekiz’dir. Portekiz kişisel kullanım amacıyla uyuşturucu bulundurmayı ceza hukuku alanından büyük ölçüde çıkardı. Fakat bu uyuşturucuyu tamamen serbest bıraktığı anlamına gelmiyor. Kullanıcı doğrudan suçlu ve hapse atılması gereken bir kişi olarak değil, daha çok bir sağlık ve sosyal politika konusu olarak ele alınıyor. Ticaret ise suç olmaya devam ediyor.
Dolayısıyla, uyuşturucu politikasında yalnız iki seçenek yoktur: Tam yasak veya tam serbestlik. Arada başka modeller vardır. Kullanım suç olmaktan çıkarılabilir ama idari yaptırımlar uygulanabilir; tedavi ve rehabilitasyon mekanizmaları geliştirilebilir; belirli maddeler farklı kategorilerde değerlendirilebilir; sert uyuşturucularla daha hafif maddeler arasında ayrım yapılabilir. Bu alanın en önemli problemlerinden biri zaten “uyuşturucu” kelimesi altında birbirinden son derece farklı maddelerin aynı kategoriye sokulmasıdır. Esrar ile eroinin, kokain ile sentetik opioidlerin zarar potansiyelleri aynı değildir. Dolayısıyla hukuk politikasının da bu farklılıkları dikkate alması gerekebilir.
Ceza mı, sağlık politikası mı?
Uyuşturucu kullanan kişiye yaklaşımın nasıl olması gerektiği konusunda belki de temel soru budur: Uyuşturucu bağımlılığı yaşayan kişiyi suçlu olarak mı görmeliyiz, yoksa öncelikle sağlık problemi yaşayan bir insan olarak mı? Bir insanın uyuşturucu kullanmasının kendi hayatını tahrip ettiğini düşünelim. İşini kaybetmiş, ailesinden kopmuş ve bağımlı hâle gelmiş. Bu kişiyi hapse atmak sorunu çözer mi? Belki bazı durumlarda cezalandırmanın caydırıcı etkisi olabilir. Fakat ağır bağımlılık yaşayan biri için ceza çoğu zaman tedavinin yerine geçmez. Üstelik cezaevine giren kişinin iş bulması, sosyal hayata dönmesi ve normal hayatını yeniden kurması daha da zorlaşabilir. Bu nedenle birçok ülkede uyuşturucu politikasında sağlık politikası yaklaşımına daha fazla ağırlık verilmesi tartışılıyor.
Burada yanlış anlaşılmaması gereken bir nokta var: Kullanımı suç olmaktan çıkarmak uyuşturucuyu teşvik etmek anlamına gelmez. Bir davranışın ahlâken veya sağlık açısından kötü olduğunu düşünmek ile o davranışın suç olması gerektiğini düşünmek farklı şeylerdir. Sigara içmenin kötü olduğunu düşünebilirsiniz ama sigara içenin hapse atılmasını istemeyebilirsiniz. Aynı ayrım uyuşturucu için de yapılabilir. Ceza hukukunun kapsamının dar tutulması uyuşturucunun zararsız sayılması anlamına gelmez; sadece hangi zararların ceza tehdidiyle, hangilerinin eğitim, tedavi, aile, sivil toplum ve sağlık politikalarıyla ele alınması gerektiği konusunda farklı bir tercih anlamına gelir.
Özgürlük sorusu
Sonuçta uyuşturucu tartışması bizi çok temel bir siyaset felsefesi sorusuna getiriyor: İnsan kendi bedeninin sahibi midir? Eğer öyleyse, insanın kendi bedenine zarar verme ihtimali bulunan davranışlarına devlet hangi noktaya kadar müdahale edebilir? Klasik liberal düşüncenin cevabı genel olarak şudur: Devletin müdahalesi başkasına verilen zarar başladığında meşru hâle gelir. Bu anlayış uyuşturucu kullanımını ahlâken onaylamak zorunda değildir. Bir liberal uyuşturucu kullanımını son derece kötü, aptalca ve tehlikeli bir davranış olarak görebilir; fakat aynı kişi yine de bunun suç olmaması gerektiğini savunabilir. Çünkü özgürlük yalnızca doğru kararlar verme özgürlüğü değildir. Eğer insanlar yalnız devletin doğru bulduğu kararları verebiliyorsa buna özgürlük demek zorlaşır. Özgürlük yanlış karar verme ihtimalini de ihtiva eder.
Mamafih özgürlük sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Uyuşturucu kullanan kişi başka insanların hayatını tehlikeye atıyorsa, çocuklarını ihmal ediyorsa, uyuşturucu etkisiyle araç kullanıyorsa veya uyuşturucu temin etmek için başkalarının haklarını ihlal ediyorsa artık mesele “mağdursuz” değildir. Bu noktada ceza hukukunun müdahalesi için güçlü bir gerekçe vardır. Aynı şekilde çocuklara uyuşturucu satılması, zorla kullandırma, dolandırıcılık, şiddet ve organize suç faaliyetleri de salt bireysel tercih alanının çok dışındadır.
Sonuç
Uyuşturucu politikasında kolay ve kusursuz bir çözüm yoktur. Tam yasak ciddi yan etkiler yaratabilir; yeraltı piyasasını büyütebilir, organize suçu besleyebilir ve kullanıcıyı daha tehlikeli maddelere yöneltebilir. Tam serbestlik ise özellikle bağımlılık, çocukların korunması ve ağır uyuşturucuların sosyal etkileri bakımından önemli riskler taşır. Bu yüzden tartışmanın “uyuşturucu iyidir-kötüdür” seviyesinden çıkarılması gerekir. Uyuşturucunun kötü ve tehlikeli olması konusunda geniş bir fikir birliği bulunabilir. Asıl anlaşmazlık şuradadır: Kötü olan her şey suç olmalı mıdır?
Bir yetişkinin kendi bedenine ilişkin tercihi doğrudan başka birinin hakkını ihlal etmiyorsa ceza hukukunun devreye girmesi çok güçlü gerekçeler gerektirir. Uyuşturucu etkisi altında başkasına zarar vermek elbette suç olmalıdır. Çocuklara uyuşturucu satmak ağır biçimde cezalandırılmalıdır. Zorla uyuşturucu kullandırmak, uyuşturucu üzerinden şiddet uygulamak ve organize suç faaliyetleriyle başkalarının haklarını ihlal etmek de aynı şekilde suçtur. Fakat yalnızca bir kişinin kendi bedenine uyuşturucu almasını suç saymanın gerekçesi bundan farklıdır. Toplumun cevaplaması gereken esas soru şudur: Devlet insanları başkalarından mı korumalıdır, yoksa gerektiğinde kendilerinden de korumalı mıdır? Uyuşturucu tartışmasının asıl felsefi düğümü tam da burada yatmaktadır.

