Terörsüz Türkiye: Şimdi Kürt Siyasetinin Önünü Açma Zamanı

Yaklaşık yarım asırdır PKK’nın Kürt siyasetini ve Kürt toplumundaki çoğulculuğu şiddet ve baskı ile sınırladığı, aynı zamanda Kürt meselesinin bir terör meselesine indirgenmesine yol açan bir siyasal ortamla karşı karşıya kaldık.

Böyle olmasında birçok faktör var elbette.

Bu faktörlerin başında Türkiye aydınlarının ve sivil toplumunun şiddete karşı güçlü bir duruş sergileyememesi, devletin özellikle 90’lı yıllardaki güvenlik ağırlıklı ve demokratik hukuk perspektifini dışlayan tutumu ve elbette PKK’nın silahları bir varlık aracı olarak kullanma stratejisinin olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır.

Türkiye’de son 25 yıldır önemli şeyler yaşandı. Erdoğan hükümetleri döneminde Kürtlerin inkârına dayalı ve güvenlik eksenli resmi politikalarda ciddi dönüşümler görüldü. Güvenlik ekseninin yanında temel haklar ve hürriyetler konusunda da önemli adımlar atıldı. PKK’nın silahlarının bıraktırılması Erdoğan hükümetlerinin en istikrarlı politikaları arasında görülebilir. Bugün Terörsüz Türkiye çerçeve yasasıyla bu ısrarlı politikanın devam ettiği açıktır.

Meclis’te büyük bir mutabakatla kabul edilen Terörsüz Türkiye’nin çerçeve yasası büyük bir önem taşıyor. Elbette bu yasadan Kürt meselesiyle ilgili bütün sorunların çözülmesini beklememeliyiz. Zaten yasanın doğrudan böyle bir hedefi ve kapsamı da bulunmuyor. Bu düzenleme, öncelikle terörün sona erdirilmesi, silahların devre dışı bırakılması ve Türkiye’nin terörsüz bir geleceğe taşınması bakımından, muhtemelen PKK’nın tutumuna göre devamı gelecek olan, hukuki bir çerçeve oluşturmayı amaçlıyor.

Ancak bu yasanın doğrudan düzenlemediği, fakat başarısı hâlinde ortaya çıkarabileceği çok daha önemli bir siyasal sonuç var: Kürt siyasetinin üzerindeki silahlı baskının ortadan kalkması.

PKK her ne kadar 1984 yılında bir karakol baskınıyla kuruluşunu ilan etmiş olsa da Kürdi yapılar üzerindeki silahlı baskısı ve bu yapıların tasfiye süreci 1978 yılına dayanmaktadır. PKK, kurulduğu günden beri istikrarlı bir şekilde KCK-PKK dışında kalan siyasetçileri ve partileri infaz etmekte ve siyaset dışına iterek Kürtlerin tek temsilini amaçlayan totaliter-faşizan bir örgüt olarak Kürdi siyasete şiddeti bulaştırmıştır.

Bu açıdan PKK’nın Kürt meselesindeki en önemli etkisi Kürt meselesini terörize etmek ve Kürdi çoğulculuğu infaz etmek olmuştur. Bunun doğal sonucu sadece PKK’nın silahlanması olmamıştır. PKK dışında siyaset yapanlar da kendisini PKK’ye karşı korumak amacıyla silahlanmak zorunda kalmıştır. PKK dışında hangi partiden olursa olsun Kürt siyasetçileri PKK kaynaklı tehditlerin, infazların gölgesinde siyaset yapmak zorunda kalmıştır. Başka bir deyişle kelle koltukta siyaset yapmak zorunda kalmışlardır.

Yani PKK silahlarının sadece Türkiye’nin devlet politikaları bakımından değil, Kürt toplumunun kendi içerisindeki siyasal çoğulculuk bakımından da önemli sonuçları olmuştur.

Silahın bulunduğu yerde siyasetin olması mümkün değildir.

Söz konusu PKK gibi sosyalist bağımsız bir devleti ve “demokratik ekolojik bir toplum”u savunurken her halükârda şiddetten vazgeçmeyen ve üstelik tek tipçi toplum mühendisliğini hedefleyen anti-demokratik bir yapılanma olduğunda siyasetin tehdit altına girmesi kaçınılmaz olur. Böylesi bir silahlı örgütün varlığı, yalnızca devlet ile örgüt arasındaki ilişkiyi etkilememiştir. Aynı zamanda Kürt toplumunun kendi içindeki siyasal alanını da daraltmıştır.

Oysa Kürt toplumu tek bir siyasal tercihten ve sosyolojiden ibaret değildir.

Kürtler arasında muhafazakârlar da vardır, sosyal demokratlar da; liberaller de vardır, milliyetçiler de; dindarlar da vardır, sekülerler de. AK Parti’ye oy veren Kürtler olduğu gibi CHP’ye, DEM Parti’ye veya başka siyasal partilere oy veren milyonlarca Kürt vatandaş da bulunmaktadır.

Dolayısıyla toplumların doğasına aykırı bir şekilde Kürtleri tek bir siyasal hareketle veya tek bir örgütle özdeşleştirmek, Kürt toplumunun gerçek siyasal çeşitliliğini görmemek veya bu çeşitliliği “yok etmek” anlamına gelmektedir. Bu da Kürt siyaseti açısından Kürtler ile devlet arasındaki sorunların dışında yeni ve göz ardı edilemez bir problem ortaya çıkarmaktadır. O da Kürtlerin kendi içindeki çoğulculuğunu ve özgürlüğünü korumaktır.

Terörsüz Türkiye’nin önemi tam da burada ortaya çıkıyor.

Eğer çerçeve yasa, PKK’nın silahlı kapasitesinin ve siyasal alan üzerindeki silahlı baskısının sona ermesini sağlayabilirse, bundan yalnızca devlet açısından bir güvenlik sonucu çıkmayacaktır. Aynı zamanda Kürt toplumunun kendi içerisindeki siyasal farklılıkların daha görünür hâle gelmesi yani Kürtlerin üstündeki sistemli şiddetin kaldırılması açısından yeni bir alan açılacaktır.
Bu, küçümsenecek bir gelişme değildir.

Çünkü demokrasiyi, yalnızca devlet ile toplum arasındaki ilişkinin demokratikleşmesi olarak okumamak gerekiyor. Toplumun kendi içerisindeki farklılıkların da özgürce ifade edilebilmesi gerekiyor. Bu açıdan Kürt siyasetinin demokratikleşmesi de Kürtlerin ne söylemesi gerektiğine karar vermek değildir. Tam tersine, Kürtlerin farklı siyasal görüşlerini özgürce ifade edebilecekleri bir ortam oluşturmaktır.

Bu nedenle Terörsüz Türkiye sürecini “Kürt siyasetine karşı yeni bir güvenlik politikası” olarak değil, silahın Kürt siyaseti üzerindeki belirleyiciliğinin sona ermesi için tarihsel bir fırsat olarak okumak gerekir.

Bütün bunlarla birlikte Terörsüz Türkiye sürecinin başarısını yalnızca silahların susmasıyla ölçmemeliyiz.

Asıl başarı, silahların susmasının ardından ortaya çıkacak siyasal alanın nasıl kullanılacağıyla belirlenecektir. PKK’nın silahlı vesayetinin sona ermesi, Kürt siyasetinin de sona ermesi demek değil; aksine Kürt toplumunun kendi içindeki farklılıkları, tercihleri ve siyasal görüşleri daha özgür biçimde ortaya koyabilmesinin önünü açmalıdır.

Çünkü mesele Kürtleri susturmak ya da Kürtler adına kimin konuşacağına karar vermek değil; Kürtlerin kendi siyasal tercihlerini özgürce belirleyebilecekleri, farklı Kürt siyasetlerinin birbirleriyle demokratik biçimde rekabet edebileceği ve bütün bu siyasetin yalnızca hukuk, sandık ve demokratik meşruiyet üzerinden yürütülebileceği bir Türkiye kurmaktır.

Bu nedenle Terörsüz Türkiye’nin tarihsel anlamı, yalnızca PKK’nın silah bırakmasında değil, silahın Kürt siyasetinin yerine konuşmadığı ve Kürt siyasetinin yeniden güvenlik parantezine alınmadığı bir siyasal düzenin kurulmasında aranmalıdır.

Erdoğan hükümetleriyle birlikte son yirmi beş yılda Kürt meselesine ilişkin güvenlik eksenli politikaların yanında temel hak ve özgürlükleri esas alan önemli bir dönüşüm yaşandı. Terörsüz Türkiye süreci bu dönüşümü geriye çevirmek değil, daha ileri taşımak için bir fırsat olarak görülmelidir. Silahın Kürt siyasetinin yerine konuşmadığı, devletin de Erdoğan hükümetleriyle başlayan Kürt siyaseti ve Kürt meselesindeki dönüşümü yalnızca güvenlik üzerinden okumadığı bir Türkiye.

Terörsüz Türkiye’nin gerçek hedefini ve demokratik fırsatını da böyle okumak ve korumak gerekiyor. Bu okuma ve korumanın kazananı ise demokratik, çoğulcu bir hukuk devleti olacaktır.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et