Türkiye’de Kürt meselesi yeniden konuşulurken ilginç bir tartışmayla karşı karşıyayız. Meclis’te kabul edilen Terörsüz Türkiye çerçeve yasasının temel amacı PKK’nın silah bırakmasını sağlamaktır. Bu amaç sadece bugünün değil; geçmiş süreçlerde de aynı amaç ifade ediliyordu.
Yasanın doğrudan Kürt meselesini çözmek gibi bir amacı ve kapsamı bulunmuyor. Ancak, yasa ile meselenin demokratik meşru zeminde tartışılabilmesinin önü açılıyor.
Buna rağmen yasa üzerinden Kürt meselesinin nasıl çözüleceği tartışılmaya başlandı. Yasanın oylandığı süreçte Meclis konuşmasında Yeni Parti adına konuşan Sayın Özgür Özel’in “Atatürk ve Cumhuriyet’in temel nitelikleri bizim kırmızı çizgimizdir” konuşması bu bakımdan dikkat çekicidir.
Elbette bir siyasi partinin kırmızı çizgilerini ortaya koyması kendi açısından anlaşılabilir.
Fakat Kürt meselesi söz konusu olduğunda asıl sorulması gereken başka bir soru var: Neden Kürt meselesi konuşulurken Atatürk ve Cumhuriyet’in temel nitelikleri özellikle bir “kırmızı çizgi” olarak öne çıkarılıyor? Bu kırmızı çizgiler tam olarak nedir ve Kürt meselesinin çözümünde nasıl bir karşılığı vardır?
“Cumhuriyet’in temel nitelikleri” ifadesi soyut ve herkesin üzerinde kolayca uzlaşabileceği bir kavram gibi görünse de, mesele Kürt meselesine geldiğinde bunun içeriğini konuşmak gerekiyor. Zira Kürt meselesi gündeme geldiğinde Cumhuriyetin temel nitelikleri ve Atatürk akla geliyorsa bunun bir rastlantı ve slogandan öteye bir anlamı olmalıdır.
Cumhuriyet; demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlanabilir. Üniter devlet yapısı ve ortak vatandaşlık da bu çerçevenin unsurları olarak görülebilir. Bunların korunmasını istemekle, Cumhuriyet’in kuruluş döneminde uygulanan ve anayasalarda ruhu da eksik olmayan, belirli vatandaşlık, ulus ve kimlik politikalarını da dokunulmaz kabul etmek aynı şey değildir.
Tam da burada tarihsel sorun ortaya çıkıyor.
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında güçlü bir merkezî devlet oluşturulmasının tarihsel nedenleri elbette vardı. Osmanlı’nın dağılması, Balkanlar’daki ayrılıkçı hareketler, Sevr korkusu ve Millî Mücadele’nin olağanüstü koşulları, kurucu kadroların güçlü ve merkezî bir devlet anlayışına yönelmesini anlaşılır kılıyordu.
Bunu inkâr etmek tarihsel gerçekliği inkâr etmek olur.
Fakat güçlü bir devlet kurmak ile tek tip bir vatandaşlık oluşturmak aynı şey değildir. Benzer şekilde ulusal birlik ile kültürel homojenlik, ortak vatandaşlık ile tek kimlik de aynı anlama gelmez.
Sorun, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren bu ayrımın yeterince korunamamasında ve aksine tek tipleştirme politikalarında ortaya çıkmıştır.
Bugün cumhuriyetin nitelikleri konuşulurken bu tek tipleştirmede ısrarcı olunacak mı? Kırmızı çizginin bu anlamda ne ifade ettiğinin daha net ve samimi olarak ortaya konulması gerekmektedir.
Millî Mücadele yıllarında Türkler, Kürtler, Lazlar ve Çerkesler ortak bir mücadelenin ve siyasal topluluğun unsurları olarak görülürken, Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte bu perspektif hızlı bir şekilde dönüşerek daha merkezî ve bütünleşik bir devlet ve ulus anlayışının geliştirildiğini görüyoruz. 1921 Anayasası’nın daha esnek ve yerel unsurlara açık yapısının yerini 1924 Anayasası ile daha merkezî ve otoriter bir devlet modeli almıştır. Eğitimden dil politikalarına, iskân uygulamalarından idarî yapılanmaya kadar uzanan politikalar yeni bir ulusal kimlik anlayışını güçlendirmiştir.
Şark Islahat Planı, iskân politikaları, Dersim Harekâtı ve çeşitli güvenlik uygulamaları ise devlet ile Kürt toplumu arasındaki ilişkinin giderek güvenlik ekseninde şekillenmesine yol açtı. Kürt kimliğinin kamusal görünürlüğünü sınırlandıran ve inkâr politikalarını besleyen bu uygulamalar, Kürt meselesinin yalnızca bir güvenlik sorunu olarak algılanmasına da zemin hazırlayarak uzun yıllar bu çerçevede ele alındı.
Dolayısıyla bugün Kürt meselesinin çözümü tartışılırken, tam da bu tarihsel mirasın içinden çıkmış birtakım anlayışların yeniden “kırmızı çizgi” olarak ilan edilmesi üzerinde düşünmek gerekiyor.
Çünkü bir meseleye neden olan veya o meseleyi derinleştiren bir siyasal anlayışı, o meselenin çözümünde tartışılmaz bir sınır olarak kabul etmek kendi içinde ciddi bir problem taşır. Bu yaklaşım çözümün değil; sorunun bir parçası olmaya adaydır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Mesele Atatürk düşmanlığı değildir.
Cumhuriyet’in kuruluş mücadelesini, bağımsızlık fikrini veya devletin üniter yapısını savunmak elbette mümkündür. Fakat bunları savunmak, Cumhuriyet’in kuruluş döneminde uygulanan bütün vatandaşlık ve kimlik politikalarını da savunmayı gerektirmez.
Aksine demokratik bir Cumhuriyet, kendi tarihini eleştirebilme cesaretine sahip olmalıdır. Cumhuriyet’i korumanın yolu, üstelik birçok soruna sebep olan kuruluş dönemindeki her tercihi dokunulmaz hale getirmek değil; Cumhuriyet’in demokratik kapasitesini geliştirmek ve yanlış politikalarla yüzleşmek olmalıdır.
Kürt meselesinin temel sorularından biri de zaten budur: Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı, farklı kimliklerin kendilerini özgürce ifade edebildiği eşit ve çoğulcu bir vatandaşlık mı olacaktır, yoksa farklılıkların tek bir ulusal kimlik içerisinde eritilmesini esas alan bir anlayış mı? Bu tartışma doğası gereği kırmızı çizgileri “ihlâl” etmeyi gerektiriyor.
Eşit ve çoğulcu yurttaşlık, herkesin aynı olması değildir. Aksine farklılıkların hukuk önünde eşit biçimde yaşayabilmesidir. Kürt’ün Türk olması gerekmez; Türk’ün de Kürt olması gerekmez. İkisinin de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olması yeterlidir.
Bu nedenle bugün “Atatürk ve Cumhuriyet’in temel nitelikleri kırmızı çizgimizdir” denildiğinde, öncelikle şu ayrımı yapmak gerekir: Cumhuriyet’in demokratik ve hukukî temel niteliklerini korumak başka, Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki tekçi vatandaşlık anlayışını kırmızı çizgi hâline getirmek başka bir şeydir.
Eğer kırmızı çizgi demokratik Cumhuriyet, hukuk devleti, ortak vatandaşlık ve üniter devlet ise, bunların Kürt meselesinin çözümüyle zorunlu olarak bir çatışması yoktur. Fakat kırmızı çizgi, Kürt kimliğinin kamusal görünürlüğünün sınırlandırılması, farklı kimliklerin tek bir ulusal kimlik içerisinde eritilmesi veya Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki vatandaşlık anlayışının değişmez kabul edilmesi anlamına geliyorsa, o zaman bu yaklaşım Kürt meselesinin çözümünün değil, devamının parçası hâline gelir.
Bugün Terörsüz Türkiye’nin önündeki asıl fırsat tam da burada ortaya çıkıyor.
Silahların bırakılması, Türkiye’nin Kürt meselesini hem PKK’nın silahlı vesayetinden hem de devletin geçmişteki güvenlikçi ve inkârcı politikalarının mirasından bağımsız olarak yeniden tartışabilmesinin önünü açabilir.
Artık “Kürt meselesi = terör meselesi” denkleminden çıkmamız gerekiyor. Fakat bunun yanında, “Kürt meselesi = Cumhuriyet’in kuruluşunda belirlenmiş ve bir daha tartışılamaz vatandaşlık anlayışı” denkleminden de çıkmamız gerekiyor.
Çünkü Kürt meselesinin çözümü, Kürtlerin Cumhuriyet’e veya Atatürk’e karşı konumlandırılmasıyla da; Cumhuriyet’e ve Atatürk’e bağlılıklarının bir vatandaşlık ölçüsü hâline getirilmesiyle de mümkün değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir kimlik savaşı değil, yeni bir vatandaşlık sözleşmesidir. Bu sözleşme üstelik sorunun sebebi olan kırmızı çizgilerden vaz geçip yeni bir anayasanın inşasını zorunlu kılmaktadır. Bu sözleşmenin merkezinde herhangi bir şahsiyet ve tarihin yükü değil; eşit vatandaşlık, hukuk, özgürlük, demokrasi ve çoğulculuk bulunması yeterlidir.
Terörsüz Türkiye’nin gerçek demokratik fırsatı da tam olarak buradadır: Kürt meselesini artık ne silahın ne de değişmez kırmızı çizgilerin gölgesinde değil, özgür siyaset ve eşit vatandaşlık temelinde konuşabilmek gerekmektedir. Aksi, Terörsüz Türkiye sürecini bir fırsata değil; heba olmaya mahkûm etmek demektir.

