Ana Sayfa Blog Sayfa 192

Savaşların en güzelini kazanmak

Kolombiya’da 1940’lı yıllarda Liberaller ile Muhafazakârlar arasında çetin bir çatışma yaşanır. 1948’de Liberal Parti lideri Jorge Eliécer Gaitan’ın öldürülmesiyle ülkede on yıl süren “şiddet dönemi (La Violencia)” adı verilen kanlı bir sayfa açılır.

İç savaş nedeniyle Kolombiya’da şiddete başvuran birçok grup oluşur. Pedro Antonio Marin, o zamanlar genç bir liberal köylü savaşçıdır. Öldürülen bir sendika liderinin anısına saygıdan “Marulanda” takma adını alır. Fakat taraftarları onu daha çok “Tirofijo (Keskin nişancı, attığını vuran)” lakabıyla bilir.

1960’lı yılların başında iç savaş hızını kaybeder. Ancak bazı köylüler silahlarını saklayarak öz-savunma korurlar. Marulanda da, bu öz savunma güçlerine 18 yaşındayken katılır. Kolombiya Komünist Partisi, bu güçlerden bir “köylü devrim ordusu” oluşturmaya çalışır. Karizmatik komünist lider Arenas, bu hareketin ideolojisini yapar. Marulanda ise silahlı güçlerin başına geçer. FARC (Kolombiya Devrimci silahlı Güçleri), bu tarihi arka alan üzerine kurulur. [1]

“Her şeyden biraz”

FARC, ilkin 1959’da Marquetalia kırsal bölgesinde kendi özerk yönetimlerini kurmak isteyen bir çiftçi hareketinden doğar. Ancak bu hareket, Kolombiya ordusu tarafından zor kullanılarak bastırılır. FARC resmi olarak ise 1964’te kurulur. İlhamı Küba Devrimi’dir. İdeolojik olarak FARC, tarımda reform, sosyalizm ve Bolivyaranizm’i benimser. İdeolojinin karma niteliği Marulanda’nın sözlerinde ifadesini bulur: “Örgütümüz içerisinde her şeyden birazcık vardır. Aynı zamanda Marksizm-Leninizm de vardır. Fakat FARC her şeyden önce kapıları tüm felsefi, politik, ideolojik ve dini görüşlere açık silahlı bir gerilla örgütüdür.” FARC strateji olarak da silahlı mücadeleyi esas alır ve kendi kontrolünde yeni bir düzen kurmak için hükümetle çatışmaya girer.[2]


[1] Jonathan Powell; Teröristlerle Konuşmak, Aykırı Yayıncılık, İstanbul, 2105. S. 73-76.

[2] Terör Kıskacında Kolombiya: FARC Örneği, UTSAM Raporu, Ankara, 2013, s. 9-10.

52 yıl savaşta, Kolombiya Ulusal Tarihi Hafıza Merkezi’nin raporuna göre 220 bin kişi hayatını kaybeder. (1948’den sonra başlayan iç savaş da hesaba katıldığında bu rakam 300 bine kadar çıkar.)  Raporda nüfusun önemli bir kısmının şiddet nedeniyle yerinden edildiği, çok sayıda kişinin kaçırıldığı, tehdit edildiği zorla kaybedildiği ve kara mayınları sebebiyle yararlandığı belirtilir. Hükümetin açtığı Mağdurlar Birimi’ne kayıt yapanların sayısı 7 milyonu geçer.

Hafıza Merkezi ölenlerin % 80’nin sivil olduğunu belirtir. Keza bu katliam ve ölümlerin yarısından fazlasının FARC ile mücadele etmek için oluşturulan sağcı paramiliter gruplar tarafından işlendiğini ifade eder.

Yarım asırdan fazla süren ve toplumu her yönüyle çürütüp çökerte bu savaşı sona erdirmek için daha önce iki önemli girişimde bulunulur. İlki, 1984-1990 yılları arasında cereyan eden barış görüşmeleridir. Lakin bu görüşmeler, FARC’ın ateşkes kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle hükümetin FARC Karargahına saldırmasıyla biter. İkinci barış girişimi 1998-2002 yılları arasındaki görüşmeleri kapsar. Ne var ki FARC’ın bir milletvekilini kaçırmak için uçak kaçırmasıyla bu görüşmelere de -müspet bir neticeye varmadan- son verilir.

“Uyuşturucu teröristleri”   

2002’deki başarısızlık dengelerin bir miktar değişmesine yol açar. FARC’a yönelik içte ve dışta eleştiriler dozu artar. Halk ve uluslararası camia FARC’ı hükümetin cömert barış önerisini reddettiği gerekçesiyle yargılar. Görüşmelerin ardından FARC önemsizleştirilmeye çalışılır ve “uyuşturucu teröristleri” olarak –en nefret ettikleri sıfatla- anılmaya başlanır.[1] Hükümet de bundan istifade FARC’a yönelik çok ciddi operasyonlar yapar ve Kolombiya tekrar savaş ikliminin tesiri altına girer.

Bu arada 2008’de FARC’ın efsanevi lideri Marulanda bir kalp krizine yenik düşerek ölür. Onun yerine geçen Alfonso Cano da 2011’de hükümetin düzenlediği bir operasyonda öldürülür. Fakat FARC ortadan kalkmaz ve savaş da sürüp gider. Taraflar Kasım 2012’de bir kez daha görüşme masasına oturmaya karar verirler.


[1] Powell, s. 56.

Görüşmeler Küba’nın Havana’da başlar, Havana ve Oslo’da devam eder.

7 aylık müzakereden sonra Mayıs 2013’e gelindiğinde taraflar üç noktada uzlaşırlar: Toprak reformunun yapılması, FARC gerillalarına siyasi katılım hakkının tanınması ve FARC’ın uyuşturucu ticaretine karşı mücadele etmesi. Alınan mesafe kayda değerdir ama hala çözülmesi gereken birçok düğüm vardır. Mağdurların hakları, silahsızlanmanın sağlanması ve mutabık olunan hususların hayata geçirilmesi gibi birçok konu sert tartışmaları ve anlaşmazlıkları beraberinde getirir. Öyle ki masa bazen çöker, ateşkes altı kez bozulur ve her seferinde taraflar bir şekilde masaya dönmenin yolunu bulurlar.

“Tarihi Anlaşma”

Nihayet dört yıllık müzakerelerin ardından Ağustos 2016’da tarafalar tarihi bir anlaşmaya imza attılar. Tarafların uymaları gereken toplam 83 taahhüt var. Daha evvel üzerinde uzlaşmış bulunan üç hususun yanı sıra;

  • FARC’ın silahsızlanması,
  • 7 bin FARC gerillasının BM kamplarına yerleşmesi,
  • FARC’ın bir siyasi partiye dönüşmesi,
  • Çatışma döneminde işlenen suçlar için özel mahkemeler kurulması,
  • Katliam, işkence ve tecavüz harici suçlar için af getirilmesi gibi maddeleri de anlaşmanın diğer mühim maddeleri arasında yer alıyor.

Hükümet ile FARC arasındaki barış süreci, bölgede görev yapacak bir Birleşmiş Millet misyonu tarafından denetleyecek. Ayrıca, çoğunluğu Latin Amerika ve Karayip Ülkeleri Topluluğu’ndan oluşacak gözlemciler de, süreci izleyecekler. Sürecin en kritik adıı ise referandum. Kolombiya Devlet başkanı Santos, resmen yürürlüğe girmesi için anlaşmayı 2 Ekim’de halk oylamasına sunacak. Santos’a göre “Referandum hayatımızın en önemli seçimi olacak. Bu anlaşma, acının ve savaş trajedisinin sonunun başlangıcını ifade ediyor.”

Barışa şans ver!

Barış, hem hükümete ve hem de FARC’a çok ciddi yükümlülükler getiriyor. Kolombiya devletinin eşitsizliklere karşı bir tavır almasını, FARC’ın da silah bırakıp ana akım siyasete katılmasını gerekli kılıyor. Bu, topyekun bir değişikliği ima ediyor ve yeni bir Kolombiya anlamına geliyor.

Fakat ihtiyatlı olmayı icap ettiren konular da yok değil. Durgunlaşmakta olan Kolombiya ekonomisi, barış sürecinden ötürü kendini huzursuz hisseden kamuoyu, sağ siyasetin tepkisi ve kurulması beklenen Hakikat ve Uzlaşma Komisyonlarının hassas dengeleri süreci olumsuz etkileyebilir ve yavaşlatabilir.[1] Dolayısıyla dereyi geçip çayda boğulmamak için bundan sonrasında da dikkatle yol almakta fayda var.

300 sayfalık barış anlaşmasının imzalanmasından sonra, hükümet adına görüşmeleri yürüten baş müzakereci Humberto de la Calle, süreci “Savaş bitti. Şimdi barışa şans verme zamanı” şeklinde özetledi. FARC’ın baş müzakerecisi İvan Marquez’in ifadeleri ise daha çarpıcıydı: “Savaşların en güzelini kazandık: Kolombiya’nın barışını” diyordu Marquez ve ekliyordu: “Silahlı mücadele bitti ve fikir mücadelesi başladı.”[1]   

Evet, Kolombiya silahlı mücadeleyi bitirdi ve barışını kazandı.

Darısı bu toprakların başına….


[1] Farc peace deal: rebels and Colombian government sign accord to end war

https://www.theguardian.com/world/2016/aug/24/colombia-government-farc-rebels-peace-deal-52-year-war


[1] Nükhet A. Sandal; “Kolombiya Barış süreci: Umutlu başlangıç, liderlik, kısıtlar”

Kolombiya barış süreci: Umutlu başlangıç, liderlik, kısıtlar

Serbestiyet, 29.08.2016

Şanlı Direnişin Dinamikleri

15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasında yaşananlar gündemdeki yerini koruyor. Hâlâ olanların arka planı, FETÖ ve onunla hareket edenlerin sinsi planları tam olarak ortaya konmuş değil. Ama bir gerçek olanca azametiyle karşımızda duruyor: Bu sefer Halk “Olmaz Durun” dedi. Darbeci alçakların karşısında halk vardı, bu beklenmedik direnişin dinamikleri henüz tam olarak ortaya konmuş değil. Oysa toplumların hafızası vardır, hafızada yer eden olaylar bu olaylara yüklenen anlamlar insanların eylemlerinde belirleyicidir. İşte burada Şanlı Direnişin dinamiklerini tespit etmeye çalışacağım.

Menderes’in Dramı: Darbelerin anası kabul edilen 27 Mayıs 1960 darbesi ve sonrasındaki korkunç olaylar milletin hafızasında yaşatılmaktadır. Menderes, Polatkan ve Zorlu’nun idam edilerek şehit edilmeleri toplumda derin, acısı geçmeyen bir hüzün yaşanmasına neden olmuştur. Bu feci olayın etkileri, dedelerimizin, ninelerimizin gözyaşlarıyla, yutkunarak anlattıkları hatıralarla günümüze değin devam etmiştir. Pek çok yurttaş “bir daha böyle bir şeye izin vermeyeceğim” diye ant içmiştir. İşte 15 Temmuz gecesi sokağa akanların içinde Menderes’in aziz hatırasına saygı ve ona yapılanlara ses çıkarmamanın pişmanlığı vardır.

Darbelerin Acı Faturası: Toplumun hafızasında çok şey vardı. Bu dolu dağarcık sadece insan hayatı dramlarıyla dolu değildi. Darbeciler, son derce antidemokratik bir tutumla, bürokrasi ve Kemalist siyasal yapı ile işbirliği halinde günlük hayatı, ekonomiyi berbat ettiler. En son 28 Şubat döneminden sonra 2001’de büyük bir ekonomik buhran ve sosyal olay patlaması yaşandı. Vizyonsuz darbeciler, şahsî çıkarlarını, vesayet sistemini tahkim ettikten sonra hazinenin içini kısa zamanda boşalttılar. Bu günleri çok iyi hatırlayan halk darbecilerin yaşatacağı karanlık geleceği gördü, ülkenin yarı açık cezaevine döneceğini, ekonominin bozulacağını hissetti ve “bu sefer olmaz” dedi.

Gezi Parkı Olayları: Gezi parkı bahanesiyle beyaz Türk ayaklanmasına dönen olaylar, toplumda derin bir endişeye neden oldu, bu günlerde bir çeşit darbe olsaydı ve ülke sol Kemalistlerin yönetimine geçseydi 27 Mayıs dönemi gibi olacaktı. Halkın sağduyulu insanı, meşruiyetin ve demokrasinin yanında durulmasa hayat haklarının pamuk ipliğine bağlı olduğunu gördü. Şımarık mızmız grupların “demokrasi için tankın önüne de biz çıkarız” gibi meydan okumaları toplumda endişeyi arttırdı. İş başa düşmüştü, en küçük fırsatta darbe heveslisi askerlerle hareket edecek hatırı sayılır bir kitle vardı. Üstelik 15 Temmuz gecesi tankın önüne yatacaklar Bodrum’da kumsalda yatıp darbeyi alkışlamaya hazırlanıyorlardı. Muhafazakâr çoğunluk onlara güvenmedi, iyi de yaptılar.

Mısır Darbesi: 2013 Temmuz başında Mısır’da askerler seçimle iş başına gelen Mursi’yi devirdiler, direnen halka acımadan kurşun yağdırdılar. Bu olaya Batının rezil desteği Türkiye’deki yaşayanları haklı olarak endişelendirdi. Bu günlerde olanlar “Türkiye’de bir darbe olsa!” sorusunu gündeme getirdi. Bu durumda Batının darbecilerin yanında yer alacağı kanaati uyandı, nitekim bu öngörü büyük ölçüde 15 Temmuz günü gerçekleşti. Mısır darbesi de direnişin gerekli olduğunu kanıtlayan bir olay olarak hafızalarımıza yer etti.

Şanlı direnişin oluşmasında etken olan makro olaylar bu şekilde sıralanabilir. Halk, “bu sefer olmaz” dedi, bu sefer, “Erdoğan’ın idamını seyretmeyeceğiz, bu sefer, ekonomiyi, demokrasiyi tarumar ettirmeyeceğiz, bu sefer, ‘tankın önüne yatarız’ mavallarına kanmayacağız, bu sefer Mısır’daki gibi olmayacağız, bu sefer Batı’nın kurtarmasına güvenmeyeceğiz” dediler. İyi ki öyle dediler. Varolsunlar!

Darbelerin Gölgesinde Hayatlar

Bireysel ve toplumsal kilometre taşları

İnsan hayatının belli kilometre taşları var. Okula başlama, mezuniyet, işe girme, evlenme, ana-baba olma, emekli olma gibi. Doğum ve ölümü saymıyorum zira onlar insanın elinde olan şeyler değiller. Toplumların hayatında da önemli günler var. Büyük afetler, savaşlar, darbeler gibi. Bireysel olaylar şahısların toplumsal olaylar ise ülkelerin tarihinde dönüm, başlangıç, bitiş kavşakları olarak yer alıyor.

Türkiye’de yaşayan insanlar ve Türkiye Cumhuriyeti hayatını adeta sıradanlaşmış bir vakaya göre konumlandırabilir: Askerî müdahaleler. Demokrasinin başlangıç tarihi olan 14 Mayıs 1950’den sonra doğan insanlar bilhassa böyle yapabilir. Bunun sebebi Türkiye’de 1960’tan itibaren ona yakın darbenin, darbe teşebbüsünün, müdahalenin yapılmış olması. Sayalım: 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997, 27 Nisan 2007 ve 15 Temmuz 2016. Bunlara Albay Talat Aydemir’in 14 Şubat 1962’deki ilk başarısız darbe girişimini ve 21 Mayıs 1963’te kendisini idama götüren yine başarısız ikinci darbe teşebbüsünü de ekleyebiliriz. Bitmedi, 12 Mart cuntası tarafından engellenen 9 Mart 1971 cunta teşebbüsü de var. Son olarak, diğer davaları bir yana bıraksak bile 2008’de AK parti hükümetine açılan kapatma davasını da eklemeliyiz. Yakın dönemlerde ise 7 Şubat 2012 MİT ve MİT’ten Erdoğan’a ulaşma operasyonu, Mayıs-Haziran 2013 Gezi İsyanları, 17/25 Aralık 2013 yargısal darbe teşebbüsü ve nihayet 15 Temmuz 2016 darbe girişimi var. Kısaca 1950’lerde ve sonrasında doğanlar hayatları boyunca darbe üstüne darbe, müdahale üstüne müdahale gördü. Hiçbir nesil darbelerin, müdahalelerin bulunmadığı bir hayat yaşamadı.

Darbelerle büyümek

1960 darbesi olduğunda üç yaşındaydım. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Başka yerlerde de yazdım, burada bir kere daha tekrar edeyim. Ben aslen Kırşehirli (Kaman) olduğum için ailem Kırşehirli meşhur hatip-siyasetçi, Millet Partisi lideri Osman Bölükbaşı’nı desteklemeye meyilliydi. 1960 Darbesi’nden sonra Adnan Menderes’in, İstanbul Üniversitesi hocalarının da teşvikiyle, uydurma suçlamalarla düzmece mahkemelerde yargılanması ve sonra idam edilmesi, pek çok aile gibi benim ailemi de rahatsız etmiş olmalı ki, annem-babam son çocuklarına Adnan Menderes adını verdi. Menderes benim aile çevrelerimde her zaman rahmet ve minnetle anıldı.

12 Mart 1971 darbesi vuku bulduğunda 14 yaşında bir ortaokul son sınıf öğrencisiydim. Siyasetle ilgilenmemekteydim. Henüz politikleşmemiştim. Siyasî konularda kalem oynatabilecek olgunlukta ve bunu yapmak için gerekli birikime sahip değildim. Bunun altını özellikle çiziyorum çünkü bazı kişi ve çevreler o yıllarda yayınlanmakta olan Yeniden Milli Mücadele isimli derginin yazarları arasında olduğum iddiasını ısrarla tekrarlıyor. Adı geçen dergiyi yayınlayan gruba katıldım ama dergide hiç yazmadım.

Benim siyasileşmem, yanlış hatırlamıyorsam, 2-3 sene sonra, lise ikinin sonları veya lise üçün başlarında başladı. Aslında bu siyasileşmeden ziyade bir tür sosyalleşmeydi. Lisemize gelen ve bizimle ilgilenen “abilerimiz” vardı. Abi deyince şimdilerde akla hemen FETÖ abileri geliyor. Hayır, onlar değil başka bir gruba mensup kimselerdi bunlar, abi adlandırması birçok yerde olduğu gibi bu grup içinde de kullanılmaktaydı. Tam adını verecek olursak, abiler, Mücadele Birliği adlı, merkezi İstanbul’da bulunan gruptandı. İlginçtir, Mücadele Birliği adını şimdi radikal sol bir grup kullanıyor. Aynı isimle bir dergi de yayınlıyorlar.

MB belirgin bir ideolojik çizgisi olmayan bir gruptu. Grubun söyleminde millilik, yerlilik, Müslümanlık, milliyetçilik ve anti-komünizm karması zayıf ve belirsiz bir fikir demeti vardı ve değişik zamanlarda bu unsurlardan bazıları öne çıkıyor diğerleri geride kalıyordu. Çocukluktan yeni çıkmakta olan benim gibi (Mustafa Erdoğan dâhil) birkaç lise öğrencisi genç bu abilerle düzenli görüşüyor, onları dinliyor, verdikleri kitapları okuyorduk. Sonra dergiyi okumaya başladık. Sanırım beni en çok etkileyen gruptaki olgun kişilerle sosyal ilişkilerimizdi. Hep bizden büyük kişilerle muhataptık. Bu bana daha uygundu, kendimden küçüklerle değil büyüklerle arkadaş olmayı seviyor, bundan kazançlı çıktığımı hissediyordum. Grubun anti-komünizmi beni etkileyen bir diğer unsurdu. Komünizmin ne olduğundan pek haberdar değildim o sıralar ama aile çevrelerinde duyduklarımdan kötü bir şey olduğunu ve ona karşı çıkılması gerektiğini biliyordum. Grup komünizme karşıydı ama epeyce sosyalist fikri –ekonominin devlet kontrolünde olması, toplumun bireyi öncelemesi, herkesin tek tipleştirilmesinin hedeflenmesi gibi-  savunmaktaydı. Bu nokta, yani komünizme karşı olanların aynı anda sosyalist fikirleri savunması bana hep ilginç gelmiştir. Yıllar sonra, Hayek’in çalışmalarından haberdar olunca, hem anti-komünist olup hem de bilinçli bilinçsiz sosyalist fikirleri savunan bu tiplere “sağcı sosyalist” dendiğini öğrenecektim.

Mücadele Birliği içindeki abilerle tanışmamız ve vakit geçirmeye başlamamız benimle aynı yaşlarda olup aynı muhitte bulunan kimselerin hepsinin hayatında iz bıraktı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden gelen bir abiyle tanışmam beni üniversite okumak için bu fakülteye yönelmeye teşvik etti. Bunu yaptım da. 1975 sonbaharında ÖSYM sınavında başarılı olarak bu fakülteye girdim.

Yanlış hatırlamıyorsam 1977’de Yeniden Milli Mücadele Dergisi kapandı ve yerine Bayrak adlı günlük gazete yayınlanmaya başladı. Ben de yazı hayatına ilk adımı orada attım. Her Türk gibi yazdığım bir iki başarısız şiiri saymazsam daha öncesinde başkalarının okumasını isteyeceğim çapta yazma gibi bir becerim yoktu. Ancak, çocukluktan beri okumaya meraklıydım. Klasik romanları okuduğum gibi her gün gazete almayı da severdim. Kitap ve dergi biriktirirdim. Bütün bunların üstüne fakültedeki okumalarım eklenince yavaş yavaş yazacak olgunluğa ulaşma yolundaydım.

Gençlik yılları darbeleri

Yine yanlış hatırlamıyorsam ilk yazım Bayrak gazetesinin yorum sayfasında yayınlandı. Yıl 1978 veya 1979, konu insan zekâsı ve değişim ilişkisiydi. Yazıdaki iddiam ise farklılıkların olmadığı yerde insan zekâsının gelişmeyeceğiydi. Bu biraz tuhaf bir durumdu. İçinde bulunduğum grup farklılıklara saygı göstermeye değil tüm insanları tek biçim hâline getirmeye yönelikti. Ben ise yazıda bunun zekânın gelişmesine zararlı olacağını iddia ediyordum. Aslında bu yazıyla grubun duruşunu, çizgisini reddetmekteydim. Ama bunun farkına varacak durumda değildim. Başkaları vardı mı onu da bilmiyorum. Her acemi yazar gibi yazımı çok beğenmiştim ama kimseden tebrik aldığımı da yazma yolunda teşvik gördüğümü de hatırlamıyorum.

SBF’ye devam ederken aynı gruptan arkadaşların kaldığı Cemal Gürsel Caddesi’ndeki bir bekâr evine sık sık takılmaktaydım. Ev şartları ailemin evinden iyiydi. Gecekonduda oturmaktaydık. Evden dolmuş yoluna çıkmak için iki kilometreye yakın yürümek zorundaydım. Lisede ise 5 kilometre yürüyerek gidip geliyordum. Yine de bir bakıma o evde kalan arkadaşlardan şanslıydım. Akşam evime dönme şansına sahiptim. Sonraları bunun totaliter beyin yıkamadan kaçmak için çok iyi bir imkân olduğunu anlayacaktım. Yirmi dört saati aynı grup içinde geçen arkadaşlarımın işi kötüydü. Beyin yıkama seanslarından kaçıp nefes almaları çok zordu. Orada en çok hatırladığım da yemek ziyafetleriydi. Sevdiğim, iyi arkadaşlar vardı ve çoğu bir iki yıl da olsa benden yaşlıydı.

SBF radikal sol grupların cirit attığı ve sayılarının genel talebe nüfusuna nispetle çok az olmasına rağmen örgütlü ve kararlı oldukları için ortama hükmettikleri bir yerdi. Yanlış hatırlamıyorsam 1977’de, ikinci yılımda, kim olduklarını bilmediğim pos bıyıklı, dik bakışlı birkaç sosyalist militan bir gün beni büyük anfide tehdit etti. Mezun olduğum Abidinpaşa Başkent Lisesi’ndeki son yılımda bir öğrenci konseyi başkanlığı ihdas edilmişti, ben de abilerimin teşvikiyle seçime katılmış ve kazanmıştım. En sevdiğim sloganım da “Atilla’sız başkanlık başkente düşmanlık” idi. Lise müdürü haklı olarak beni uyardı bu slogan yüzünden. Sonra ne yaptım hatırlamıyorum ama herhalde sloganı terk etmişimdir. Seçimi kazanarak öğrenci konseyi başkanı oldum. Ama konsey hiçbir şey yapmadı, yapamadı. Planladığımız Çanakkale Şehitlerini Anma Gününü de gerçekleştirememiştik. Sanırım okuldan SBF’ye benim hakkımda ülkücü olduğum yolunda bir ihbar gitmiş. Hâlbuki hiç ülkücü olmamıştım. İlk siyasallaşmam adı geçen grupta olmuştu. Bu ciddiye alınması gereken bir tehditti çünkü o zaman “öğrenci olayları” adı verilen olaylar hızla büyümekte, şiddet sarmalı yayılmaktaydı.

Bunun üzerine yaklaşık bir yıl –iki dönem- okula gitmedim. Gözlüklü, sessiz, kendi hâlinde biri olduğum için olsa gerek beni tehdit edenler yüzümü unuttu. İkinci sınıfta hiç hoca yüzü görmedim. Ancak, hem SBF’deki hem de tüm Türkiye’deki şartlar gitgide kötüleşmekteydi. Öğrenci olayları denen şeyler sağ sol kavgası diye anılmaya başlamıştı. Her Allah’ın günü ölümler oluyordu. Mahalleler birbirinden ayrılmış ve sol ve sağ gruplar, daha doğrudan söylersek çeşitli sosyalist fraksiyonlar ve ülkücüler-milliyetçiler kurtarılmış mahalleler oluşturmuştu.

1979’un sonları ve 1980’in ilk ayları birçok kişi için dehşet içinde geçti. Halk dilinde sosyalist militanlara “anarşist” denmekteydi. “Anarşistlerle”, yani sosyalistlerle ülkücülerin kıyafetleri ve bıyıkları onları tanımayı sağlayacak şekilde tek biçimdi. Kavgalarda taraf olmayan öğrencilerin en büyük derdi okula gitmek üzere çıktıkları eve-yurda akşam sağ salim dönebilmekti.

12 Eylül 1980 darbesi işte bu havada geldi. Teslim etmek gerekir ki tüm toplumda “anarşi” olaylarının, öğrenci-genç ölümlerinin sonlanması ve kurtarılmış bölgelerin ortadan kalkması arzusu vardı. Darbeciler de zaten buna oynamıştı. Bu yüzden, darbe birçok öğrenci tarafından hayatlarının kurtarılması gibi algılandı. Ben de biraz bu durumdaydım. Okuluma her gün ölüm ihtimâli altında gidip geliyordum. Mart 1980’de mezun oldum. O zamana kadar okula daima can veya darp edilme korkusu altında gidip gelmiştim. Fakülteye böyle bir endişe duymadan ilk rahat girişim darbeden sonra oldu. Lisans bitmiş yüksek lisans yapmaya hazırlanıyordum. Nasıl olduğunu anlamadık ama kaşarlanmış militanların yatağı olan okul adeta bir günde sükûnete kavuştu. Bu elbette beni sevindirdi. Ancak yıllar sonra, 1990’larda, darbeyi meşrulaştırmada kullanılacak şiddet ve terör ortamının kimler tarafından ve nasıl hazırlandığıyla ilgili bilgiler edinmeye ve darbenin arka planını öğrenmeye başladık.

Ben bu arada yaklaşık beş yıldır içinde bulunduğum gruptan huzursuzluklar duymaya başlamıştım. Grup içi fikirler ve yorumlar ilk baştaki kadar ilgimi çekmiyor ve bana ikna edici görünmüyordu. Zaten okumaya meraklı olduğum için başka kaynaklara ulaşma imkânım vardı. Değişik kaynaklardan edindiğim bilgiler grubun çizgisini, fikirlerini doğrulamıyordu,  yanlış olduklarını gösteriyordu. Gruptaki idareciler de (daha doğrusu şefler de) benden memnun değildi. Küçük meseleler aramızda büyük tartışmalara ve gerilimlere dönüşebiliyordu. Hiç unutmam, bir seferinde, pillerin kalitesini devlet mi yoksa piyasa mı denetlemeli tartışması yapmış ve epeyce gerilmiştik. Abiler bu işi devlete verelim derken ben piyasaya bırakalım demiştim. Benim tezim elbette grup çizgisinden ayrılmak anlamına geliyordu: Abilere karşı farklı fikirler savunulamazdı.

Gruptan manen tamamen kopmuştum. Ancak, tamamen ayrılmak yani tüm bağlarımı koparmak kolay değildi. Terör yıllarında bunun en önemli sebebi can güvenliğinin olmadığı ortamın güvenlik için bir grup dayanışmasını gerektirmesi veya bizim öyle sanmamızdı. Hakkını teslim etmek gerekir ki sonradan çok arkaik fikirlere sahip olduğunu düşünmeye başladığım grubun öncüleri bizi asla şiddet kullanmaya, saldırmaya, vurmaya, kırmaya, ölmeye ve öldürmeye teşvik etmedi. Belki de grubun en iyi tarafı buydu. Terör dönemi sona erdikten sonraki problem ise tüm hayatını grup muhiti içinde oluşturmuş bir insanın grubu terk hâlinde karşılaşabileceği sosyal ve psikolojik problemlerdi. Bu problem benzer yapılanmalarda daima vardır. Bu tür grupları terk etmek ciddi karakter gücü gerektirir. Geciktikçe ayrılmak güçleşir. Bugün altmışını bulmuş bazı kimselerin hâlâ saçma sapan, çocuksu fikirleri savunan çevrelerde gezinmesinin en mühim sebebi bu.

Yine de bu grubun bana faydaları oldu. Şiddetten uzak kalmak ilkiydi. İkincisi anti özgürlükçü, baskıcı sosyal yapılanmaları anlamama sağladığı katkıydı. Grubun bana en büyük faydası bir anlamda bir sosyal bilimci gibi totaliter bir yapılanmayı ve totaliter örgütlerdeki düşünce ve davranış kalıplarını içerden gözlemlememe fırsat vermesiydi. Durumum çok ilginçti. Hem içinde bulunduğum gençlik grubu hem de öğrencisi olduğum SBF bana totaliterizmi yaşama ve demokrasiyi keşfetme yolunda muazzam imkânlar, müşevvikler sağlamaktaydı. Sonraki yıllarımda bunun çok faydasını gördüm. O kadar ki, artık totaliter yapılanmaların ve uygulamaların kokusunu nerede bulunursam bulunayım hemen alırım.

Fakültedeki derslerim münasebetiyle Aydın Yalçın Hoca ile tanışmıştım. Onun gerek derslerinden gerekse kitaplarından çok şey öğrenmekte ve bundan zevk almaktaydım. MB ile ilişkilerim gevşiyordu. Hocanın çıkardığı Yeni Forum Dergisi çevrelerine takılmaktan başlangıçta imtina ettim. Ama sonra katıldım. Sanırım bu da totaliter gençlik grubumu terk etmemi kolaylaştırdı. Sonunda, galiba 1982 yılında, Yayın Kurulu toplantılarına düzenli katılmaya başladım. Kurul adeta bir koalisyon gibiydi. Nispeten liberal bir havadaydı. Piyasa ekonomisini savunanlar yanında daha devletçi çizgide olanlar da vardı. Derginin komünizm karşıtlığı çok aşikârdı. Tüm kusurlarına rağmen Dergi sosyalizme “kahrolsun komünizm”, “komünistler Moskova’ya” sloganlarının ötesine geçen cevaplar verebilecek ve vermekte olan yegâne çevreydi. Yeni Forum muhitlerindeki zamanlarım beni fikir bakımdan çok besledi ve ciddî meselelere ve önemli kaynaklara yönelmemi sağladı.

Yeni Forum’da hem Aydın Hoca’ya yardım etmeye hem de 1982 veya 1983 civarında olsa gerek küçük yazılar yazmaya da başladım. Bunların çoğu demokrasi üzerineydi. Sağ ve sol totaliterizmin egemen olduğu bir dünyadan gelmiş biri için demokrasi büyük bir keşifti. Liberalizmi keşfetmeme ve liberalleşmeme daha birkaç yıl vardı. Ama demokrasiyi keşfim de bana heyecan vermekteydi. Bir paradigma değişikliği yolunda kararlı şekilde (yine Mustafa Erdoğan ile birlikte) ilerlemekteydim. Bu arada SBF’de Nisan 1984’te araştırma görevlisi olarak görev aldım.

Liberalizmin keşfine doğru

Yeni Forum’da 1984 başlarında yayınlanan küçük bir yazımdan (12 Eylül’ün ülkeye huzur getirdiği yolunda) bir cümle, yazıda 12 Eylül darbesine destek verdiğim iddiasıyla zaman zaman bazılarınca sosyal medyada dolaştırılmakta. Doğrusu şimdi olsa öyle bir yazı yazmamayı tercih ederdim. Buna rağmen, yazının 12 Eylül’e destek olduğu iddiası abartılı. Yazı darbenin üzerinden 3 yıl geçtikten sonra yazılmış.  Darbeyle değil gelecekle ilgili. Esas itibariyla Türk halkının demokrasiye layık olduğunu söylemekte ve ülkenin demokrasi yolunda ilerlemesi gerektiğini vurgulamakta. O günlerin olaylarını ve şartlarını hatırlayalım. Kasım 1983’te yapılan seçimi Özal, Evren ve arkadaşlarının arzusu hilafına kazanmıştı. Seçimlerin hemen sonrasında Evren’in –dolayısıyla cuntanın- hükümeti kurma görevini Özal’a verip vermeyeceği tartışmaları patlamıştı. Cuntayla zıtlaşmak yerine cuntayı demokrasiye dönüşe ikna etmek gerekliydi. Sonunda görev Özal’a verildi ama varlığı fiilen devam eden cunta epeyce rahatsızdı. Özal’a hükümeti kurma görevinin verilmesinin peşinden Özal’ın hükümet etmesine ne kadar müsaade edileceği merak edilir oldu. Söz konusu yazıyı belki de böyle bir ortamda Özal iktidarının önünü tıkamaması için Evren ve takımının teşvik edilmesi olarak okumak daha doğru olabilir. Kaldı ki yazı darbeye açık destek mahiyetinde olsa bile bugünümü yargılamada araç olarak kullanılamaz. Zira ben 18 yaşından beridir aynı çizgide bulunduğunu iddia eden, öyle olmak isteyen biri değilim. On yedi on sekiz yaşında kendimi, içinde bulduğum paradigmayı yirmili yaşların sonuna doğru başlayan bir süreçte değiştirdim. Sanırım 1989-1990 benim liberal dünya görüşüne demir atma, kendimi liberal olarak adlandırma yılımdı.

Doktoramı 1986’da tamamlamış olmama rağmen SBF’de yardımcı doçentlik kadrosu verilmeyince Mart 1991’de Hacette Üniversitesi’ne geçtim. Bu arada liberal düşünce hakkındaki birikimim ile liberal etiketini benimsemeye varışım birbirine paralel ilerlemekteydi. Demokrasinin ardında liberalizmi keşfetmek bana ilaç gibi gelmişti. Türkiye’de birçok insanın sahip olduğu makûs talihi yenmekteydim. Türkiye’de olağan olan sağ veya sol kanatta bir kollektivist olarak yer almak, birini beğenmiyorsan diğerine geçiş yapmaktı. Başka bir deyişle solcu veya sağcı sosyalist olmaktı. Ben ise ülkede nereyse hiç tanınmayan bireyci çizgiye doğru ilerlemekteydim. Bunun çalışmalarıma yansımaması imkânsızdı. Yansıma arttıkça akademik dünyada bana bir maliyet bindirilmemesi de.  Liberal düşünceyi daha çok öğrenmek ve Türkiye’ye aktarmak arzusunu kuvvetle duymaya başladım.  Bunun sonucu olarak Türkçede klasik liberalizm hakkındaki ilk eser olan Liberalizm adlı kitabım da 1990-91’de yazıldı. 1991’deki doçentlik müracaatımda bir tür doçentlik tezi olarak kullanıldı ve 1991 sonbaharındaki doçentlik sınavında iki sol Kemalist akademisyen tarafından başarısız sayılmama gerekçe yapıldı. 1992 başlarında kitap olarak piyasaya çıktı. Bir sonraki yıl, Hayek’in fikirlerini özetleyen Özgürlük Yolu başlıklı kitabım okuyucularla buluştu. Şimdi hatırlıyorum, bu kitap sol Kemalist jüri üyelerine inat olsun diye yazılmış ve onların da bulunduğu yeni doçentlik jürisine 1992’de sunulmuştu.

Özal’ın işe hızlı başlayıp önemli ekonomik ve siyasî reformlara imza atmasından sonra bir tespit yaptığımızı sanarak, aslında ise bir temennimizi dile getirerek “Türkiye’de bundan sonra darbe olmaz” demeye başladık. Ama askerlerle Özal’ın ilişkisi epeyce sancılı ve sıkıntılı geçti. Asker dindar ve iddialı bir başbakan ve sonra cumhurbaşkanı görmeye zihnen hazır değildi. Buna rağmen Özal Türkiye’de önemli değişikliklerin yolunu açtı ve benimkine benzer tecrübeler yaşamış kimselerin liberalizmi keşfetmesini ve benimsemesini kolaylaştıran bir ortam oluşturdu. Tereddütsüz diyebilirim ki ilk nesildeki tüm liberaller gibi ben de Özal zamanında liberalleştim. Ancak, ilk liberaller olarak sıkıntılı bir yürüyüşten kurtulamadık, zira ne entellektüel ne de pratik öncülerimiz vardı.

Sayımız çok azdı. Yalnız ve zayıftık. Bunu aşmanın bir yolu bir oluşum başlatmaktı. Ben zaten hem Yeni Forum’da bir grup genci tarafımda toparlamaktaydım hem de Yeni Forum ile aramıza mesafe girince yeni bir oluşum adeta acil bir ihtiyaç haline gelmişti. Sanırım Özgürlüğün Peşinde adlı söyleşimde de anlattım, liberal fikirlerden etkilenen veya etkilenmiş görünen 9 kişiyi bir toplantıda buluşturdum. Grubun başını ben çekiyordum, diğer önemli figürler Mustafa Erdoğan ve Kâzım Berzeg idi. Toplam dokuz kişiydik. Ömer Faruk Gençkaya, Kâzım Yılmaz, Kürşat Aydoğan, Hüseyin Bağcı, Ramazan Aktaş da aramızdaydı. 26 Aralık 1992’deki bu toplantıyla Liberal Düşünce Topluluğu kuruldu.  Kuruluşun ardından liberal fikirleri yaymak için faaliyetler başladı. Bir süre sonra bir miktar tanınır hâle geldik.

1996 yılının Haziran ayında Refah Partisi ile Doğru Yol Partisi (N. Erbakan ile T. Çiller) arasında bir koalisyon hükümeti kuruldu. Aynı yıl Ağustos ayında ben tüm ailemle beraber bir Fulbright bursuyla ABD’ye George Mason Üniversitesi’ne gittim. O zamanlar internet imkânları yok denecek kadar azdı ve Türkiye’yi yeterince yakından takip edemiyordum. 28 Şubat 1997 post-modern darbesi başladığında ABD’deydim. Ne olduğuna Temmuz ayında döndüğümde vakıf olmaya başladım. Askerler irtica ile mücadele adına dindar mütedeyyin kesime baskı yapıyordu. Dindar politikacıların kıskaca alınması alışılmadık ve bilinmedik bir durum değildi ama bu sefer farklı bir durum vardı. Hedefe konan dar bir politik tabaka değil çok geniş toplum kesimleriydi. Bu askerlerin büyük bir hatasıydı ama zamanla toplumun büyük bir şansına dönüştü. Çünkü ülkenin ana direği olan dindar mütedeyyin kesimin özgürlükçü, demokrat, liberal fikirlerle tanışmasına zemin hazırladı.

28 Şubat Post Modern Darbesi

28 Şubat sürecinde liberal bir üniversite hocası olarak muhakememi yapıp insan hakları savunusundan vazgeçmemeye karar verdim. Liberal Düşünce Topluluğu’ndaki genel hava da buydu. Herkesin sustuğu bu dönemde bizim –bilhassa benim ve Mustafa Erdoğan’ın- konuşması, başörtüsü yasağı zulmüne karşı çıkması dindar mütedeyyin çevreler için adeta çölde vaha olmak gibi bir rol oynamamızı sağladı. 28 Şubata yazı ve konuşmalarımızla karşı çıkarken asıl çevremiz olan akademik dünyada dışlanan, baskı altına alınan kimselere de LDT olarak kucak açtık. Ben o dönemde dertlerini anlatmaya gelen çok sayıda mağdur öğrenciyle ve baskı altında olan pek çok genç akademisyenle ilgilendim. Dertlerini çözemediysem de onlara hep moral verdim, ayakta kalmalarını sağlamaya çalıştım.  Daha akademik hayatının başında olan genç asistanları, doktorları çeşitli akademik çalışmalara yönlendirdim. Bunun kendilerine çok yararlı olduğunu sanıyorum.

Hacettepe Üniversitesi’nde başörtüsü yasağını uygulamayı reddetmem profesörlük kadromun verilmemesiyle cevaplandırıldı. O günün puanlama sisteminde benim dosyamdan iki profesör çıkabilirdi. Ama Kemalist üniversite yönetimi profesör olmamı engelledi. Merhum Hayati Hazır ile bir yerde tanıştık ve onun beni Gazi Üniversitesi’ne davet etmesi üzerine Mart 2000’de Gazi’de ders vermeye başladım. Mayıs ayında aynı yerde profesörlük kadrosuna atandım.

Bin yıl süreceği söylenen 28 Şubat sürecinin başlamasından yalnızca beş yıl sonra, Kasım 2002 genel seçimlerinden, AK Parti zaferle çıktı. Bu herkes için bir sürprizdi. Ben 2002 seçimlerinde AK Parti’ye değil, arkadaş hatırına -yani LDP Genel Başkanı Besim Tibuk ile şahsen tanıştığım ve görüştüğüm için- LDP’ye oy verdim. Ancak, 2007’de, AK Parti’nin Cumhurbaşkanını seçmesi bir hukuk hilesiyle engellenince ve asker muhtıra verince tereddütsüz AK Parti’ye yöneldim. Ertesi yıl askerlerin telkiniyle -belki talimatıyla- AK Parti’ye açılan kapatma davasını da yanlış buldum ve eleştirdim.

Bu arada Liberal Düşünce Topluluğu olarak çeşitli kesimlerle temasımız da vardı. Bu kesimler arasında Gülen Cemaati de bulunmaktaydı. Gülencilerin İstanbul’da düzenlediği bir toplantıdan sonra Harbiye’deki Gazeteci Yazarlar Vakfı binasında sohbet ettik. Kendilerine bizim tarzımız olmadığını ama kendileri farklı fikirlerdeki insanları bir araya getirmek istiyorlarsa bunu panellerde değil otellerde iki üç gün sürecek toplantılarla yapabileceklerini söyledim. Bu hoşlarına gitti ve Abant toplantılarını düzenlemeye başladılar. İlk toplantıya LDT’den 9 kişilik bir grup olarak gittik. Ben sonraki toplantılara katılmadım. En son 2011 veya 2012’deki anayasa konulu toplantıda bir tebliğ sundum ama ısınamadığım için oturumları takip etmek yerine etrafta gezdim ve erken ayrıldım. İzah edemeyeceğim şekilde bir rahatsızlık duymaktaydım Gülencilerin ortamlarından. Nitekim beni birçok sefer yurt dışındaki okulları ziyarete davet ettiler her seferinde bir bahane bularak uzak durdum.

LDT üyeleri olarak tanınmışlığımız arttıkça günlük medyada da arada sırada yazılar kaleme alıyorduk. Benim yazılarım Radikal, Yeni Şafak ve Yeni Yüzyıl’da yayınlandı. Sonra Zaman’a da yazı göndermeye başladım. Telif ücreti alabildiğim tek gazete Zaman’dı. 2006 yılında maruz bırakıldığım linç vakası üzerine Zaman yazılarımı kesti veya ben yazmayı bıraktım. Bir yıllık gönüllü İngiltere sürgününden döndükten sonra 2008 Eylül’ünde Zaman’dan haftada bir telif ücreti karşılığı yazma teklifi gelince kabul ettim ve orada yaklaşık 5 yıl yazdım. Zamancılar bana köşe yazdırmaya istekli olmadılar ama uzakta kalmamı da arzu etmediler. Cemaatin ana kuruluşu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’ndan bir ara Abant toplantılarını beraber düzenleme teklifi geldi. “Her külfeti biz üstleniriz yeter ki sizin organizatör olarak adınız geçsin” dediler. İnsiyakî biçimde bu teklife de uzak durdum. Zamanımı ve enerjimi kendi kuruluşumuz olan LDT’ye tahsise devam ettim.

Öncülerinden 15 Temmuz’a

Bir akademisyen ve sivil toplum gönüllüsü olarak günlerim geçerken önce Gezi İsyanları vuku buldu. Ben isyanlara demokratik usul kurallarının reddi ve meşru iktidarın karar alıp uygulama hakkının inkârı olduğu gerekçesiyle karşı çıktım. 17/25 Aralık 2013 operasyonlarının da hukukun silah, hukukçuların (polislerle beraber) tetikçi ve yolsuzluk iddialarının susturucu olarak kullanıldığı bir darbe teşebbüsü olduğunu düşündüm. Her ikisi hakkında da çok sayıda yazı yazdım, değişik tahliller ve değerlendirmeler yaptım. Bugün rahatlıkla söyleyebilirim ki bunların hepsinde haklı çıktım.

Gezi İsyanları da 17/25 Aralık da müthiş olaylardı ama 15 Temmuz bambaşka bir şeydi, hepsini ve her şeyi gerisinde bıraktı. Bizzat şahit olmasam böyle bir şeyin vuku bulabileceğini hayal dahi edemezdim. Gezi esnasında Zaman’da katıldığım bir iftar yemeğinde Gülen Cemaatindeki Erdoğan nefreti dikkatimi çekti. Şaşırdım. Tabiatıyla, birçok şeyden habersizdim. 2013 Temmuz’unda Yeni Şafak’ta yazma teklifi gelince Zaman’dan ayrıldım. Bu çok zamanlı bir ayrılmaydı zira ayrılmasaydım da 17/25 Aralık’tan sonra orada kalmam mümkün olamazdı.

15 Temmuz günü akşam 19:00’da öğrencim ve arkadaşım Hüseyin Seyda ile Üsküdar Mado’da buluşup yemek yedik. İki saatten fazla daldan dala atlayarak sohbet ettik. Saat 21 sıralarında ayrıldık. Ben karşıya geçtim ve saat on civarında eve vardım. Biraz çalışayım diye bilgisayarın başına geçtim. Bu arada televizyon da açıktı. Şehitler Köprüsü’nde Anadolu’dan Avrupa’ya geçişin bir askerî birlik tarafından engellendiğini görünce şaşırdım ve hem televizyonlardan hem de sosyal medyadan ne olduğunu öğrenmeye çalıştım. Bilindiği gibi ilk haberler bir terör saldırısı ihbarı olduğu ve bu yüzden tedbir alındığı yönündeydi. Ancak, dakikalar geçtikçe tablo netleşmeye başladı. Darbe ihtimâli gitgide kuvvetlenmekteydi.

Doğrusu FETÖ’nün son çaresi olarak bir darbeye tevessül etme ihtimâli olduğunu biliyordum. Bunu yazmış ve söylemiştim de. Ancak, girişimin çapının ne olacağını bilemezdim. Kimse bilemezdi. Başbakan’ın televizyonda kalkışma ihtimâlinden söz etmesi kafamdaki tüm belirsizlikleri sildi. Evet, bu bir darbe teşebbüsüydü. Ama faili kimdi? Teşebbüs beni bir taraftan infiale bir taraftan da karamsarlığa itti. Yine mi? Ne yapmalıydım? Sessiz kalıp ne olacağını bekleyebilirdim veya darbeye açık ve net şekilde karşı çıkabilirdim.

Darbeye karşı çıkmanın daha ahlâklı ve demokrat bir duruş olacağını biliyordum. Tereddütsüz bunu yapmaya karar verdim. Duruşumu sosyal medyaya düştüğüm notlarla, yaptığım yorumlarla sergilemeye başladım. İlginçtir, bu benim tarzım hâline geldi. Ne zaman kritik ve hızla topluma hitap etmeyi gerektiren bir vaka olsa hemen sosyal medyada olağan zamanlarda olduğumdan çok daha aktif hâle geliyorum. Böylece sıcağı sıcağına ve kimsenin iznini veya yardımını beklemeden faaliyete başlayabiliyorum. Bu sefer de öyle oldu. Hem face’e hem twitter’a düştüğüm bir notta “çocuklarıma ve inşallah ileride torunlarıma kendim için darbeyi destekledi dedirtmeyeceğim”i ilân etim. Artık ne olacaksa olacaktı.

Gece ilerledikçe dehşet de İstanbul’un, Ankara’nın ve tüm ülkenin üzerine çökmeye başladı. Uçakların sebep olduğu sonik patlamalar başkaları gibi benim de sağa sola bomba atıldığını düşünmeme yol açtı. Bazı yerlerse gerçekten bombalanmaktaydı. Gece yarısı TRT’de okunan bildiriyi duyunca darbenin artık önlenemez bir noktaya ulaşmış olabileceğini düşündüm. Eşime “bana bir valiz hazırlasan iyi olur” dedim. Çünkü darbe başarılı olursa öldürüleceğimi, en iyi ihtimâlle hapsedileceğimi biliyordum. Gelişmeleri benimle birlikte takip eden oğullarım Oğuz ve Okan da öfkelendi. Askerler beni almaya gelirse evdeki beyzbol sopalarıyla karşı koyacaklarını söylemeye başladılar.

TRT baskını, CNN Türk’ün yayınına son verilmesi gibi kötü şeyleri takip ediyorduk ama iyi şeyler de vardı. En önemlilerinden biri 1. Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar’ın televizyona bağlanıp bunun tüm ordunun değil ordu içindeki bir kesimin teşebbüsü olduğunu ve önlemek için gerekli tedbirlerin alınmakta olduğunu söylemesiydi. Bu içimi biraz rahatlattı. Sonra, ilginçtir, bir kısmı teşebbüste yer alan başka bazı askerler tarafından da benzer açıklamalar yapıldı. MİT’ten de bir basın müşaviri televizyonlara darbe teşebbüsünün bastırıldığı yolunda devamlı açıklamalar ulaştırmaktaydı.

Bu arada en çok merak ettiğim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın nerede olduğu ve ne yaptığıydı. Öldürülmüş olması ihtimâli içimi titretti. Böyle bir şey olduysa ya darbenin başarılı olacağını veya ülkenin tam bir kaos içine düşeceğini düşündüm. Sonra CNN Türk’te Hande Fırat’ın telefonundan topluma yaptığı çağrıyı dinledim. Hemen içimde darbenin başarılı olamayacağı duygusu, umudu uyandı. Cumhurbaşkanı Dalaman’dan İstanbul’a gelecekti ve bu yolculuğun tehlikeli olduğunu biliyordum. O yüzden endişeli bekleyişim Erdoğan’ın uçağı Atatürk Havalimanı’na inene kadar devam etti. Bu arada salâlar okunması toplumun ezici çoğunluğunda olduğu gibi bende de büyük bir ferahlama yarattı. Hiçbir salânın beni bu ölçüde duygusallaştırdığını hatırlamıyorum. O günden beridir salâlar daha çok dikkatimi çekiyor.

Erdoğan havalimanında binlerce kişi tarafından karşılanınca ve güven içinde konuşmalar yapınca darbenin başarılı olamayacağından emin oldum. Bu arada başka ordu komutanları da konuşmakta ve savcıların darbecilerin gözaltına alınması kararı televizyonlardan duyurulmaktaydı. 16 Temmuz Cumartesi günü öğle saatlerinde darbe teşebbüsü artık çökmüştü. Bütün bu süreçte ilginç bir tecrübe yaşadım. Aynısı daha önce 2006’da Kemalist çevreler tarafından linç edilmek istendiğimde başıma gelmişti. İnsan kendine yönelik hayatî bir saldırı hissederse vücudu ona reaksiyon gösteriyor. Meselâ uyanık kalıyor ve dikkati artıyor. Bana da öyle oldu. 48 saat uyumadan olayları takip ettim. Oğullarımın da kapıldığı bir duyguyla sanki uyursam darbe yapılacakmış, darbeciler muvaffak olacakmış gibi hissettim. Sanıyorum pek çok kişi aynı durumdaydı. Hatta bir ara sokaklar tek edilirse darbe olacakmış hissi yayıldı. Sokaklardan insanların yavaş yavaş çekilmesi bu bakımdan çok yerinde ve yararlı oldu. 7 Ağustos’taki son büyük miting daha da teskin etti insanları.

Tarihin kurbanı ve parçası olmak

Kendimi hem şanslı hem şanssız hissediyorum. Şanssızım çünkü böylesine berbat bir vakanın şahidi oldum. Şanslı hissediyorum çünkü kendimi tarihsel bir olaya şahit ve onun parçası olmuş tarihî bir figür olarak görüyorum. Darbeyi püskürten milyonlara ve süreçlere dâhil olmaktan mutluluk duyuyorum. Ancak, darbe teşebbüsünün üzerimdeki psikolojik tesirinin kötü olduğunu itiraf etmem lâzım. 2006’da yaşadığım süreçten sonra gelen telefon sesleri beni rahatsız ederdi. Çünkü telefonlar iyi bir şey için çalmaz, hep kötü haberler getirirdi. Şimdi de özellikle uçak gürültüleri ne oluyor diye alarma geçmeme sebep oluyor. 25 Ağustos 2016’da Yalova’da müthiş gök gürültülerinin saatlerce sürdüğü yoğun yağmurlu bir akşam yaşadık. Göklerden gelen ve susmak bilmeyen gürültü bana ister istemez 15 Temmuz gecesini hatırlattı.

Bu histen kurtulmam biraz zaman alacak. Ama bunun darbeyi alaşağı etmenin maliyetleri arasında olduğunu düşünüyor ve dert etmiyorum. Ayrıca daha pek çok insanın aynı durumda olduğunu, bazı yerlerde çocukların yatağa gitmeden anne babalarına “bu akşam da düşman uçakları bizi bombalar mı?” diye sorduğunu arkadaşlarımdan işittim. Temennim, bundan sonra insanlarımızın hiçbir şekilde böyle korkunç ve alçakça darbe tecrübeleri yaşamaması. Yıllarını darbelerin gölgesinde geçirmemesi. Benim neslim hatta benden sonraki nesil gibi darbelere atıfla çocukluk, gençlik ve yetişkinlik yıllarını hatırlamaması, anlatmaması…

Türkiye’de Üniversitelerin Sorunlarına Yönelik Bir Değerlendirme – Nafiz Tok

0

Türkiye’de üniversiteler; özerklik, özgürlük, liyakat ve adalet temelinde yeniden yapılandırılmadıkça, mevcut sorunlarını çözüp eğitim-öğretimde ve bilimsel çalışmalarda arzu edilen kalite ve niteliği yakalamaları oldukça zor görünüyor. Her şeyden önce Türkiye’de üniversite özerkliği rektör sultası olarak anlaşılmaktadır. Üniversitelerin bir çoğunda katı merkeziyetçi ve hiyerarşik bir biçimde rektörün üniversiteyi dilediği gibi yönetmesi anlayışı egemendir ve bu durum olağan karşılanmaktadır. Yönetimin takdir yetkisini belli hukukî ilke ve kurallara bağlı olarak kullanması gerektiği çoğu zaman üniversite idarelerince göz ardı edilmektedir. Senato, üniversite yönetim kurulu, hatta fakülte kurulu gibi akademik ve idarî kurullarda çok seslilik, farklı görüşlerin dile getirilmesi, demokratik bir tartışma ortamının olması pek de arzu edilmemektedir. Bu kurulların; sorgulamayacak, “sorun çıkarmayacak”, yönetimin istediği doğrultuda oy kullanacak akademisyenlerden oluşturulmasına gayret edilmektedir. Bazen akademik teamüllere uymayan kararlar dahi oy çokluğu ya da oy birliği ile haklılaştırmaya çalışılmaktadır. Bu tür uygulamalar sonucunda; üniversitelerin asıl varlık sebebi olan bilimsel üretimin ve eğitim-öğretim hizmetlerinin gerçekleştirilmesinin bir aracı olarak kalması gereken bürokratik-idarî yapı (ve bu yapının kontrolü meselesi) kendi başına bir amaca dönüşmekte ve asıl amacı ikinci plana atmaktadır.

Üniversite özerkliğinin anlamlı ve uygulanabilir olabilmesi için anabilim dalları ve bölümler seviyesinden başlayarak inşa edilmesi gerekir. Oysa üniversitelerimizde anabilim dalı ve bölüm kurulu kararlarının; üst kurullar tarafından gerekçesiz olarak ya da keyfî gerekçelerle ve akademik teamüllere aykırı bir biçimde bozulduğu, yerine işlem tesis edildiği durumlara sıkça rastlanır. Anabilim dalları ve bölümlerin kadro taleplerinin üst yönetimlerce dikkate alınmadığı, bunun yerine kimler için hangi kadroların talep edileceğinin birimlere tepeden dikte edildiği durumlar da nadir değildir. Yine bina, techizat, personel vb. kaynakların rasyonel bir şekilde, hizmetin gereklerine, kamu yararına ve ihtiyaca uygun olarak dağıtılması yerine belli fakülte ya da bölümlerin ihya, diğerlerinin ise ihmal edildiğini de sıklıkla görürüz. Bu durumda üniversitelerdeki akademik ve idarî kurullar, yöneticilerin ve özellikle rektörün gücünü yeri geldiğinde dengeleyip denetleyecek bir yapıya kavuşturulmadıkça, işlevleri yöneticilerin kararlarını sorgulamaksızın tasdik etmekle sınırlı kaldıkça; anabilim dalları ve bölümler seviyesinde özerklik sağlanmadıkça, üniversiteler gerçek anlamda özerk olamaz.

Üniversitelerde özlük haklarının bir ödül ve ceza aracına dönüştürüldüğüne de zaman zaman tanık oluyoruz. Rektör ya da “ekibinin” istemediği, “muhalif” saydıkları akademisyenler; üniversiteye eğitim ve bilimsel çalışma açısından katkıları, yeterlilikleri, insanî ve bilimsel vasıfları ne kadar üst düzeyde olursa olsun, kendilerine kadro verilmeyerek adeta üniversiteyi terk etmeye zorlanırlar, sıklıkla. Çoğunlukla da üniversitelerde “istenmeyenlerin” bu durumunun rektörlük seçimlerindeki “yanlış” tercihlerinden kaynaklandığını görürüz. Rektör adaylarının öğretim üyeleri tarafından belirlenmesi için yapılan seçim demokratik gibi görünse de beraberinde pek çok problemi getirmektedir. Her seçim rektöre oy verenler ve vermeyenler şeklinde bir kutuplaşmaya yol açmakta ve seçim sonrasında bu kutuplaşma rektöre oy vermeyenlerin keyfî soruşturmalara maruz bırakılması, akademik yükselmelerinin kadro açılmayarak engellenmesi, çalışma yaşamında ayrımcılığa tâbi tutulmaları gibi mobbinge kadar varan uygulamalarla sürdürülmektedir. Bu bağlamda soruşturma müessesesinin de asıl amacını yitirip, çoğu zaman bir baskı, sindirme ve cezalandırma aracına dönüştürüldüğünü görürüz. Bütün bunların üniversitelerimizde kurumsal adalet duygusunu zedelediği açıktır.

Rektörlerin yeniden seçilmek isteği sıklıkla liyakat ilkesine aykırı bir akademik kadrolaşmaya yol açabilmektedir. Oy almak için belli örgütlü, organize gruplara/yapılara taviz vermeleri bir yana, akademik ve insanî nitelikten çok (hemşehricilik, aynı siyasî görüşe mensup olma, rakip adaylara oy vermeyecek profilde olma gibi) kendilerine oy sağlayacak vasıfları öne çıkaran bir personel politikası izlemeye yönelebilmektedirler. Öyle ki, kendi özel işletmeleri/üniversiteleri olsaydı orada çalıştırmayı akıllarından dahi geçirmeyecekleri bazı personeli, öğretim elemanı olarak işe alabilmekte ya da üst kadrolara yükseltebilmektedirler. Böylece üniversitelerde liyakat ve kurumsal bağlılık yerine rektöre ve yöneticilere kişisel sadakat ve bağlılık öne çıkmaktadır. Bu durumda da akademik yükselme açısından çalışıp nitelikli üretim yapmak yerine, yönetime kişisel yakınlık daha belirleyici hale gelmektedir.

Bilimsel araştırma ve eğitim-öğretimin olmazsa olmazı olan eleştirel düşünme ve tartışmanın güvencesi kürsü özgürlüğü (akademik özgürlük) üniversite yönetimlerinin her şeyi kontrol etme eğilimi yüzünden ciddi zararlar görmektedir. Akademisyenler ders anlatırken söyleyecekleri sözlerin, verecekleri örneklerin nereye çekileceği ve bundan dolayı ne ile karşılacaşacakları konusunda tedirginlik yaşar hale gelmektedirler. Bu da yaratıcılıklarını ve verimliliklerini yitirmelerine sebep olmaktadır. Oysa, eleştirel tutum, tartışma ve sorgulamanın güvencesi olan akademik özgürlük olmadıkça bilimsel üretim ve eğitim-öğretimde ilerleme mümkün olmaz.

Bölüm ve anabilim dalı düzeyinde özerkliğin olmadığı, şeklin esasın önüne, bürokrasinin eğitim ve akademik faaliyetin önüne, niceliğin niteliğin önüne geçtiği, kürsü özgürlüğünün ve tartışma kültürünün yeterince olmadığı bu merkeziyetçi-bürokratik yapılarıyla Türkiye’deki üniversitelerin nitelikli eğitim-öğretim vermeleri ve nitelikli bilimsel üretim yapabilmeleri zor görünüyor. Bu yüzden acilen üniversitelerin ihtiyaç duydukları özerklik, özgürlük, liyakat ve adalet temelinde yeniden yapılandırılmaları gerekmektedir.

Nafiz Tok, Doç. Dr, Ömer Halisdemir Üniversitesi/Siyaset Bilimi
n_tok@hotmail.com

Sıradan Olanın Gizemi – Peter J. Boettke

Dünya FaceTime’dan hava yolculuğuna kadar harikalarla dolu. Fakat asıl heyecan sıradan olanın içinde –var olduğunu zaten garanti kabul ettiğimiz gündelik şeylerin içinde. Ekonomi bilimi ve ekonomik düşünmenin yolu, sıradan olanın gizeminin nasıl fark edileceğini öğrenmek için vazgeçilmezdir. Ve işte bunu öğrendiğimiz zaman, dünya hayranlık uyandırıcı olur.

Bu, benim artık yirmi beş yıldır derslerimde okuttuğum (ve David Prychitko ile birlikte, on yıldan fazla bir süredir de ortak yazarı olduğum) Paul Hayne’in The Economic Way of Thinking (Ekonomik Düşünmenin Yolu) isimli kitaptaki hayatî basiretlerden birisidir. “İlkeleri gereğinden fazla öğretme” şeklindeki diğer bir kural ile birlikte, diğer insanlara ekonomi biliminin nasıl olup da sadece sınıfın içine değil, günlük yaşama da ait olduğunu gösterebiliriz.

İlkeleri Gereğinden Fazla Öğretme

Heyne’in ilk kuralı şu idi: “Ekonomi biliminin ilkelerini öğrencilerine, şimdiden sonra alacakları son iktisat dersiymiş gibi ve alacakları çok sayıda dersin ilk kısmıymış gibi öğret.”

Başka bir ifadeyle, temel iktisadı, matematiksel formüller, grafikler ve istatistikî bağlantılar gibi, iktisadî muhakemenin araçlarına bir vurgu ile öğretmenin bir nedeni yoktur. Bunun yerine, kendi günlük yaşamlarında karşılaştıkları bulmaca ve sorunlara, ısrarlı ve sürekli bir şekilde ekonomik düşünmenin yöntemini tatbik ederek, bir insanın kazanabileceği ferasetlerin dinleyicilerinizin merakını uyandırmasını istemelisiniz.

İktisadın ilkelerinin modern bir ekonomiyi teşkil eden hareketli ve canlı karmaşaya anlam vereceğini öğrencilerimize -veya iktisat hakkında kendisiyle konuştuğumuz herkese- göstermeliyiz. Ve onların gazetelerde okudukları ve politik şahsiyetlerden, atıp tutanlardan ve ekonomik meseleler hakkında yorum yapan televizyon ulemalarından duydukları günlük iddiaları açıklığa kavuşturmanın ve düzeltmenin yolunu göstermek zorundayız.

Öğretmenler olarak bizim işimiz öğrencilerin saçmalıklar arasından kendilerine yol açmalarına ve kendilerini çevreleyen dünyayı anlamaya başlamalarına yardım etmektir. Dolayısıyla, onları doğru lenslerle, perspektiflerle donatmaya mecburuz.

Sıradan Olanın Gizemi

Paul’ün ikinci kuralı şuydu; “Sıradan olanın gizeminin seni ve öğrencilerini hayran bırakmasına izin ver.”

Kitabın birinci sayfasında söylediğimiz gibi: “Bir şeyi uzun bir süredir garanti var kabul ettiğimizde, kendisine alışkanlık kazandığımız şeyi fark etmemiz bile zordur. İşte bu yüzden, toplum içinde bir düzenin mevcudiyetini nadiren fark ederiz ve her gün kendisine bağlı olduğumuz sosyal ahenk sürecini de kabul edemeyiz.” Ülkenin bir ucundan diğerine ailelerimiz ile FaceTime üzerinden nasıl iletişim kurabildiğimiz, bir uçağın gökyüzünde süzülmesini hangi güçlerin mümkün kıldığı veya Miley Cyrus’un neyi neden yaptığı gibi, egzotik ya da özel şeylerin mucizesine münhasıran odaklanmamalıyız. Bunun yerine, dâhil olduğunuz ve faydalandığınız günlük sosyal işbirliğinin başarılarını fark edin ve bu başarıların sizi şaşırtmasına izin verin. Ayaklarınızdaki kunduranın, başınızdaki şapkanın, sürdüğünüz arabanın, bu kelimeleri okuduğunuz akıllı telefonun nasılı, nedeni, ne içini hakkında kafa yorun.

Adam Smith, okuyucularının sıradan olanın gizemini takdir edebilmelerini sağlamak gayreti ile, yalnızca ortalama vatandaşın kullanımı için vasat bir yün paltonun temin edilebilmesi için, üretimdeki çok sayıda uzmanlaşma, tesis edilmesi zorunlu alışveriş bağlantıları ve mütemadiyen yapılması zorunlu karşılıklı ayarlamaları özenle ele almıştı.

Daha yakın bir zamanda, FEE’nin (Foundation for Economic Education – İktisadi Eğitim Vakfı) kurucusu Leonard Read, Smith’in bir yün paltonun üretimini tasvirindeki aynı meramı ifade etmek üzere, No.2 kurşun kalem örneğini kullanmıştı. Milton Friedman, Read’in kurşun kalemi örneğini böylesi bir genel düzeni üretmede başarısızlığa uğrayan hükümet kontrolleri tahakkümüne karşıt olarak, piyasanın ekonomik bağlantıları koordine etme gücünü izah etmek amacıyla kullandı.

F. A. Hayek ise tenekenin üretim ve tüketimdeki kullanımının piyasaca yönlendirilişi örneğini kullandı. Hayek fiyat sisteminin, ticaretten bütün karşılıklı kazançlar gerçekleştirilinceye kadar, kendi davranışlarını karşılıklı olarak ayarlamak zorunda olan ekonomik aktörler için gerekli bilgi ve teşvikleri sunma yeteneğini dile getirmişti.

Adam Smith Ulusların Zenginliği’nde her insanın mübadele ederek yaşadığına işaret etmişti. Herkesin uzmanlaşarak ve değiş tokuş ederek yaşadığı toplumdaki ekonomik faaliyetin başarılı koordinasyonu olağanüstü seviyede karmaşık bir fenomendir. Piyasa ekonomisi için yapılan “görünmez el” benzetmesi -özel mülkiyeti, nispî fiyatları, (zarar cezasından bahsetmesek bile) net kârların cazibesi ile birlikte- işte bu karmaşık koordinasyon mucizesini resmetmek için düşünülmüştür. Sosyal işbirliği aralıksız karşılıklı intibak vasıtasıyla gerçekleşir. Bir kez bu gerçeğin değerini bildiğimizde, bizim için bu mucizeye duyduğumuz korku ile karışık saygıyı yekten kaybetmek kolay olur. Hayek, okuyucularını entellektüel rehavetinden sarsarak uyandırmak amacıyla, “piyasa harikasına” işaret etmişti.

Pencerenin Ardındaki İktisat

Öyleyse, bu yıl bir öğretmen, bir öğrenci veya tesadüfî bir okuyucu olarak iktisat çalışıyorken, okuduğumuz bölüm veya ders notlarından başınızı kaldırın ve odanızın penceresinden dışarıya bakın. Şehrin içinde arabanızı sürün. Bir ürünü veya hizmeti seçin ve bu ürün veya hizmetin sizin gibi insanlara erişilebilir kılınması için kurulmak zorunda olan bütün değiş-tokuş bağlantılarının izini sürün. Çim biçme hizmetlerinden süt ürünlerine, piyasanın harikası tam bir sergidir. Şayet iktisat çalışıyor iken kendinize sıradan olanın gizemine açıklık izni verirseniz, sonrasında iktisadın öğretilerini öğrenmek ve bu öğretilere değer biçmek daha kolay olacaktır.

Kaynak: Foundation for Economic Education, 26.09.2013 | Çeviren: Ünsal Çetin

Liberal ekonomik sistem bir ideolojik tercih değil

Küba’da 1959 yılında gerçekleşen sosyalist devrimden sonra Fidel Castro hükümeti bütün işyeri ve arsalara el koymuş ve özel sektörü bir gecede bitirmişti. Her şeyin fiyatının ve herkesin maaşının belirlendiği bu ülke, devrimin ardından günden güne fakirleşmiş ve sefalete sürüklenmişti. Şu anda Küba’da çalışan ile çalışmayan, üreten ile üretmeyen arasında çok ciddi bir gelir farkı yok. Öyle ki, Küba’da eğitim görüp doktor olanlar devletin belirlediği maaş olan 40 doları kazanırken, turistleri taşımak için ücretleri kendileri belirleyen taksiciler doktorlardan daha çok para kazanmakta.  Bu örnek her ne kadar klasik bir örnek olsa da, sosyalizmin ne olduğu ile ilgili en çarpıcı örneklerden biridir. Bireyler Küba’da temel ihtiyaçlarını karşılama konusunda ciddi bir sorun yaşıyor. Birçok ülkede kötü gözle bakılan karaborsa, Küba’da karın doyurmak için yasaklara rağmen yapılıyor.  Kurallara uymayanlar en ağır şekilde cezalandırılıyor. Varlığını sürdürmekte zorlanan Küba’da dengeler son dönemde yavaş yavaş da olsa değişiyor. Ekonominin bu sistem ile yürümeyeceği çoktan beri belliydi. Küba’da bu neredeyse herkes tarafından kabul gören bir gerçek artık. Raul Castro’nun ülke yönetimine geçtiği 2008 yılından beri özel sektörde gözle görülür bir iyileşme yaşandı. Şu anda Küba ekonomisinin yaklaşık beşte birini özel sektör oluşturuyor.

Venezuela’da 2014 yılında siyasal hükümetin ekonomiye müdahaleleri sebebiyle başlayan ekonomik kriz, giderek korkunç bir hal alıyor. İnsanlar marketlerden alışveriş yapmak için uzun kuyruklarda bekliyor, kazandıkları para ise temel ihtiyaçlarını karşılamaya bile yetmiyor. Venezuela’daki krizin en önemli sebebi olarak petrol fiyatlarındaki ani düşüş gösteriliyor. Öyle ki, petrol fiyatları 120 dolardan 40 dolar seviyesine kadar indi. Sadece bu gerçeği göz önünde bulundurursak ekonomisi petrol ihracatı üzerinden işleyen Venezuela’da yaşanan ekonomik krizin şaşırtıcı olmadığını düşünebiliriz. Fakat bu durum, sadece bu açıdan bakılarak açıklanabilecek kadar basit değil. Hugo Chavez yönetiminde ülke kapalı bir ekonomik model anlayışı ile yönetildi. Bu süreçte Venezuela vatandaşlarını sömüren ve refahı sadece belirli gruplara devlet eliyle dağıtan kamulaştırma adımları atıldı. Piyasa mekanizmasının işlevinin önüne geçilmesi ile ülkede petrol dışındaki alanlara alternatif yatırımlar yapılmadı. Petrol sayesinde ülkeye giren para da bürokrasi içinde eridi. Şimdi yaşanan bu büyük kriz, piyasa mekanizmasının zamanında işlemesinin engellenmesinin bir sonucu aynı zamanda. 2013 yılından beri Venezuela halkı ekonomik ve siyasal anlamda hoşnutsuzluklarını sokaklara dökülüp göstermeye başladı. Venezuela’da hükümetin ısrarla devletçi-müdahaleci-sömürücü uygulamalarda ısrar etmesine rağmen halkta oluşan tepki yakın zamanda siyasal iktidarın da politikalarını değiştirmesine ya da belki siyasal iktidarın değişmesine sebep olacak gibi gözüküyor.

Brezilya, Rio Olimpiyatları’nın altından kalkmayı başardı. Fakat şimdi önünde daha çetin bir sınav var; ekonomide bir toparlanma sağlamak. Dilma Rousseff’in 31 Ağustos’ta görevden alınması ile birlikte yeminini ederek geçici olarak devlet başkanlığı koltuğuna oturan Micheal Temer, piyasa karşıtı müdahaleci uygulamalara ve Roussef’in İşçi Partisi’nin bu konudaki başarısız uygulamalarına bir son vermeyi planlıyor. Roussef’in uygulamaları sonucunda Brezilya’da enflasyon yükseldi, devletin kasası boşaldı, devlet çöküş aşamasına geldi. Brezilya, radikal adımlar atılmaz ise Yunanistan’ın yaşadığına benzer ve belki de daha ağır bir krizle karşılaşacak. Geçici devlet başkanı Temer, pek çok kişi tarafından Latin Amerika’nın en piyasa yanlısı olarak görülen ekiplerinden birini göreve getirdi. Tabular bir bir yıkılıyor. “Özelleştirme” kavramı, bir put olmaktan çıkıyor. Temer ve göreve getirdiği ekibin bu politikalardan vazgeçmemesi halinde gelecek seçimlerden başarı ile çıkacağı şimdiden siyaset bilimciler tarafından yazılıp çizilmeye başlandı bile.

Sosyalizmin son demlerinin yaşandığı bu üç Latin Amerika ülkesinde yaşananlar bize gösteriyor ki liberal/kapitalist ekonomi artık bir ideolojik tercih olmaktan çıkıp paradigma değişikliğine dönüştü. Zira sosyalist sistem ile ülkelerin ekonomik anlamda ayakta kalamayacağı, insanların refaha ve zenginliğe kavuşamayacağı görülmüş oldu.  Elbette şu anda var olan hiçbir devletin tam manasıyla bir piyasa mekanizmasına sahip olduğunu söyleyemeyiz. Şu andaki devletlerin birçoğunda karma ekonomik sistem denilen model uygulanmakta. Devletlerin varlığının beraberinde getirdiği müdahalecilik refleksi, devletler olduğu sürece var olacak. Siyasî ve iktisadî tecrübelerin bize gösterdiğine göre; devletlerin ve bireylerin zenginliği devletin piyasa mekanizmalarına müdahalesinin ne kadar kısıtlandığına bağlı olarak değişecek. Diğer bir deyişle, hangi devlet piyasayı serbest bırakırsa, o ülkede özgürlükler, refah ve zenginlik artacak.

OHAL kararnameleri iptal edilebilir mi?

Bazı Çevreler, Olağanüstü Halin (OHAL) ilanına sebep olan konularla alakalı Hükümet tarafından çıkarılan Kanun Hükmünde Kararnamelerin (KHK) Anayasa Mahkemesi (AYM) tarafından derhal iptal edilmesi gerektiğini beyan etmektedir. Ayrıca ana muhalefet partisi CHP’nin de bu KHK’lar hakkında AYM’ye iptal davası açacağı yönünde bazı açıklamalar duyulmaktadır.

Önce Türkiye’nin atlattığı badirenin ve içinde bulunduğu tehlikenin iyi anlaşılması gerekiyor. Türk Halkı, 15 Temmuz’da kahramanca bir direniş göstererek Allah’ın yardımıyla FETÖ’cü yapılanma tarafından girişilen darbe teşebbüsünü akim bırakmıştır. Fakat Türkiye açısından ölümcül derecede vahamet teşkil eden asıl tehlike sadece bu yapının darbe teşebbüsünde bulunması değildir. Asıl tehlike bu yapının devletin kılcal damarlarına kadar sirayet etmiş olmasıdır. İnsan bünyesinin bütününe girerek yayılan kanser virüsü gibi bu terör yapılanmasının devletin bütün alanlarına, özellikle de ağırlıklı olarak en hayati kurumlar olan yargı, emniyet ve eğitim kurumlarına sinsice yerleşmiş olmaları durumu söz konusudur. Devleti kuşatan ve kendilerinden başkasına hayat hakkı tanımayan bu yapının tasfiye edilmesi, devletin ve Türk halkının selameti, güvenliği ve istikbali açısından hayati derecede önem arz etmektedir. İnsan vücudunu kuşatan kanserli hücrelere duyarsız kalmakla bu yapının devlet bünyesinde varlığını sürdürmesine duyarsız kalmak arasında hiçbir fark yoktur.

Öncelikle ifade edeyim ki, OHAL uygulamaları sadece Türkiye’ye mahsus değildir. Başta ABD olmak üzere bütün ileri demokrasilerde bu tür uygulamalara anayasal ve hukuki zeminde yer verilmiştir. Bu dönemlerde, ortaya çıkan kamu düzenini bozucu yöndeki hadiseler olağan hukuki yollarla önlenemediği için, bazı olağanın ötesine geçen önlemler alınır. Bu önlemler kapsamında kanunlar geriler, yürütme işlemleri öne çıkar.

ABD’de OHAL uygulaması

Mesela ABD Başkanı Lincoln, iç savaş döneminde, anayasal olarak açıkça yetkili olmadığı halde, aldığı bir kararla ferdî hürriyetin başlıca teminatı olan “Habeas Corpus Act”ı askıya aldı, Kongrenin onayı olmaksızın bütçeden harcamalar yaptı. Kongrenin iznini beklemeksizin 40 bin civarında kişiyi silâh altına çağırdı Kongre resmen harp ilân etmediği halde, Güney limanlarının abluka altına alınmasına karar verdi ve askeri mahkemeler kurdu. I. Dünya Savaşı döneminde, Wilson, II. Dünya Savaşı esnasında Roosevelt ve yakın geçmişte Bush da, Lincoln gibi hareket ederek, olağanüstü yetkiler kullanmıştır.

Federal Yüksek Mahkeme, anayasada açıkça yetkilendirilmediği halde başkanın bazı yasama alanına giren konularda yaptığı kanun gücündeki işlemler hakkında açılan iptal davalarının birçoğunda, buhranlı dönem sebebiyle, başkanın başkumandanlık yetkisinin hiçbir sınırlamaya tabi olmadığını belirterek, bunları anayasaya aykırı bulmamıştır. Burada Federal Yüksek Mahkeme’nin, özellikle buhranlı dönemlerde, başkanın yetkilerini genişletici, buhran geçtikten sonra başkanın yetki alanını daraltıcı yönde kararlar verdiği görülmektedir.

Benzer durum Türkiye’de de söz konusudur. Anayasanın 121. maddesine göre OHAL süresince, OHAL’in gerekli kıldığı konularda, Bakanlar Kurulu KHK’ler çıkarabilir. OHAL KHK’leri, olağan KHK’ler için anayasanın 91. maddesinde yer alan konu sınırlandırmalarına bağlı değildir. Temel haklar, kişi hakları ve ödevleri ile siyasi haklar ve ödevler de bu tür KHK’lerle düzenlenebilir. 148. maddeye göre, OHAL dönemlerinden çıkarılan KHK’lerin şekil ve esas bakımından anayasaya aykırılığı iddiasıyla, AYM’nde dava açılamaz.

KHK’ların kapsamı

AYM’ye göre, OHAL dönemlerinde çıkarılacak KHK’lerde konu sınırlaması yoktur. Ancak bu, OHAL KHK’lerinin düzenleme alanının sınırsız olduğu anlamına gelmez. Bu tür KHK’lerin düzenleme alanları “OHAL’in gerekli kıldığı konular”la sınırlıdır. Şayet OHAL bütün ülke genelini kapsayacak şekilde ilan edilmişse, bu KHK’lerle getirilen önlemler, ülkenin bütünü için geçerli olabilir. OHAL belli bir bölge için ilan edilmişse, KHK’lerle getirilen önlemler sadece bu bölge için geçerli olabilir. Ülkenin bir bölgesi için ilân edilen OHAL sebebiyle, OHAL ilan edilmeyen yerlerde OHAL KHK’lerine geçerlilik tanınamaz. OHAL’in gerekli kıldığı konularda çıkartılan KHK’ler, ancak OHAL’in devamı süresince uygulanabilir. OHAL’in sona ermesine karşın, OHAL KHK’lerindeki kuralların uygulanmasına devam edilemez. OHAL KHK’leri ile kanunlarda değişiklik yapılamaz.

AYM’nin bu belirlemelerini kısaca tahlil etmek gerekirse. OHAL KHK’lerinin sadece “OHAL’in gerekli kıldığı konular”la sınırlı olması bir anayasal emirdir. Bu vesileyle OHAL’i lüzumlu kılan konularla alakalı olmayan KHK’lerin anayasallık denetiminin yapılabileceği söylenebilir. Oysa, OHAL KHK’lerinin sadece OHAL ilan edilen bölgelerle sınırlı olarak uygulanacağı hususu ile OHAL KHK’lerinin sadece OHAL’in devamı süresinde uygulanacak şekilde çıkarılması hususu anayasada öngörülmüş değildir.

Ayrıca, OHAL KHK’ları ile kanunların değiştirilemeyeceğini öngören bir anayasa hükmü de mevcut değildir. Bunların kaynağı Anayasa değil AYM içtihadıdır. AYM, içtihat yoluyla yürütmenin yetki alanını daraltmış olmaktadır. AYM’nin, ABD Federal Yüksek Mahkemesi gibi içtihat değişikliğine gitmesine mani bir durum yoktur. Hatta AYM’nin yürütmenin OHAL KHK’larının ilişkin yetki alanını genişletici yönde bir içtihat değişikliğine gitmesi, 121. maddede yer alan “OHAL süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, OHAL’in gerekli kıldığı konularda, KHK’ler çıkarabilir” hükmü ile daha uyumludur. Burada sözü edilen “OHAL süresince” ifadesi, OHAL KHK’larının uygulanma süresi olarak değil, çıkarma süresi olarak da anlaşılabilir. Çünkü OHAL ilanını lüzumlu kılan bazı yapısal sorunlar olabilir ve bu yapısal sorunların acilen çözülmesi lüzumu ortaya çıkabilir. Zorunlu olarak bu yapısal sorunların çözümü uzun vadeli olabilir. OHAL KHK’leri TBMM tarafından onaylandığı zaman kanuna dönüşecektir. Bu durumda bir konu önce KHK ile düzenlenip OHAL kalktıktan sonra aynı konunun bir de kanunla düzenlenmesi, hem zaman kaybına, hem meclisi lüzumsuz yere meşgul etmeye, hem de karmaşaya sebep olabilecektir.

 Telafi kapısı açık olmalı

Diğer yandan, AYM’nin önceki içtihatlarında benimsediği ölçütleri esas alarak bu tür KHK’leri iptal etmesi halinde, hükümetin Türk demokrasisine yönelik gerçekleştirilen kanlı yıkma teşebbüsünü engelleme çabası akim kalabilir. AYM’nin, bu vebal altından kalkması kolay olmaz. Hatta bu durumda AYM, FETÖ terör örgütünü koruyucu yönde işlev gördüğü gibi bir ithamla karşılaşabilir. Nasıl ABD Federal Yüksek Mahkemesi, buhranlı zamanlarda başkanın anayasal yetkilerini zorlayarak yaptığı kararnameleri iptal etmekten imtina ediyorsa, Türk AYM de benzer bir içtihat değişikliği ile çıkarılan OHAL KHK’ları konusunda yürütmenin takdir yetkisini daraltıcı yönde karar vermeyebilir. Bu tercih, AYM’nin FETÖ’cü teröristlerin Türk demokrasisine zarar vermesinin önlenmesine katkı sağlamış olur.

Burada bir hususa daha temas etmek istiyorum. Şu an, FETÖ’ye mensubiyet kapsamında atılanlardan masum olanlar da var. Bazı kripto FETÖ’cüler kendilerinden olmayanları ihbar ederek veya bir makamda gözü olanlar ya da çeşitli vesilelerle bazı kişilerden haz etmeyenler, bazı kişiler hakkında FETÖ’cü yaftası yapıştırarak mağduriyetlere sebep olabilmektedirler. Bu sebeple, KHK’lerle atılmalarda hak mahrumiyetlerinin yaşanmaması için çok daha titiz olunması, daha sonra masumiyeti ortaya çıkanların geri dönüşü yolunun mutlaka açık bırakılması gerekir. Aksi takdirde, bu tür mağduriyetler, hem ülkeye ve masum insanlara, hem de AK Parti’ye ağır zararlar verebilir.

Star Açık Görüş, 17.09.2016

Gülen o mertliği gösterebilir mi?

0

FETÖ vakasının toplumda yarattığı tahribat sanıldığından çok daha yaygın ve derin. FETÖ, örgütün içinde ve dışında on binlerce insanın hayatını mahvetti. Altın nesiller yetiştiriyorum dedi, aralarından katillerin çıktığı, hiçbir kural ve ilke tanımayan nesiller yetiştirdi. Müslümanlık adına hareket etiğini ileri sürdü, en büyük zararı Müslümanlığa ve Müslümanlara verdi. Cemaatim dedi cemaatlerin tüm inanılırlık ve güvenilirliğini sarstı. Bütün Türkiye’yi, her ortamı ve çevreyi, hatta bazı aileleri böldü.

FETÖ’nün verdiği zararlar 15 Temmuz günü ve onun öncesindekilerle sınırlı değil. Örgüt tahribat yaratmaya devam ediyor; tarzı ve özellikleri yüzünden hâlâ topluma haddi hesabı olmayacak ölçüde zarar verme potansiyeli taşıyor.

Hükümet devleti FETÖ üyelerinden arındırmaya ve FETÖ’nün sosyal, ekonomik alt yapısını çökertmeye çalışıyor. Kimse bunun haksız ve yanlış olduğunu söyleyemez. FETÖ üyesi olan herkes FETÖ’nün işlediği suçların maddî ve/veya manevî bakımdan ortağıdır. FETÖ üyelerinin tümünün mutlaka yargıya havale edilmesi gerekir. Artık eskiden yaptığımız gibi Cemaatin masum üyeleri ile FETÖ operasyonlarında bilfiil yer alanlar arasında ayrım yapma imkânı kalmadı. Çünkü FETÖ bir bütün olarak hareket ediyor. Gücü sadece tepedekilere değil tabandan tavana tüm FETÖ üyelerine dayanıyor. Bu yüzden, hâlâ bunu yapmayanlar varsa, kendilerini bir an evvel bu örgütten kurtarmalarını tavsiye etmeliyiz.

FETÖ gizli bir yapılanma. Bir istihbarat teşkilâtının tüm özelliklerini taşıyor. Bilgi topladığı gibi yanlış bilgi yaymakta ve bilgiyi çarpıtmakta da mahir. Tüm bunları değişik ölçeklerde yapabiliyor. FETÖ unsurlarının devletten arındırılması çalışmaları örgütün bahsettiğim niteliklerinden dolayı çeşitli zorluklar içeriyor. FETÖ üyeleri solcu, milliyetçi, ülkücü, sosyal demokrat, liberal görünerek kendini saklayabiliyor. Gülen’e ağıza alınmayacak küfürler ederek ortalıkta gezinebiliyor. Dindar değil ateist olarak kendini tanıtabiliyor. Kurumlarda temizlik yapılacağı zaman temizlik çabalarını sulandırmak için FETÖ üyesi hiç kimsenin bulunmadığı veya sadece zaten deşifre olmuş FETÖ üyelerinin bulunduğu ama aynı zamanda FETÖ ile hiç alâkası olmayan, hatta FETÖ ile mücadele etmiş veya onun tarafından mağdur edilmiş insanların isminin de bulunduğu listeler hazırlayıp dolaştırıyor. Böylece aynı anda birçok amaca ulaşıyor. Elemanlarını koruyor, başkalarının tasfiye edilmesini sağlıyor, yaratılan haksızlıklarla hükümet aleyhinde kullanılabilecek propaganda malzemesi hazırlıyor.

Ne kadar şikâyetçi olursak olalım ve ne kadar çok dikkatli olma, kuruların yanında yaşları yakmama çağrısında bulunursak bulunalım, yapılması gereken çok zor bir iş ve hiç kimse -ne mevcut hükümet ve ne de mesela bir CHP hükümeti- bu sorunu hiç hata yapmadan çözmesini sağlayabilecek bir sihirli değneğe sahip değil. Bu yüzden korkarım FETÖ kendisiyle etkili mücadele sürecinde dahi topluma zarar vermeye devam edecek.

Bununla beraber bu kötü durumdan bir çıkış yolu var. Bu yol F. Gülen’e bağlı. Gülen bu saatten sonra ne istediklerini bulabilir ne de toplumu masum olduğuna inandırabilir. Dolayısıyla, bütün olup bitenlere rağmen hâlâ örgütü ayakta ve operasyonlara devam eder hâlde tutmaya çalışması boşuna. Her şeyden önce girdiği mücadeleyi ahlâk alanında kaybetti. İşaretlerini verdiği gibi aynı yola devam etmesi sadece tüm Türkiye’ye, ülkedeki tüm insanlara, hatta gelecek nesillere zarar verecek bir inat. Gülen şimdiye kadar birçok insanî değeri çiğnedi. İnsanların hayatını mahvetti. Örgütteki kimselerin özel hayatlarını kamulaştırdı. Onları programlanmış robotlara çevirdi. Türkiye’ye ağır bir zillet yaşattı. Tabanının mahva doğru gitmesine, insanların her şeyini kaybetmesine, ruh dengelerinin bozulmasına aldırış etmiyor. Şunu anlaması lâzım ki mesele örgüt mensuplarının sadece işini ve varlığını kaybetmesi değil. Onlardan daha vahimi itibarlarını ebediyen kaybetmesi ve toplumda nesiler sürecek bir şekilde lânetlenmesi.

Gülen bir mertlik yapabilir mi? “Ne olduysa benim yüzümden olmuştur, yanlış yoldaymışım, üzgünüm, tüm faaliyetleri durduruyor ve örgütü dağıtıyorum” diyebilir mi? Örgüte kattığı insanlara “bu yolculuk bitmiştir, artık herkes kendi yoluna gitsin ve normal hayatlar yaşasın” çağrısında bulunabilir mi? Savcılara seslenerek “her şeyin esas ve tek sorumlusu benim, işte geldim, alın beni yargılayın, adâletin kestiği parmak acımaz” diyebilir mi? “Türkiye’yi her şeyden daha çok seviyorum, ülkemin iyiliği benim yoldan çekilmeme bağlıysa işte çekiliyorum” diyebilir mi?  Doğrusu hiç umudum yok. Bu yüzden, bu yazı suya yazılmış sayılabilir.

Kadınlar Serseri, Bıçkın, Maço Erkeklere mi Aşık Oluyor?

0

Yıllardır ağırlıklı olarak kadınlarla çalışıyorum. Çok sayıda kadın arkadaşım ve dostum var. Ben onlarla, onlar benle her şeyi özgürce konuşuyoruz.

Benim edindiğim bilgi ve tecrübelere göre: Kadınlar hareketli, coşkulu, esprili, maceracı, flörtöz ve biraz maço erkeklerden daha çok hoşlanıyorlar. Sakin, dingin, rahat, az konuşan, kuralları olan erkekleri çok az kadın tercih ediyor. Kadınların bir çoğu inişli çıkışlı; maceralı ve sürprizlerle karışık bir ilişki istiyor. İlişkide zorlanmak, merak, kıskançlık ve elde edilmek hoşlarına gidiyor. Bazen bilerek erkeği bu güzergâha itiyorlar ve test ediyorlar. Değişik atraksiyon ve taktiklerle erkeğin dayanma gücünü test ederler. Değişik sorular ve “ağız yoklamalarla” ; başkalarının yaşamları üzerinden konuşarak erkeğin yaşama bakışı, tepkilerini ve reflekslerini ölçerler.

Benim vardığım nokta şu: Hayat boyu kadını tam keşfedemezsiniz. Kadın, sürekli sayfa ilave edilen bir ANSİKLOPEDİ gibidir. Kadınla iyi bir arkadaş, iyi bir dost olacaksın. Cinsel kimlik üzerinden kadınla iletişim kurmayacaksın. Onun insan olduğunu ve insana dair her özelliğe sahip olduğunu aklından çıkarmayacaksın. Bir şeyi daha aklından çıkarmayacaksın! Kadınla girdiğin hiç bir savaşta galip çıkamazsın! En iyisi, onla hep barış içerisinde yaşamaya bak…

Menderes’in Hatırasına Sahip Çıkmak

“Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen merhametim sizlerle beraberdir.”

 Yukarıdaki satırlar Menderes’in darağacına gönderilmeden önce eline kalem aldığında yazdığı son satırlar. Adnan Menderes’in ne kadar naif, kibar olduğu, “ölüme giden birinden bu cümleleri bekler misiniz?” sorusuna verilecek cevap ile de anlaşılabilir. Menderes, hakkında yazılan hatıratlarda da vurgulandığı gibi iddiasını sakinliğinden alan bir liderdir.

15 Temmuz gecesi sokağa çıkmadan önce sosyal medyada neler yazılıyor olduğuna baktığımda ortak bir travmanın yansıması ile hareket etmekte olduğumuzu fark etmiştim. Hemen hemen herkes Menderes’in ellerinden kayıp gitmesini hazmedememenin öfkesiyle Erdoğan’ı bırakmayacaklarını vurguluyordu. İşin ilginci bu cümle yalnızca aynı siyasî görüşe sahip olan insanlardan duyulmuyordu. Sessizce darağacına giden bir çınarın gölgesi o sıcak Temmuz gecesinde hepimizi cesaretle serinletti. Ölüme metanetle gitmiş olan Menderes’in yasını hâlâ zihinlerinde tutanlar, “o” gece ölüme metanetle yol aldılar.

Bu 17 Eylül’de Menderes’in mektubu daha bir değerliydi, keza artık bir kehanet gücüne de sahipti. Adnan Menderes’in ölüsü kendisinin dediği gibi cellatlarını yıllarca takip etmiş ve o gece “silip süpürecekti.”  Öncesinde, sonrasında ne yaşanmış olursa olsun “o” gece halk Menderes’in hatırasına dört elle tutundu ve zihinlerinden gitmesine izin vermedi.

Ancak bu mektupta daha önemli olan bir nokta olduğunu, atlattığımız sürecin zorluğundan sanırım, atladık. Bu mektup, kendisini öldürmeye karar vermiş olan insanlara ölüme adım adım yaklaşmışken “merhametinin onlarla olduğunu” söyleyen bir mektup. Bu mektup, ölüm fermanını imzalayana gönül koymayan bir başbakanın mektubu.

Peki biz ne yaptık? 15 Temmuz’da hatırasına sahip çıkmak için sokağa atıldığımız Menderes’in hatırasına naifliğini de örnek alarak sahip çıktık mı? Sanmıyorum. Keza aynı siyasî görüşte olmadığımız ama çocukluğumuzun simgelerinden olan Tarık Akan öldüğünde biz ona Menderes’in cellatlarına gösterdiği merhametin onda birini gösteremedik. Artık bize cevap veremeyeceğini bile bile ona sorular sorduk. Bu bizim haddimizeymiş gibi nasıl bir hayat yaşadığını hızlıca tarttık, ölçtük, biçtik, kararımızı verdik. Kendi hayatımızdan birinin başına geldiğinde ne yapacağımızı düşünmekten bile imtina ettiğimiz hastalığı ile dalga geçtik. Sanki onun ölüm emrini biz vermişiz gibi, bu “cezalandırma”nın faturasını kestik.

Menderes, bize yalnızca bir darbenin karşısında nasıl davranmamız gerektiğine ilişkin pişmanlık bırakmamış olmalıydı hâlbuki. Menderes bize tüm hayatı Yassıada’da didik didik edilirken terbiyesini bozmayan bir insan hatırası bırakmıştı. Menderes günlerce ışık kapatılmadan uyuyamaması sağlanan odasından çıkarken kimseye dargın olmamayı bırakmıştı.

Peki biz ne yaptık?

Yoksa hatırası tek atımlık mıydı?