Ana Sayfa Blog Sayfa 193

Eğitim Sorunu Değil, Devlet Sorunu

Tam ülkemizdeki eğitim sistemi ile ilgili bir şeyler söylemeye hazırlanıyordum ki Bengül Güngörmez hanımefendi çok iyi bir yazı kaleme aldı. Benim söyleyeceklerimi fazlasıyla içeren bu yazıya kendi alanım olan yönetim düşüncesi perspektifinden küçük bir katkı yapmak isterim.

Bana kalırsa dünyanın hiçbir yerinde “eğitim sorunu” diye bir sorun yoktur. Esasen bu kavramın ta kendisi bir toplum mühendisliği ürünüdür. Eğitim sorunu dendiğinde zihinler, eğitimin bir kamusal görev olduğuna şartlandırılır ve bunun doğal bir sonucu olarak eğitimi kamu otoritesinin işi olarak düşünmeye meyleder. Bu bir hatadır. Eğitim bir kamusal görev değildir. Kamu otoritesinin, yani devletin görevi hiç değildir. Eğitmek ve eğitilmek, her bireyin kendi bileceği bir iştir. Bu argümanımı üç perspektiften delillendirebilirim.

1. Tarihi Perspektif

Tarihe baktığımızda bugünkü “merkeze bağlı kitle eğitimi” anlayışının ancak sanayi devriminden itibaren var olmaya başladığını görürüz. İnsanlık tarihi ile kıyaslandığında epey kısa bir süre. Bizim coğrafyamızda ise yaygın eğitimin ilk defa zorunlu hale gelmesi II. Mahmut dönemine (19. Yüzyıl başları) rastlar. Bunun sebebi de bunun daha iyi olduğuna inanılması değil, batılılaşma sevdasıdır. Yani “batı yapmışsa iyidir” düşüncesidir. Kitle eğitiminin daha doğru bir yöntem olduğunu iddia etmek böyle bir sisteme sahip olmayan ve yüzlerce yıl ayakta kalmış pek çok büyük devletin ve imparatorluğun aslında eğitim işinden pek de anlamadığını iddia etmek anlamına gelir ve bu devletlerin siyasi başarılarıyla bir çelişki arz eder.

2. Pedagojik Perspektif

Devlet demek organizasyon demektir. Bunun yolu organize olabilmekten geçer ki bu da düzen ve standartların hâkim olması demektir. Eğitim ise bunun tam tersidir. Eğitim alabildiğine şahsi ve düzensiz bir süreçtir. Hiç kimsenin bilgi ve yetenekleri bir diğerinin aynısı olmadığı gibi hiç kimsenin eğitimi de bir diğerine benzemez. Herkesin talebi, kapasitesi, öğrenme kabiliyeti ve öğrenme hızı birbirinden farklıdır. Bu dediğimi en iyi anlayacak olanlar en az iki çocuğa sahip ailelerdir. Evde iki çocuğa bile aynı şeyi aynı anda öğretmenin imkânsız olduğunu ve bu çocukların aynı evde yetişmelerine rağmen birbirinden nasıl tamamen farklı olabildiğini görenler, kitle eğitiminin asla iyi bir sonuç veremeyeceğini anlamakta zorlanmazlar diye tahmin ediyorum.

Konuyu bilimsel olarak araştırmak isteyenlere Alfred Adler’in geliştirdiği bireysel psikoloji kuramından hareketle dört temel ilkeye bağlı bir bireysel eğitim sistemi ortaya koyan Raymond Corsini’nin “individual education” önerisini incelemelerini tavsiye ederim. Bu önerinin Amerika’da uygulandığı okul sayısı giderek artmaktadır. Ayrıca çağdaş eğitim bilimcilerden Ken Robinson’un TED’deki konuşmaları ile Sugata Mitra’nın Hindistan’da gerçekleştirdiği “A Hole in the Wall” adlı deneysel çalışmasını incelemelerini öneririm. Bu çalışma çocukların öğrenmek için bir öğretmene ihtiyaç duymadığını ispatlamış olması bakımından eğitim biliminde bir devrim niteliğindedir. Ayrıca konuyla ilgilenenlere zorunlu eğitimin çok kısa olduğu ve aile onayı ile çocukların erken yaşta okuldan alınabildiği bazı ülkeler ile Amerika’nın bazı eyaletlerinde son yıllarda giderek popülerleşen “homeschooling” ve “unschooling” eğilimlerini de araştırmalarını tavsiye ederim.

3. Siyasi Perspektif

Devlet ontolojik olarak eğitim vermekle yükümlü değildir. Çünkü devletin var oluş amacı bu değildir. Başka bir deyişle hiçbir toplum eğitilmek için bir devlet kurmaz. Devlet dediğimiz şey insanların, kendilerini diğerlerine ve birbirlerine karşı koruyabilmek için organize olmuş, belli hukuk normları altında birbiriyle sözleşmiş halidir. Eğitim çok daha temel bir olgudur. Eğitim devletin olmadığı yerde de vardır. İnsanlar eğitim almak için -buna zorlanmadıkları takdirde- bir devlete ihtiyaç duymazlar. Hocalara ihtiyaç duyarlar. Hocalar da bilgi sahibi olmak için -buna zorlanmadıkları sürece- bir devlete ihtiyaç duymazlar. Bilgiye ve teknolojiye ihtiyaç duyarlar. Bir devletin eğitim için yapabileceği şeyler ancak bilgi üreten, teknoloji geliştiren birey ve kurumları desteklemek, sektör içerisinde her kesime hitap edebilecek eğitim kurumlarının varlığını kolaylaştırmak, eğitimin her yaştan ve kültürden insana yayılması için aktörleri teşvik etmek ve eğitim almak için gereken maddi güce sahip olmayanlara uzun vadeli destekler sunmaktan ibaret olabilir. Devlet toplumun idari organıdır. Asıl işi idaredir, eğitim değildir. Eğitim eğitimcilerin işidir. Devletin bir aktör olarak eğitim sektöründe yer alması hem siviller aleyhine haksız rekabet yaratarak ekonomiye zarar verir, hem de kalitesiz bir eğitim ile topluma zarar verir.

Esasen bir devletin vatandaşlarına öğretmekle yükümlü olduğu tek konu kanunlarıdır. Çünkü her vatandaşa daha doğar doğmaz -tabir caizse- ailesinin vekâleti ile boş bir sayfaya imza attırılır. Bu sayfanın adı vatandaşlık sözleşmesidir ve üzerinde hiçbir zaman okunup bitirilemeyecek kadar kalabalık bir kanunlar yığını bulunmaktadır. Ortada şartlarını tam olarak bilmediğimiz ve tarafımızdan imzalanmış bir sözleşme bulunmaktadır ve devlet bu sözleşmeye dayanarak her zaman bizi kontrol altında tutmaktadır. Öyleyse bu sözleşmenin şartlarını öğrenmek her vatandaşın en doğal hakkıdır. Ne yazık ki günümüz eğitim sisteminde hiç öğretilmeyen tek konu herhalde budur.

Toparlayacak olursak, devletin bir aktör olarak eğitim sektörü içinde yer alması her açıdan problem doğurmaktadır. Bunu görmek için günümüz lise öğrencilerine şöyle bir bakmak, onlara okul ve eğitim sistemi ile ilgili sorular yöneltmek yeterlidir. Öyleyse yapılması gereken şey devlet okullarının hızla özelleştirilmeye başlanması ve eğitim konusunda kararın velilere bırakılmasıdır. Devlet bu sektöre müdahale etmediği sürece piyasanın görünmez eli toplumun her kesiminin kesesine uygun eğitim kurumlarının kendiliğinden ortaya çıkmasını sağlayacaktır. Bu şekilde eğitim sektörüne çeşitlilik ve rekabet hâkim olacak, eğitim kurumları daha ucuza daha kaliteli eğitim sunma yarışına girecek, devlet muazzam bir masraf kalemini ortadan kaldırmış ve kötü eğitimden dolayı sürekli sorumlu tutulmaktan da kurtulmuş olacaktır.

Halk arasında Ruslara atfedilen anonim bir söz vardır, “Çirkin kadın yoktur, az votka vardır” diye… Ben de bu söze atfen şöyle diyorum, “Eğitim sorunu yoktur, çok devletçilik vardır”.

 

FETÖ nasıl tasfiye edilecek?

0

15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra ortaya çıkan bilgiler FETÖ’nün ne tür bir örgüt ve özelliklerinin neler olduğunu daha iyi anlamamızı sağlıyor. Öğrendikçe şaşırıyor, şaşırdıkça öğreniyoruz. Yaşadığımız gerçek olmasaydı, birileri bize böyle bir örgütün var olabileceğini söylese herhalde çoğumuz inanmazdık.

FETÖ eşi benzeri bulunmayan bir örgüt. Birden çok yüzü var. Uzaktan masum bir dinî topluluk gibi görünüyor. İnsanların gönüllü katkılarıyla yaşıyormuş ve muhataplarını dindarlığa ve iyi ahlaka teşvik ediyormuş izlenimini veriyor. İç işleyişi incelendiğindeyse gönüllülükten çok zora, baskıya ve korkuya dayandığı anlaşılıyor.

Görevlendirilen FETÖ mensupları her renge ve kılığa girebiliyor. Sol çevrelerde solcu oluyor. Milliyetçi çevrelerde en keskin milliyetçi olarak görünüyor. Liberallerle olduğunda ağzından liberal tezleri düşürmüyor. Tüm siyasî partilere sızabiliyor. Ama FETÖ’nün tek gerçeği var: kendisi. FETÖ’nün dini, ideolojisi ve ahlâkı, her ne pahasına ve her ne yolla olursa olsun kendi varlığını geliştirmek ve her alanda tekelci güce sahip olmak. 15 Temmuz’a kadar birçok kişi ve çevre tarafından teşhis edilememesinin, masum görülmesinin, korunup kollanmasının ana sebebi bunun fark edilmemesi.

FETÖ’nün en önemli yüzlerinden biri istihbaratçılık. İstihbaratçılığın sadece özgül olarak bu alanda bulunan FETÖ’cülerde değil tüm FETÖ’cülerde tezahür ettiğini görüyoruz. Yani her FETÖ üyesi aynı zamanda bir istihbaratçı. İstihbaratçılar yürüdükleri yolda iz bırakmamayı, her yerde her insanı takip etmeyi, operasyonlarından sonra arkalarını süpürmeyi bilir. FETÖ bir istihbarat örgütü olduğu için onu en iyi anlayanlardan biri yine istihbarat işlerine özel ilgisi olan Aydınlık çevresiydi.

15 Temmuz’dan sonra, aklını, vicdanını ve insanlığını yitirmemiş hiç kimse FETÖ’nün tasfiye edilmesi gerektiği gerçeğini inkâr edemez. Benzersiz bir suç örgütü olan FETÖ mutlaka ortadan kaldırılmalı. Bunun gereklerinden biri FETÖ üyesi olanların tespit edilmesi ve FETÖ’ye örgütün organik parçası olarak destek verdiği veya FETÖ operasyonlarında yer aldığı öğrenilen herkesin ama herkesin mutlaka cezalandırılması.

Ancak, ne yapılması gerektiğini isabetle teşhis etmek onu yapmaya yetmiyor. Her işin kendine göre zorlukları var. FETÖ’yü tasfiye ise özellikle zor. Gizli bir örgüt. Toplumun değişik tabakalarında uzantıları var. Çapı küçülmüş olsa da hâlâ operasyon yapma kabiliyeti var. Hem kendi adamlarıyla hem de etkileyebildiği, manipüle ettiği insanlarla hukuk, adalet gibi nosyonların arkasına sığınabilir. Bundan dolayı FETÖ’yü tasfiyenin ciddiye alınması lazım.

FETÖ ile mücadelede önemli hususlardan biri kurunun yanında yaşın da yanmaması. Bu yüzden birileri tarafından FETÖ’cü olduğu söylenenler değil olabildiğince somut ölçütlerle FETÖ mensubu olduğu anlaşılanlar hukukî takibata maruz bırakılmalı ve adalete sevk edilmeli. Memnuniyetle görüyorum ki hükümet de bunun farkında. Başbakan Yıldırım devamlı olarak intikam peşinde koşmayıp adâlet aradıklarını ve belli kriterlere dayanarak tasfiye, yargılama gibi adımların atılacağını açıklıyor. Gazetelere yansıyan son haberlere göre FETÖ üyelerini tespit için şu 16 kriter geliştirilmiş.

  • 17/25 Aralık’tan sonra Bank Asya ve Paralel Yapı’nın diğer şirketlerine parasal katkı sağlamak.
  • FETÖ’nün sendikaları ve derneklerinde yönetici veya üye olmak.
  • ByLock ve benzeri özel şifreli yazışma programını kullanmak.
  • Kimse Yok Mu Derneği’ne bağışta bulunmak.
  • Emniyet ve MİT ve MASAK raporlarının olması.
  • Kapsamlı sosyal medya taraması.
  • Örgütün sivil toplum kuruluşları adı altında sohbet ve toplantılarına katılmak.
  • Doğal akış dışında kısa sürede terfi etmiş veya özel görevlere getirilmiş olmak.
  • Örgüte ‘himmet’ adı altında para aktarmak.
  • Güvenilir ihbarlar, ifade ve itiraflar bulunması.
  • Takip ettikleri sitelerin incelemesinden elde edilen edilen sonuçlar.
  • FETÖ üyesi şirketlerin normal olmayan işlemlerini yapmak, koruyup kollamak.
  • Yargıda ve emniyette örgüt lehine hareket ettiği tespit edilen kişiler arasında yer almak.
  • Paralel Yapı’nın ev ve yurtlarında kalanların sonraki yıllarda gösterdiği davranışlar.
  • İşyerinde diğer çalışanlardan, tanıyan kişilerden elde edilen bilgiler.
  • Örgütün gazete, dergi aboneliği ve çocuğunu okullarına göndermeyi 17/25 Aralık’tan sonra sürdürmek.

Bu kriterler mümkün olduğunca objektif biçimde uygulanmalı. Bulunabilirse yeni kriterlerle desteklenmeli. FETÖ ile mücadelede ahlâkî ve vicdanî üstünlüğü kaybetmemek için buna mecburuz.

İşgal’den Önceki Son Çıkış

Amerika’da neden darbe olmaz? Çünkü Amerika’da Amerika Büyükelçiliği yoktur. Bir şaka olsa da aksi ispatlanmadı bu durumun. Aynı şekilde, Amerika haricinde bir ülkede darbenin gelişini haber veren iki şey daha var. Birincisi, eğer Fareed Zakaria bir ülkeye “entelektüel” ilgisini artırdıysa ve o ülkenin, meşhur kitabında bahsettiği “illiberal demokrasi”lerden[1] birisi olduğuna karar verdiyse çark işlemeye başlamış demektir. İkincisi, eğer Christiane Amanpour bu illiberal demokrasilerden birisine canlı yayın ekibiyle birlikte gelmişse, darbe için gün sayabilirsiniz, bir hafta içinde büyük “ekşın” var demektir..

İki hafta önce “Batı ve Cemaat’in İşgal İçin Meşruiyete İhtiyacı Yok” başlıklı yazımdan bir paragraf şöyleydi:

Fakat cemaat vazgeçmedi. Cemaati maşa olarak tutan el de vazgeçmedi. Dışarıda inşa ettikleri imaj gayet başarılı olduğu için, tüm enerjilerini ona sarf etmeye başladılar. Artık amaç Türkiye’yi bir dış müdahaleye açık hale getirmek. (…) İncirlik Üssü ve nükleer silahlar üzerinden yürütülen tartışmanın gelip dayanacağı yer burası maalesef. Zaman içinde (şu an abes gelen) ‘kontrol edilemeyen Erdoğan’ın nükleer silahlara el koyma ihtimali’ gibi meseleleri ciddi ciddi tartışıyor hale geleceğiz. Tabiî ki bu stratejinin taşeronları da yine cemaat.”

Son birkaç yazıda “strateji bu” diyerek işaret ettiğim hamleler, “doğrudan işgal” operasyonlarının kamuoyunda meşrulaştırılması ve altyapısının hazırlanmasında “resmi ağız” gibi çalışan Fareed Zakaria’nın ağzından, neredeyse benim kurduğum cümlelerle Obama’ya soruldu. Benim birkaç yıl için öngördüğüm tartışma iki hafta içinde başladı, demek ki aceleleri var.

Fareed Zakaria’nın sorusu şöyle: “Türkiye’nin bir liberal demokrasi olduğuna emin misiniz? Bir NATO üyesi ve orda nükleer silahlarımız var. (…) endişe etmeli miyiz?” Obama’nın cevabına gerek yok, zira işleyen strateji açısından Obama’nın sözünün bir önemi yok.

***

17 Aralık operasyonunu ancak birkaç gün sonra anlamlandırmıştım. Esasında bir girişim bekliyorduk, nitekim 25 Aralık günkü asıl operasyon başladığında net bir şekilde “bu bir darbe girişimidir” demişim. Sonrasında “Ceci n’est pas un coup d’Etat” başlıklı bir yazıda, bu “sofistike darbe girişimini” tarif etmiştim. Fakat o girişimden 15 Temmuz’a kadar bazılarını darbenin darbe olduğuna ikna edemedik. 15 Temmuz bir kısmını yine ikna edemedi fakat artık tahammül denizimiz bittiği için hala ikna olmayanlara kısaca “alçak” deyip geçiyorum. Fakat bütün yaşananlara rağmen, meselenin ciddiyetinin anlaşılmaması beni ürkütüyor.

Eğer bu stratejiye karşı mücadeleyi, bizi 15 Temmuz’a getiren “kulağının üstüne yatma” şeklinde yürütürsek başımıza gelecek olan felaketin içinden çıkamayacağız.

7 Şubat, Gezi, 17-25 Aralık ve sonrasında, Cemaat’in ve “Cemaatin Liberalleri”nin oluşturduğu “Türkiye İmajı” üzerinden, 15 Temmuz’a gelindi. 17-25 Aralık sonrasındaki tartışmaları hatırlarsanız, darbeye darbe dememek için bin dereden su getirilmişti ve geldiğimiz noktada bizim paramızla alınan tanklar üzerimize sürüldü, uçaklar meclisimizi bombaladı, helikopterler insanları taradı, kısaca kendi ordumuzun kalkıştığı bir işgal girişimine kadar geldi iş… Şimdi bir işgal girişimini atlatıp rehavete kapılırsak, birkaç yıl içinde kendimizi bir cehennemin ortasında bulacağız. İşin kötü tarafı şu ki o cehennem, yaşadığımız evlerimiz, şehirlerimiz, sokaklarımız, hasılı ülkemiz olacak.

Darbeye darbe diyemeyenlerin argümanlarıyla işgali hafifsemenin bedeli, savuşturamayacağımız bir işgal olacak.

 

[1] Fareed Zakaria, Özgürlüğün Geleceği, Yurtta ve Dünyada İlliberal Demokrasi

FETÖ ile mücadeleye evet, mağduriyetlere hayır

Fetullah Gülen ve liderliğini yaptığı örgütün karanlık yüzü her geçen gün daha da aydınlanıyor. Bir takım insanlar/gruplar yıllar öncesinde bu şahsın ve örgütünün tehlikesini fark etmişlerdi. Fakat dinî bir cemaat görünümünde olan bu örgüte karşı mücadele vermek pek mümkün olmamış, mücadele vermeye çalışanların da sonu kötü olmuştu. Şimdiden dönüp geçmişe baktığımızda bunu daha net görüyoruz. Günümüzde ise halkın büyük bir çoğunluğu bu örgütün tehlikesinin farkına vardı. Bunda elbette 15 Temmuz sürecinin büyük etkisi oldu.

Dile kolay, kırk yılı aşkın süredir devlet içinde örgütlenen bir yapı Fetullah’ın örgütü. Hiçbir bariz özelliği bulunmayan, her kılığa girebilen, şimdiye kadar pek eşi benzeri görülmemiş bir örgüt. Devletin göz yumması, önünü açması ve izin vermesi ile devletin her kademesine yerleşmiş, yetmemiş ayrıca neredeyse tüm sivil kuruluşlara kriptolarını sokmuş bir örgüt. Durum böyle olunca, daha tanımı bile tam yapılamayan bu örgüt ile mücadelenin zorluğu da su götürmez bir gerçek halini alıyor.

Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) ile mücadele, Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından özellikle 17-25 Aralık darbe girişiminden beri sürekli olarak net bir dille seslendiriliyor. 17-25 Aralık’ta yaşananları anlamak için bu örgütü, bu örgütü tanımak için 17-25 Aralık’ta yaşananları iyi analiz etmek gerekiyor. En başta Cumhurbaşkanı Erdoğan  olmak üzere 17-25 Aralık’ta FETÖ’nün ne kadar tehlikeli olduğunu ve amacının ne olduğunu anlayan, analiz edebilen insanlar o zamandan beri bu örgüte karşı mücadeleyi destekliyor. İyi niyetlerinden şüphe duyduğum bir takım çevreler ise o zamandan beri cemaati korumak adına liberal, muhafazakar, dindar, sosyal demokrat kimliklerin altına gizlenerek bu ideolojilerin tezlerine başvuruyor. Cemaatin tehlikesinin farkına varan yazarlar ise o zamandan beri ısrarla yargı içerisindeki, emniyet içerisindeki, askeriye içerisindeki cemaat yapılanmalarına dikkat çekerek bu konularda acil adım atılması gerektiğini savunuyorlar. Fakat örgütün karmaşık yapısı ve hükümetin algı kontrolündeki başarısızlığından dolayı FETÖ ile mücadele oldukça yavaş ilerledi.

15 Temmuz gecesi askeriye içerisindeki bir grup Fetullahçı subayın önderliğinde yapılmaya çalışılan darbe girişimi ile birlikte bu örgütün ne kadar tehlikeli olabileceği konusunda (küçük bir azınlığı saymazsak) neredeyse hiç kimsenin bir şüphesi kalmadı. Her ne kadar 15 Temmuz’dan önce cemaati savunanların birçoğu özeleştiri yapma olgunluğunu gösterememiş olsalar da… Öyle ki, kendi halkına ateş eden gözü dönmüş ‘mürit’lerin başarısızlığa uğramasına rağmen örgüt mensupları utanmadan, sıkılmadan, korkmadan ülkeyi ve milleti tehdit etmeye devam ettiler. Darbe girişimi başarısızlığa uğradıktan ve ‘artık sorun kalmadı’ algısı oluşmaya başladıktan sonra bile belediye başkanlarını, bakanları, milletvekillerini ve ailelerini bizzat telefonla arayıp tehdit edebilecek kadar kendilerine güveniyorlar.

Elbette 15 Temmuz’da yaşanan ve başarısızlığa uğrayan darbe girişiminden sonra FETÖ ile mücadeleye halk tabanında destek oldukça arttı. Meydanlardan insanlar idamın geri getirilmesini, FETÖ’nün kökünün kurutulmasını haykırdı. Bu, siyasal iktidara tarihi bir fırsat verdi. Bu bağlamda hükümet bu örgütün kökünü kurutmak için OHAL kararı aldı. Çünkü bu tehlikenin önüne bir an önce geçilmezse yeni bir örgütlenme ya da yeni bir girişim işten bile değildi. Mısır’da bütün dünyanın gözü önünde gerçekleştiği gibi.

OHAL kararının alınması ile birlikte FETÖ ile mücadele yeni bir ivme kazandı. Tüm yetkiler valilere devredildi. Öncelikle askeriye içerisinde FETÖ ile bağlantısı bulunanlar TSK’dan kovulmaya, tutuklanmaya başladı. Daha sonrasında askeriye ile birlikte emniyet içinde bulunan Fetullah’ın ‘müritleri’ bir bir görevden uzaklaştırılmaya, ifadesi alınıp tutuklanmaya başlandı. Süreci hepimiz medyadan takip ediyoruz. Öğrenciler, öğretmenler, iş adamları, sendikacılar, memurlar, işçiler… Kısacası FETÖ ile bağı bulunduğu düşünülen hiç kimsenin gözünün yaşına bakılmıyor.

Seçilmiş hükümetin, milletin iradesine tecavüze kalkışan Fetullahçı Terör Örgütü ile mücadele etmesi, sonuna kadar haklı ve meşrudur. Bunun aksini iddia edenler olsa olsa 15 Temmuz gecesini tiyatro-senaryo olarak tanımlayacak kadar aciz olan meczuplardır.

Fakat son zamanlarda süreç öyle bir aşamaya evrildi ki, anlam vermek gerçekten güçleşti. Hukukun üstünlüğünün önemini şimdi daha iyi anlıyorum. Şöyle ki şaşırtıcı bir şekilde; FETÖ ile organik bağı bulunduğu bilinen insanların bir çoğu hala görevlerinin başında iken FETÖ’yle hiçbir alakası olmayan, hükümeti, devleti ya da demokrasiyi her zaman desteklemiş olan insanlar görevlerinden alınıyor. Bunlar elbette istisnalar. Görevden alınmalarla ilgili ne bir açıklama yapılıyor, ne de bir gerekçe sunuluyor, “FETÖ’ye mensup olmak” dışında. Fakat bu çok spesifik bir gerekçe. Çünkü şu anki uygulamalarda devletin en tepesinden halkın en alt kademesine kadar herkes potansiyel bir FETÖ mensubu. Ankara’dan yazılan listeler doğrultusunda insanlar görevlerinden alınıyor ve daha kötüsü FETÖ ile bağlantısı olmayan birçok kişi ve kurum “FETÖ mensubu” damgası yiyor.

FETÖ ile mücadelede acilen düzeltilmesi gereken iki nokta var; birinci nokta FETÖ ile organik bağı bulunduğunu herkesin bildiği kişi ve kurumların siyasiler tarafından kollanmasının önüne geçilmesi, ikinci nokta ise mağdur olan insanların mağduriyetinin önlenmesi. Bu iki noktayı kendi içlerinde değerlendirmek gerekiyor.

Türkiye’de terör ve terörist kavramları her zaman çok rahat bir şekilde kullanılmış, insanlar ve gruplar çok rahat bir şekilde terörle itham edilmişlerdir. Hiç kimse terörist damgası yiyen birinin gerçekten öyle olup olmadığını araştırma ihtiyacı duymadan kabul etmektedir. FETÖ soruşturmasında da bu örgütle alakası olmayan insanlar bu yaftayı yiyebilmekte. Bunun sebeplerinden biri örgütün yapısının karmaşıklığı. Devlet içinde öyle bir örgütlenilmiş ki, belirli form ve normlarla bu örgüt mensuplarını tespit edip uzaklaştırmak mümkün değil. Bu sebeple “toptan” bir temizlik yapılmaya çalışılıyor. Bu da doğal olarak kurunun yanında yaşı da yakıyor. Gözlemlediğim kadarıyla, bu durumun bir diğer sebebi insanlara FETÖ mensubu iftirası atmanın bu kadar kolay olması. Çalıştığı kurumda sevmediği kişileri FETÖ elemanı olarak olarak şikayet edenler olduğu herkesin malumu. Buna çok da şaşırmamak gerek. Asıl kötü olan, bunların gerekli soruşturmaya tabii tutulmadan gerçek varsayılarak hareket edilmesi.

Bir iddiaya göre örgüt mensubu olup kimliklerini gizlemeyi başarmış savcı, hakim ve siyasiler tarafından  FETÖ’ye karşı mücadele eden, seçilmiş hükümeti Gezi’de, 17-25 Aralık’ta ve 15 Temmuz’da destekleyen insanlar FETÖ mensubu olmaları gibi komik bir suçlamayla görevden uzaklaştırılmaya çalışılıyor. Bu iddia doğru ise, boşalan alanlara cemaat yine kendi adamlarını yerleştirebilecek.

Mağduriyetlerin nelere mal olabildiğini Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda yakın bir zaman dilimi içinde tecrübe ederek gördük. “Balyoz ve  Ergenekon FETÖ’nün bir oyunuydu” diyip işin içinden çıkmak elbette kolay.  Ama meselenin o kadar basit olmadığını herkes biliyor. Doğru olan cümle, “Ergenekon ve Balyoz soruşturmalarının FETÖ mensubu savcılar tarafından içinin boşaltılmış” olması. Ergenekon da Balyoz da birer darbe girişimiydi ve bu darbeyi gerçekten isteyen, planlayan, uygulamaya geçirmeye çalışan paşalar, komutanlar vardı. Fakat cemaatin savcıları bu soruşturmaya kendilerine düşman olan, mücadele eden, askeriye içerisindeki etkinliklerinin önünde bir engel olan masum askerleri de ekleyince zamanla davanın içi boşaldı ve mağduriyetler oluştu. Hepsini yaşadık, biliyoruz. Bir yere operasyon yapılır, oradan bir kaset ya da günlük bulunur ve onlarca kişi bunun üzerine hapse atılırdı. FETÖ yargıda o kadar güçlüydü ki, o zamanlar bu durumu eleştiren gazeteciler bile içeri atıldı. Herhangi bir suçu olmadığı halde bir çok insana “darbeci” yaftası yapıştırılır ve ömür boyu silinmez bir kara leke olarak kalırdı. Mağduriyete uğrayan insanlar kendilerini savunma haklarını kullanamazlardı. Böylece yıllarca haksız yere hapiste kalanlar, hapiste ölenler oldu. Sonunda ise kuru da yaş da davanın içi boşaltıldığı için serbest bırakıldı.

Haksız yere FETÖ mensubu olmakla suçlanan, görevden alınan insanlar hiçbir şekilde haklarını arayamıyor. Derdini anlatacağı, bu duruma itiraz edebileceği bir makam bulamıyor. Oysa 15 Temmuz gecesi tankların önüne yatan, şimdi ise böylesine kötü bir durumla karşı karşıya kalan insanlara karşı hükümetin, devletin bir borcu yok mu? Bu soruşturmalarda ne olursa olsun ince eleyip sık dokunmalı. Mağduriyetler yaratılması tam olarak FETÖ’nün isteyeceği şey. Bu gerçek her an göz önünde bulundurulmalı.

İkinci noktaya değinmek gerekirse; FETÖ ile organik bağı bulunduğu bilinen bazı insanların, kuruluşların bizzat bakanlar, milletvekilleri ve farklı kademelerdeki siyasiler tarafından korunuyor olması. FETÖ ile mücadele konusunda halkın aklında soru işaretlerinin oluşmaması için bu durumun önüne acilen geçilmeli.

Fetullahçı Terör Örgütü ile sonuna kadar mücadele edilmeli. Bu ne kadar uzun ve zor bir süreç olsa da asla taviz verilmemeli. FETÖ ile mücadele ve bu örgütün devletten temizlenmesi için tarihi bir fırsat var. Ve bu fırsat bu hükümetin elinde.

Fakat bu mücadele yürütülürken tek amaç adaletin sağlanması olmalı. Mağduriyetlerin önüne geçilmeli. Mağdur olduğunu düşünen, söyleyen insanlar kendilerini savunabilmeli. Ayrıca yargı ve yürütme organları içerisindeki insanların bu örgütle ilişkisi bilinen ya da olduğu düşünülen kişileri koruması, kollaması da önlenmeli. Böylece FETÖ ile çok daha sağlıklı bir şekilde mücadele edilebilir ve başarılı sonuçlara ulaşılabilir.

Geç Kaldın!

0

17-25 Aralık’ı eminim herkes dün gibi hatırlıyordur. Emniyet ve yargı içerisinde organize olmuş bir grup, yolsuzluk adı altında hükümetteki bakan ve çocuklarına, hükümete yakın olan işadamlarına yönelik bir operasyon çekmeye kalktı. Aslında asıl hedefleri olan ‘hükümeti devirmeyi’ gerçekleştiremeseler de ülkenin önemli bir bölümünde bu yolsuzluk algısının oluşmasını sağladılar. Nitekim dün o operasyonu yapanlar 3 yıl sonra bugün darbeye kalkıştı. Fakat hâlâ o günün yolsuzluk olaylarının gerçekliğinden bahsedenler ve onun ayrı bir konu olduğunu dillendirenler var. Ancak, artık bugünden geçmişe bakıldığında olayın hiç de gösterildiği gibi olmadığı, 15 Temmuz’daki gibi askeri darbe girişimi olmadan daha “temiz” bir şekilde hükümet devirme operasyonu olduğu çok daha net görünüyor.

17-25’te açık bir şekilde “cemaat”ten yana tavır alanlara diyecek pek fazla bir şey yok. Zira onlar bugün de darbeci oldular zaten. Asıl ayyuka çıkartılması gerekenler dün kafasını kuma gömüp 15 Temmuz’dan sonra kafasını o kumdan kaldıranlardır. Çünkü bu tipler 17-25’te açık bir şekilde “cemaat”çiyim diyemediler ama cemaate de ne laf ettirdiler ne de “sessiz” konuşmalarında savunmadan edebildiler. “Eleştiriyoruz onları da elbette”, “Ama AKP’nin de hatası var”, “Onların yanında da AKP’yi savunuyorum zaten”, “AKP de diktatörlüğe doğru gitmiyor değil şimdi” diye diye 15 Temmuz’a geldiler. Asıl meziyetleri takiye olan bu kişiler 15 Temmuz başarılı olamayınca bu sefer de meydanlara akın etmeye başladılar. Sanki o kafası kumda olanlar bunlar değillermiş gibi sosyal medyada milli iradeci olanlar mı dersiniz, kapak fotoğraflarını Türk bayrakları, meclis resimleri ile donatanlar mı dersiniz, demokrasi dersi verenler mi dersiniz. Darbe karşıtı ne varsa bu darbecilerde hepsi vardı. Ama buna elbette sadece kendilerini inandırabildiler. Belki de onu bile başaramadılar. Bilmiyorum.

Dün 17-25 Aralık’tan sonra “cemaat”çiyim diyemeyen bu güruhun “cemaat”çi olduğunu bilmiyor değildik. Hatta kendileri de bizim bildiğimizi biliyordu ve bundan da içten içe gurur duyuyorlardı. Çünkü “otoriter” ve “hırsız” bir hükümetin karşısında “doğru”nun yanındalardı. Ama 15 Temmuz başarılı olamayınca bu sefer “doğru”larının değiştiğini, kandırıldıklarını söylemeye başladılar. Ama kulaklarına fısıldamaya devam edeceğiz: Geç kaldın! Dün “cemaat”çi görünmemeye gayret gösteren “cemaat”çiler, bugün de takiyeciliklerine devam eden ve darbeci görünmemeye çalışan darbecilerdir. Bundan kurtulamayacaklar.

Görevden almalara bakıldığında birçoğunun bundan kurtulamadığı, kabak gibi ortada kaldığı görülmektedir. Fakat çevremizde duygusallıkları ağır basıp tanıyıp bildiklerine üzülenlerin olduğunu görüyoruz. Açık söylemek gerekirse anlamakta zorlanıyorum. Çünkü arkalarında çocuk da bıraksalar, anne de bıraksalar, eş de bıraksalar üzülmemek için elimizde çok daha fazla sebep var. Hatta geride bıraktıkları masumlar için onları bin kat daha suçlamalı ve “az bile oldu” demeliyiz. Çünkü onlar darbeci. Çünkü onların elleri kanlı. Ateş eden eller olmasalar da ateş eden ellerin destekçileri ve yandaşları oldular.

Eğer bu darbe gerçekleşseydi darbeciler, darbe karşısında duranlara üzülmeyecek ve acımayacaktı. Bugün atılanların hemen hepsi de bu darbeden ya zarar görmeyecek ya da en az zarar görecek kişiler olacaktı. Çoğu da çok daha önemli yerlere gelecek ve onların “Yeni Türkiye”si olan Eski Türkiye’deki sahnelerinde rollerine devam edeceklerdi. Böylesi bir gerçeklikle yüzleşmişken, bunun kıyısından dönmüşken bu kişilere canımızın sıkılması bile 15 Temmuz’da şehit olanlara, arkasında bıraktıklarına, gazi olanlara karşı yapılabilecek en büyük ayıptır.

Bunlara söylenecek tek bir şey var: Geç kaldın!

Kafanı kumdan kaldırdın mı?

Aslında “cemaat”çi değil miydin?

Kandırıldın mı?

Bu kadar aşağılık olduklarını anlayamamış mısın?

Pişman mısın?

Artık bağlantını kopardın mı?

FETÖ demeye mi başladın?

Aslında darbelere karşı mısın?

Şehitlere ve gazilere üzüldün mü?

Demokrasiye sahip mi çıkmaya başladın?

Üzgünüm! Geç kaldın!

Savaş ve Terör Sarmalında Türkiye

0

İslam coğrafyasının içler acısı durumu hepimizi düşündürmeli. Neden bütün savaşlar, sefaletler, açlık ve yoksulluklar bu coğrafyada? Neden dünyanın bütün teröristleri Müslümanlar arasından çıkıyor? İslam dini barış diniyse neden bütün savaşlar İslam coğrafyasında vuku buluyor ve terörist faaliyetler bütün dünyaya yayılmaya çalışılıyor? İslam aleminin vicdanlı ve ahlâklı entelektüellerinin bu sorulara cevap bulması gerekiyor. Sorunların kaynağını hep Batı’da ve dışarıda arama kolaycılığından sıyrılıp; bilimsel yöntemlerle bu çöküşün nedenlerini bulmanın vakti geldi de geçiyor.

Türkiye laik bir cumhuriyet olarak kurulmakla kısmen bu problemlerden uzak durabildi. Ama etrafı bir ateş çemberine dönünce bundan kendini kurtaramadı. Bazen doğru, bazen yanlış politika ve stratejilerle bu atmosferin içerisine dahil oldu. Türkiye’de demokrasinin tam inşa edilememesi, problemlerin çözümünde güçlükler oluşturdu. Fakat yıllar içerisinde tek başına cumhuriyet ve laikliğin sorunlarımızı çözmede yetersiz kaldığı anlaşıldı. Ve demokrasiye olan ihtiyaç daha da belirginleşti. Son yıllarda önemli adımlar atıldı. Ak Partinin kuruluş ve iktidara geldiği 2002 yıllarında “vesayet sistemi” hâkimdi. Yani “sivil-askerî-bürokratik bir oligarşi” devleti yönetiyordu. İktidarlar kendilerine çizilen çerçevede icraat yapabiliyordu. Ak Parti sistem karşısında “meşruiyetini” göstermek ve kabul ettirmek için toplumun “mağdur edilen” bütün kesimleriyle diyalog kurdu. Aleviler, Kürtler, Sosyalistler, Liberalleri kısmen yanına aldı. Alevi açılımı, Kürt açılımı, Romen açılımı bu arayışın sonucuydu.

2010’lara kadar önemli demokratik adımlar atıldı. Lakin devletin bütün kurum ve kuruluşları tamamen hâkimiyet altına alınınca; “devletçi, milliyetçi, Kemalist reflekslere” geri dönüldü. “Tek, tek tek…” söylemleriyle “birlik” oluşturulmaya çalışılıyor.  Hain 15 Temmuz FETÖ darbe girişimi ve artan PKK terör faaliyetlerinden sonra bu milliyetçi dalga daha da kabartıldı. Fakat bu dalga ne kadar sürer bilinmez. Çünkü “ötekinin” varlığını, demokratik insanî haklarını kabul etmedikçe, kendi değerlerinizde insanları eşitlemeye kalktığınızda ortak paydada buluşamazsınız. Ak Parti’nin kuruluş manifestosu altına imza atılacak içerikteydi. Ama gelinen noktada son yıllardaki uygulamalar ve toplumun bir kesimini ötekileştirici, ayrıştırıcı bir dilin varlığıyla bu manifesto rafa kalkmıştır. “Ya bendensin ya da hainsin” yaklaşımı demokratik ve insanî değildir.
FETÖ darbe girişiminden sonra, bütün muhaliflerin Fetö ile bağlantılandırılıp “içeri” alındığı kanaati yaygınlaşmaya başladı.

İnsanlar şiddeti ve terörü teşvik etmedikçe asla yargılanmamalı. Düşman ilan edilmemeli. Devletin bütün vatandaşlarına eşit ve adil davrandığı bir atmosferde vatandaşa hizmetkârlık geçerlidir. Toplumun yüzde ellisi bunu hissediyor, diğer yüzde elli hissetmiyorsa bir problem vardır. Muhaliflerinizi suçlayarak bu gerçeği örtemezsiniz. Devlet herkesin devleti olmak zorundadır. Yüzde ellide tedirginlik, korku, güvensizlik, mutsuzluk oluşmuşsa bunu ciddiye almak ve sebeplerini bilimsel ve tarafsız bir şekilde saptamak zorundasınız. Çünkü, siz o yüzde ellinin de devletisiniz. Doğu Perinçek çizgisine gelmişsek, mafya liderleri el üstünde tutuluyorsa hangi hizmetkârlıktan bahsedeceğiz?

Türkiye’nin tam demokratik bir sisteme evrilmesi elzemdir. Ehliyet ve liyakat sistemine göre bir istihdam anlayışı öncelenmelidir.  Kişilerin etnik yapısı, yaşam biçimi, dinî-mezhebî inançları, dili vs. işe alımlarda ASLA KRİTER OLMAMALIDIR!

İşinde ehil mi? Konulara vakıf mı? Liyakatı var mı ve vatansever mi? Ona bakmak yeterli olmalıdır.

Yönetenlerin, FETÖ olayından sonra, daha kucaklayıcı ve bütünleştirici bir dil kullanma konusunda hassas olmaya devam etmeleri ülkemizin hayrınadır.

Olağanüstü halle beraber devreye giren kanun hükmünde kararnamelerle uzun süre ülkenin yönetilmesi ciddi riskleri taşıyabilir. Süratle çalışılıp tekrar Meclis hâkimiyetine dönülmesi doğru olur. Fetö ve PKK meselesinde çok dikkatli olunmalıdır. Bazı işgüzarların, muarızlarını veya rakiplerini FETÖ’cü, PKK’lı diye fişleyip takibata aldırdıkları duyumları artıyor. Hakkaniyet ve adalet ilkelerinden vazgeçilmemelidir. Çok ince eleyip sık dokunmalıdır. Ergenekon davalarında düşülen hatalara düşülmemelidir. Evrensel insan hakları bağlamında hareket edilmelidir.

Efkan Ala ve Selami Altınok

0

Efkan Ala’yı ve Selami Altınok’u biraz tanırım.
Gerçi bir akademisyenin bakanları, bürokratları tanımasının çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Fakat Türkiye’nin kaderini değiştiren bu iki insanla hemşehri olmak, aynı okullarda okumak güzel bir duygu.

Efkan Bey’le müsteşarlığı döneminde kamu yönetimine ilişkin reformlar üzerine fikir alışverişi yapmışlığım var. Orada edindiğim izlenime göre Efkan Bey’in, birçok devlet adamında olmayan entellektüel bir kafa yapısı vardı ve olaylara bakışı oldukça berraktı.

Şahit olduğum kadarıyla müsteşarlığı döneminde devletin yeniden yapılanmasıyla ilgili epey hazırlık yapmıştı. Bu reformların bir kısmı hayata geçirildi. Fakat özellikle Ergenekon süreci bu reformların tam olarak uygulamaya konulmasına imkân vermedi. Sonra Efkan Bey İçişleri Bakanı oldu ve Türk tarihinin önemli olayları -Açılım, Şehir çatışmaları, 17-25 Aralık ve 15 Temmuz olayları- onun zamanında meydana geldi.

Fakat bana soracak olursanız tarih onu, müsteşarlığı dönemindeki reformcu kimliği ve 17-25 Aralık dönemindeki duruşuyla yazacaktır.

Bugün yani 15 Temmuz sonrası, herkes Hükümetin yanında ve herkes aşırı FETÖ düşmanı. Hatta bazı kişilerin FETÖ karşıtlığı çığırtkanlık düzeyinde. Ve bugün hiç kimse FETÖ taraftarlığı yapamıyor. Bu yapıyla en ufak bağı olan hâkimler, savcılar, paşalar hemen açığa alınıyor.

Fakat 17-25 Aralık, Ak Parti’nin içinde bile duraksamaların olduğu bir dönemdi. Ve iki kişi, birisi dönemin İçişleri Bakanı Efkan Ala, diğeri ise onun arkadaşı İstanbul Emniyet Müdürü Selami Altınok bu ülkenin kaderini değiştirdiler.
O gün, bu iki yürekli insan, cesaret gösterdiler, Anayasayı ve Kanunları fiilen yok sayıp darbeci savcıların talimatını dinlemediler.

O gün bu iki cesur insan duraksama gösterseydi, bakanların oğlu üzerinden bakanlara, Başbakanın oğlu üzerinden Başbakana ulaşılacaktı ve büyük bir ihtimalle FETÖ ülkeyi ele geçirmiş olacaktı. Ne 15 Temmuz darbe girişimi olacaktı ne de biz meydanlara inip devletimizi kurtarabilecektik. Kale içeriden fethedilecekti.

Çoğu kişi 17-25 Aralık’ta acaba ne oluyor diye düşünürken, ya da olayları hukukun gereği olarak görürken veya kendi hükümetinden şüphe duyarken, Efkan Ala ve Selami Altınok, duraksamadılar ve tereddüt göstermediler.

Bize düşen, çocuklarımız adına bu iki öncüye saygı duymak.

Ben bu anlamda kendimi çok şanslı görüyorum. Efkan Ala gibi bir devlet adamı ve Selami Altınok gibi bir dost kolay bulunmaz.

Batı’nın Erdoğan imajına katkısı

Politikacıların başarılarını ölçmede kullanılan çeşitli kıstaslar var. Bunların en önemlisi icraat karnesi. Toplum, politikacıları yapıp ettikleriyle hatırlar. Yol, köprü, baraj gibi imar faaliyetleri, ekonomik kalkınmada alınan mesafe, istihdam, kişi başına gelir, GSYİH’daki büyüme, ülkenin dünyadaki itibarı, dış politika alanındaki hedef koyma ve gerçekleştirmeler ilk akla gelen göstergeler. Demokrasiyi yeni kurmakta veya konsolide etmekte olan ülkelerde insan haklarının geliştirilmesi, siyasî suçların tasfiyesi veya daraltılması gibi şeylere de bakılır. Liderler ve siyasi ekipleri bunlara ve benzer unsurlara bakarak şu veya bu derecede başarılı veya başarısız sayılır.

Türkiye’deki gelmiş geçmiş siyasî liderlerin başarı karnesini çıkarırsak neyle karşılaşırız? Bu tür bir değerlendirmenin sağlıklı ve anlamlı olabilmesi için Türkiye tarihini ikiye ayırmamız gerekir: Tek Parti dönemi ve demokrasi dönemi, yani 14 Mayıs 1950 öncesi ve sonrası. Bu şu anlama gelir: Atatürk ve İnönü, söz gelimi Menderes ve Erdoğan ile karşılaştırılamaz. En azından birçok bakımdan… Bunu yapmak türleri birbirinden ayırmama hatasına düşülmesine sebep olur. Netice olarak, Atatürk ile İnönü ve Menderes ile Erdoğan karşılaştırılabilir.

1950 sonrasında gelen tüm demokratik liderler, doğal olarak, başarılar yanında başarısızlıkların, artılar yanında eksilerin de yer aldığı karnelere sahip. Hemen akla gelen liderler Menderes, Demirel, Ecevit, Özal, Erbakan ve nihayet Erdoğan. Bu liderlerin hepsinin ortak noktaları, iktidara gelmeyi başarmış olmaları. Bu da gösteriyor ki, iktidarı kazanabilmek, uzun süre iktidarda kalmak, birden çok önemli rakibi alt edebilmek başarının başlıca kriterlerinden biri.

Bu çerçevede gelmiş geçmiş en başarılı lider Erdoğan. Çekirdekten politikacı olarak yetişen Erdoğan tüm engellemeleri aşarak önce başbakanlık koltuğuna oturdu ve koltuğunu tartışmasız korudu. Girdiği her seçimi kazandı. Sonra halk tarafından demokratik seçimlerle göreve getirilen ilk cumhurbaşkanı oldu. Büyük imar hareketlerine imza attı.  Ekonominin, kişi başına gelirin üçe katlanmasını sağladı. Türkiye’yi trilyon dolarlık ekonomiler kulübüne soktu. Demokratikleşmede ve insan haklarında önemli açılımlar yaptı. Kürt meselesinde ret ve inkâr politikalarını bitirdi. İcra karnesinin en büyük değerlendiricisi toplum olduğuna ve Erdoğan girdiği her seçimden muzaffer çıktığına göre, halk Erdoğan’ı başarılı görüyor olmalı.

Başarılı olması Erdoğan’ın kusursuz ve insanüstü bir varlık olduğu anlamına gelmez. O da bir fani. O da yanılıyor ve hatalar yapıyor. Onun da yapıcı eleştirilere, yeni fikirlere ve sağlam politika önerilerine ihtiyacı var. Ne yazık ki Erdoğan’ın muhaliflerinin çoğu mantıklı ve rasyonel bir noktada durmuyor. Zaman zaman demokratik muhalefet sınırlarını da zorluyor. Erdoğan’ı söylemler ve icraatlar bazında eleştirmek ve daha iyi olduğuna inandıkları önerileri dile getirmek yerine öfke ve nefretle başladığı sözlerini küfür ve hakaretlerle noktalıyor. Bu ilginç tutumun sosyolojik açıdan olduğu kadar psikolojik ve psikiyatrik açıdan da incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu yazıda asıl ilgilendiğim ise Erdoğan’ın popülaritesi.

Kuşku yok ki Erdoğan Türkiye’de hem pozitif hem negatif anlamda açık ara en meşhur lider. Ancak Erdoğan’ın daha da meşhur olduğu, sevildiği yer İslâm dünyası. Fas’tan Endonezya’ya, Bosna- Hersek’ten Yemen’e Erdoğan tüm İslâm dünyasında çok tanınıyor ve seviliyor.  İslâm dünyasındaki yüz milyonlar Erdoğan’ı Müslümanların lideri olarak görüyor. İşin daha da ilginç tarafı, Erdoğan’ın İslam dünyasındaki algısına ve gördüğü muhabbete Batı’nın katkısı. Batı, bana göre demokrasi ve insan haklarındaki hassasiyetlerinden ziyade dış politika farklılıkları ve Türkiye’den beklediklerini bulamaması yüzünden Erdoğan’ı politikacılar ve medya aracılığıyla kıyasıya eleştiriyor.  Eleştirilerinde meşru ve etkili olabilmek için demokrasiyi ve insan haklarını araçsallaştırıyor.  Devlet güdümündeki Batı medyası her gün Erdoğan’a salvolar gönderiyor. Ne var ki bütün bunlar dünyadaki Müslümanlar tarafından Erdoğan’ın temizliğinin, sağlamlığının, iyi Müslümanlığının göstergesi olarak alınıyor, algılanıyor. Yani Batı, niyeti o olmadan Erdoğan’ın İslâm dünyasında yıldızlaşmasına katkıda bulunuyor.

Why Tank Man is worth everything but Turks nothing

It was June 4, 1989 when an “Unknown Protester” opposed the tanks that were patrolling around Tiananmen Square after crackdown on protests against the Chinese government. Known as the Tank Man, the unknown protestor had become the symbol of braveness and heroism; though he surely deserved such recognition. Nobody certainly knows what has happened to him later, but that one photo of him, opposing a column of approaching tanks in the middle of an avenue, has been used as an iconic image of freedom messages.

At the night of July 15, Turks did the same. They stopped tanks, fought against fighter jets and stood against a military coup for democracy. Around 250 of them died, far more got injured. Thousands of photos showing them capturing tanks, dying under helicopter fire, fighting putschists, have been printed; video footages showed how they entered gun points. However, they were neither recognized nor seen as heroes. Contrary, they were underrated, even insulted. Nobody praised their fight for democracy and freedom. And they probably will not be an iconic image of anything.

World has changed too much since 1989. Obviously, furniture of symbolism has changed too. It does not seem good enough any longer to stop tanks or fight jets for democracy, to be the symbol, at least content of freedom messages in “the free part of the world”. What is recently necessary enough to voice for freedom is press freedom. And how about right to life, or democracy? No one recently cares about them. It is acceptable that people, to some extent, may die, but press cannot be suppressed.

My intention is not to underestimate press freedom, but this seems to me like attempting to discuss press freedom with a Syrian who is fleeing from war; which is completely nonsense. I mean, right to life is more worth to voice than press freedom for a Syrian whose life is in danger. And that makes right to life more vital than press freedom and that means some rights and liberties might be prior to others. It seems like this understanding has been lost in the Western world. And it makes those in the eastern part feel like nothing but worthless lives.

In the morning of July 16, after a bloody night, when Turks achieved to repel the coup attempt, the first thing they heard from their European and American friends is a lecture on puthschists’s human rights. I would easily respond to this with “Com’on” if I was on a TV show and that show would surely be Late Night with Jimmy Fallon. The thing is, I am not on a TV show and this is not the first thing that people who saved their own lives with their bare hands, want to hear in the morning of a bloody night.

It is strange to see that after the Cold War, reactions of Western societies increasingly have become identical with their foreign policy. No need to go that much back in time, we have recently witnessed in the Syrian Crisis that it is now impossible to hear any voice different than their foreign policy chiefs’. Many European administrations have left hundreds of Syrian refugees to death while they were trying to find a safe shelter and no opposing voice came out of these societies. And in the morning of July 16, the same happened. This has been disappointing for many in the Eastern world to see many Western-claimed principles of values like democracy, are being violated by their so called representatives. This makes the West to lose its moral virtue and distinction and thus, its criticizing position.

Kemalistler Darbenin Neresinde?

Bu soru uzunca bir süredir zihnimi kurcalıyor. Darbenin savuşturulmasından sonra ekranda boy gösteren eski askerlerin, ortodoks Kemalistlerin kendilerini aklama, tüm faturayı (neredeyse tüm darbeleri) başkalarına yıkma girişimlerini gördükçe soru hayatî önem kazandı.

Baştan ifade etmek isterim ki bugüne kadar tüm darbeler Kemalist gruplarca yapılmıştır. Az biraz yakın tarihi bilenler bu önermeyi teyit edeceklerdir. O nedenle içinden geçtiğimiz darbe sürecinde Kemalistlerin pozisyonunu doğru değerlendirmek gerekmektedir. Darbe girişimini iki faktör üzerinden yorumlamaya çalışalım. Darbe aktörleri (yani askerler) ve darbe destekçileri gruplar açısından duruma bakmakta fayda var.

Darbenin baş aktörleri FETÖ mensubu askerler. Ancak FETÖ’nün müridi olan askerlerin yanında Kemalist bir grubun olduğu anlaşılıyor. Zira, TRT’de zorla okutulan darbe bildirisindeki kemalist tona dikkat edilmeli. Bildirinin ilk paragrafında; “Türk Silahlı Kuvvetleri de dahil olmak üzere devletin tüm kurumları ideolojik saiklerle dizayn edilmeye başlanmış ve dolayısıyla görevlerini yapamaz hale getirilmiştir.” denilmektedir. Bu savunu uzun süredir Kemalist çevrelerce sık sık dillendirilmektedir. Devamında; “Siyasi idarenin aldığı hatalı karar ile mücadeleden geri durduğu terör tırmanarak bir çok masum vatandaşın ve teröristle mücadele eden güvenlik görevlerimizin hayatına mal olmuştur. Bürokrasi içindeki yolsuzluk ve hırsızlık ciddi boyutlara ulaşmış. Ülke sathında bununla mücadele edecek hukuk sistemi işlemez hale getirilmiştir.” Bu bölüm hem Kemalist söyleme uygun hem de 12 Eylül darbe bildirisiyle birebir örtüşmektedir. 12 Eylül 1980 günü Evren o kötü sesiyle şöyle diyordu:  “İktidara gelen siyasi partiler, devlet teşkilatının bütün kademelerini kendi görüşleri doğrultusundaki kişilerle doldurarak, kamu görevlilerinin ve vatandaşlarımızın bir tarafa girerek kamplara bölünmesini zorunlu hale getirmişler, giderek anarşi ve bölücülüğü destekleyen kaynakların şekillenmesine ve kamu kuruluşlarında çalışanlarla, polis ve öğretmenlerin dahi birbirine düşman kamplara ayrılmalarına neden olan partizan tutum ve davranışlardan vazgeçmemişlerdir. Böylece tarafsız halkımız, devletten beklediklerini parti kapılarında aramaya mecbur bırakılarak devlet otoritesi yok olmaya, vatandaşların hak ve hukukunu korumak ve ona tarafsız hizmet götürmek yerine, devletin saygınlığı yavaş yavaş erimeğe mahkum olmuş ve dolayısıyla ülkemizde tam otorite boşluğu teşekkül etmiştir.” (http://t24.com.tr/haber/kenan-evrenin-turkiyeyi-karanliga-tasiyan-darbe-aciklamasi,296157, Son erişim: 01 Eylül 2016).

İki bildirideki benzerlik dikkat çekmektedir. Gelelim tekrar 15 Temmuz bildirisine; “Bu ahval ve şerait altında yüce Atatürk’ün önderliğinde milletimizin olağanüstü fedakarlıklar ile kurduğu bugünlere getirdiği Cumhuriyetimizin kurucusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri Yurt’ta Sulh, Cihan’da Sulh ilkesinden hareketle vatanın bölünmez bütünlüğünü, milletin ve devletin bekasını devam ettirmek, Cumhuriyetimizin kazanımlarının karşı karşıya kaldığı tehlikeleri bertaraf etmek, hukuk devleti önündeki fiili engelleri ortadan kaldırmak milli güvenlik tehdidi haline gelmiş olan yolsuzluğu engellemek terörizm ve terörün her türlüsü ile etkin mücadele yolunu açmak temel evrensel insan haklarını mezhep ve etnisite ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarımız için geçerli kılmak laik, demokratik ve sosyal hukuk devleti ilkesi üzerine oturan Anayasal düzeni yeniden tesis etmek devletimizin ve milletimizin kaybedilen uluslararası itibarını yeniden kazanmak, uluslararası ortamda barış, istikrar ve huzurun temini için daha güçlü bir ilişki ve işbirliğini tesis etmek maksadıyla yönetime el koymuştur.” (http://www.mynet.com/haber/guncel/tsk-darbe-bildirisi-trt-1de-okundu-iste-trt-darbe-aciklamasi-2541325-1 Son erişim: 01 Eylül 2016).

15 Temmuz gecesi TRT’de okunan bildiri Kemalist söyleme tam olarak uygun düşmekte ve 1980 darbesinin bildirisiyle şaşırtıcı biçimde benzerlik göstermektedir. 12 Eylül 1980 darbe bildirisi de Atatürkçülük ülküsüne bağlı olacaklarını, yurdun en ücra köşesine de Kemalizmi öğretecekleri vaadiyle sona ermektedir. Bütün bunlardan 15 Temmuz darbe girişiminde Kemalist kadroların, aktörlerin varlığını görmek gerekmektedir. Sinema diliyle söyleyecek olursak yardımcı aktörlük görevi Kemalist kadrolardır. Bildiriden anlaşılacağı gibi darbe başarılı olsa ön planda Kemalist vizyon yer alacak, FETÖ müritleri ise eskisi gibi perde gerisinden yönetime ortak olacaktır. Bu yolla darbeye uluslararası meşruiyet sağlamak daha kolay görünmektedir. Darbe girişiminde Kemalist aktörler görev almıştır sonuçta.

Kemalistlerin darbedeki bir diğer rolü “darbeye toplumsal destek” diye nitelenebilecek roldür. Yurttaşların birçoğu gibi Kemalist toplum kesimlerinin darbeden haberi yoktu. Darbe fiilen başlayınca ilk sevinç naraları onların yoğun olarak muhkim oldukları bölgelerden kayıt edildi. Beşiktaş, Nişantaşı, Kadıköy, İzmir, Çankaya ilk dikkat çeken yerlerdir. Darbenin hiç beklenmedik bir direniş ile karşılanması bu kesimde de bir utanca ve sessizliğe neden olmuştur. Darbeyi savunmanın çok güç olması da bu sessizlikte etkili bir faktördür. Darbeye direniş ile birlikte Kemalist mahallelerde derin bir sessizlik oluşmuştur. Bütün Anadolu, köy, kent, bucak ayakta iken silah, top, tank uçaklar altında saatlerce süren mücadeleye bu adını saydığımız yerlerden bir destek gelmemiştir. Sadece bu bölgelerden değil, Marmaris, Bodrum, Çeşme gibi o günlerde nüfusları bir milyonun üzerindeki tatil yörelerinden de darbeye karşı bir ses yükselmemiştir. Tatilcilerin çok büyük bir bölümünün tuzu kuru Kemalistlerden oluştuğunu bilmeyen yoktur. Bütün bu gözlemlerden Kemalistlerin darbeye toplumsal destek sağladığını, rüzgar tersine dönünce de darbeye karşı mücadele edenlere bir omuz vermekten imtina ettiklerini görüyoruz, şahidiz. Kemalist aktör ve kesimler önce sevinç ile darbeyi desteklemiş, işler ters gidince de “bana ne canım, ne halleri varsa görsünler” moduna girmişlerdir.

Kemalizm tıpkı FETÖ gibi bir cemaattir, kesin itaate dayanır. O nedenle dikkatli olmalıyız, devlet kadrolarını kemalistlere teslim etmemeli, yapısal reformlarla bireyi güçlendirmeliyiz. Unutulmamalı ki tarih, ders alanların lehine yazılır.