Ana Sayfa Blog Sayfa 191

Her Taşın Altında Paralel Aramak

17-25 Aralık sonrasında FETÖ/PDY yurt içi ve yurt dışındaki bütün ağ ve imkânlarını Türkiye’nin gittikçe otoriterleştiği, basın özgürlüğünün ortadan kalktığı, hükümetin yolsuzluklara battığı ve Erdoğan’ın bir diktatör olduğu anlatısını yaygınlaştırmak için kullandı. Bununla da yetinmeyip Türkiye’nin IŞİD’e yardım ettiğini ve hatta Suriye’deki iç savaşın tek sorumlusu olduğunu iddia ederek yoğun bir lobicilik faaliyetiyle Türkiye’yi teröre destek veren ülke konumuna getirmeye çalıştılar. Bütün bu seferberliğin bir darbeye iç ve dış destek sağlamayı amaçladığını görüyorduk, sadece bunun tankıyla uçağıyla tam teşekküllü bir darbe girişimi olmasını beklemiyorduk.

Gülenci terör örgütü bu stratejisini uygulayacak insan kaynağı bulmakta hiç zorlanmadı. Çünkü tezlerini savunacak her kesime sızmış muhafazakâr, milliyetçi, sosyalist, liberal vb. görünümlü ajanlarının yanı sıra, Erdoğan nefretini takıntı haline getirmiş ve kibiri yüzünden ilkelerini rafa kaldırmış kullanışlı aptalları vardı. Nihayetinde, darbeden önce işlenen otokrasi ve yolsuzluk iddiaları, 15 Temmuz cuntasının TRT’de okuttuğu darbe bildirisinin ana gerekçelerini oluşturdu.

Bu algıyı yaratanlar arasında benim en yakından gözlemleyebildiklerim doğal olarak kendini liberal olarak adlandıran, liberal çevrelerde dolaşan insanlar oldu. Gezi ve 17-25 Aralık ile başlayan süreçte Türkiye’nin ana akım liberal çizgisinden ayrı düşen kişi ve toplulukların neredeyse tamamı bilerek ya da bilmeyerek cemaatin hedeflerine alet oldu.

Bu toplulukların Erdoğan’a karşı açılan cephede iki boyutlu bir işlevi oldu.

Birinci olarak; demokrasi, insan hakları, ifade hürriyeti gibi evrensel kavramların içini boşaltıp araçsallaştırarak FETÖ’nün hizmetine sundular. Hükümete karşı yapılan her gayrimeşru girişime bu kavramlarla ahlâkî zemin yarattılar ve böylece bu girişimlerin gerçek yüzünü örtbas ettiler. İkinci olarak liberallerin Erdoğan’a ve hükümete karşı olduğu, her liberalin öyle olması gerektiği algısının oluşmasına neden oldular. Çözüm süreci ve reformlar sürerken Türkiye kamuoyunda liberallerin bu politikalara destek vermediği kanısı oluştu ve bunun en büyük zararı liberallere ve hükümetin liberal politikalarının devam etmesine oldu.

FETÖ/PDY’nin gayrimeşru eylem ve yöntemleri işaret edildiğinde, sanki bu süreçler bir boşlukta yaşanıyormuş gibi “ama yolsuzluk”, “ama otoriterleşme” diyerek asıl meseleyi gözden saklamak için olağandışı bir çaba gösterdiler. Cemaatten bahsetmeden yargı bağımsızlığını, örgütün adını bile anmadan mülkiyet hakkını sakız ettiler ağızlarına. Uyardığımızda da “her taşın altında paralel arıyorsunuz” diye dalga geçtiler, “paralel” kelimesini bir alaya dönüştürdüler.

Yabancı dilde yazdıkları yazılar, tweet’ler ve televizyonlara verdikleri demeçler de farklı değildi. Yurtdışında katıldığım toplantılarda bu gruplardan kiminle karşılaşsam bütün mesaisini diktatör Erdoğan imajını yaymak için harcıyordu. Demokratik meşruiyetin yanında durmuş liberallere ise “yandaş”, “yalaka” gibi ithamlarla saldırdılar, etmedikleri hakaret kalmadı.

Darbeden sonra en ufak bir özeleştiri emaresi göstermiş olsalar, belki daha iyi niyetle yaklaşıp eskiden olduğu gibi sadece fikirsel bir yanılma içerisinde olduklarını düşünebilirdim ama görünüş hiç öyle değil.

Bu özgürlükçülerin bir kısmı darbeyle ilgili yazdıkları 2-3 yazıda darbenin arkasında cemaatin olup olmadığını tartışmakla meşguller. Ne FETÖ’den doğru düzgün bahsediyorlar ne de paralel yapıdan, ama hâlâ örgüt üyesi olduğu için tutuklananların ifade özgürlüğünden bahsediyorlar. Hükümetin cemaatle mücadelesini gayrimeşru ilan ederken harcadıkları çabayı, darbe gibi özgürlükleri silip süpürecek bir olay karşısında harcamadılar.

İnsanların liberalliğini ölçen, hakaret edip liberallikten aforoz eden agresif liberallerin ana sayfalarında darbeyle ilgili tek kelime yok. İnternet sitelerinin manşetinden başka şeylere karşı çıktıkları gibi darbeye karşı çıkamıyorlar. Oysa darbeden 2 ay önce, hükümetin rejimi teokratik temellere dayandırmaya çalıştığını iddia ederken hukuktan, hürriyetten, demokratik bir ülkeden bahsediyorlardı. Aynı ilkeleri demokrasiyi yok edip gerçekten teokratik bir rejim kurmaya çalışan FETÖ’ye karşı kullanmadılar. Aynı şekilde, Gülenci teröristlerin televizyon kanallarına yapılan baskına gösterdikleri duyarlılığın onda birini meclisin bombalanmasına bile göstermediler, “Korkmayın. Biz korkmuyoruz.” diye açıklamalar yayınlamadılar.

Gülen propagandası için İngilizce kitap yazıp Gülenciliği İslam’ın en özgürlükçü yorumu şeklinde göstermeye çalışan gazeteci, içlerinde özeleştiriye en çok yaklaşan oldu. Cemaatin iç yüzünü darbeyle gördüğünü söyledi. Baya geç oldu, körlüğü 15 Temmuz’da az kalsın bizi öldürüyordu ama sağlık olsun. Şimdi neden üç doğrunun arasına bir yanlış sıkıştırdığını da açıklamasını bekliyorum. Mesela neden hâlâ İngilizce yazı ve konuşmalarında Ak Parti’den İslamcı diye bahsediyor? Muhafazakâr ile İslamcı arasındaki (özellikle İngilizce kullanımdaki) farkı bildiğini zannediyorum.

Paralel dediğimizde dalga geçenlere, hakaret edenlere şimdi soruyorum. Paralel devlet yapılanması var mıymış yok muymuş? Neredeyse her taşın altından paralel çıktı mı çıkmadı mı?

Açık açık söylüyorum, bu darbe bildirisindeki gerekçelerin yazılmasında sizin de payınız var. Ya darbecisiniz ya da darbeciler tarafından kullanıldınız. Benim tavsiyem, siz de her taşın altında paralel aramaya bir an önce başlayın. Sizinkinin altından bile çıkabilir.

Dinî cemaatler tehdit mi, nimet mi?

Dinî bir cemaat gibi görünen Gülen Cemaati’nin 15 Temmuz’da gözü kara ve eli kanlı bir terör örgütüne dönüşmesi, cemaatlerin devlet ile ilişkisi konusunu tartışma gündemimize taşıdı. Her meselede olduğu gibi burada da ifrat ve tefrite giden duygusal tepkiler üzerinden çözümler öne sürülüyor. Oysa bu konular tartışılırken duygu yerine aklın, önyargı yerine bilginin, anlık-konjonktürel bakış yerine tarihsel perspektifin hâkim olması gerekir.

Hem Kemalistlerin hem de AK Partililerin çoğu cemaat – devlet ilişkilerinin nasıl düzenlenmesi gerektiği konusunda önyargılarını ve korkularını yansıtan bir perspektife hapsoluyorlar gibi geliyor bana.

Kemalistler bilindik laikçi ezberleri ve korkularıyla Gülen Cemaati felaketini fırsata çevirerek din ve dindar alerjilerini yansıtan değerlendirmeler yapıyorlar. Bütün cemaatleri genel olarak kötüleyen, onları hırsız, ahlâksız ve yobaz sayan anlayışlarını FETÖ örneği vesilesiyle yeniden piyasaya sürmeye başladılar. Cemaatlerin yasaklanması, ticaret, basın-yayın ve eğitim gibi faaliyetlerinin durdurulması veya cemaat mensuplarına devlet kapısının kapatılması gibi önerileri hararetle savunuyorlar. Gülenciler yerine devletin şimdi başka cemaatlerin eline teslim edileceği korkusunu yayıyorlar.

Kemalistler dinî cemaatleri büyük bir tehdit olarak gören ve temelde yasaklamak, baskılamak, sivil ve kamusal alanda bu cemaatlerin hayat alanlarını daraltmak üzerine kurulu bir perspektif sunuyorlar.

Oysa Kemalistlerin unuttukları, ya da aslında hiç kabul etmeye yanaşmadıkları gerçek ortada duruyor. Gülen Cemaati’nin bu ölçüde güçlenmesi ve devletin her kademesine sızmasında, laiklik adı altında dindarlara ve dini cemaatlere karşı yürütülen baskıların ve getirilen yasakların doğrudan katkısı var. Bu örgüt söz konusu baskı ve yasakları işaret ederek hem kendi üyeleri hem demokrat ve muhafazakâr kamuoyu karşısında gizli-saklı, kamuflajlı ve hattâ kriptolu bir halde bulunmasını meşrulaştırabildi.

Normal koşullarda sinsilik, riyakârlık, dolandırıcılık ve hile içerdiği için gayri ahlâkî kabul edilebilecek eylemleri olsun, dinî bir cemaatte normalde absürt kaçacak din-dışı, hattâ din karşıtı uygulamaları olsun, üyelerine kabul ettirirken söz konusu baskı ve zulmü de gerekçe göstermiş olduğu muhakkak. Bu gayri ahlâkî, gayri dinî ve hattâ gayri hukukî faaliyetler, zalim bir rejimde ayakta kalmanın ve kendini korumanın kötü ama zorunlu yolları olarak savunulmuş olmalı.

İnsanın meşru tercihlerine ve hayatın doğal akışına karşı yapılan her türlü olumsuz müdahale durumunda olduğu gibi, dinî cemaatler üzerine konacak herhangi bir baskı, yasak veya kısıtlama da ters tepmeye ve öngörülemeyen sonuçlar, bilhassa yasağı getirenlerin arzularının hilâfına sonuçlar doğurmaya mahkûmdur.

Kemalistler, AK Parti’nin iktidar yürüyüşünde, Gülen Cemaati’nin devlete sızmasında veya toplumun daha dindar görünür hale gelmesinde, dindarlara yönelik baskıcı, yasakçı, dışlayıcı uygulamaların ve nefret söylemlerinin etkisinin de bulunduğunu görmeli. Kemalistler hayatın ve tarihin kendilerine tekrar tekrar öğrettiği dersleri artık almaya başlamak zorunda.

Diğer tarafta, AK Partililer cephesinde de başka bir hatâlı perspektif var.  Onlar ise cemaatleri tümden reddetmek yerine, güvenilir gördükleri cemaatleri devlete bağımlı hale getirmek ve âdeta bu cemaatlerle devlet arasında organik bir bağ kurmak doğrultusunda bir eğilim gösteriyorlar. Bu eğilim sadece dinî cemaatler için değil; İHH veya Ensar Vakfı örneklerinde gördüğümüz gibi, diğer STK’lar için de geçerli.

AK Partililer, destekçilerini genişletmek dışında, dinî cemaatlerin (ve diğer STK’ların) örgütlü ve hiyerarşik işleyişinin yarattığı güçten çeşitli şekillerde faydalanmayı umuyor gibi görünüyor. Bu güçten faydalanabilmek için bu cemaat ve STK’ları AK Parti’ye bağlı ve sadık kılmak, bunun için de öncelikle devlete bağımlı hale getirilmelerini sağlamak biçiminde işleyen bir anlayış söz konusu sanırım. Oysa bu bağlılık-bağımlılık ilişkisi, Gülen Cemaati örneğinde görüldüğü gibi her zaman tersine dönmeye müsaittir.

Bu bağımlılık belirli bir veya birkaç cemaatin üyelerine makam-mevki ayırmak, faaliyetlerinde diğerlerine gösterilmeyen müsamahayı ve kolaylığı göstermek, devlet eliyle çeşitli ayrıcalıklar sağlamak, kamu güç ve imkânlarını diğerleri aleyhine olacak şekilde bu cemaatlere (veya STK’lara) tahsis etmek gibi yollarla kurulmaya çalışılıyor gibi görünüyor.

15 Temmuz’da ne kadar yıkıcı olabileceği görülen Gülen Cemaati deneyimine rağmen, bu anlayışın sorgulandığına veya yeni bir perspektif ihtiyacı duyulduğuna dair en azından dışarıya yansıyan pek bir emare göremiyoruz. Bunun istisnası olarak, Diyanet İşleri Başkanı’nın dinî cemaatlerin devlet tarafından kayıt ve denetim altına alınabileceği yönündeki önerisi üzerine başlayan sınırlı bir tartışma var. Ancak bu tartışmada göze batan öneriler, devletin Diyanet eliyle cemaatleri kendi kontrolü altına alması, bu arada dinî anlayış ve yorum farklarının Diyanet’in İslâm yorumu ile baskılanmasını arzu eden bir içeriğe sahip. Velhasıl, burada da sorun var.

Bağlılığı ve sadakati bağımlılıkla sağlamaya çalışan anlayış da, tüm cemaatleri devletin kontrolünde toplayıp din alanında bir devlet tekeli yaratmaya çalışan anlayış da, ne ahlâken doğrudur, ne de arzu edilir sonuçları üretmek bakımından işe yarayabilir.

AK Partililer de tarihten ve tecrübeden ders almayı bilmeliler. Kemalist vesayet mekanizmalarının şerrinden kaçarken kendilerini ve devleti neredeyse tamamen FETÖ’ye teslim etmek gibi bir hatâ işlediler. FETÖ’nün devlete sızması eski olabilir, ama hem devlette hem sivil alanda bu kadar yayılıp güçlenmelerinde iktidarın verdiği desteğin rolü büyük. Bu işte bir çaresizlik olduğu kadar aymazlık da bulunduğunu kabul etmek gerekir.

Cumhurbaşkanının biraz pişmanlık, biraz sitemle söylediği meşhur “ne istediler de vermedik” sözü bu desteğin çapını göstermesi bakımından dikkate değer. İktidardan zamanında aldıkları bu destekle elde ettikleri gücü, özelde AK Partililerin genelde tüm ülkenin canına ve varlığına kast ederek geri dönüştürdüklerini hiç unutmamak lâzım. Şimdi tekrar, belirli cemaat ve/ya STK’ları devletin özel korumasına almaya veya güvenilir kadrolar olarak devletin içine özel olarak yerleştirmeye girişmek hatâsına düşülmemesi gerekir.

AK Partililerin alması gereken ikinci ders, devletleşen, devlete bulaşan, devlet tarafından kontrol edilen sivil toplumun pek de matah bir şey olmadığı, hattâ ölümcül olabileceği gerçeğidir.

15 Temmuz’da darbenin durdurulmasında resmi kurumlar ve devlet memurları değil, sivil-özel kurumlar ile sivil-sıradan insanlar öncü rol aldı. TRT ve memurları darbeye direnemedi, örneğin o bildiri metninin okunmasına “göz yumdu”; özel kanallar ve çalışanları ise bir şekilde direnmenin yolunu buldu. Bana sorarsanız, AK Parti ve teşkilâtı hâlâ büyük ölçüde sivil kalabildiği, henüz tam anlamıyla “devletleşemediği” için bu darbeye direnebildi. Devlete hükmetmek ile devletleşmek arasındaki fark her zaman önemli.

Bu konuda ikinci tecrübe, bizzat AK Parti siyasi hareketinin, Türkiye’de köklü bir değişim ve dönüşümü sağlayabilecek ve kendisini iktidara taşıyacak bir zindelik ve potansiyele, büyük ölçüde, devletin dışında kalabilmiş olması sayesinde sahip olabildiği gerçeğinde yatıyor. FETÖ gibi devlete bir şekilde dahil olmaya çalışmadığı için, sivil alanda kendi özerkliğini, topluma dayanan sahici gücünü ve zindeliğini yaratabildi. Bu sayede köhnemiş bir devletin hastalıklarına tutulmaktan ve virüsleriyle enfekte olmaktan korunabildi.

Her iki kesimin de diğerini suçlamadan önce biraz kendisine bakması, özeleştiride bulunması ve kendi deneyimlerinden gerçek dersler çıkarmaya çalışması, bu meseleleri tartışırken daha doğru ve sağlıklı bir zemine ulaşmak için şart görünüyor.

Bu bağlamda, dinî cemaatler ne “sırf” tehdittir, ne de “sırf” nimet.

Serbetiyet, 25.09.2016

Muhtemel bir siyasi sürecin imkânı*

Türkiye, Cerablus’ta bir askeri harekât yapmadan önce bölge politikası ile ilgili diplomatik bir harekât yaptı. Suriye’de sahada aktif olan üç bölge devleti vardı: Rusya, İran ve Suriye. Rusya ile yaşadığı uçak düşürme krizi, Türkiye’yi sınırların ötesinde adım atamaz bir hale getirmişti. Esad’ın mutlak gitmesini talep eden ve İran ile Suriye’nin sert tepkisiyle karşılanan siyaset de, Türkiye’nin Suriye’de bir askeri operasyona girişmesini imkânsız kılıyordu.

Mayıs 2015’de AKP içinde iktidar değişikliği yaşandı. Başbakanlık makamı Ahmet Davutoğlu’ndan Binali Yıldırım’a geçti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın isteği üzerine gerçekleşen bu değişiklikle birlikte Türkiye’nin dış politikasında belirgin bir kırılma yaşandı. “Dostları artırmak, düşmanları azaltmak” şeklinde formüle edilen bir politika ile Türkiye, sorun yaşadığı bölge ülkeleriyle arasını hızla düzeltme yoluna gitti.

Bu çerçevede ilk olarak Türkiye’yi bölgedeki gelişmelerden uzak tutan Rusya krizini çözmek için adım atıldı. Rusya’nın istediği özür dilendi ve ilişkiler hızla normal seviyesine dönmeye başladı. İran ile eskisine nazaran daha sıkı bir irtibat kuruldu. Ve Suriye’de tehditler ve öncelikler sıralaması güncellendi. “Esat’sız Suriye” inadından vazgeçildi, Esad’lı bir geçiş döneminin olabileceğini dillendirildi. Suriye’nin kuzeyinden PYD/YPG kontrolünde bir koridorun oluşmasını engellemek kastıyla Suriye’nin toprak bütünlüğüne yapılan vurgu artırıldı. Hatta Türkiye kendini bu toprak bütünlüğünün güvencesi olarak gösterdi. Altı ay içerisinde Suriye ile çok daha müspet bir noktaya gelineceği bizzat Başbakan tarafından deklere edildi.

Cerablus’un önemi

Cerablus’a yapılan askeri harekât bu arka plan üzerinden mümkün olabildi. Her üç devlet,  birtakım itirazları olsa da, Türkiye’ye çok büyük tepki göstermediler. Türkiye sınırının hemen dibindeki Cerablus, stratejik olarak iki açıdan önem taşıyor:

  • Cerablus, Türkiye-Suriye sınırında IŞİD’ın kontrolü altında bulunan tek bölgeydi ve IŞİD’in başkent ilan ettiği Rakka’dan Türkiye’ye yapılan sızmalarda bir köprü görevi görüyordu.
  • Cerablus’un doğusunda PYD/YPG’nin kontrol ettiği Kobani bulunuyor. Dolayısıyla bu ilçenin Türkiye’nin desteklediği ÖSO’nun eline geçmesiyle, PYD/YPG’nin Fırat’ın Batısına geçmesinin önüne set çekilebilirdi.

Stratejik konumuna binaen Türkiye’nin Cerablus operasyonuyla üç amacı gözettiği söylenebilir:

  • Sınırları IŞİD’den temizleyerek bu yönden gelecek tehlikeyi asgariye indirmek,
  • Suriye’de iç savaşın başladığı günden bu yana savunduğu, 90 km. uzunluğunda ve 40-45 km. derinliğinde bir “Güvenlikli Bölge”ye zemin hazırlamak,
  • PYD/YPG’nin Fırat’ın Batısına geçmesini önleyerek sınır hattı boyunca bir PYD/YPG kuşağının oluşması ihtimalini bertaraf etmek.

Cerablus, Suriye’deki dengeleri değiştirdi. Yeni bir oyun kurdu ve buradaki aktörlerin rollerinin yeniden tanımlanması zorunluluğunu doğurdu. Her şeyden önce, Türkiye’nin bir süredir uzaktan seyretmek mecburiyetinde kaldığı oyuna yeniden dönmesini sağladı. Post-İŞID sonrası Suriye’nin tanziminde gerek kendi kimliği ve gerek arkasında durduğu ÖSO ile yer alma niyetini güçlü bir şekilde ilan etti. Türkiye için burada iki olasılıktan bahsetmek mümkün:

Eğer planladığı gibi –adı farklı da olsa- bir güvenli bölge inşa edebilir ve ÖSO ile burada etkin bir performans sergileyebilirse Suriye masasında Türkiye’nin eli kuvvetlenir. Lakin eğer güvenlik bölge çabasında başarısız olur ve ÖSO’dan da beklenen randıman alınmazsa, Türkiye’nin Suriye topraklarında kalma süresi uzayabilir. Bu da Türkiye ile bölge devletleri arasında iplerin tekrar gerilmesine neden olabilir.

PYD/YPG’nin daralan oyun alanı

Türkiye’nin oyun sahasının genişlemesine mukabil PYD/YPG’nin hareket alanın daraldı. Daralma iki yönlü: Bir taraftan, PYD/YPG’nin IŞİD ile etkin bir şekilde mücadele edebilen tek yapı olduğu iddiası çöktü. Türkiye’nin kısa sürede IŞİD’i önemli bir alanın dışına sürüklemesiyle PYD/YPG’ye uluslararası meşruiyet sağlayan bu argüman ciddi bir sorgulamaya tabi tutuldu. Diğer taraftan ise, Türkiye’nin sahaya müdahale etmesiyle birlikte PYD/YPG’nin kantonları birleştirme stratejisinin karşısına aşılması güç bir duvar çıktı. Türkiye izleyici konumundayken, ABD’nin siyasi ve askeri yardımıyla PYD/YPG hızla ilerleme şansı buldu. Ancak Türkiye’nin sahada kendini gösterince –en azından şimdilik- bu şans kayboldu.

Ortaya çıkan bu tablo, aktörler için yeni bir değerlendirme yapmayı kaçınılmaz kılıyor. Türkiye, operasyonun başladığı andan itibaren PYD/YPG’nin mutlaka Fırat’ın doğusuna çekilmesi gerektiğinin, aksi takdirde hedef olacağının altını kararlı bir şekilde çiziyor. Bu durumda PYD/YPG’nin önünde iki yol var:

Biri, Türkiye’nin bu kırmızı çizgisini yok sayıp Batı’ya doğru ilerlemeye devam etmesidir. Nitekim operasyonun ilk günü verilen mesajlar bu yöndeydi. PYD Eşbaşkanı Salih Müslim, “bataklık” olarak nitelediği Suriye’de Türkiye’nin çok ağır kayıplara uğrayacağını, IŞİD gibi bozguna uğrayacağını yazdı. YPG yöneticileri ise, geri çekilmelerinin söz konusu olamayacağını bildirdi.  Eğer bu yol tercih edilirse, hem Suriye’de ve hem de Türkiye’de çatışmalar derinleşir ve yeni boyutlar kazanır.

Diğeri ise, ABD’nin Türkiye’ye taahhüt ettiği üzere PYD/YPG’nin Fırat’ın Doğusuna çekilmesidir. ABD, Suriye’de hem Türkiye, hem ÖSO ve hem de PYD/YPG ile birlikte çalışıyor ve kesinlikle bu üç gücün birbiriyle çatışmasını istemiyor. Zira bu güçler arasında meydana gelebilecek bir çatışmadan en büyük faydayı IŞİD’in devşireceğini düşünüyor.  ABD’ye göre mücadelenin odağında IŞİD’in yer almalı ve işbirliği yaptığı bütün güçler birbirleriyle değil bu ortak düşmana karşı savaşmalı.

Siyasi rasyonalite

Siyasi rasyonalite, PYD/YPG’nin Türkiye ile çatışmaya girmekten uzak durmasını gerektiriyor. İki sebepten: Birincisi, PYD/YPG’nin bugüne kadarki kazanımlarının altında ABD ile kurduğu ilişki yatıyor. ABD, IŞİD’e karşı savaşta PYD/YPG’yi bir kara gücü olarak kullanıyor ve ona siyasi ve askeri destek sunuyor. Bu destek olmasaydı, PYD/YPG’nin Suriye coğrafyasında bu derece etkin bir konuma erişemezdi. Fakat eğer PYD/YPG, Türkiye ile çatışmaya girerse ABD’nin bu oyun değiştirici kuvvetini arkasında bulmayacaktır. Nitekim ABD, PYD/YPG ile kurdukları işbirliğinin sınırlı olduğunu ve Fırat’ın Batısına geçmesi halinde onlara herhangi bir destek sunmayacağını en yetkili ağızlardan ifade etti.

İkincisi, Suriye’de savaşmakta olan dört yerel güç var. PYD/YPG, IŞİD, ÖSO ve Esad rejimi. PYD/YPG, kısa bir süre önce rejim güçleriyle şiddetli bir çatışma yaşadı. IŞİD ile zaten sürekli bir savaş halinde. ÖSO’nun ve Suriyeli muhaliflerin de, Esad rejiminin destekçisi olarak gördükleri PYD/YPG’den hoşlanmadıkları bir sır değil. Yani PYD/YPG, Suriye’de kendisi dışındaki sahadaki tüm güçlerle ya çatışıyor, ya da bu güçlerle arasında bir çatışma potansiyeli her zaman varlığını koruyor. Buna bir de Türkiye’nin eklenmesi PYD/YPG açısından durumu daha kötüleştirir. Türkiye ile gireceği bir çatışma, PYD/YPG’nin bugüne kadarki kazanımlarının önemli bir kısmının yitirilmesi sonucunu doğurabilir.

Yeni bir sürecin imkânı

Bu itibarla siyaseten akılcı olan, PYD/YPG’nin bir çatışmaya mahal vermemek için Fırat’ın Doğusuna çekilmelidir. Bu, hem Türkiye ile çatışmanın önünü kapar, hem de IŞİD ile mücadelenin daha sonuç alıcı bir renge bürünmesini sağlar. Ayrıca böyle bir uzlaşma, Türkiye’deki Kürt meselesinin siyasi yola çözümü için bir fırsat kapısı aralayabilir. Siyasetin tekrar devreye girebilmesi için iki anahtar lazım:

Biri, Suriye’de Türkiye ile PYD/YPG ve yani PKK arasında asgari bir mutabakata varılmasıdır. 2013-2015 dönemini kapsayan çözüm süreci, Suriye’deki ihtilaf yüzünden bozuldu. Mevcut durumda Türkiye, Fırat’ın Doğu’su ile Afrin’deki tabloya bir itiraz getirmiyor. Sadece güvenlikli bölgeye dönüştürmek istediği alanda PYD/YPG’nin faaliyet göstermesine müsaade etmeyeceğini belirtiyor. Bu, hem Suriye’de bir uzlaşmayı tetikleyebilir, hem de Türkiye’de yeni bir süreci canlandıracak bir vasatı üretebilir.

Diğer anahtar ise, PKK’nin Türkiye’de mutlak bir ateşkes ilan etmesi ve şiddet yöntemlerini tümden terk etmesidir.  Bana göre PKK’nin şiddeti, Türkiye’deki Kürt meselesinin çözümüne hizmet etmediği gibi, Suriye’deki kazanımların muhafaza etmesini de güçleştiriyor.

Bir husus şüpheye yer bırakmayacak kadar açık: Türkiye’de silahlar susmadığı ve bombalar patlamaya devam ettiği müddetçe, ne Suriye’nin kuzeyinde istikrar ve düzen temin edilebilir, ne de Türkiye’deki Kürt meselenin demokratik çözümünü sağlayacak bir süreç başlatılabilir.

* Bu yazı ilk olarak, 07.09.2016’da Independent Turkey’de “A solution in Syria? Turkey and the Kurdish Question” başlığıyla yayınlanmıştır.

http://independentturkey.org/solution-syria-turkey-kurdish-question/

Serbestiyet, 27.09.2016

Sapla Samanı Karıştırmak, Batıyı Kestirmeden Çöpe Atmak…

Okumuş olan dostlar hatırlayacaktır; bu köşede “FETÖ Belâsından Çıkarılması Gereken Dersler” başlıklı bir yazmış (22.08.2016; http://www.fikircografyasi.com/makale/feto-belasindan-cikarilmasi-gereken-dersler), bir daha benzer belâlarla karşılaşmamak için neler yapmak gerektiği konusundaki düşüncelerimi paylaşmıştım. Yazdıklarım ODTÜ yıllarından tanıdığım, kabına sığmaz mizaçlı, açık sözlü, “İslamcı” yanı ağır basan bir sevgili dostumuzun kafasına yatmamış, -biraz küstahça, ama sağlık olsun- bir yorum yapmış:

“Temiz anadolu çocuklarını amerikaya doktoraya göndermek çok tehlikeli anlaşılan. Okutulan şeyleri gerçek zannediyorlar. Rant dağıtmayan devlet. Sanki dünyada böyle bir devlet olmuş da. Hele liberalizmin merkezi amerika. Aman değmesin boyar. Yahudi finans tekelin kuklası bir devlet. Millet çalışır yahudiye öder…” (Yazım ve gramer hatalarına dokunmadım. MA)

Bu yorum esasen içinde çok şey barındırıyor. Bizim mahallede, dindar-mütedeyyin kesimde, hatta sol-Marksist çevrelerde bile epeyce taraftarı olduğuna da kuşku yok. İslamcı yelpazenin değişik kanatlarından çok sayıda insanın Batı ve ABD konusundaki yaklaşımını emperyalizm, Yahudi sermayesi ve İslam düşmanlığı anahtar kelimeleriyle özetlemek mümkün. Bu düşünüş biçimi genelde Batı dünyasına, özelde Amerika’ya bakışı, kestirmeden mahkûm etmeyi, indirgemeciliği, komploculuğu, velhasıl bir sürü şeyi barındırıyor.. Ancak, bu satırların yazarına göre bu yaklaşım tarzı hem ciddiye alınabilir olmaktan uzak, hem tehlikeli bir yaklaşım tarzı. G. Özaltınlı “15 Temmuz ve Batı’nın Özü Teorisi” başlıklı yazısında bu tehlikeye gayet yerinde bir şekilde temas etmiş, okunmaya değer: (30.07.2016; http://www.serbestiyet.com/yazarlar/gurbuz-ozaltinli/15-temmuz-ve-batinin-ozu-teorisi-707532)

Biliyorum, ABD’nin FETÖ elebaşısına evsahipliği yapması ve iadesi konusunda ayak sürüyen yaklaşımı nedeniyle toplum olarak anti-Amerikan duygularımız tavan yapmışken, ABD sistemi lehine laf etmek hiç de kolay değil, kulak vereni az, kızanı, verip veriştireni çok olur. Ama olsun; hakikatin hatırını her şeyden üstün tutmak ilim ahlakı ve namusunun gereğidir, yanlış gördüğümüzü eleştirmek, doğru gördüğümüzü takdir etmek, hakikatin hakkını teslim etmek zorundayız. (15 Temmuz bağlamında Avrupa ve ABD’ye eleştirilerimiz elbette saklı, onlardan vazgeçmiyoruz; nitekim bunu bendeniz de yaptım; Batı’nın Türkiye’yi sürekli yanlış okuyan tavrının “utanç verici” olduğunu yazdım: 27.07.2016; http://www.worldbulletin.net/news-analysis/175482/the-west-keep-reading-turkey-wrong-it-is-a-shame)

Evet, Amerika’nın emperyalist emelleri olan, Ortadoğu’da hiç de hayırhah olmayan işler çeviren, zaman zaman terör gruplarına destek veren, bölgenin dinamiklerini anlamaya çalışmak yerine üstenci dayatmalar peşinde koşan bir devlet olduğu doğru. Ama bunu yapan yegane güç Amerika değil, bu bir. Bölge öyle bir bölge ki, jeostratejik açıdan önemli, herkes bir şekilde burada hegemonya kurma derdinde. İkincisi, ABD’nin elindeki gücü ellerine verseniz bugün çok masum gibi görünen başka devletler acaba dünyanın neresinde neler yaparlardı, gerçekten sorgulamaya değer. Üçüncüsü ve daha önemlisi, Amerika’yı dünya patronu yapan illüminati-bağlantılı komplo teorileri değil, sistemidir. Okyanusun öteki ucundan kalkıp Ortadoğu’ya kendi çıkarlarına göre şekil vermeye kalkışmak ancak bunu yapmayı mümkün kılan siyasi, askeri ve teknolojik güçle olur. Bu güç de kendi kendine ortaya çıkmaz, bunu üretip besleyecek bir ekonomik altyapı ve sistem gerektirir. Bu sistemi iyi okumak hem ne olup bittiğini anlamak bakımından, hem de bu güç oyununu daha akıllıca, daha kendi menfaatlerimizi korur tarzda oynayabilmek bakımından önemlidir. Bu çerçevede Amerikan sistemini var eden, öne çıkaran, güçlü kılan birkaç anahtar unsura değinelim.

Bunların başında Amerikan anayasası gelir. Amerikan anayasası bugün dünyadaki en uzun ömürlü, kalıcı ve en özgürlükçü anayasadır. İlginç bir tesadüf, serbest piyasa sisteminin, Klasik liberal iktisat geleneğinin öncüsü ve modern iktisadın kurucusu olarak kabul edilen Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği adlı meşhur eserinin yayımlandığı yıl olan 1776 tarihli Amerikan anayasası bugüne kadar sadece birkaç kez tâdil edilmiştir. Temel hak ve özgürlüklere büyük bir vurgu yapan, devlet aygıtının bir zulüm aracı haline gelmesi halinde vatandaşların direnme hakkını tanıyan, gerçekten özgürlükçü bir anayasadır bu. Bizim henüz yerine sivil bir alternatifini koyamadığımız 1982 tarihli askeri vesayet ürünü anayasamızın 34 yılda tam 18 defa (ortalama iki yılda bir) tâdil edilmiş olduğunu, buna rağmen tatmin edici bir içeriğe kavuşturulamadığını dikkate alırsak, aradaki fark daha iyi anlaşılır. İnşallah 15 Temmuz tecrübesinden sonra demokratik, özgürlükçü ve sivil bir anayasa arayışımız hayırlı bir sonuca ulaşır diyelim.

Özellikle 11 Eylül faciasından sonra birtakım sıkıntılar yaşansa da, bugün toplumsal çeşitliliği en fazla kucaklayabilen ülke Amerika’dır. ABD’de sadece WASP denen beyaz Anglo Sakson Protestanlar yaşamaz; dünyanın her kıtasından 72,5 milletten insan yaşar, Türkiye’den gitme binlerce vatandaşımız dâhil. Beyazlar, siyahlar, esmerler, Hispanikler, Asyalılar, Uzak Doğulular, Latin Amerikalılar… Başta eğitim olmak üzere hemen her sektörde hür teşebbüsün, dini cemaatlerin, Kiliselerin, vakıfların ve devlet dışı kuruluşların okulları, hastaneleri, hayır kuruluşları, üniversiteleri, kısaca envai çeşit yatırımları vardır. Bu çeşitlilik ve renklilik birtakım toplumsal hizmetlerde devletin sırtındaki yükün hafiflemesine de büyük katkı yapmaktadır.

Her yıl dünyanın en zeki beyinleri ABD’ye (kimi iş, kimi yüksek öğrenim için) akmaktadır. “Yeşil Kart” sistemi üzerinden Amerika her yıl binlerce hazır yetişmiş nitelikli insan kaynağını kendi beşeri sermayesine, hem de beş kuruş para harcamadan dâhil etmektedir. Kendi ülkesinde kendisini güvende hissetmeyen yüzbinlerce hatta milyonlarca Müslüman (Pakistan, Bangladeş, İran, Afganistan, Libya, Irak, Suriye, Arabistan, Mısır, velhasıl İslam dünyasının hemen her köşesinden) ABD’ye gidip oraya yerleşmiştir. Bencileyin master-doktoraya gidenlerin de önemli bir kısmı geri dönmemiş; oradaki şartlarla kendi ülkesindeki şartları kıyaslayarak orada kalmayı yeğlemiştir. (2000 yılında doktorayı bitirip memleketime döndüğümde, 28 Şubatçıların baskı ve zulmü nedeniyle kendimi nasıl “attan inip eşeğe binmiş gibi hissettiğimi” hiç anlatmayayım isterseniz. Elin gayri-Müslim Amerikalısı orada ben Cuma namazına gidebileyim diye dersin saatini Cuma namazıyla çakışmayacak başka bir saate kaydırırken, yine orada kızım başörtüsüyle okuluna gidebilirken, Türkiye’deki yöneticiler karısı başörtülü diye bizi fişlemekle, kızımızı okul kapısından kovmakla ve özlük haklarımızı gasbetmekle meşguldüler…)

Devam edelim. Malum askeri güç ekonomik güç sayesinde kuruluyor; ekonomik üstünlük de teknolojik güç sayesinde. Teknoloji bilginin hayata uyarlanmasıyla ortaya çıkıyor. Bu bağlamda ABD’nin bariz bir üstünlüğü var: Her yıl dünyada piyasaya çıkan yeni ürün ve alınan patentlerin yarıdan fazlası ABD’den çıkmaktadır. Etki faktörü en yüksek bilimsel dergilerde yayımlanan makaleler ve bilimsel araştırmaların da açık ara en fazlası Amerikalı veya orada yaşayan bilim insanı ve araştırmacılara aittir. Gurur kaynağımız Nobel ödülü alan bilim adamımız Aziz Sancar’ın da ABD’de kariyer yaptığını unutmayalım, Sancar Türkiye’de olsaydı aynı ödülü alacak çalışmalar yapabilir miydi, düşünelim…

ABD ile Türkiye ve hatta İslam dünyasında günlük hayatın işleyişi arasındaki farklar çok barizdir: Bizzat kendi gözlemlerimden aktarayım: Ortalama Amerikalı (veya Amerika’da yaşayan insanlar) bizim ülkemizdeki ve bizim coğrafyamızdaki hemsinslerinden çok daha erken kalkmakta, güne çok daha erken başlamaktadır; gün boyu daha verimli çalışmaktadır; ortalama verim bizden 3-4 kat daha yüksektir. Vatandaş ABD’de daha az vergi kaçırmakta, trafik kurallarına daha çok uymakta ve yayalara daha çok öncelik vermektedir. Kayıtdışı ekonominin oranı ABD’de Türkiye’den çok daha düşüktür. Gelir dağılımı Türkiye’ye ve İslam ülkelerine kıyasla orada daha âdildir, (gelir eşitsizliğini yansıtan) “Gini katsayısı” ABD’de daha düşüktür; toplumun ana unsuru kabul edilen orta sınıfların hacmi orada daha kabarıktır. Toplumsal hareketlilik daha fazladır. Anasından fakir doğan bir çocuğun orada sınıf atlayıp zengin olma olasılığı daha yüksektir. Bugün dünyanın en zengin insanlarından biri olan Microsoft’un kurucusu Bill Gates babasından hiçbir miras devralmamış, üniversiteyi de yarıda bırakmış bir insandır. Yine dünyanın en zengin ve en meşhur insanlarından biri olarak geçtiğimiz yıllarda hayata veda eden, (70’lik ninelerimizin bile “benim de olsa” diye iç geçirdiği) akıllı telefon İphone’ların üreticisi Apple şirketinin kurucusu Steve Jobs Suriye doğumlu bir göçmen çocuğudur. Suriye’nin savaştan önce 20 milyon nüfusunun toplam GSYH’si 45 milyar dolarken (şimdi daha da düştüğü kesin), Steve Jobs’un ABD’de kurduğu Apple şirketinin tek başına piyasa değeri 1 trilyon dolar civarındadır…

ABD’de kamuda işe alımlarda liyakate daha çok önem verildiği için de üniversitelerin bazı bölümlerindeki araştırmacı ve akademisyen sayısında Amerikan vatandaşları azınlıktadır; Türk, Çinli, Hintli, Koreli, Japon, Endonezyalı veya Malezyalı, velhasıl yabancı uyrukluların sayısı daha fazladır. Bundan birkaç ay önce Konya’da N. Erbakan Üniversitesi tarafından düzenlenen Uluslararası Sosyal Bilimler ve Müslümanlar Kongresi’ne davetli konuşmacı olarak katılan ve pek çok meslektaşı gibi ABD’de kariyerini sürdürmekte olan, 15 Temmuz menfur darbe girişiminin hemen akabinde Türkiye’ye destek veren önemli bir açıklama yapmış olan, Hint asıllı siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü Muqtedar Khan, kongrenin açılış konuşmasını yaparken, İslam dünyasının perişan hali ve neden Batıya beyin göçünün durdurulamadığı yolundaki bir soru üzerine “çünkü İslam dünyasında kimse kendisini güvende hissetmemektedir” demişti, üzerinde düşünmeye değer…

Bu arada ABD’de Osmanlı vakıf sistemine çok benzeyen bir sistem yürürlükte olup, gerek sosyal yardım, gerekse bilimsel araştırma faaliyetlerine harcanmak üzere dünyada en fazla kaynak yaratan sistem oradadır.

Herkesin kendi kimlik ve kültürüyle görünür olduğu, kendi okulunu ve din eğitimi amaçlı kurslarını açabildiği, fakir-fukaraya yardım örgütleyebildiği bir yerdir ABD. (Bosna Savaşı sırasında Chicago’dan, Müslüman Öğrenciler Derneği olarak, yerel Kiliseler ve sivil toplum kuruluşlarıyla da işbirliği yaparak çok miktarda para ve koca bir tır kamyonu dolusu giyecek, gıda ve temizlik malzemesi gönderebilmiştik; organizasyonun başında, Allah hayrını uçurmasın bendeniz vardım, kulaktan dolma bilgiyle konuşmuyorum…)

Malum, ABD Başkanlık sistemiyle yönetiliyor. Bizim üniter devletçiler pek hazzetmese de, orada 51 eyaletten oluşan bir federasyon var. Kuvvetler ayrılığına dayalı bir siyasal sistem mevcut. Başkan’ın da, Senato’nun da, Temsilciler Meclisi’nin de, Yargının da yetkileri sınırlı, kimse kimseye bütünüyle hükmedemiyor. Her bir eyalet kendi valisini kendisi seçiyor, kendi sorunlarını adem-i merkeziyetçi bir yaklaşımla kendisi çözüyor, kendi ihtiyaçlarına göre kendi çözümünü üretiyor. Eğitimle ilgili düzenlemeler de, vergiyle ilgili düzenlemeler de eyaletten eyalete değişiyor, hatta trafik hız limitleri bile farklı farklı tespit edilebiliyor, arazinin yapısına ve trafiğin yoğunluğuna göre değişen esnek bir sistem var.

Velhasıl dostlar,

FETÖ’ye evsahipliği yapmasından, darbe girişimini yarım ağız kınamasından, Gülen’in iadesi konusunda ayak diremesinden dolayı ABD’ye kızalım, eleştirelim, haklarımızı savunalım, amenna. Ama bu kızgınlığımız gözümüzü kör etmesin. FETÖ bağlantılı duygusallığımızı bir kenara bırakır da, Batı dünyasını daha salim kafayla ve soğukkanlı bir şekilde, mümkünse biraz da içerden gözlem yaparak, “Batı kaynaklı her şey kötüdür” gibi cahilane önyargılarımızı aşarak, tahlil yaparsak göreceğiz ki, ABD ve Batıyı öne çıkaran, daha güçlü yapan, sadece Yahudi sermayesi ve emperyalizme indirgenemeyecek önemli başka sebepler var: sistemsel, hukuksal, siyasal, ekonomik, ahlaki, kültürel.

Bu bağlamda bazı soruları kendimize sormakta yarar var: İki Müslüman iktisatçının ürettiği, ayet ve hadislerden yola çıkarak ölçülebilir kriterlere dönüştürülmüş “Islamicity Index” (İslamilik Endeksi)’ne göre İslami değerlere yakınlık bakımından Müslüman ülkelerin “nal topluyor” olması, ilk elliye sadece 2 Müslüman ülkenin (Malezya ve Kuveyt) girebilmesi, Türkiye’nin ancak 71. sırada kendine yer bulabilmesi, OIC (İslam İşbirliği Teşkilatı) üyesi Müslüman ülkelerin ortalama olarak İslami değerlere yakınlık bakımından AB’nin de, ABD’nin de, OECD’nin de, gelişmekte olan orta gelirli ülkeler grubunun da gerisinde kalması çok manidar değil mi? (Meraklıları için kaynaklar: http://hossein-askari.com/islamicity/ ; http://hossein-askari.com/wordpress/wp-content/uploads/islamicity-index.pdf)

Aylan bebeğin, insanı insanlığından utandıran bir facianın sonucunda, anne-babasının kucağında Batıdan İslam dünyasına kaçarken değil de, İslam dünyasından Batıya kaçarken ölmesi, üzerinde düşünmeye değmez mi?

Verilen onca geri dönüş teşviklerine rağmen 5 milyonu aşkın vatandaşımızın Avrupa’dan Türkiye’ye dönmemesi ve orada yaşamayı tercih etmesi, manidar değil mi?…

Toparlayalım:

Biraz İbni Teymiye okuyup, üstüne biraz Seyyid Kutub ve Mevdudi, biraz da Ali Şeriati, haydi biraz da Wallerstein ve Chomsky ekleyip İsmet Özel’le soslayınca ortaya bol bol kavga, gürültü, intikam yeminiyle karışık radikal argüman, yer yer laubalilik ve çokbilmiş efelenmeler, indirgemeci tezler, koskoca bir dünyayı kestirmeden mahkûm etmeler, üzerimizden sorumluluk duygusunu ve özeleştiri ihtiyacını kaldırıp zihin konforu sağlayan komplolar çıkabilir. Ama bu tür kestirmeci, özcü ve komplocu yaklaşımlar ümmetin hiçbir sorununu çözmez, bizi daha ileri götürmez, dünyayı daha doğru anlamamızı sağlamaz; kendimizi kandırmaya, zar zor biriktirdiklerimizi de yapacağımız stratejik hatalarla, gücümüzle orantılı olmayan tehditlerin tetiklediği gelişmeler sonucu kısa sürede heba etmemize yol açar, Allah korusun…

Gelin zor olanı yapalım, sorumluluk alalım, özeleştiri yapalım; hem Batıyı hem Doğuyu, hem onları hem kendimizi sıkı bir eleştirel süzgeçten geçirelim. Yukarda saydığım isimleri okumayalım demiyorum; ama onların yanında İbn Rüşd, Mu’tezile, İbn Haldun, M. Abduh, C. Afgani, Cevdet Paşa, Cemil Meriç, A. İzzetbegoviç ve R. Gannuşi’yi de okuyalım; verdikleri mesajlar üzerinde düşünelim.

İslam’ın özgürlükçü yorumunu “liberalizm” diye çöpe atıp, Marksist yorumunu iyi Müslümanlık sayma naifliğinden kendimizi kurtaralım…

Son söz: Devlet kısa yoldan köşe dönmenin yolu olduğu, rantları serbest piyasanın değil siyaset kurumunun dağıttığı, devletin vatandaş terbiye aracı olarak kullanıldığı, bir resmi ideoloji veya bir din-mezhebin emrindeki devlet aracılığıyla topluma hayat tarzı dayatıldığı, kamuda istihdamın ehliyet ve liyakate göre değil, yandaş, akraba, cemaat-tarikat veya parti mensubiyetine göre yapıldığı bir Türkiye’de devleti ele geçirmeye yönelik ölümüne mücadele hiç bitmeyecektir, bunu bilelim. Bu yapı değiştirilmediği sürece Türkiye’de her seçim bir ölüm-kalım mücadelesine, bir “yeniden milli mücadele”ye dönüşecektir.

Dünyada örneği var mı yok mu, kaç tane var falan gibi, amalı-mamalı, şayetli-lâkinli yan yollara sapmadan aklımıza yerleştirelim: Bize lazım olan sınırlı devlettir, sorumlu devlettir, şeffaf devlettir, hesap verebilir devlettir, güvenlik ve adalet sağlayan, altyapı yatırımları yapan, hizmetkâr devlettir, hukuk devletidir. Bence İslam’ın istediği de böyle bir devlettir zaten. Zira dünya imtihan dünyasıdır, herkes hesaba çekilecektir; ancak sorumlu bireyler hesaba çekilebilir; sorumluluk ise özgür olmayı, tercih yapabilmeyi gerektirir. O bakımdan özgürlükleri ortadan kaldıran ve bireylere tercih hakkı tanımayan bir devlet “yeryüzünde tanrıcılık oynayan” bir devlettir. Bize lazım olansa, Thomas Hobbes’un “leviathan”ı değil, komünizmin, faşizmin ve her türden kollektivist ideolojinin “ejderha devlet”i değil, bireylere tercih hakkı sunan, özgürlükçü, âdil ve hizmetkâr devlettir…

Fikir Coğrafyası, 01.09.2016

Haşema yasağı üzerine

Son bir kaç gündür, Fransa’da dört polisin haşema giymiş bir kadına üzerindeki kıyafeti zorla çıkarttırdığı görüntüler üzerinden dünya çapında bir tartışma yürüyor. Bu görüntüler, Fransa’da gittikçe artan sayıda belediyenin havuz ve plajlarda haşemayı (burkini) yasaklayan kararları sebebiyle yaşandı.

Başta Fransa olmak üzere bilhassa Kıta Avrupası’nda, bu içerikteki yasak ve sorunların sayısı hayli fazla. Okullarda başörtüsü, kamusal alanda peçe takılması; cami-minare inşaatlarına izin; Cuma ve bayram namazlarında sokağa taşan cemaat; sünnet, kurban kesimi, et kesimi yöntemi ve helal gıda meselesi; en son da plajda haşema giyilmesi konusu.

Bu son karar, dünya çapında medyada dönüp duran görüntüler ve yazılar eşliğinde Fransa açısından bir utanca dönüşmeye başladı. Neden bu son mesele, diğerlerinden farklı olarak daha sarsıcı bir karşı tepkiye neden oldu? Kanaatimce şimdiye kadar Müslüman toplulukların kültür ve değerlerine karşı yürütülen doğrudan baskılar, çeşitli “Eurosantrik rasyonel gerekçeler”le kısmen perdelenebiliyordu. Bu perdeleme, sıklıkla laiklik, bazen çocukların biyolojik veya psikolojik sağlığı, bazen hijyen, bazen kamu güvenliği veya düzeni, hatta bazen hayvan hakları üzerinden yapılmaya çalışılıyordu.

Bu son olaydaki o görüntüler, yani kimse için bir tehdit ve tehlike oluşturmayacak bir kadını, üstündeki örtüyü çıkarmaya zorlayan dört polis görüntüsü, öyle “anlamsızdı ki”, bu tür yasakların altında yatan zihniyeti ve arkasındaki saiki herhangi bir şekilde gizleyecek, haklıymış gibi görünmesini sağlayacak bir illüzyona veya mazerete imkan vermedi. Çünkü, böyle bir eylem ne güvenlik, ne hijyen, hatta ne de laiklik gerekçesiyle açıklanabilir bir durumdu!

O görüntülerin faş ettiği gerçek, özgürlük ve eşitlik gibi değerleri yücelten bir medeniyetin, “öteki” saydığı kültürel grupların üyelerine karşı ayrımcılık ve baskıyı resmi kanallar eliyle ve iştahla hayata geçiriyor oluşuydu. “Gerçek” Fransızların değer ve yaşam pratiklerini içeren kapsamlı bir kültürel kimliğin, ulusal  kimlik olarak devletin resmi koruması altında olduğu, en net haliyle tanıklarına sunulmuş oldu. Bu kültürel kimliğin tanımında Müslüman vatandaşlara yer olmadığı gibi, Müslüman kimliğinin Fransız kimliğinin büyük ölçüde “öteki”si olarak, hatta IŞID ve radikal İslamcılar üzerinden “düşman öteki”si olarak inşa edilmiş ve halen edilmekte olduğu görülmüş oldu. Bu olay ile birlikte Fransa’da yürütülmekte olan “kültürel ırkçılık” açık edilmiş oldu. O polisler, “yaşam biçimi faşizmi”ni uygularken suç üstü görüntülendiler.

Fransa’da (ve onu izleyen veya ona benzeyen ülkelerde) uzun yıllar boyunca laiklik, medeni bir toplumda uygulanması gereken evrensel bir siyasal ilke olarak savunula geldi. Laiklik, uygulama hep aksi yönde olmasına rağmen, devletin farklı dinler karşısında tarafsızlığını içeren, böylece devletin her dinden vatandaşına karşı eşit davranmasını sağlayan kıymetli bir ilke olarak yüceltildi. Bu ilke, aynı zamanda, milleti etnik, din veya kültür endeksli olarak tanımlayan “kara” Alman “milliyetçiliği”nden, “beyaz” Fransız “ulusçuluğu”nu özenle ayırma işlevi gördü. Devletin laik olması, Fransız ulusunun dini-etnik-kültürel değil, siyasi-hukuki bir bağ üzerinden tanımlandığı iddiasına kanıt gösteriliyordu.

Oysa, önceleri de facto olarak, sonraları ise açıkça ve yapılan yasal ve idari düzenlemeler yoluyla laiklik, Fransız kültürüne uygun düşmeyen Müslüman kültürünün, en azından kamusal alanlarda (ki kamusal alanın hastaneler, okullar, sokaklar, parklar ve belli ki plajlara kadar uzanarak çok geniş biçimde tanımlandığı unutulmamalı) görünürlüğüne karşı verilen bir mücadelenin maymuncuğu haline getirildi. Laiklik ilkesinin işe yaramadığı durumlarda, hijyen, sağlık veya güvenlik kaygıları gibi yeni aparatlar devreye sokuldu. Bu arada sadece Müslümanların değil, Sih ve Hristiyan Arapların da Fransa’da benzer sıkıntılar çektiğinden söz ediliyor. Ancak Müslümanlar sayısal fazlalıkları hasebiyle, Fransız kültürüne karşı daha büyük bir tehdit olarak görülüyor olmalılar ki, onlara yönelik baskı yaşamın diğer alanlarına da uzanarak şiddetleniyor. Ayrıca Fransa’daki bu tür baskılar 11 Eylül ve IŞİD saldırıları sonrası başlamış değil; tarihi çok daha eskilere uzanıyor. Yani bütün bunları sırf  konjonktürel bir İslamofobik tepkiye bağlamak güç görünüyor.

Fransa’da olan şey, Fransız kültürünü korumak amacıyla Müslümanların dini inançlarına ve kendi kültürel biçimlerine uygun şekilde yaşamalarını zorlaştırmak veya imkansız hale getirmek. Bu baskılar Müslümanları ya (a) kamusal alanlardan çekilmeye ve sosyal-siyasal sisteme entegre olmadan kapalı adacıklarda yaşamaya, ya (b) İngiltere ve Kanada gibi ulus-devleti çok-kültürlülüğe uyarlama konusunda başarılı ülkelere yönelmeye, veya (c) Fransızlar gibi görünen ve yaşayan “Müslümanlar” olmak zorunda bırakılma gibi tercihlere zorlayabilir.  Diğer taraftan, bu tür baskıların İslami radikalizmi besleyen ve artıran temel dinamiklere dönüşmesi beklenebilir bir gelişmedir.

Fransa’da, farklılara “kör” olmak şeklinde ifade edilen laiklik; eşitlik uğruna yurttaşların farklılıklarını kamusal alanda gizlemesi; nihayet, ortak bir siyasi ülküye dayanıyormuş gibi gözüken cumhuriyetçilik, aslında belli tipte bir kültürün ve yaşam biçiminin diğer kültürlere devlet zoruyla dayatılması biçimini almıştır, almak zorundadır. Çünkü bu tip cumhuriyetçilik toplumu benzer değer ve inançları benimsemiş, sosyo-kültürel bakımdan homojen bir  yapı olarak görmek ister. Bu yüzden azınlık kültürler, bu homojenliği bozan veya tehdit eden tehlikeli unsurlar olarak kolayca öfke ve düşmanlığının nesnesi haline gelirler.

Bu, basit bir ayrımcılığın ötesinde, bir tür kültürel ırkçılığın yansımasıdır. Zira giyimi-kuşamı, yeme içme ve eğlenme alışkanlıkları, müziği, sanatı, değer ve inançları, ibadeti, konuşulan dili, sembol ve simgeleriyle İslam kültürüne karşı geliştirilen bir karşıtlık söz konusudur. Kendi kültürünü yüceltip değerli ve evrensel varsayarken, “öteki”ni değersiz, gerici ve yerel varsaymakta, mücadele edilmesi gereken bir kötülük olarak görmektedir. Bu, etnik veya dini değil, kültürel bir ırkçılık olarak tezahür etmektedir.

Çünkü kişi bir Fransız gibi göründüğü ve davrandığı sürece, Fas veya Cezayir kökenli olması ciddi bir sorun oluşturmaz, hatta çok sıcak bir biçimde kabul bile görür. Sıklıkla kökenine rağmen gösterdiği “ilerleme” ve “gelişmeden” dolayı aşırı iltifat gördüğü de olur. Ayrıca bu, her farklı dine veya dindara karşı sergilenen bir ayrımcılık da değildir. Örneğin, çoğunlukla gündelik hayatlarında tipik bir Fransız gibi görünen ve davranan Yahudi toplumuna karşı sergilenen bir ayrımcılık yoktur. Bu esasen bana, seküler ve materyalist bir ideoloji ile doygunlaştırılmış, aydınlanma ile idealize edilmiş, tarihsel-gündelik yaşam halleriyle sembolize edilmiş ve siyasi önyargılarla perçinlenmiş kültürel bir ayrımcılık gibi görünmektedir.

Bu yazıyı yazarken, arada, Fransız Danıştayı’nın haşema yasağını durduran bir karar aldığı haberi; ardından, cumhurbaşkanlığına aday olacağını açıklayan Sarkozy’nin bir seçim vaadi olarak “Fransız kültürünü korumak amacıyla haşema yasağını tüm Fransa’da uygulayacağını” söylediği konuşmasının haberi “timeline”da akmaya başladı.

Ancak umutvar olmamızı sağlayan durumlar da yok değil. Aynı günlerde İskoçya’dan, Müslüman kadınların hem inançlarına uygun yaşayabilmelerine hem de iş hayatının içinde yer alabilmelerine fırsat veren bir düzenlemenin haberi geldi. Kadın polislerin daha önceden özel izinle kullanabildikleri başörtüsü polis üniformasının resmî bir parçası olarak kabul edildi. Böylece başörtüsü için izin almalarına bile gerek kalmamış oldu.Açık olan şu ki bu meseleleri daha çok konuşacağız.

Serbestiyet, 27.08.2016

Ölçü kaçmasın!

Darbe soruşturmalarının sağlıklı bir şekilde ilerlemesini güçleştiren iki önemli neden var: İlki, 15 Temmuz’un önceki darbelerden çok ayrı bir karakter taşımasıdır. 15 Temmuz, asker içinde “Halaskâran-ı Zabitan” ruhuyla hareket eden bir grubun gerçekleştirdiği eski darbelerden farklıdır. Bu, dini kisveleri bürünmüş ve uzun vadeli bir çalışmanın ardından toplumun derin damarlarına nüfuz etmiş bir örgütün organize ettiği bir darbedir. Eski darbelerde ister sivil ister asker olsun darbenin faillerini tespit etmek rahattı. Oysa 15 Temmuz’da darbeye dâhil olanları tamamen ve hatasız bir şekilde ortaya çıkarmak çok zor bir iş.

İkincisi, hiçbir şahsın bu örgütle olan bağlantısını kabul etmemesidir. Gülenistlerin diğer örgütlerden ayrışan bir yönü de bu. Gülenistlikleriyle maruf kişiler dahi irtibatını reddediyor ve hatta en sert Gülen karşıtı pozlara bürünebiliyor. Öyle ki, muhtemelen Gülen’in kendisi Türkiye’ye iade edilip mahkeme önüne çıkarılsa örgütünü inkâr edebilir ve “Kim düşürdü beni buraya?” diye şekvacı olabilir.

Azami hassasiyet mecburiyeti

Bu iki hususun altından kalkılması gereken ağırlığı büyüttüğüne şüphe yok. Bir de bunlara her darbe sonrası oluşan kaosu, ihbar yağmurunu, kişisel hesapları, vb. eklediğinizde ortalık allak bullak oluyor. Suçlu-masum birbirine giriyor ve o çok kullanılan ifadeyle kurunun yanında yaş da yanıyor.

İşlerin bu denli çetrefil olması, devletin çok daha hassas olmasını gerekli kılıyor.  At izinin it izine karışmaması, kimsenin boş yere mağdur edilmemesi, kul hakkına girilmemesi için devlet kılı kırk yarmalı. Bir kimsenin görevinden ihraç edilmesi, o kişinin ailesinin ve ailesinin hayatına doğrudan tesir eder. Böylesine mühim bir işlemi tesis ederken devlet, ayrıntılı incelemelerde bulunmalı, iddialara ilişkin kapsayıcı soruşturmalar yürütmeli, delillere ulaşmalı ve kararlarını titizlikle vermelidir.

Ne var ki işler bu mecrada akmıyor. FETÖ’ye ilişkin soruşturmalar genel bir güzergâhta seyrediyor. Hukukilikten uzak birtakım ölçütler tayin ediliyor. FETÖ ile bağlantılı olduğu için kapatılan bir bankada parası bulunmak, okullarda öğretmenlik yapmak, sendikaya üye olmak işten çıkarılmanın bir gerekçesi olabiliyor.

Evrensel ilklerin ihlali

Hukuki açıdan bakıldığında birkaç temel hukuk ilkesinin ihlal edildiği görülüyor. Bunların başında “kanunsuz suç olmaz” ilkesi geliyor. Bahse konu bankalar, okullar, sendikalar, dernekler, vb. 15 Temmuz’a kadar yasal çerçevede faaliyet yürütüyorlardı. 16 Temmuz’dan sonra bunların KHK’larla kapatılması, 15 Temmuz’a kadar bunlarla ilişkili olan kişileri suçlu yapmaz. Bir kimse ancak kanunun “suç” olarak tarif ettiği bir fiili işlemiş ise cezalandırılabilir. Eğer böyle bir fiil yoksa hiç kimse sadece bu kurumlarda parası olduğu, çocuğu okuduğu ya da kendisi buralarda çalıştığı için suçlanamaz, idari ve adli müeyyidelere tabi tutulamaz.

Keza “suçun şahsiliği” ilkesine aykırı bazı tutumlara da rastlanıyor. Suç, bireyseldir. Yalnızca işleyeni bağlar. Hiç kimse birinci dereceden de olsa yakınlarından birinin eylem ve işlemlerinden sorumlu tutulamaz. Bir kişi bir suç işleyebilir ya da hakkında böyle bir iddia bulunulabilir. Tahkikat onun hakkında yapılır, gerek görüldüğünde dava onun aleyhine açılır ve netice de verilen karar da bir tek onu bağlar. Bir kişinin suçundan ötürü onun annesi, babası, kardeşleri veya diğer yakınları herhangi bir cezalandırılmaya tabi tutulamaz.

“Masumiyet karinesi” ise bir kenara atılmış gibi. Hakkında kesinleşmiş bir hüküm kurulmayan birinin suçlanamayacağı ve bunun hepimiz için hayati derecede önem arz eden evrensel bir hukuk ilkesi olduğu unutulmuş sanki. Kendi ve çevresi dışındaki herkese bol kepçeden darbeci, bölücü yaftası yapıştırma yarışına girenlerin sayısı artıyor.

Toptancılığın konforu

Toptancılık, konforlu bir hal. Hem incelikli düşünmeye ihtiyaç duymuyor, hem de iktidar sahiplerine geçici bir rahatlık ve kudret sağlıyor. Fakat hem yakın hem de uzak geçmişten de gayet iyi biliyoruz ki, toptancılık revaçta olduğu her dönemde büyük mağduriyetler oluşturmuş ve telafisi güç yaralar açmıştır. Dolayısıyla toptancılığın konforu kısa vadelidir. Orta ve uzun vadede ise toptancılık son derece tehlikelidir ve kendisinden medet umanların başını da dara düşürür. Herkesi aynı kaba koyan bir yaklaşım, bumerang gibi döner sahibini vurur. Hukuken kabul edilebilir sınırın dışına taşan her işlem, ileride Türkiye’nin başına çok büyük belalar açar.

Akim kalsa da, gayesine ulaşsa da darbe sonraları güç zamanlardır. Kargaşa olur, çerçöp birbirine karışır. Lakin bu ilelebet sürmez; toz duman dağılır, işler nispeten yoluna girer. Bugünlerde göz batmayan –hatta bazı mahfillerde alkışlarla karşılanan- gayri-hukuki kararlar zamanı geldiğinde gün yüzüne çıkar. Ve o vakit herkes verdiği kararlarla tartıya çekilir. Hukuk erkini kullananların bunu her daim akıllarında tutmalarında ve kararların altına imza atarken bu bilinçle davranmalarında fayda vardır.

Olağan ya da olağanüstü fark etmez, hukuk her zaman ölçülü davranmayı emreder. Ölçülü kaçırmamak için mutedil hareket etmek lazım. Daima ama bilhassa şimdilerde…

Serbestiyet, 22.09.2016

Fırsatçılıktan hayır çıkmaz

15 Temmuz darbe girişiminden sonra hükümetin önündeki en önemli vazife, darbe ile irtibatı bulunan kişileri kamu görevlilerini tespit etmek ve bunları kamudan ayıklamaktı. Çünkü bu kişiler, ülke insanının üzerine onların parasıyla alınmış tanklarla ve uçaklarla saldırmışlar, acımasızca onlara kurşun sıkmışlardı. Halka böyle ağır bir zulmü reva görenler, en kısa vadede devletten temizlenmeli ve yaptıklarının hesabını hukuk önünde vermeleri sağlanmalıydı. Devletin ivedilikle yapması gereken buydu. Darbecilerin adli ve idari olarak cezalandırılmaları noktasında kimsenin bu konuda bir itirazı yoktu.

Oluşan bu geniş toplumsal uzlaşma, hükümetin elini de rahatlattı. İlk anlarda hükümet dikkatliydi. Herhangi bir düzenleme yapmadan önce muhalefeti bilgilendiriyor, eleştiri ve önerilerini hesaba alıyor, bir kararın mümkün olan en yüksek uzlaşmaya alınmasına çaba sarf ediyordu. Yani hükümetin, mevcut kamusal ortaklaşmayı bozmama yönünde gözle görülür bir gayreti vardı.

Fakat darbe kalkışması bütünüyle ezildikten sonra hükümetin tavrında belirgin bir değişiklik oldu. Açık söyleyelim; hükümet darbe karşıtı halet-i ruhiye kendisi için bir fırsat olarak gördü. İktidarını tahkim etmek adına, sadece darbecilere değil, muhalif olarak gördüğü diğer gruplara da yöneldi ve onları da kamudan kazımaya girişti. Bu fırsatçılığın somutlaştığı üç uygulama var:

Milli irade ve kayyum

İlki, 24’ü DBP’li, 28 belediyeye kayyum atanmasıdır. Herhalde fırsatçılığı bundan daha iyi gösteren bir örnek yoktur. Zira belediyelere kayyum atanmasına ilişkin düzenleme, daha önce Meclis önüne gelmiş ve muhalefetin itirazları nedeniyle hükümet tarafından geri çekilmişti. Hükümet, bu geri çekişinin üzerinden henüz bir ay geçmeden, olağanüstü halin verdiği güçten istifade ederek tekrar gündeme aldı ve bir KHK ile yürürlüğe soktu.

Her bakımdan yanlış bir adım bu. İster demokrasi teorisinden, ister siyaset kültüründen ve ister hukuk devletinden yana bakın, bu adımın elle tutulacak bir tarafını göremezsiniz. Bu nedenle hükümet ve taraftarları savunmayı başka bir hat üzerinden kuruyorlar.“Terörü destekleyen, halkın kaynaklarını terör örgütüne peşkeş çeken bir belediyeye, devlet ve hükümet göz yumabilir mi?” diye soruyorlar.

Bu da tümüyle yanlış bir soru. Zira ortada “Aman ha, suç işleyenler dokunmayın! Kaynakları halka hizmet yerine gayri-hukuki işlere harcayanları cezalandırmayın” diyen tek bir Allah’ın kulu yok. Elbette seçilmiş olmak kimseye suç işleme hürriyeti vermez. Herkes gibi onlar seçilmişler de, kanun dairesinde kalmak mecburiyetindedirler. Zaten iddia edilen hukuk-dışı faaliyetlerin karşılığı, gerek Ceza Kanunu’nda, gerek Belediyeler Kanunu’nda belli. Bir belediye başkanının bu tür işler yaptığını belirlendiği takdirde görevden alınır. Belediye Meclisi de toplanır yeni bir başka seçer ve işine devam eder.

Fakat bu normal süreç işletilmiyor. Bir kaymakam veya vali yardımcısı, belediye başkanı olarak tayin edilmesinin iki anlamı var: Biri, Belediye Meclisi’nin –yani milli iradenin temsilcisinin- işlevsizleştirilmesi ve bir atanmışa tabi kılınmasıdır. Şüphesiz bu, AKP’nin bütün milli irade güzellemelerinin altını oyuyor ve anlamsızlaştırıyor. Diğeri ise, Belediye Meclisi’nin bütün üyelerinin potansiyel suçlu olarak görülmesidir. Herhalde bunun darbe ile bir bağlantısının olmadığını söylemeye lüzum yok; yapılan açık bir fırsatçılık.

Akademisyenlerin tasfiyesi

İkincisi, kendilerine “Barış için Akademisyenler” adını veren bir grubun organize ettiği bildiriye imza tana bazı akademisyenlerin, üniversitelerdeki görevlerine son verilmesidir. 1128 kişi tarafından imzalanan bildiri hakkındaki görüşümü vaktinde de açıklamıştım. Bana göre bildiri, bölgede olan bitenleri tümüyle resmetmiyordu. Oldukça tarafgir bir içerik/ üslup taşıyordu. Hakkaniyetten uzak hükümler içeriyordu. Olabilirdi, nihayetinde bu da bir bildiriydi, farklı düşünenler karşı bir bildiri kaleme alır, olur biterdi.

Bildiri, fikri bir mücadelede kullanılabilirdi. Lakin bildiri, adli ve idari bir soruşturmaya mesnet teşkil edemezdi. Bu bağlamda imzacı akademisyenlere dönük Cumhurbaşkanı’ndan, hükümetten ve çalıştıkları üniversitelerden gelen tazyikler, yanlıştı. Bildiricilerin işlerinden uzaklaştırılmaları, hele hele tutuklanmaları asla kabul edilemezdi. Net bir haksızlık içeren bu tavır, akademik bir tartışmayı imkânsız kılıyordu.

Şimdi bu vakadan ötürü doğmuş yanlışlıkların düzeltilmesi, mağduriyetlerin giderilmesi gerekiyordu. Ama bunun yerine, durumdan vazife çıkaran kimi üniversiteler bu akademisyenleri görevlerinden ihraç ettiler. “Fırsat bu fırsat” deyip rahatsız oldukları kişileri kapı önüne koyan bu yaklaşımdan hayırlı bir sonuç çıkmaz.

Öğretmenlere dokunmak

Üçüncüsü, Milli Eğitim Bakanlığı’nın son olarak 11.500 öğretmeni açığa almasıdır. Öğretmenlerin ezici bir çoğunluğu Eğitim-Sen (ve dolayısıyla KESK) üyesi. Aynen kayyum atanmasında olduğu gibi, açığa alınmadan önce hükümete yakın medyada öğretmenlere yönelik muazzam bir bombardıman yapıldı. Öğretmenlerin ne kadar tehlikeli olduklarına, akla hayale gelmeyecek kötülükler yaptıklarına dair çarşaf çarşaf haberler yapıldı.

Her biri diğerinden daha ağır kriterler (öğrencileri dağ göndermek, 6-8 Ekim olaylarına katılmak, sınıfta örgüt propagandası yapmak, vb.) yayınlandı ve öğretmenlerin bu kriterlere dayanılarak görevden alındıkları belirtildi. Açığa alınan öğretmen bir arkadaşımla konuşuyordum “Bırak hepsini, bu söylediklerinden birini yapmış olduğumun iddia edilmesini bile bir hakaret olarak algılıyorum. En çok ağrıma giden bu!” diyordu sinirli bir şekilde.

Açığa alınanların çok büyük bir kısmının, yasal bir sendikanın faaliyetlerine iştirak etmekten öte bir “suçları” yok. Açığa alınma kararına imza atanların da bunu bildiğine eminim. Onlar da bu kararın hukuken bir yere oturmadığının farkındalar. Lakin zaten mesele hukuk değil. Mesele, siyaset. Hükümet, hem gözdağı vermek istiyor, hem de “O tarafı çok hırpaladık. Biraz da bu tarafı hizaya sokalım” diye kendince bir denge tutturduğunu düşünüyor.

Kendi ayağına sıkmak

Hükümet darbenin püskürtülmesinden sonra oluşan olumlu havayı kendi eliyle dağıtıyor. Onbinlerce aileyi hukuken çürüklüğü su götürmez bir muhakemeyle işten uzaklaştırıyor. Meydana gelen sosyal mağduriyetin büyüklüğünü göz ardı ediyor.

Bayram vesilesiyle ziyaret ettiğim her evde ve girdiğim her ortamda, siyasi aidiyetlerinden bağımsız olarak, açığa alınan öğretmenlerden ötürü hükümete karşı çok büyük bir tepkinin oluştuğunu gördüm. Bu kararı savunacak tek bir AKP’li yerel yöneticiye ise rastlamadım. Onlar da karardan mustariplerdi, yapılanın çok büyük bir yanlış olduğunu ve bir an önce bundan dönülmesi gerektiğini söylüyorlardı.

Atilla Aytemur, son yazısında “Toptancı, dikkatsiz, her şeyi aynı sepete koyan, hukukiliği ve adaleti sorgulanan, tek vuruşta her sorunu çözebileceğini zanneden, savruk ve tartışmalı uygulamaların olumsuz etkisi toplumu sarmak üzere” diyordu.  Bence “sarmak üzere” faslını geçtik. “Böyle devam ettiği takdirde, tarihe müthiş bir referans olarak geçen bu 15 Temmuz Direnişinin üzeri yanlışlar, ihlaller, mağduriyet, korku, tepki, şüphe ve endişe şalıyla örtülecek. Bunun da başta gelen sorumlusu hiç şüphesiz iktidarın kendisi olacak.”

Kendi ayağına sıkmak, böyle bir şey olsa gerek. Fırsatçılıktan bir hayır çıkmaz. Kısır ve küçük siyasi hesaplara dayalı bir fırsatçılıktan çıkacak olan, olsa olsa, darbe sonrası oluşan müthiş ortamın çarçur edilmesidir, başka bir şey değil.

Serbestiyet, 16.09.2016

Muhataplık meselesi

Dünyanın her yerinde silaha başvuranlar, adına yola revan olduklarını söyledikleri halkın biricik temsilcilerinin kendileri olduğunu iddia ederler. Mücadele ettikleri devletlerden bunu tanımlarını talep ederler. Başlıca iki nedeni vardır bunun: İlki, temsilci sıfatı içeride mücadeleye kitlesel desteği artırır ve grubun toplumsal tabanının büyümesini sağlar. İkincisi de, dışarıda, gruba çok arzuladıkları meşruiyeti sağlar.

Hükümetler, silahlı grupların bu iddiasını tanımaktan uzak durmalıdırlar. Hiçbir halk yekpare değildir, hepsinin içinde farklı gruplar ve yapılar bulunur. Bu itibarla hükümetler, silah elinde bulunduran grubu “halkın tek temsilcisi” olarak tanıma temel yanlışına düşmemelidir. Bunun da iki önemli sebebi vardır: Birincisi, yegâne temsilcilik konumunun, bahse konu gruba gerçekte sahip olduğundan çok fazla güç atfedilmesi sonucunu doğurmasıdır. İkincisi ise, halk adına karar verme yetkisi bir gruba verildiğinde, onun dışındakilerin devre dışı kalmasıdır.

Dolayısıyla bir halkın kaderini tek bir gruba ya da örgüte mal etmemek, altın bir kuraldır ve hükümetler buna sıkı sıkıya riayet etmelidir. Yaygın ve uzun süreli şiddet içeren bir meseleyi çözmeye girişirken hükümetler, muhataplarını çeşitlendirmelidir. Şiddete bulaşmayan grupları da sürece dâhil etmelidir. Olması gereken budur.

Bununla birlikte bir altın kural daha vardır. O da, silahlı grubun -ve varsa hukuki alandaki siyasi kanadının- görüşme trafiğinden dışlanmamasıdır. Bir halkın geleceğini bir ya da birkaç kişinin iki dudağı arasından çıkan söze bağlamak ne kadar yanlışsa, belli bir toplumsal desteği haiz bir silahlı grubu sürecin/süreçlerin dışına itmek de o denli yanlıştır. Her ikisi de doğru sonuç vermez.

“Yeni” modalite

Başbakan Yıldırım, gerek Diyarbakır’da ve gerek daha öncesinde, çözümün halkta olduğunu ve artık çözüm noktasında PKK’nin oynayabileceği bir rolün olmadığını belirtti. Kimileri bunun çözüm için yeni bir modalite olduğunu ve başarı şansının yüksek olduğunu savundu.

Aynı görüşte değilim. Bana göre burada “yeni” bir durum yok; geçmişte de bu yöntem birçok defa denenmişti. Ve yine bana göre, bundan bir başarı öyküsü çıkmaz; PKK’yi yok sayan, onunla herhangi bir teması reddeden bir modaliteden hükümet çevrelerinin umduğu neticeye ulaşılamaz. Bu nedenle hükümet, meseleye gerçekçi bakmalı ve sağlıklı bir muhataplık ilişkisi tanzim etmeye çaba harcamalı. Kanımca muhataplık meselesi, üç yönlü düşünülebilir:

Birincisi, hükümetin deklere ettiği şekilde, doğrudan halkla ve temsilcileriyle görüşmesidir. Devlet sivil toplum örgütleri, kanaat önderleri ve siyasi partilerle görüşür. Onların talep ve kaygılarını not eder. Yol haritasını belirlerken bütün bunları göz önünde bulundurur. Bu faaliyetlerinde de herhangi bir ayrımcılık yapmaz, görüşmeleri şeffaflık içinde yürütür ve toplumun bütün kesimlerine ulaşmaya çalışır. Böylelikle tek bir grubun muhatap kabul edildiği, diğerlerinin de onlara kurban edildiği endişesini ortadan kaldırır.

PKK’siz çözümün imkânı

İkincisi, hükümetin PKK ile müzakere etmesidir. Eğer gaye, silahları gündemden düşürmek ise, politik ve sivil aktörlerin yanında, silahı elinde tutanlarla ile görüşmek bir mecburiyettir. Zira silahın nerede, nasıl ve neyin karşılığında bırakılacağı, örgütün ve mensuplarının hukuki durumlarının ne olacağı, vb. meseleleri doğrudan örgütle konuşmaktan başkaca bir çıkar yol yoktur. Evet, Kürt meselesi, salt bir PKK meselesi değildi, sadece PKK’ye de bağlanamaz, bağlanmamalıdır. Ama PKK’siz de Kürt meselesi çözülemez.

Halkı da, kendimizi de kandırmaya gerek yok. Belli bir halk desteğine erişip kitleselleşen bir silahlı hareketi salt güvenlik tedbirleri ile bitirmek olanaksız. Bunun bir misali de yok. Bir müzakere süreci başarısızlığa uğrayıp çatışmalar başladığında taraflar bir daha müzakere olmayacak gibi dozu sert açıklamalar yaparlar. Fakat bunun gerçeklikle örtüşmediğini de bilirler. Eninde sonunda bir masa kurulur ve diyalog başlar. O halde görüşme kapısını dikkatli bir şekilde aralık tutmakta her zaman yarar vardır. Şüphesiz görüşmenin şekli, içeriği ve tarafları temsil eden aktörler zaman içinde değişebilir ama görüşme yapılmadan çözüm olmaz.

Masanın doğru tarafı

Üçüncüsü ise, hükümetin herhangi bir formel muhataplık ilişkisine gerek duymadan yapabileceği düzenlemelerdir. Çok uzun bir süredir Kürt meselesi konuşuyoruz. Sürekli muhasebe yapıyor, eksiklikleri ve yanlışlıkları gözden geçiriyor, dünyadaki benzer vakalara bakıyoruz. Sadece Akil İnsanlar Heyetlerinin raporları ciddiyetle incelense, o raporlarda çok sayıda ve hemen yerine getirilebilecek çok sayıda önerinin olduğu görülür. Yani gök kubbenin altında söylenmedik söz neredeyse yok gibi. Talepler biliniyor ve bunların karşılanma yolları da üç aşağı beş yukarı belli.

O halde hükümet zaman kaybetmeden harekete geçebilir. Bir muhatap arayışına girmeden de bazı adımları atabilir. Mesela anadil eğitimi ve dilin kamusal kullanımına ilişkin öneri paketini hazırlayıp Meclis’in gündemine getirebilir. Zaten demokratik haklar noktasında hükümetin bir muhatap aramasına gerek yok. Kürtlerin talepleri söz konusu olduğunda hükümetin masanın bir tarafına Kürtleri koyup, kendisini masanın karşı tarafında konumlandırması, başlı başına büyük bir yanlış olur. Hükümet bu yanlıştan sakınmalı, kendisini taleplerin muhatabı olarak görmeli ve yapılması icap eden yasal ve anayasal düzenlemelere önayak olmalıdır.

Ezcümle, hükümetin elini-kolunu tutan yok! Buyursun yapsın…

Serbestiyet, 12.09.2016

Barış ve ekonomi

Başbakan Binali Yıldırım, daha önce de sarf ettiği bir sözü, son olarak da Diyarbakır’a yaptığı ziyaret esnasında kullandı ve “Artık çözüm, mözüm yok” dedi. Yıldırım “PKK’nin fırsatı kaçırdığını, çözümün millette olduğunu ve milletle aralarından terör örgütünü çıkaracaklarını” açıkladı.

Ziyaret ve sonrasında verilen mesajlardan anlaşıldığı kadarıyla hükümet Kürt meselesinde iki ayaklı yeni bir stratejiyi uygulamaya geçirecek: Bir taraftan ekonomik ve sosyal yatırım ve teşviklerle bölgenin ayaklarının üstüne oturmasına çabalayacak. Diğer taraftan da yoğun bir mücadele vereceği PKK’yi –dolayısıyla HDP’yi de- muhataplıktan çıkaracak, onunla artık müzakere etmeyecek. Bölgedeki sivil toplum örgütleri ve kanaat önderleriyle temas edecek, elde edilecek verilerden siyasi ve kültürel talepleri karşılayacak,  meseleyi bu yolla bir çözüme kavuşturacak.

Çözüm yoksa ne var?

Öncelikle Başbakan’ın “çözüm” hakkında sürekli negatif tonlamalarla konuşmasının ciddi bir handikap oluşturduğunu dikkat kesilmek lazım. İnsanların kulak kesildiği, duymak istediği, geleceğe dair umutlar beslemesine kaynaklık edecek laf bu değil.

Bir çatışma sürecinde hükümetler, zaman zaman çözüm için müzakereye mahkûm olmadıklarını ve asayiş tedbirlerini almada kararlılıklarının had safhaya ulaştığını topluma göstermek isterler. Anlaşılabilir bir durumdur bu; gaye karşı taraf mesaj vermektir. Fakat her şeyde olduğu gibi burada da kantarın topuzunu kaçırmamak gerekir. Çok sert olmak, bir ihtimal, taraftarlarınızın bir kısmında geçici bir süre için itibarınızı yükseltebilir ama sorunu çözme bağlamında çok olumsuz neticelere de sebep olabilir. Zira keskinliği ve sertliği artırdığınız nispette, kırılganlığınız da artırmış olursunuz.

Bu meyanda Başbakan’ın, her seferinde müracaat ettiği “çözüm yok” ifadesi, bünyesinde birçok problemi barındırıyor. Her şeyden önce, bölgenin psikolojisini gözetmiyor. İnsanlar gözleri kapıda silahların susacağı günü bekliyorlar. Kestirmeden bu kapıyı kapatmak siyasi açıdan telafisi zor bir yanlış. Kürtlerin genelini bir tarafa bırakın, AKP’ye oy veren seçmen nezdinde dahi bu lafın bir karşılığı yok. AKP bunu kendi tabanına bile anlatamaz. Dolayısıyla eğer konuşmanıza “çözüm yok” ile başlarsanız, sonrasında söyleyecekleriniz ulaşacağı söylediklerinizin ulaşacağı kulak sayısı azalır.

Ekonomik rehabilitasyon

Gelelim, Başbakan’ın açıkladığı ekonomik programa. Kulağa hoş geliyor. Kâğıt üstünde çok da şık duruyor. Peki, gerçekten bir işe yarar mı, uygulanabilir mi, bir çözüm getirir mi?

Son bir yılda bölge büyük bir tahribat yaşadı. Ekonomik ve sosyal açıdan çöktü. Kentler harap oldu. Dolayısıyla hükümetin, ekonomik ve sosyal rehabilitasyonu sağlamak gayesiyle bir program geliştirmesi zorunluydu. Yıldırım’dan önce Davutoğlu Hükümeti de benzer bir programı, şehir savaşlarının bitiminin ardından Mardin’de kamuoyuna ilan etmişti.

Hedefler belli: Hükümet, evleri yıkılanların en kısa sürede evlerini yapmayı istiyor. İşinden gücünden olanlar, çatışmalar nedeniyle ekonomik olarak beli kırılanlara destek çıkıyor. Yeni fabrikaların kurulmasına ön ayak olarak işsizlere umut kapısı açıyor. İş insanlarına avantajlar sunarak, ürettiklerini alma garantisi onları yüreklendiriyor. Tarihi dokularını göz önüne alarak şehirleri canlandırmayı taahhüt ediyor. Bölgede yeni cazibe merkezleri yaratarak bölge dışındaki yatırımcıları da bölgeye gelmeye teşvik ediyor, vs.

Bunların hepsi doğru adımlar, önemli adımlar. İnsanların az da olsa rahat bir nefes almalarını sağlayacak hiçbir girişim küçümsenmemeli. İş dünyasının temsilcileri ve sivil toplum örgütleri yön gösterici olmalı. Yapılan planlamanın ve verilen sözlerin yerine getirilmesine yardım etmeli. Bunların takipçisi olmalı, uygulamada çıkması muhtemel eksiklerin tamamlanmasına ve yanlışlıkların giderilmesine katkıda bulunmalı.

Rakipsiz tek teşvik: Barış

Ancak birbiriyle irtibatlı iki husus akılda tutulmalı: İlki, böylesi bir program siyasi ve hukuki bir demokratikleşme ile kuşatılmadıkça topal kalır. İktisadi tedbirlerle mahdut bir bakıştan, ne geçmişte ne de şimdi doğru bir resim çıkmaz. Nüfusun mühim bir bölümünü teşkil eden gençlerin duygu dünyalarına dokunmayan, onların hak taleplerini görüp tatmin etmeyen bir perspektiften beklenen elde edilmez.

Ve ikincisi, programın yürümesi, bir güven ortamını gerekli kılar. Çatışmanın hüküm sürdüğü, kimsenin yarına güvenle bakamadığı bir yerde, planlanan ya da arzu edilen yatırımı çekmek de, bölgeyi kalkındırmak da çok güç olur.

Başbakan’ın geldiği gün, Diyarbekir’de bir grup sanayici ve işadamı ile sohbet ediyorduk. Temsil kimliği de olan bir işadamı, bu hali çok açık ifade etti: “Elbette hayat devam ediyor ve elbette yaşamak için çalışmak, çabalamak, karşılaştığımız problemleri çözmek gerek. Ama her gün gençler ölüyor. Her gün bombalarla insanlar parçalanıyor. Artık televizyonlara bakmaktan, gazeteleri okumaktan korkar olduk. Vaziyet bu iken, iş dünyasının ya da sektörümüzün dertlerinden bahsetmekten, yatırımların nasıl gelişeceğinden konuşmaktan utanıyorum. Bize gerekli olan huzur; o olursa biz işimizi geliştirmenin yolunu buluruz zaten!”

Etyen Mahçupyan’ın belirttiği gibi, demokrasi artık ekonomi bir girdi oldu. Bu çerçevede“Güneydoğu için de rakipsiz tek bir teşvik var, o da barış.” Demokrasiyle alakalı sorunları çözmediğiniz takdirde, birtakım köklü olmayan önlemler alabilirsiniz. Geçici bir rahatlama da temin edebilirsiniz. Lakin asıl problem alanını iyileştirmiş olmazsınız.

Kısa sayılmayacak tecrübemiz, en azından bunu, bize öğretmiş olmalıydı.

Hükümetin “PKK’siz çözüm” siyasetini de bir sonraki yazıda tartışacağım.

Serbestiyet, 08.09.2016

Herkesin faydası şiddeti terk etmede

7 Haziran, ana-akım Kürt siyasetini temsil eden HDP için yıldızının parladığı andı. Elde edilen büyük başarı, hem siyasi tabanı genişletmek ve hem de Kürt meselesinin siyasi yoldan çözümü için büyük bir imkâna tekabül ediyordu. Ne var ki yıldızın parlaması uzun sürmedi. İki nedeni vardı bunun: İlki, HDP’nin seçim öncesinde kendisine başarı getiren stratejiyi seçim sonrasını taşımasıydı. Oysa seçimle birlikte yeni bir denge ortaya çıkmıştı; buna göre pozisyon almak gerekirken eski pozisyonda ısrar etmek HDP’yi siyaseten açığa düşürdü.

 

İkincisi ve daha mühimi, PKK’nin şiddete dönüş kararı alması ve çözüm sürecini bitirmesiydi. Sanırım PKK şöyle bir okuma yaptı: “AKP, içeride iktidarı kaybetti. Dışarıda Erdoğan’ın üzeri çizilmiş zaten. Suriye’de de işler hiç de onları istediği gibi gitmiyor. Oysa Suriye’de tarihsel bir fırsat ayaklarımızın önüne gelmiş durumda. AKP ve Erdoğan en zayıf anlarını yaşıyor. Bu gidişle 2015’in sonunu da çıkarmaları görünüyor. Eğer çöküşlerini hızlandırırsak, kazanımlarımızı da azami kılarız.”

Buna bir de seçimlerin sağladığı özgüven eklenince PKK şiddete dönmeyi kendisi için en doğru yol olarak gördü. HDP’nin en yüksek oy oranlarına ulaştığı mahallerde hendekler kazıldı, barikatlar kuruldu ve Türkiye bir şehir savaşı pratiğinden geçti. Lakin Suriye’deki hesap Türkiye’de tutmadı. 7 Haziran’da verilen oylar, savaşa değil barışa, şiddete değil siyaset verilmişti. Türkiye Kürtleri, hem Türkiye’de birlikte yaşama iradesini taşıdıklarından ve hem de siyasi çözüm olanağı ortada dururken savaşmayı kabullenmediklerinde, hendekleri ve barikatları reddettiler, bunların kurulduğu yerlerden çekildiler.

Uzun ve bedeli ağır bir süreç oldu. Şehirler yerle yeksan oldu, insanlar evlerinden-yuvalarından göçmeye mecbur kaldı, çok sayıda genç hayatını yitirdi. Neticede PKK’nin alanı kontrole dayana stratejisi çöktü, PKK kentlerden çıkarıldı, kırsalda da PKK’ye yönelik askeri hareketlilik arttı. HDP şiddete zor verdikçe HDP’nin siyasi ağırlığı azaldı. Kitlesel etkinlikler gerçekleştirmeyen PKK, bombalı eylemlere yöneldi.

15 Temmuz ve sonrası

Bir yıl böyle geçti. 15 Temmuz’da Türkiye bir dönüm noktası yaşadı. Ordu içinde kümelenmiş Gülenistlerin darbe girişimi halkın ve siyasetin karşı duruşuyla püskürtüldü. Bir ilkti bu ve demokrasiyi koruma adına muazzam bir kazanımdı. O gece, ana-akım Kürt siyaseti için yeniden yıldızın parladığı bir an olabilirdi.

Başbakan’ın “Bir kalkışma ile karşı karşıyayız. Buna boyun eğmeyeceğiz, hesabını soracağız”dediği andan kısa bir süre sonra Demirtaş televizyonlara bağlanıp darbe karşı güçlü bir tepki ortaya koyabilirdi. “İktidarla siyasi alanda her şekilde mücadele ederiz. Ama demokrasinin katli anlamına gelen darbeyi ve darbecileri tanımıyoruz. Kendimize karşı yapılmış saydığımız bu darbeyi bertaraf etmek için demokratik mücadeleden geri durmayacağız” mealinde bir konuşma yapabilirdi. Kendi kitlesindeki insiyaki darbe karşıtlığına tercüman olabilir, özgürlük ve demokrasinin bayraktarlığını üstlenebilirdi.

Ama olmadı. Ağır davrandı HDP. Halkın sokağa inmesinden, diğer muhalefet partilerinin açıklamalarından, bazı ordu komutanlarının televizyonlara bağlanıp darbeye karşı olduklarını ilan etmelerinden sonra HDP’den dozu düşük bir basın bildirisi yapmakla yetindi. Durum netleşmeye başlamıştı zaten. Darbeye karşı olmak yine de önemliydi ama halk karşıtlığın geç ve düşük sesliğini es geçmedi, not etti.

Güvenlik açığı

15 Temmuz, Kürt meselesinde yeniden siyasete dönmek için bir fırsat yaratmıştı. PKK, halkın darbeyi kırmak için gösterdiği olağanüstü dayanışmaya saygının bir ifadesi olarak, bütün eylemlerini durdurabilir ve ateşkes ilan edebilirdi. Bunun toplumda pozitif bir akis bulacağı kesindi.

Fakat PKK, tam tersini tercih etti. 15 Temmuz’dan kısa bir müddet öncesinde PKK eylemleri kesmişti. Hatta kimileri bunu ilan edilmemiş bir ateşkes olarak yorumluyordu. Ama 15 Temmuz’dan sonra oluşan güvenlik kırılganlığını da fırsat bilerek birden gaza bastı ve Van, Diyarbakır, Elazığ, Kızıltepe, Midyat ve Cizre’de -sivillerin de hayatını kaybettiği- çok sayıda bomba patlattı. Her ne kadar “Hedefimiz o değildi” dese de Artvin’de CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun konvoyuna saldırı düzenledi.

Bombaların faturası 

Toplumsal fay hatlarını tetiklemeyi, kargaşa ve korkuyu hâkim kılmayı amaçlayan bu eylemlerin PKK’ye çıkarttığı bir fatura oldu. Şiddete karşı tepki sokaklara yansıdı. Bazı illerde meydanlara çıkan halk, bombaları protesto etti. Sivil toplum örgütleri, açık ve net bir tavır koyarak, şiddet eylemlerini kınadı. Farklı mecralardan akan bu şiddet karşıtı dalgayı temellendiren iki neden var:

İlki, insanlar bu bombaların Kürtlerin hak ve hukukuyla ya da Türkiye’nin demokratik standartlarının yükseltilmesiyle herhangi bir alakasının olmadığını gayet iyi biliyorlar. Toplumsal her kesimi şu veya bu ölüde şiddetin olumsuz etkilerine maruz kalsalar da, şiddetten en büyük zararı –her açıdan- hep Kürtler görüyor. İkincisi de, şiddetin Kürt meselesini çözmede –asla kolaylaştırıcı değil- zorlaştırıcı bir işlevinin bulunduğu görüyorlar.

Çıplak gerçek karşılarında. Her geçen gün artan ölüm haberlerinin özgürlüklere ket vuruyor, demokratik kazanımların alanını daraltıyor ve siyaseti boşa çıkarıyor. İnsanlar kendi gündelik hayatlarında bunları acı bir şekilde tecrübe ediyorlar. Sesleri de bundan ötürü daha gür çıkıyor.

Örgüt taassubu

PKK, bu duruştan rahatsız. Nitekim sivil toplum örgütlerinin şiddeti kınayan açıklamalarına tehditkâr bir dille karşılık verdi. PKK bu dilini daha da sivriltebilir, dolayısıyla kendine muhalif seslerin daha kısık çıkmasını sağlayabilir. Lakin bunun kimseye herhangi bir faydası olmaz.

Örgüt taassubu gerçeği görmeyi engeller. Hele bir de dışarıdan coşkulu bir şekilde gaz verenler varsa idrak da körelir. Görmek çabasında olanlar için ise vaziyet ayan beyan ortada: Türkiye’de şiddete dönmek ve giderek şiddet çıtasını yükseltmek, PKK açısından iki sonuç üretiyor: Bir taraftan PKK’nin Türkiye’deki siyasi ve toplumsal tabanını daraltıyor, diğer taraftan da Suriye’deki kazanımlarını tehlikeye atıyor.

Dolayısıyla şiddetle alınabilecek bir yol yok. Şiddeti terk, PKK dâhil, herkesin yararına…

Serbestiyet, 02.09.2016