Ana Sayfa Blog Sayfa 174

İnsanlık ve ahlâkî ilerleme

Dünyanın kötüye gittiğini iddia eden, her meşrepten epeyce insan var. Tersinin doğru olduğunu söylediğimde bin dereden su getirerek itiraz edenlerle karşılaşıyorum. Bu kimseler, tahmin ediyorum ki şimdi söyleyeceğime daha şiddetli itiraz edecektir. Ben yine de dile getireyim: İnsanlık tarihinin en ahlâklı döneminde yaşıyoruz.

Hemen ekleyeyim, bu iddialı tez Skeptic (Şüpheci) dergisinin kurucusu ve Chapman University’de profesör olan Michael Shermer’e ait. Onun kadar rasyonalist ve pozitivist olmamakla beraber, Shermer’in görüşlerinin çoğunu paylaşıyorum. Bu yazıda bu görüşleri serbestiyet.com okuyucuları için özetlemek istiyorum.

Shermer görüşlerini “Science, Reason, and Moral Progress” (Bilim, Akıl ve Ahlâkî İlerleme) başlıklı küçük fakat ufuk açıcı bir yazısında kısaca açıklıyor. Yukarda söylenenden daha da ileri giderek, hem ahlâken çok ilerlediğimizi, hem de son birkaç asırda ahlâkî ilerleyişimizin çoğunun seküler güçlerin eseri olduğunu söylüyor. Akıl ve Aydınlanma Çağı’ndan doğmuş olan bu seküler güçlerin en önemlileri bilim ve akıl. Bu terimler geniş anlamda bir argümanlar dizisiyle akıl yürütmek ve sonra sonuçları ampirik doğrulamayla ispatlamak anlamına geliyor.

Shermer’e göre, moral evrende akış yalnızca adalete doğru değil, aynı zamanda hakikate ve özgürlüğe doğru. Pozitif sonuçlar, genel olarak daha seküler siyasal yönetişim ve siyaset, hukuk ve yargı, ahlâkî akıl yürütme ve etik analiz biçimlerine yönelen toplumların ürünü oldu. Zaman içinde inançlarımızın, ahlâkî değerlerimizin ve hayat tarzımızın bizim olduğu, geleneksel olduğu, yahut bizim dinimiz başkalarının dininden daha iyi veya benim ulusum senin ulusunu yener olduğu için üstün olduğunu ileri sürmek, daha az kabul görür hale geldi. Artık sadece ahlâkî değerlerimizi öne sürmek kabul edilebilir değil; onlar için sebepler göstermemiz gerekir ve bu sebeplerin rasyonel argümanlara ve ampirik kanıtlara dayanması iyi olur. Aksi takdirde ihmal edilmeleri veya reddedilmeleri muhtemeldir.

Tarihsel olarak geriye bakarsak, ahlâkî alanı istikrarlı biçimde, insan cinsinin daha fazlasını (ve hattâ şimdi diğer türleri) ahlâkî toplumun meşru iştirakçileri olarak kapsayacak şekilde genişlettiğimizi görebiliriz. Gelişen insanlık şuuruyla artık sadece çekirdek ailemizin, geniş ailemizin veya mahallemiz halkının refahı ve iyiliğini gözetmekle kalmayız; aynı zamanda bize pek benzemeyen kimselerin refahını ve iyiliğini gözetiriz. Bize benzemeyen insanlarla ticarete girişir, fikir alışverişi yaparız. Onları, eskiden sıklıkla vuku bulanın tersine, dövmeyiz, köleleştirmeyiz, tecavüze maruz bırakmayız, öldürmeyiz.

Ahlâkî gelişme insan toplumlarının hayatını nasıl etkiledi?

Ahlâkî gelişme sayesinde, siyasal yönetişimde teokrasiler ve otokrasiler gerilerken liberal demokrasi yükseldi, yaygınlaştı. Ekonomide daha geniş mülkiyet hakları ve (baskıcı kısıtlamalar olmaksızın) malları ve hizmetleri diğer ekonomik aktörlerle mübadele imkânları doğdu. Hayat, hürriyet, mülkiyet, evlenme, üreme, oy verme, ifade, ibadet, toplanma, protesto, otonomi hak ve özgürlükleri tarihte hiç olmadığı kadar yaygın ve köklü şekilde yerleşti. Refah insanlık tarihinin en yüksek seviyesine ulaştı, pek çok yere yayıldı, fakirlik azaldı. İnsanların sağlık durumları iyileşti ve ortalama ömür uzadı. Savaşlar seyrekleşti, kölelik iyice azaldı, cinsel kölelik ve köle iş gücü kullanımı tamamen sona ermeye yaklaştı. Cinayet sayısı düştü, Orta Çağ’da yılda her yüz bin nüfus başına 100 cinayet işlenirken bugün endüstrileşmiş Batı’da bu sayı 1’den aza düştü. İnsanların şiddetle ölmesi ihtimali tarihteki en düşük seviyesine indi. Tecavüz ve cinsel saldırı birçok yerde yasa dışı ilân edildi ve yasal düzenlemelerin olmadığı yerlerde dahi azalmakta. İşkence ve ölüm cezası dünyanın büyük bölümünde kanun dışı ilân edildi ve böyle yapılmayan yerlerde dahi artık daha az uygulanmakta. Yargısal eşitlik, başka bir deyişle hukukun hâkimiyeti ve âdil yargılanma hakkı, daha çok sayıda insanı kapsamakta.

Kısacası, insanlık olarak tarihin en müreffeh, en özgür ve en ahlâklı dönemini yaşamaktayız. Bunun altını çizmek, dünyanın her yönüyle kötüye gitmekte olduğuna inanmak için birçok sebebin bulunduğunu düşündüğümüz bir dönemde yüreğimize biraz olsun su serpebilir.

Serbestiyet, 21.02.2017

CHP’nin siyasete dönüşü

Demokratik siyasette anayasa mahkemelerine biçilen rol, esas itibarıyla kanun koyucu — yani parlamento — tarafından yapılan yasaların anayasaya aykırı olup olmadığını belirlemektir. Başka bir deyişle, yasama organının yargısal denetime tabi tutulmasıdır.

Anayasa yargısı, dolayısıyla bir anayasa mahkemesi, ilk modern demokrasi olan Amerikan demokrasisinin kurumları ve kuralları belirlendiğinde mevcut değildi. Federal Yüksek Mahkeme (Supreme Court)  bir dâvâdan hareketle kendi kendisine bu görevi verdi ve zamanla bu durum siyasî aktörler (partiler), kanaat önderleri ve hukukçu akademisyenler başta olmak üzere herkes tarafından kabullenildi. Anayasa yargısı böylece ortaya çıktı.

Bir anayasa mahkemesi üzerinden anayasal yargı denetimi zamanla neredeyse tüm demokrasilere yayıldı. Meselâ Almanya’ya II. Dünya Savaşı galibi Batı bloku (daha doğrusu ABD) tarafından âdeta paraşütle indirildi. Özellikle Orta ve Doğu Avrupa’daki komünist rejimlerin, şiddet içermediği için Kadife Devrim adı verilen devrimlerle 1989-1991’de yıkılmasından sonra ortaya çıkan yeni demokrasilerde, mutlaka bir de anayasa mahkemesi kuruldu. İnsan haklarının siyasî otorite tarafından ihlâl edilmesinin acı ve kitlesel örneklerini tecrübe eden bu ülkelerin halklarının anayasa mahkemelerine büyük umut bağlaması tuhaf bir durum değildi.

Çok popüler olmasına ve demokratik yapılanmanın vazgeçilmez parçası sayılmasına rağmen, anayasa yargısının ve anayasa mahkemelerinin hiçbir probleminin olmadığı söylenemez. Anayasa mahkemelerinin demokratik meşruiyeti, yapılandırılması, yargıçların göreve geliş ve gidişi, anayasa mahkemelerini kimin denetleyeceği gibi sorular ve sorunlar var. Çok önemli bir sıkıntı, yargısal aktivizm. Yargısal aktivizmin vuku bulduğu yerde, anayasa mahkemesi yargıçları yasama organının yerine geçerek bir tür yargısal yasama faaliyetine girişebilmekte, yani kanun koyabilmekte.

Türkiye’de Anayasa Mahkemesi 1960 darbesinden sonra kuruldu. Ancak, ana misyonu klasik anlamda insan haklarını siyasî güce (hükümete, devlet bürokrasisine) karşı korumaktan ziyade, seçilen hükümetleri ve parlamentoları devlet adına ve hesabına sınırlamaktı. Bu yüzden bizde Anayasa Mahkemesi, hukuka uygunluk denetimini aşarak yerindelik denetimine girmekten; dolayısıyla bürokratik vesayetin en önemli ve etkili sacayağı olarak işlemekten geri kalmadı. Bu durum ancak son yıllarda değişmeye başladı.

Türkiye’nin 1961’de kurulan ve 1982’de takviye edilen bürokratik vesayet sisteminde AYM siyasî bakımdan genellikle CHP’ye yakın durdu. CHP ideolojisini benimsedi, savundu, ilerletti. Bu CHP’ye bazı faydalar sağladı ama zarar da verdi. CHP’de demokratik siyasete karşı bir soğukluk ve siyasî tembellik yarattı. CHP birçok vakada demokratik siyaset yollarını kullanmak, rakiplerini siyaset yoluyla alt etmeye çalışmak yerine, bürokratik vesayet odağı olarak Anayasa Mahkemesi’ni kendi lehine harekete geçirmeye gayret etti.

16 Nisan’da referandumda oylanacak anayasa değişikliği paketi hakkında da CHP kurmayları bir süredir AYM’ye gitmekten söz etmekteydi. Teorik olarak AYM, anayasa değişikliklerini esastan değil usulden, şekilden görüşebilir. Ancak, şekil üzerinden vereceği bir karar da esasla ilgili sonuçlar yaratabilir. Bu yüzden AYM’nin anayasa değişikliklerinde, kanunlarla meşgul olduğu zamanki gibi atak, istekli  olmaması lâzım. Ne var ki, geçmişte bu sınırın dışına çıkabildiğini gördük. Bu tutum da belki CHP’de umut uyanmasında etkili olmuştur.

CHP kurmayları anayasa değişiklik paketini AYM’ye götürüp götürmeme konusunu müzakere etti. Sonunda bunu yapmamaya karar verdi. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu yaptığı açıklamada AYM’ye gitmeyeceklerini; “halkın divanına ve vicdanına güvendiklerini” söyledi. Bence bu siyaseten çok doğru bir karar.

İlk olarak, AYM’ye gitmek adına konuşulduğu ve siyaset yapıldığı iddia edilen halka güvenmemek anlamına gelirdi. Referandum halk içinde hükümet sistemi konusundaki eğilimleri tespit etmek için çok iyi bir araç. Birkaç hafta sonra göreceğiz. Toplumda yeni sisteme destek eğilimi ağır basmıyorsa konu tamamen kapanacaktır. Varsa, bunun sonuç vermesinin önüne bürokratik mekanizmalarla geçmeye çalışmak zaten yanlıştır. İkincisi, sanırım bu tavır CHP’nin referandumda elini güçlendirecektir. CHP’nin kampanyasına müsbet katkıda bulunacaktır.

CHP’nin AYM’ye gitmeme kararı bir bakıma CHP’nin demokratik siyasete geri dönmesi anlamına gelmekte. Bu yüzden çok yerinde bir karar. Umarım ve dilerim ki CHP başka konularda ve alanlarda da bürokratik vesayetçi alışkanlıklarını ve davranış kalıplarını kırarak demokratik siyasete dönmekten çekinmez.

Serbestiyet, 17.02.2017

686 sayılı KHK

AK Parti iktidarı, 15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL kapsamında çok sayıda KHK çıkardı. 688 sayılı KHK diğerlerinden farklı olarak her kesimden tepki çekti. Yüksek tepkinin sebebi, kamuoyunca tanınan ve FETÖ ile ilişiği olmadığı herkesin malumu olan çok sayıda akademisyenin üniversitelerindeki görevlerinden topluca ihraç edilmiş olmalarıydı. Kanaatimce, KHK’ların kullanımına yönelik birikmiş bir tepki de bu vesileyle açığa çıktı.

686 Sayılı OHAL KHK’sı üzerinden, tepkilere yol açan sorunların neler olduğuna bir göz atalım.

İlk olarak, OHAL KHK’sı için geçerli olan sınırlama ihlal edilmekte. 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, iktidar darbecilerle ve darbenin faili olan FETÖ ile mücadele için OHAL’i talep ve ilan etti. Ne var ki kısa bir süre içinde neredeyse her şey OHAL KHK’ları ile düzenlenir oldu. Rektör seçimleri, Varlık Fonu’na girecek kıymet ve hisseler, öğrenci etüt merkezleri, kamulaştırmaya dair düzenlemeler, seçim yasakları ve bazı bildirilere imza atan akademisyenlerin ihracı gibi, darbe girişimi ile uzaktan yakından ilgisi olmayan her konu OHAL KHK’ları ile düzenlenir oldu.

İktidarın OHAL KHK’larına ilişkin sınırlamaya uymaması üç bakımdan sorun oluşturuyor.

Problemin ilk boyutu bu icraatın Anayasaya aykırı olması. Anayasanın 121. maddesinin 3. Fıkrası, “olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda kanun hükmünde kararnameler çıkarabilir” şeklinde (italikler benim). Bu fıkra ile OHAL KHK’sı, açıkça OHAL’in ilan sebebi ile sınırlandırılıyor. Bu sebeple, söz konusu KHK’lar anayasaya ve hukuka aykırı görünüyor.

KHK’ların darbe dışı alanlarda kullanılmasındaki ikinci boyut, bu yolla Meclisin bypass ediliyor olması. Darbe girişimiyle ilişkili alanlarda hızlı ve sert önlemler almak gerekiyordu. Zaten iktidar bu sebeple OHAL talep ettiğinde, kamuoyunun büyük bir kısmı bu talebi makul gördü ve destekledi.

Ancak düzenleme yapılması gereken her konuyu KHK’ya almak, sadece anayasaya aykırı değil, demokratik usul ve işleyişe de aykırı. OHAL ilânıyla ilgili olmayan diğer konuların olağan yöntemler ile çözülmesi, Mecliste görüşülmesi, tartışılması ve olağan prosedüre uygun şekilde ele alınması gerekir. Böylece, düzenlemeler yapılmadan önce kamuoyu yeterince bilgilenmiş, karşılıklı görüşlerle mesele tartışılmış ve nihayet bir karara varılmış; darbecilerin hedef aldığı Meclis de demokratik şekilde işletilmiş olur.

OHAL KHK’larının darbe girişimi dışında kullanılmasındaki üçüncü boyut, AK Parti’ninkamuoyuna ve seçmene verdiği sözü tutmamış duruma düşmesi. Sözünde durmamış olmak, AK Parti gibi hem toplumun geniş kesimlerince desteklenen, hem de iktidar olan bir partinin marka değerini düşürecek bir durum. Ayrıca, ülkedeki siyasi kültürün olumsuz şekillenmesi, siyasetçilere ve siyasete olan güvenin eskiden olduğu gibi tekrar zayıflaması türünden, hepimizi ilgilendiren sonuçları da olacak.

686 Sayılı OHAL KHK’sı ile ilgili ikinci sorun, (adil) yargılanma hakkının ihlâl edilmesi. Bırakın adil yargılanmayı; herhangi bir şekilde yargılanma hakkı tanınmadan, insanlar terör örgütüne destek olmak veya terör/terör örgütü propagandası yapmak gibi suçlamalar üzerinden, sırf idari kararlarla işten atılıyor, görevlerinden ihraç ediliyor.

Söz konusu suçları bir bildiriye imza atmak yoluyla işledikleri, idare tarafından kabul edilmiş ve bu “kanıt” doğrultusunda işlem yapılmış görünüyor. İnsanların suçluluğu mahkeme tarafından kesinleşmeden işlem yapılması, idarenin kendini adeta ilk ve son yetkili mahkeme yerine koyarak böyle bir karar vermesi, hem adalete hem hukuka aykırıdır. Eğer bir suç şüphesi görülüyorsa, öyle bir suç bulunup bulunmadığına mahkemelerin karar vermesini beklemek gerekirdi.

686 sayılı OHAL KHK’sı ile ilgili üçüncü temel sorun, düşünce ve ifade hürriyeti ile ilişkili. Söz konusu bildiri yanlı olduğu, hakkaniyet gözetmediği, ortaya çıkan şiddette PKK’nın rolü ve eylemlerini görmezden geldiği, ahlâken sorunlu olduğu veya sağlam olmayan bir analize dayandığı gibi çeşitli açılardan (ve haklı olarak) eleştirilebilir.

Bildiri hakkında “PKK şiddetini görmeden devleti şiddet kullanmakla eleştirmek veya suçlamak” şeklinde bir değerlendirme yerinde olur. Lakin böyle bir değerlendirmeyi terör propagandasına uzatmak için hayli zorlamak gerekir. Bildiride açık ve doğrudan bir terör övgüsü veya terör örgütü övgüsü bulmak pek mümkün değil. Ancak dolaylı yoldan, ima yoluyla veya bir alt-metin okumasıyla, böyle bir “övgü” çıkarsanabilir.

Kaldı ki 686 sayılı KHK ile ihraç edilenler arasında, sadece “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atanlar değil; bu bildiriye imza atan akademisyenler hakkında idari ve cezai soruşturma açılmasını protesto eden ve eylemin ifade hürriyeti kapsamında görülmesi gerektiğini belirten ikinci bir bildiriye imza atanlar da bulunmakta.

Böylece ilk bildiriye imza atanların terör örgütü propagandası yapmakla suçlandığını kabul edersek, ikinci bildiriye imza atanların tam olarak neyle suçlandıkları dahi belli değil. İlk bildirideki “suç kanıtı” tavşanın suyu ise, ikinci bildiriye imza atmak adeta tavşanın suyunun suyuna dönüşmüş oluyor.

Unutulmaması gerekir ki  ifade hürriyeti, öncelikle iktidarın hoşuna gitmeyen, iktidarı eleştiren, suçlayan, huzursuz eden veya öfkeye düşüren tartışmalı fikir ve görüşler için gereklidir. Can sıkmayan, hemfikir olunan, hoşa giden veya etki yaratmayan eleştirilerin zaten ifade hürriyeti korumasına ihtiyacı olmaz.

İfade hürriyetini savunan bir metnin suç olarak görülmesi, durumu iyice dramatik hale getiriyor. Bütün bu işlerdeki ironi ise, ifade hürriyetinin korunması ve genişletilmesi konusunda AK Parti’nin bir zamanlar statükoyu karşısına alma pahasına pek çok önemli ve ileri adım atmış olması.

686 sayılı KHK’daki dördüncü temel sorun, Kürt meselesinde önceden izlediği politikayı tamamen değiştiren iktidar partisinin, akademisyenler, gazeteciler ve yazarlardan da yeni politikaya uygun pozisyon almasını talep ediyor veya onları buna zorluyor izlenimi yaratmış olmasıdır. Demokratik bir rejimde bu olağan ve makul bir beklenti değil.

Birkaç yıl önce, henüz iktidarın politika değişikliğine gitmediği bir sırada, Kürt meselesinde sergilenen belirli bir esneklik ve özgürlük vardı. Bu esneklik ve özgürlük ansızın ortadan kaldırıldı. Önceden suç olarak görülmeyen fikirler, ifadeler veya eylemler birden bire suç olarak tanımlanır oldu. İktidarın yeni politikası çerçevesinde suçlananlar, haklı olarak, Kürt meselesiyle ilgili çok daha “radikal” fikir, ifade veya eylemlerin Çözüm Süreci döneminde AK Partililer ve/ya AK Partiyi destekleyen pek çok aydın ve gazeteci tarafından dillendirildiğini söylüyorlar. Bir ülkede neyin suç olup neyin suç olmadığı, iktidar partisinin izlediği politikaya bağlı olarak değişmemeli.

Örneğin geçenlerde Hasan Cemal, Fehman Hüseyin’le yaptığı röportajdan alıntıları yazısında kullandığı için terör propagandasından hapse mahkum edildi. Oysa daha yakın bir geçmişte bu tür yazılara ceza verilmiyordu. Çözüm Süreci devam ediyor olsaydı, muhtemelen buna da verilmezdi.

686 sayılı OHAK KHK’sı ile ilgili bahsedilmesi gereken son problem, akademideki muhaliflere yönelik siyasi bir tasfiye görüntüsü vermesi. İlk bildiri imzacılarına baktığımızda, genel olarak  sol veya sol-Kemalist olarak tanımlanabilecek muhalif kesimleri görüyoruz. Dolayısıyla işine son verilenlerin büyük bir kısmı iktidar partisinin ideolojik karşıtlarından oluşuyor.

Her ne kadar akademide ideolojik temelli bir tasfiye yapılıyor kanaati kamuoyunda oluşmuş olsa da, ikinci bildiri imzacıları arasında İslamcı ve muhafazakâr gelenekten gelen kimseler de bulunuyor. Dolayısıyla eğer bir siyasi tasfiye endişesi varsa, bu, ideolojik temelli olmaktan ziyade, muhalif olan herkese yönelik bir karaktere bürünüyor.

Demokratik bir rejimde, insanlar iktidar politikaları ile uyumlu pozisyon almıyorlar, iktidarın politika ve icraatlarına muhalefet ediyorlar ve iktidarın rızası ve onayı aksine bildiriler yayınlıyorlar diye cezalandırılamaz.

*          *          *

İşte, yazı boyunca sıralamaya ve açıklamaya çalıştığım bu tür sorunlu alanlar sebebiyle, 686 sayılı OHAL KHK’sı diğerlerinden farklı olarak kamuoyunda yoğun ve sert bir tepkiye yol açtı.

Tepkiler karşısında iktidar cephesinden “bazı hataların olmuş olabileceği… bunların düzeltileceği… listenin YÖK’e geri gönderileceği” gibi değerlendirmeler geldi. Umarım 686 sayılı KHK vesilesiyle, geçici ve kişi bazlı, idari takdir kabilinden “düzeltimler” yerine, demokrasi, hukuk ve ilkeler referanslı bir hamle yapılabilir.

Serbestiyet, 19.02.2017

Farkında olmadan KİT’leşiyor muyuz?

Özal, Türkiye’nin ve Türk insanının ufkunu pek çok alanda açarken özelleştirme çabaları ile de öne çıkmıştı. Özal’ın özelleştirme girişimleri o günlerde adını işçi düşmanına çıkarırken güya işçi dostu geçinen hükümetlerin popülizmi SSK’yı batma noktasına getirmiş ve daha sonraları emeklilik yaşının 65’e yükselmesine sebep olmuştu. Yarattıkları büyük çöküntü ve krizlerin etkisi ile sonraki yıllarda özelleştirmeler hem kaçınılmaz hale gelmiş hem de özelleştirmelerden beklenen gelir elde edilememişti.

Özal’ın yapmak isteyip de yapamadığı pek çok özelleştirme Ak Parti’ye kısmet oldu ve zamanla halkın sırtında büyük bir kambur gibi duran KİT’ler tasfiye edildi. Ak Parti, Derviş’in ekonomi programını ve AB rüzgârını da arkasına alarak özelleştirmeleri tamamladı. Ancak bugün gelinen noktada Türkiye’nin istihdam alanlarına bakıldığında hizmet ve turizm dışındaki diğer sektörlerde beklenen başarı bir türlü gerçekleştirilemedi. Hala Türkiye’nin önünü açacak, artı değer üreten ve üretebilecek sektörlerde yokuz, yeni istihdam alanları da yaratamıyoruz.

Özal, özelleştirme ile devleti küçülterek daha etkin hale getirmeyi hedeflerken, özelleştirmelere rağmen devlet bugün yine ekonomideki en büyük aktör ve piyasanın en büyük işvereni. Son yıllarda da her türlü önleme rağmen özel sektör istihdam yaratma sıkıntısı çektikçe Ak Parti biraz da popülist bir şekilde devlette istihdam yaratarak ekonomideki sorunları kısmen ötelemeyi seçiyor. Devlet Personel Başkanlığı’nın -kendi ifadeleri ile- kesin olmayan sayılarına göre bugün kamu ile ilişkili işlerde çalışan toplam personel sayısı üç milyon üç yüz doksan bin civarında (3390738). Rakamın sürekli artma eğiliminde olması uzun vadede halkın sırtına yüklenecek vergi kalemlerinin şişmesi anlamına geleceğini de unutmamalı. Bugün bile bütçe planlamalarının en önemli kalemini kamu çalışanlarının maaşları oluşturuyor.

***

Son yaşanan krizde de özel sektörü rahatlatacak tedbir olarak tüketimi artıracak önlemler düşünülürken, yine basında “müjde” başlıkları ile çeşitli bakanlıkların binlerce yeni memur alımı gerçekleştireceği yazılıp çiziliyor.

Bizi yönetenler belki farkında değil ama bu şekilde gençlerimizin hayallerini ve hedeflerini küçültüyoruz. Çok iyi yetişmiş gençlerimiz de dahil hemen her yaştan ve eğitim düzeyinden genç, yetenek ve becerileri ile özel sektörde bir kariyer planı yapmak yerine kısa yoldan devlet kadrolarında yer bulma çabası içinde KPSS sınavlarına hazırlanıyor.

İşin kötüsü bu sınavlara hazırlanan binlerce gencimiz bu süreçte bir meslek edinmek ve bir alanda uzmanlaşmak yerine gelip geçici işlerde ömür tüketiyor. Hâlbuki İŞKUR bu konuda çok büyük çaba sarf etmekte ve gençlere kısa sürede asgari ücretin çok daha üstünde maaşlar kazanabilecekleri birer meslek sahibi olma imkanı sunmasına rağmen bu konuda yeterli talep oluşturamıyor. Daha önceki bir yazımda da belirttiğim gibi bu ve benzeri nedenlerle çalışan iş gücümüzün büyük bir kısmı asgari ücrete talim etmek zorunda kalıyor.

***

Eğitimde müfredat tartışmaları yaptığımız bu günlerde gençlerimizi çağın mesleki ve teknik ihtiyaçlarına göre nasıl hazırlayacağımızı ve mesleksizlik sorununu hangi yollarla en kısa sürede çözebileceğimizi de çok acil olarak düşünmemiz ve harekete geçmemiz gerekiyor.

Son yıllarda devlet, istihdamı artırabilmek için sergilediği tüm çabaya rağmen hala en büyük işveren durumunda ve durum böyleyken büyük devlet olamayacağımız çok açık. Bu nedenle sağlıktan eğitime her alanda özel sektörün önünü açmak ve maliyetleri düşürmek adına verilen teşvik ile getirilen aflarda nerede yanlışlık yaptığımızı doğru tahlil etmemiz gerekiyor.

Sürekli olarak büyük hedeflerden bahsederken ve 2023’te daha büyük bir Türkiye hayali kurarken yeni bir ekonomi politiğine ihtiyaç duyduğumuz aşikâr…

Karar, 22.02.2017

Üslup meselesi ve adalet

Başkanlık tartışmalarının uçlarda sürdürülmesinin yanlışlığına geçen hafta değinmiştim. Siyasilerin kutuplaştırıcı tavırları ile ülkeye faydadan çok zarar verdiklerini görmeleri ve biraz daha basiretli olmaları gerekiyor. “Evet” ya da “Hayır” derken kullandığımız argümanlar, sadece felaket tellallığı üzerinden safları sıklaştırmak için değil, biraz da karşı olanları ikna ve yumuşatma amacına matuf olmalı.

“Evet” derken; anayasa değişikliği teklifi ve başkanlık sisteminin asıl sahibi olarak Ak Parti, “Evet” çıktığında nasıl bir Türkiye’ye doğru gideceğimize dair sadece taraflarını değil, diğer kesimlerin de en azından bir kısmını ikna edebilecek argümanlar ve somut deliller ortaya koymalı. ‘Hayır’cılardan da benzerini beklemek hakkımız.

Mesela, Ak Parti geçmiş yıllarda sorunlarının çözümü için adım atıp çözemediği, çözme niyetini gösterse de birtakım sebeplerle çözüm aşamasında ikircilikler yaşadığı Alevilerin talepleri noktasında başkanlık sisteminin nasıl bir kolaylık sağlayacağını açıklasa, iyi olmaz mı?

Benzer bir durum Kürt meselesi ve terör meselesinin çözümünde de geçerli.

Ve benim için çok daha önemli olan, bir türlü çağımızın gelişmiş ülkelerindeki seviyeye gelemeyen demokrasi ve özgürlük seviyemize, temel hak ve özgürlüklerin önündeki engellerin kaldırılmasına ve hukuki altyapımızdaki çarpıklıkların çözümüne başkanlık sisteminin ne gibi katkılarda bulunabileceği ve neleri kolaylaştıracağı anlatılsa…

***

Başkanlık sistemi parlamenter sistemde yapılamayan nelerin yapılmasını kolaylaştıracak? Şüphesiz bunların öğrenilmesinde büyük fayda var.

Başkanlık sistemi günlerdir tartışılıyor ve “Evet” kanadından sürekli koalisyonlar bitecek, istikrar gelecek, sistem hızlı işleyecek ve kararlar da hızlı alınacak deniyor. Ancak başkanlık sistemi belki hükümet buhranlarını ortadan kaldıracak ama kararların hızlı alınması sorunların çözümü için yeterli değil ki, bunun gibi pek çok sorunumuz var.

Hele hele yaşadığımız 15 Temmuz darbe girişimi ve arkasından geldiğimiz nokta ortadayken. Cumhurbaşkanımızın dediği gibi, darbe ile mücadele ediyoruz diyenlerin pek çok yerde kuru ile yaşı birbirine karıştırdığı, haklı bir davanın meşruiyeti bilerek-bilmeyerek birilerince zayıflatıldığı ve bu arkadan vurmalara dur denilemediği bir ortamda insanları yeni sistemin daha iyi olduğuna nasıl ikna edeceğiz?

İlk günlerin aciliyeti ve meselenin ehemmiyeti gereği hepimizin desteklediği, yapılabilecek hataları bir nebze normal karşıladığımız günlerden artık herkesin, üstelik Ak Partililerin bile endişe duydukları bir noktaya gelinmişse bir durup düşünmek gerekiyor.

***

Darbenin korkusu daha atlatılmamışken insanlar başka korkulara teslim edilmemeli. Her Kanun Hükmünde Kararname (KHK) açıklandığında kamu çalışanları büyük bir endişe ile “Acaba benim de adım var mı?” diyerek interneti arşınlıyor ve insanlar tanıdıklarını FETÖ’cü olup olmamasından bağımsız sorguluyor; eş dost birbirini “aman Facebook’da, Twitter’da bir şeyler paylaşma, yorum yapma” diye uyarıyorsa… başkanlık sisteminin bizi daha huzurlu bir yere doğru götüreceğine partizanlar dışında kimi ikna edebiliriz ki?

Ak Parti kurmaylarının bir kısmının son KHK’nın toplum vicdanında nasıl bir yara açtığını farketmelerine rağmen bizim gibi ah vah etmeye hakları olmamalı. Tüm kamuoyu üniversitelerdeki ihraçlara dikkat kesilirken kamuda çalışan muhalif sendika mensuplarına karşı yürütülen ve soruşturmadan ziyade tasfiyeyi andıran ihraçlara da dikkat kesilmesi gerekmez mi? Çünkü adalet hepimiz için gerekli ve insanların ekmek ve aşları ile oynanırken bir değil iki, üç kez düşünmek gerekiyor. Muhalif olma ile suç işleme arasındaki çizgiyi net çizmemiz gerekli. Eğer bu çizgiyi belirsizleştirirsek, bu belirsizliği yarın birileri de bizim için kullanabilir. O zaman da bugün pek çok insan nasıl dert yanacak ve yardım edecek kapı aramak zorunda kalıyorsa biz de aynı akıbete uğrayabiliriz…

Karar, 15.02.2017

Artıları ve eksileri ile

Anayasa değişikliğinin bizlere ne getirip ne götüreceğini sloganlara kapılmadan konuşmalıyız; değişikliklere ‘evet’ ya da ‘hayır’ demek bizleri ne vatansever yapar ne de hain. İlla ki hainlik arayacaksak o da değişikliklerin artı ve eksilerini tartışmak yerine toplumu bölerek, ötekileştirerek, korkuları deşerek konuyu çıkmaz sokağa mahkûm etmektir.

Türkiye için başkanlık sisteminin parlamenter sisteme göre daha uygun olduğunu düşünmekle beraber getirilmek istenen sistemin bazı noktalarda beni çok da ikna etmediğini belirterek bazı artı ve eksilerine dikkat çekmek istiyorum.

***

Başkanın tarafsızlığı tartışmaları oldukça gereksiz, çünkü düne kadar bu ülkede hiçbir cumhurbaşkanı tam anlamıyla tarafsız olmadı ki bundan sonra olsun. Darbeci general cumhurbaşkanları nasıl taraflı olmuş ve ordu partisini desteklemiş ise sivil cumhurbaşkanları da kendi siyasi partilerine yakın diğerlerine mesafeli durmuştur. Tarafsız olmalarından çok ülkeyi nasıl idare edecekleri önemli…

Yeni sisteme gelirsek; sistemin en büyük artısı siyasette büyük koalisyonlar dönemini başlatacak olması. Ak Parti de dâhil hiçbir partinin bugünden yarına tek başına yüzde 51’e ulaşması kolay olmadığı için partilerin seçimler öncesi işbirliğine gitmeleri kaçınılmaz olacak. Bu da partileri siyaseten daha uzlaşmacı ve yapıcı bir noktaya çekecek, çünkü bir sonraki seçimde şanslarını artırabilmek veya büyük koalisyonun bir parçası olmak için buna mecbur olacaklar.

Muhafazakâr kibir ve müzmin muhaliflik haleti ruhiyesi ile bakanlarımızın da bugün pek göremediği bir ihtimal kendisine böylece şans bulacak: CHP’li hatta HDP’li bir aday da başkan olabilecek.

Bu sistemde bir adayın başkanlığı için yüzde 51 gerekirken partisi daha az oy alabilir hatta Meclis’te yasama çoğunluğunu elde etmesine bile gerek yok.

***

Başkana o kadar geniş bir yetki alanı verilmiş ki yürütme ile ilgili atamalarının hiçbirisinde Meclis onayına ve dolayısıyla da desteğine ihtiyacı yok. ‘Mevcut yetkiler bana yeter’ diyen bir başkan Meclis’siz ülkeyi beş yıl yönetebilir. Bu durum bürokratik vesayeti belki kıracaktır ama tepe nokta ve kadroların daha doğrusu başkanın icraatlarının denetlenmesinde ciddi bir sıkıntı doğuracak. Sistemin belki de en çok tartışılması gereken noktası bu. Meclis’in, başkanı ve uygulamalarını denetleme olanağı daha fazla olmalıydı. Var gibi görünenler ise çok zayıf.

Bu nedenle ‘evet’ derken bu yetkileri kullanacak CHP, MHP ya da HDP’li bir başkanın aynı şekilde kullanmasına rıza gösterip gösteremeyeceğimizi de düşünmemiz gerekiyor.

***

Çok zor olmakla birlikte, başkan kanunla belirlenmiş alanlarda kararname çıkaramayacağı için Meclis -koşullar oluşursa- başkanı kısıtlayan kanunlar çıkararak başkanı bypass etme yoluna gidebilir. Yasama organınca bypass edilen bir başkan bu durumu ya sineye çekecek ya da seçime gidecektir.

***

Teklifte başkanlık süresiyle ilgili kaçak kat çıkılması da hoş olmamış. Anlaşılan o ki güçlü bir lider için başkanlık dönemi üç dönem olabilecek. Güçlü bir başkan, seçileceğine kanaat ederse –insani bir zaafla- üçüncü dönemi mutlaka isteyecektir. Mevcut sistemde güçlü liderler için başbakanlık ve genel başkanlık zaten süresizdi.

Yeni sistem, en azından merkez partilerin lider kadrolarında 10-15 yıllık süreçlerde değişimi kaçınılmaz kılacaktır. Bu durum belki de partilerimizin ideolojik omurgasızlığını tırpanlayarak ideoloji partilerine dönüşmelerine de zemin hazırlayacak ve bizleri de x konusunda acaba partiler ne diyecek soru işaretinden kurtaracaktır. Siyasi partiler ve liderleri keyfi biçimde siyasi pozisyon belirleme rahatlığını kaybetmiş olacaklar ki bu da vatandaş için bir artı olacaktır.

‘Evet’ ya da ‘hayır’, sonuç ne çıkarsa çıksın, tüm sorunlarımız çözülecekmiş gibi davranmak ya da karalar bağlamak için bir sebep yok. Yeter ki akıllı ve sağlıklı düşünelim, kazanan Türkiye olsun.

Karar, 01.02.2017

Amerika’dan dersler

ABD’yi daha çok II. Dünya Savaşı’ndan sonraki rolü ile tanıyor ve Amerikan tarihinin geçirdiği evreleri fazla bilmiyoruz. Hollywood aracılığı ile bazı kesitler bilsek de bunlar zihnimizde bir bütün arz etmediği için yeterli değil. Şahsen okullarımızda Amerikan tarihinin okutulması gerektiğini düşünüyorum, çünkü ABD tarihinden öğrenilecek çok şey var.

ABD, tüm Avrupa ve hatta diğer kültürlerin de harman olduğu, aydınlanma ve akıl çağının düşünsel birikiminin gelişip serpildiği, değer bulduğu ve en olgun haliyle karşımıza çıktığı bir yer. Kibirle karışık Amerika’nın kaç yıllık devlet olduğunu sorarken bu birikimi görmezden geliyor ve Amerika’yı kuranların kimler olduğu ve nasıl bir Amerika inşa ettiklerini anlamaya çalışmıyoruz.

***

Sömürgeciliğe karşı yapılan ve başarıya ulaşan bu ilk bağımsızlık hareketinin kendi içinde açmazları da vardı ve buradaki bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi başlangıçta daha çok “beyazderili” insanlar içindi. Öyle ki; Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, “Bütün insanlar eşit doğarlar. Tanrı hepsine yaşama, özgürlük ve mutluluk isteği gibi bazı devredilmez haklar vermiştir” derken bu haklar siyahlar, Kızılderililer ve kadınları kapsamıyordu. Ya bugün?

Trump üzerinden yapılan tartışmalara baktığımızda tartışılanın Trump’dan ziyade Amerikan’ın kurucu değerlerinin olduğu hemen fark edilmekte. Amerika ile ilgimiz Hollywood ile sınırlı olduğu için de bu konuyu çok fazla anlamıyoruz. Bizde devlete verilen rol ile ABD’de verilen rol kâğıt üzerinde aynı gibi gözükse de derin bir felsefi ayrılık içinde.

Amerika’da devlete itaat ile devletin görevleri (bireylerin mutluluğunu gerçekleştirme vb.) arasında karşılıklı bir dengenin kurulmaya çalışıldığını görürsünüz. Merak edenler için Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin bireysel silahlanmayı sınırlandırma isteklerine karşı çıkış gerekçelerinin okunması faydalı olacaktır.

Devlet felsefesindeki bu farklılığı bugünlerde Trump’ın imzaladığı kararnamelere farklı mecralardan gelen tepkiler bize fazlasıyla gösteriyor ve bütün bu olup bitenler bize yabancı ve hayal bile edilemeyecek cinsten. Bizde de hükümetler ve liderler eleştirilir ama Amerika’da olan bambaşka bir şey.
Bu itirazlar yetkisiz kimselerden gelmiyor, tam tersi Amerikan sistemi içinde gücü kullanan bizzat devlet organları içinden geliyor ve bunu yaparken de başkana Amerika’nın kurucu felsefesi ısrarla hatırlatılıyor. Uluslararası sistemin en güçlü adamının aldığı anti-demokratik ve anti-özgürlükçü kararlara karşı daha ilk günden Amerikan eyaletleri ve yetkili mevkiler tarafından itirazlar yükselirken, bir federal yargıç öne çıkarak önemli bir kararnameyi geçersiz kılabiliyor.

***

Bugünlerde başkanlık tartışmaları vesilesiyle tartıştığımız güçler ayrılığı ilkesinin gerçekte ne anlama geldiğini Amerika adeta gözümüze sokarak öğretiyor. Yürütme gücüne sahip olmak demek her şeyi yapabilmek anlamına gelmiyor, bu nedenle de yasama ve yargı organları temel birtakım değerleri koruma adına refleks gösterebiliyor.

***

Daha da önemlisi bu tavır o denli köklü ki Amerikan Anayasası’nın vaaz ettiği pek çok ilke bundan iki yüzyıl önce kimsenin havsalasının alamayacağı kadar geniş bir şekilde yorumlanarak, özgürlük alanı genişletilebilmiş. Bizim yüksek mahkemelerimizin bu yönde aldığı karar sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Ve üzülerek söyleyelim ki bizde alınan hemen tüm önemli kararlar çoğunlukla günün siyasi havasını takip eder.

Bizim hâkimlerimiz kritik eşiklerde Fatih’e el kesme cezası veren Kadı Sarı Hızır Efendi gibi olmak yerine genelde Yassıada hâkimleri gibi olmayı tercih etmektedir. Aydınlarımız da dahil hepimiz çoğu kez Fuat Köprülü’ye neden Zeki Velidi Toğan kadar cesur olamadığı sorulduğunda verdiği “Ne yapayım, benim evim sırtımda değil ki” cevabındaki psikoloji ile hareket ediyoruz. Bizdeki sorun biraz da burada.

Karar, 08.02.2017

Referandumda neyi oylayacağız?

Referandumlarda, işin doğası gereği, biz seçmenlerin “evet” veya “hayır” demesi beklenir. Bu yüzden referandumların tek konu ve tek alternatif üzerinden yapıldığı kabul edilir. Nisan ayında referanduma sunulacak anayasa değişikliği teklifinde de durum böyle görünüyor. Ancak, daha fazlası var.

Oylamaya sunulacak olan, cumhurbaşkanlığı sistemi adı verilen bir hükümet sistemi. Pakette başka şeyler varsa da en önemli unsur bu. Tartışmaların da bu yüzden daha ziyade hükümet sistemi etrafında dönmesi gerekiyor. Ama, başka bir yazıda ele almak istediğim üzere, pek böyle olmuyor.

Daha önce de yazdım. Türkiye parlamenter bir hükümet sistemi olduğu iddia edilen, ama aslında kendine mahsus, yani “Türk tipi” denebilecek bir hükümet sistemine sahipti. Bürokratik vesayet odaklarınca tesis edilen bu sistemde, yürütme demokratik hükümeti bürokratik devlet iktidarı lehine sınırlayacak şekilde ikiye ayrılmış ve yürütmenin cumhurbaşkanlığı dalı bürokratik vesayet odaklarına tahsis edilmişti. Merhum Özal ile bu sistem aksamaya başladı ama yıkılmadı. Daha sonra Demirel ve Sezer dönemlerinde sistem restore edildi. 2007’deki cumhurbaşkanı seçimi krizinde, anayasada cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi yolunda değişiklik yapıldı. Bu, cari sistemin ölüm döşeğine yatması anlamına geliyordu. Sistem Ağustos 2014’te ilk defa cumhurbaşkanının halk tarafından demokratik seçimle iş başına getirilmesiyle fiilen öldü.

Toparlarsak, Türkiye 1961’den beri klasik anlamda bir parlamenter sisteme sahip değildi. Ağustos 2014’ten beri ise hiçbir hükümet sistemimiz yok. Bunun sebebi sadece cumhurbaşkanı seçme yönteminin değiştirilmesi ve Erdoğan’ın sistemi zorlaması değil. Pek çok olayın, kişinin ve çevrenin bu hale gelmemizde katkısı var.

Bu yüzden referandumda iki alternatif hükümet sistemi arasında tercih yapmayacağız. Tercihimiz hükümet sistemsizliği ile cumhurbaşkanlığı sistemi arasında olacak. Bu sistemsizlik, Türkiye’ye çok zarar verme potansiyeline sahip. Şu anda problem olmaması kimseyi yanıltmasın. Siyasetin doğası gereği iki başlı yürütme sorun doğurur. Tayyip Erdoğan ve Binali Yıldırım eski arkadaş olduklarından ve Yıldırım Erdoğan’ın liderliğini kabul ettiğinden, sorun yok.  Ama bu, hiçbir zaman sorun doğmayacağını garanti etmez. Aynı partiden gelen cumhurbaşkanı ve başbakan arasında bile yine siyasetin doğası gereği sorunlar doğabilir. Hattâ böyle olması kaçınılmazdır. Bunun örneğine yakın geçmişte şahit olduk: Erdoğan ile Davutoğlu arasındaki gerilim. Bu tür sorunlar sistemi kilitler. Bu yüzden Türkiye’nin en kısa zamanda bir hükümet sitemi tercihi yapması elzem.

Tekrar ifade etmek isterim ki ben başkanlık sistemini veya parlamenter sistemi kategorik olarak savunmuyorum. Her ikisi de meşru ve demokratik. Mühim olan, Türkiye’nin kurallara bağlı ve işler bir hükümet sisteminin olması. Şu andaki siyasî realite cumhurbaşkanlığı sistemine bir parlamenter sistemden daha yakın olduğumuzu gösteriyor. Sevelim sevmeyelim durum bu. Bu yüzden, bir alternatif ortaya koymadan yeni sistem önerisine karşı çıkmak, parlamenter sistemi savunmaktan ziyade herhangi bir hükümet sistemini savunmamak, daha doğrusu hükümet sistemsizliğini savunmak, siyasî sistemde vahim krizlere yol açabilecek bir kapıyı açık bırakmak anlamına geliyor. Nitekim Bahçeli bunu gördü ve içinde bulunduğumuz süreci başlatan hamleyi AK Parti değil MHP yaptı.

O zaman soru şu: Büyük problemler yaratmaya teşne bir hükümet sistemsizliği mi, yoksa kâğıt üzerinde eksikleri ve kusurları olsa ve pratikte şimdiden öngörülemeyecek problemler yaratma ihtimali bulunsa bile, tanımı yapılmış, kuralları ve kurumları belli bir hükümet sistemi mi iyidir?

Ben ikincisinin daha iyi olduğu kanaatindeyim.