Ana Sayfa Blog Sayfa 173

Kamu Personeli Reformu: Kaş yapayım derken göz çıkarma riski!

Bakan Müezzinoğlu, “Memurluk tapulu mal olmayacak” diyerek referandumdan sonra Kamu Personel Reformu’nu(KPR) yaşama geçireceklerini ifade etmiş.

KPR’nın gündemde olması yeni olmamak ile beraber arkasındaki gerekçeleri analiz etmek önemli. Arkasındaki gerekçeleri, mealen, memurun kendisini geliştirmesinin yolunun açılması, liyakatinin, performansının değerlendirilebilmesi, Kamuda nitelikli hizmetin alınabilmesi, Kamuda bütüncül bir düzenleme yapılması ve aynı zamanda taşeron meselesine de çözüm üretilmesi olarak açıklanmaktadır. 2016 Ekim’inde yapılan ilgili çalıştaya göre KPR’nin ilgileneceği alanlar: Kamu Personel Statüleri; Kamu Personel Alım Sistemi ile Personel Dağılımında Denge; Kamu Personel Ücret Sistemi; Kamu Personelinin Değerlendirilmesi, Ödüllendirilmesi ve Cezalandırılması, Verimliliği; Esnek Çalışma; Kamu Personelinin Yetiştirilmesi; Kamuda Terfi Sistemi; Unvan Değişikliği ve Üst Düzey Görevlere Atanma ve Sosyal Nitelikli Atamalar

Reformlar bir bütün olarak özellikle 80’lerden beri Türkiye’nin gündemindedir. Bu reformlar genel itibarı ile “hazır reçeteler” olarak alınmakta ve mevzuat ona göre düzenlenmektedir. 80’ler olması bir tesadüf değildir; Türkiye’nin de içinden geçtiği dünyadaki bazı dönüşümler 70’lerde ivme kazandı. Türkiye’nin hem üyesi olduğu ve olmaya çalıştığı kuruluşlar hem de parçası olduğu “Batı”daki dönüşümlerden etkilenmesi ya da ona uyum sağlamaya çalışması doğaldı/r. Gelişmiş ülkelerin buna nasıl ulaştığını anlamak ona uyumlu reformlar yapmak anlamlıdır. Ancak bu uyum süreci reform süreçlerinin arkasındaki motivasyon ve gerekçeler anlaşılmadan veya bir bütünün parçasındaki diğer parçalara dokunmadan yapıldığında doğal olarak kendisinden beklenen fayda elde edilemeyecektir; nitekim edilemiyor. Aynı zamanda “çarpık” ve başka problemlere de sebep olacaktır. Çünkü bu reform süreçleri başka dönüşümlerin sonuçlarıdır. O dönüşümler ile birlikte bir anlam bulmaktadır. İlgili dönüşümler ise “kamu yararı” gibi argümanlar ile devletlerin planlayıcı, düzenleyici ve doğrudan üretici fonksiyonlarına eleştirilerin yükseldiği, “devletin küçültülmesi” diye özetlenebilecek alternatif yaklaşımların gelişmesini içermektedir. Bu yaklaşıma göre her biri tek başına bir karmaşa olan bireylerden oluşan toplumsal ilişkiler karmaşık, kompleks bir yapıya sahiptir. Böyle bir yapının yönetimini verimlilik, etkinlik adına merkezde toplanmış bir takım kurul ve kurumlara havale etmek yanlıştır. Verimsizdir; çünkü her kurul ancak kendisince en “iyi” kararlar alır.

Kamu tercih okulu ve işlem maliyeti gibi yaklaşımlardan beslenen yeni kamu işletmeciliği yaklaşımı olarak adlandırılan “yeni” bir yaklaşım ile kamu kurumları eleştirilmektedir. Bu yaklaşıma göre kamu kurumlarındaki verimsizlik ve hantallığın giderilebilmesi için bürokrasinin küçültülmesi gerekir, merkezde toplanan yetkilerin yerelleştirilmesi ve yerelde de merkezileşmemesi gerekir, şeffaf ve hesap verebilir, katılımcı bir anlayışta olması ve bu mekanizmaların işletilebiliyor olması gerekir. Özel şirketlerdeki gibi kamu kuruluşları da “müşteri odaklı” yani vatandaşların ya da hizmet alanların memnuniyetine önem vermeleri gerekir. Kamu otoritelerinin sorumluluğu sadece kendisine aktarılan bütçeyi kullanıp hesap vermeyi süreçler üzerinden yapmak değil; hesap vermeyi sonuçlar, çıktılar üzerinden verip, sorumluluğu kurumun amaçlarına ne kadar ulaştığı ile ölçmektedir. Bütçe tüketen değil daha çok üreten gibi anlayışlar getirmiştir.

KPR yapılırken arkasındaki bu dönüşümün anlaşılması gerekmektedir. Bu dönüşüm ve yaklaşımlar bir bütün olarak kamu reform sürecine yansıtılmadan KPR’den hayal edilen çıktılar beklemek boşa olacaktır. Örneğin bu kadar güçlü ve büyük bir bürokrasiden KPR ile verim beklemek boşa kürek çekmek gibi olacaktır. Örneğin Stratejik Planlama’dan beklenen sonuç elde edilememektedir. “kopyala, yapıştır, yasal prosedürleri yerine getir”’in dışında kanunun idealize ettiği verimli, kaliteli, etkin, şeffaf yönetim gibi bir çıktı elde etmede işe yarayamamaktadır. Çünkü onu gerekli kılan alt yapıdan kopuk olarak uygulamaya geçilmiştir. İfade edilenlere bakarsak KPR’nın başına gelecek olan şey bundan fazlası olamayacakmış gibi durmaktadır.

Bunların ötesinde siyasî hükümetlerimizin karnesi de haklı olarak hem çalışan hem de halkımızın algısı da performans hakkında iyi bir hafızaya sahip değildir. Merkezî ve güçlü yapılanmamızda KPR’nın söylediği performans ölçütü, pratikte siyasî otorite ile uyuşmayanı ya da muhalif insanları tasfiye etmek olarak hayat bulması muhtemeldir. Liyakatin içeriği hükümete yakın bir sendikada olup olmamak ile ya da iktidar ile olan ilişki üzerinden şekillenmesi de muhtemeldir.

Sonuç itibarı ile Kamu Personel Reformu kendi parçaları ve bütünlüğü içerisinde anlamlıdır. Rekabetçi anlayışın olmadığı, piyasada en büyük işveren, düzenleyici ve müdahale edici bir devlet yapısı düşünüldüğünde Kamu Personel Reformu’ndan beklenen çıktının elde edilemeyeceğini mevcut Weberyen bürokrasi anlayışından daha “kötü” bir sonuca sebep olacağını ifade etmek gerekir. Stratejik planlama yaklaşımı da özü itibarı ile anlamlıydı; ama pratikte aynı anlamı bulamamamızın sebebi reformların bir bütünlük içinde hayata geçirilmemesi, gerekli olan başka adımların atılmıyor olmasıdır. Devletin ekonomideki ve toplum üzerindeki gücünü düşünüp Kamu Personeli Reformu’nun iddia ettiği sonuçları beklemek hayal kırıklığı olacaktır. Özerkliğinin özgürlüğünün teminat altına alınmadığı bir kurumdan stratejik planlama ile kaliteli, verimli, etkin bir hizmet beklemek ne kadar mümkünse aynı yapı içerisinde Kamu Personel Reformundan da o kadar verim bekleyebiliriz demek haksızlık olmasa gerektir.

Her şeyden bağımsız olarak yine de hükümetin böyle reformları gündemine alması anlamlıdır ve önemlidir. Umarım hakkında daha fazla tartışma imkânı olur. Umarım sendikalar toptancı bir yaklaşım içerisine girmez.

Evet ve statüko karşıtlığı

686 sayılı KHK’nın sebep olduğu üç yazılık zorunlu aranın öncesinde, anayasa değişikliği önerisinin demokratik hak ve özgürlüklere olumlu anlamda dokunmamasının “evet” cephesini zayıflatan bir unsur olduğunu belirtmiştim. Oradan devam edelim ve bilhassa, kararsız seçmenlerin tercihlerini belirlemede önem taşıdığını düşündüğüm “statüko karşıtlığı” üzerinde duralım.

AKP, 15 yıldır aralıksız olarak hükümet koltuğunda oturuyor. 2002’den itibaren yapılan bütün seçimlerde ve referandumlarda AKP’nin zafere ulaşmasında, partinin “statüko karşıtı” bir söyleme yaslanmasının ciddi bir payı vardı. AKP tek başına iktidardı ama müesses nizama karşı duran muhalif bir aktör gibi davranıyordu. Seçmenlerden, hoşnut olmadıkları düzenin değiştirilmesi için arkasında daha sıkı durmalarını talep ediyor ve çoğunlukla da talebine karşılık buluyordu. Seçmen AKP’ye daha fazla destek veriyor ve cari sistem ile mücadelesinde ona güç katıyordu.

Seyfiye, ilmiye, adliye ve kalemiye

Bugün ise böyle bir havanın olduğu söylenemez. Şartları keskin bir şekilde değiştiren çok su aktı köprünün altından.  AKP statükoya karşı mücadele ederken karşısında dört büyük kuvvet vardı: Seyfiye (ordu), İlmiye (YÖK, üniversiteler ve hâkim aydın gruplar), Adliye(yargı) ve Kalemiye (bürokrasi).

Kendilerini cari sistemin ve ideolojinin (Kemalizm) muhafızı olarak gören bu dört kuvvet, ana akım medyayı da yanına ve arkasına alıyordu. Böylece, halkın oyuyla icra makamına oturan AKP, sivil hükümetlere tanınan alanı “ihlâl” ettiği (!) her durumda muazzam bir “iktidar bloku” ile kapışmak mecburiyetinde kalıyordu.

Oysa halihazırda, alışılagelen bu tablo ortada yok. Bakalım.

* Onbeş yıllık iktidarı süresince AKP, yaptığı yasal ve anayasal değişiklerle askeri vesayeti hatırı sayılır ölçüde geriletti. Çok şükür, askeriyenin kendi çizgisini hükümete dayattığı günler geride kaldı. Ordu — olması gerektiği gibi — siyasi iktidarın emir ve talimatları doğrultusunda hareket ediyor.

* YÖK ve üniversiteler hükümetle tam bir uyum içinde. Daha on yıl önce rektörler AKP’ye karşı “Ordu göreve” pankartları taşırlardı. Şimdi ise “evet” videoları çekiyor, hükümetin kızdığı bir bildiriye imza atan bütün akademisyenleri tasfiye ediyorlar.

* Yargıda hükümete rahatsızlık verecek bir kararın çıkması ihtimali her geçen gün azalıyor. Kısa bir süre önce yargı eliyle kendisine operasyon çekilen AKP, bugün yargı üzerindeki hâkimiyetine yaslanarak başka bir partiye operasyon yapabiliyor.

* Bürokrasi, uzun süren bir iktidarın doğal bir sonucu olarak, artık AKP rengine bürünmüş halde. Artık hükümetin planladığı bir icraata bürokrasinin taş koymasından bahsedilemez.

* Medyaya gelince, orada da hükümetin eli güçlü. AKP bugün –gerek konvansiyonel ve gerekse sosyal medyada — tamamen kendisine angaje olan, her yaptığını “doğru” sayan ve karşı durduğu her işi de “yanlış” gören güçlü bir medya ağına sahip. Söz konusu medyanın iki misyonu var: Hükümetin politik tercihlerini meşrulaştırmak ve hükümete yönelecek eleştirileri savuşturmak.

Popülist vesayet

Ezcümle, Kemalizmin seçmen çoğunluğuna dayanan hükümetleri sınırlamak ve gerektiğinde terbiye etmek gayesiyle inşa ettiği vesayet sistemi, ana dayanakları itibariyle yıkıldı.

Kemalizmin hem ideolojik hegemonyası hem de gözetleyici ve denetleyici mekanizmaları bertaraf edildi. AKP, halkın geniş kesimlerinin Kemalist sistemden duyduğu rahatsızlığı arkasına alarak vesayet duvarına darbe vurdu. Verili statükoyu bozdu ve zaman içinde kendi statükosunu oluşturdu.

Bugün AKP ve Erdoğan’ın memlekette yapmak isteyip de yapamayacağı herhangi bir şey yok. İster iç ister dış politikada olsun, bir karar aldıklarında bütün iktidar mahfilleri bu kararın gereğini yerine getiriyor. Dolayısıyla şu anda bir Kemalist statüko değil bir AKP statükosu söz konusu.

Hiç kuşkusuz her iki statüko bazı noktalarda ayrışıyor. Mesela geride kalan statükonun esası “halk karşıtlığı” idi. Mevcut statüko ise “popülizm” üzerinden temellendiriliyor ve yeni bir vesayet ilişkisi popülist duygularla meşrulaştırılmaya çalışılıyor.

Statükonun tahkimi

16 Nisan’da halkın oyuna sunulacak olan anayasa değişiklik teklifi de bu yeni statükonun tahkimini gaye ediniyor. Zira teklifte, bireylerin hak ve hürriyet isteklerine cevap teşkil eden bir hüküm yok. Keza, kadim toplumsal meselelerin çözümüne zemin oluşturacak bir düzenleme de bulunmuyor. Tek bir amaç var; o da iktidar mimarisinde tehdit olarak değerlendirilen boşlukları doldurmak.

Elbette bu durum toplumun gözünden kaçmıyor. İnsanlar anayasa değişikliğindeki asıl muradın, özgürlük ve demokrasiyi genişletmek değil, gücü konsolide etmek olduğunu anlıyorlar. İktidarın bu anayasa değişikliğine gitmekteki öncelikli derdinin halk değil kendisi olduğunu, halkın taleplerine değil kendi ihtiyaçlarına odaklandığını görüyorlar. Erdoğan da bunun farkında; bunun için son zamanlarda sürekli olarak “Bu benim şahsi meselem değil” diye altını çizse de, kitleleri çok ikna etmişe benzemiyor.

Bu da AKP’nin en büyük handikapını oluşturuyor. Geçmişteki seçimlerin aksine, başta kendi seçmeni olmak üzere, başta kendi tabanı olmak üzere kitlelere anlatabileceği bir “demokrasi” veya “özgürlük” öyküsü yok AKP’nin. Yeni bir demokrasi hikâyesi anlatamadığı için de, önceki dönemlerde maruz kaldığı anti-demokratik uygulamaları daha fazla hatırlatma yoluna gidiyor. Ama bu, ne “Statükoyla mücadele ediyoruz, statükoyu yıkıyoruz” söylemlerinin altını doldurmaya yetiyor, ne de kitleleri eskisi gibi heyecanlandırıyor. Nitekim AKP’nin tabanında ve teşkilatlarında belirgin bir coşku eksikliği ve hareketsizlik gözleniyor.

Serbestiyet, 20.02.2017

KHK’lar, ihraçlar ve hukuk

KHK’ların müsebbibi olduğu tahribatın siyasi boyutuna çok temas edildi. Meselenin bir de hukuki bir boyutu var. Hukuki açıdan bakıldığında başlıca iki suale cevap verilmesi gerekir. Bir, OHAL’de çıkarılan KHK’lar hukuken denetlenebilir mi? İki, KHK’lar yoluyla bireyler /kamu görevinden ihraç edilebilir mi?

(1) Tartışılan konu bağlamında, Anayasada OHAL’e ilişkin iki önemli hüküm var. Biri, Anayasanın “olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından anayasaya aykırılığı iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne dava açılamaz hükmünü içeren 148/1. maddesidir. Diğeri ise “olağanüstü hal süresince, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda kanun hükmünde kararnameler çıkarabilir” diyen Anayasanın 121/3 maddesidir.

Yani OHAL dönemi KHK’ları yargı denetimden muaftır — ama bu KHK’ların da olağanüstü halin zorunlu kıldığı konuları düzenleyen KHK’lar olması icap eder. Bir başka ifadeyle, olağanüstü halin ilan edilmesinin nedeni neyse, ancak o nedenle bağlantılı konularda KHK çıkarılabilir; OHAL ile ilgisi bulunmayan konularda KHK çıkarılamaz.

Peki, eğer OHAL’in gerektirdiği halin dışında bir konuda KHK çıkarılırsa ne olur? AYM, bir denetim yapabilir mi?

Hukuk devletinde KHK

Olağanüstü hallerde, idarenin takdir yetkileri genişler; buna mukabil bireylerin hak ve özgürlük alanları daralır. Fakat bu, OHAL’in hukuk dışı bir rejim olduğunu göstermez, OHAL de bir hukuk rejimidir. Bu itibarla OHAL’i yargısal denetimden mutlak olarak azade kılmak, hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmaz.

Nitekim AYM 1991’de verdiği iki kararda bu hususa dikkat çeker. AYM kendini bir işlemin onu yapan organ tarafından nitelendirilme şekliyle, denetlenmesi istenen metne verilen adla bağlı saymamıştır. Daha açık bir deyimle, Bakanlar Kurulu’nun bir metne “Bu bir OHAL KHK’sıdır” demesinin o metni otomatik olarak OHAL KHK’sı yapamayacağını belirtmiştir. Mahkemeye göre “Anayasanın 148. maddesinin biçim ve öz yönünden Anayasa’ya uygunluk denetimi dışında tuttuğu KHK’lar ‘olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda’ çıkartılan KHK’lardır. AYM’nin çıkartılan bir OHAL KHK’sının bu niteliği taşıyıp taşımadığını belirlemesi ve eğer bu niteliği taşımıyorsa uygunluk denetimi yapması zorunludur.” (E:1990/23, K:1991/1, Karar Tarihi: 10.01.1991)

Ezcümle, AYM demiştir ki, ancak olağanüstü halin mecbur ettiği konularda çıkarlan KHK, OHAL KHK’sı olarak kabul edilir ve yargı denetimine tabi tutulmaz. Lakin eğer bir KHK, olağanüstü halin gerekli kıldığı halin haricinde bir konuyu/konuları düzenlerse, artık OHAL KHK’sı olma niteliğini yitirir ve yargı denetimine girer.

KHK ile AYM’yi kaldırmak

AYM, OHAL KHK’larına karşı yargı denetimi yasağının yaratacağı sorunları kısmen gideren bu içtihadını 2016’da değiştirdi. 668 Sayılı OHAL KHK’sının bazı maddelerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması ile ilgili olarak açılan davalarda, AYM önce temel hak ve özgürlüklerin olağan dönemlere göre daha fazla sınırlandırıldığı olağanüstü dönem KHK’larının da bir hukuk devletinde Anayasa’ya uygunluk denetimine açık olması gerektiği söylenebilir” der. Ama hemen ardından “bu durumun yargısal denetime istisna getiren anayasal hükümlerinin varlığını ve uygulanmasını etkilemeyeceğini” belirtir.

Mahkemeye göre, Anayasanın 148. maddesi böyle bir istisna hükmüdür ve bu maddenin varlığı nedeniyle, AYM hiçbir koşulda OHAL dönemindeki KHK’ların yargısal denetimini yapamaz. “Anayasanın, anılan düzenlemelerin herhangi bir ad altında yargısal denetime konu yapılması bakımından Anayasa Mahkemesine bir yetki tanımadığını” belirten AYM, “yetkisizlik” gerekçesiyle davayı reddetti ve böylece KHK’ları herhangi bir şekilde denetleme olanağı da kalmadı. (E: 2016/166, K: 2016/159, Karar Tarihi: 12.10.2016)

Mahkemenin değişen bu içtihadı yürütmeye büyük bir alan açtı.  Hükümet — artık Meclis’i devre dışı bırakarak — salt KHK’lar ile memleketi idare edebilir. Nitekim aynen böyle yapıyor; OHAL ile ilgili olsun olmasın, (Varlık Fonu’ndan Adli Tıp’a, üniversitelerde rektör seçiminden Bankacılık Kanunu’na, öğrenci etüt merkezlerinden Seçim Kanunu’na kadar) her konuyu KHK ile düzenliyor. Durumu daha anlaşılır kılmak için aşırı bir misal vereyim: AYM, hükümete öylesine muazzam bir güç sağladı ki, hükümet isterse çıkaracağı bir OHAL KHK’sı ile AYM’nin kendisini bile ortadan kaldırabilir. Ve AYM’nin son içtihadına göre bunun dahi denetimi yapılamaz.

OHAL, bir hukuksuzluk hali mi?

(2) OHAL KHK’larıyla kamu görevlilerinin görevlerinden çıkarılıp çıkarılamayacağı, hukuken tartışmalı bir husustur. Bana göre, hiç kimse savunma hakkını kullanmadan kamu görevinden ihraç edilemez. Yürürlükteki Ceza Kanunu’nun hazırlayıcılarından biri olan Prof. Dr. İzzet Özgenç de 15 Temmuz darbe girişiminin akabinde ilân edilen olağanüstü hal rejiminde, somut bir suçla ilişkisi kurulsun kurulmasın, on binlerce kişii[nin], haklarında usulüne uygun bir soruşturma yapılmadan kamu görevinden ihraç edilmesinin” hukuksuz olduğunu belirtiyor.

Özgenç’e göre, olağanüstü halin ilan edilmesi kişiler hakkında sorgusuz sualsiz bir yaptırım uygulanmasının yolu açmaz. Savunma hakkı, insanın en doğal hakkıdır; bir işlediği suçun ağırlığı ne olursa olsun savunma hakkından mahrum edilemez. Bir kişiye hukuki bir müeyyide tatbik edilmesi için, öncelikle o kişiye savunma hakkının kullandırılmış olması gerekir. Bu hak kullandırılmadan verilen yaptırım kararları hukuk dışıdır.

Peki, hükümetin kamu görevinden ihraç edilenlerin başvurmaları için ihdas ettiği Komisyon bu hukuksuzluğu telafi edebilir mi? Özgenç, öncelikle usulsüz yaptırım kararlarının kaldırılması ve kişiler hakkında usulüne uygun bir soruşturma sürecinin başlatılması gerektiğini ifade ediyor. Bahsi geçen Komisyon iki açıdan problem taşıyor. Birincisi, bu komisyonun, kişiler hakkında verilen ihraç kararlarını hangi hukuk kurallarını esas alarak ve hangi usule göre inceleyeceğinin belli olmamasıdır. İkincisi, Komisyon’a başvuru hakkının tanınmasının, savunma hakkının kullanılmasının yerine geçemiyeceğidir. Çünkü kişiler ancak bir yaptırıma maruz kaldıktan sonra Komisyon’a başvurabilmektedir. Oysa savunma hakkının kişilere, henüz haklarında bir yaptırım kararı verilmeden önce kullandırtılması gerekir (*).

Sınır aşımı

OHAL KHK’larıyla bir kamu görevlisinin görevine son verilemeyeceği tezini bir kenara koyalım; diğer teze geçelim. Varsayalım ki bu mümkün; KHK’lar ile kamu görevine son verilebilir olsun. Peki, bu durumda yapılan ihraçlar bütünüyle hukuka uygun hale gelmiş olur mu?

Hayır, değil. Prof. Dr. Kemal Gözler, bu ihtimalde dahi, bu yetkinin ancak olağanüstü halin ilan sebebiyle ilgili olarak kullanılabileceğini söyler.  20 Temmuz 2016 tarihinde ilân edilen olağanüstü halin “sebep” unsuru ise, 15 Temmuz 2016 tarihinde yapılan “darbe girişimi” ile tehdit edilen “demokrasimizin, hukuk devleti ilkesinin, vatandaşlarımızın hak ve özgürlüklerinin korunmasına yönelik tedbirlerin etkin bir şekilde uygulanabilmesidir.”

Buna göre, OHAL KHK’larıyla ihraçların yapılabileceği kabul edildiğinde bile, yalnızca darbe teşebbüsünde yer alan ve darbe teşebbüsünü yapan FETÖ mensubu kamu görevlilerinin kamu görevinden çıkarılmasının hukuka uygun olduğu düşünülebilir. Oysa burada darbe teşebbüsü ile ilgisiz binlerce insanın kamu görevinden çıkarılması söz konusudur. Bu “doğrudan doğruya olağanüstü hâl ilân işleminin kendisiyle ve dolayısıyla  olağanüstü hâlin varlık sebebiyle çelişki halindedir.” (**)

Hülâsâ, neresinden tutarsanız tutun ciddi bir hukuk problemi var ortada. Sınır aşılıyor, hukuk çerçevesinin dışına çıkılıyor. OHAL ilelebet sürmeyecek. Yarın, olmadı ertesi gün mutlaka kalkacak ve memleket normal hukuk düzenine geçecek. O vakit Türkiye içte ve dışta çok çetin bir hukuk mücadelesinin içine düşecek. Muhtemelen bugün verilen kararların büyük bir kısmı iptal edilecek ve Türkiye ağır bir hukuki yükün altına girecek.

NOTLAR

(*) http://www.yeniasya.com.tr/gundem/hukuk-islediginde-ihraclar-iptal-olacak_422747

(**) http://anayasa.gen.tr/kaboglu-sevinc.htm

Serbestiyet, 06.02.2017

Suret-i haktan görünmek

Yaklaşık beş bin kişiyi devletten ihraç eden 688 sayılı KHK birçok kesimin tepkisini çekti. AKP tabanından da KHK’ya yönelik itirazlar yükseldi. Muhafazakâr-dindar çevrelerden bazı sivil toplum örgütleri, yapılanın haksız-hukuksuz olduğunu ve 28 Şubat’ta kendilerine reva görülen işlemlerin benzerlerinin şimdi misliyle kendileri tarafından başkalarına uygulanmasından rahatsızlık duyduklarını dile getirdi.

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de KHK’lara dönük eleştirilerde bulundu. Gül, KHK ve görevlerine son verilen kişilerle ilgili olarak, adaletle ve vicdanla bağdaşmayan durumlar gördüğünü belirtti. Bilhassa üniversitelerde ve bilim dünyasında sıklaşan bu halin çok rahatsız edici ve vicdanları yaralayıcı olduğunu söyledi. Yakın tarihte benzer işlerin yapıldığını, kendisinin 12 Eylül’de güvenlik soruşturmasından dolayı yurt dışına çıkmak zorunda kaldığını hatırlattı. Herkes bildiği, 28 Şubat’ta yaşananlara dikkat çeken Gül’e göre, “bu tip vicdanlara ve adalete ters gelen konularda hep prensipli ve ilkeli durmak gerekir” idi.

Çuvala sığmayan mızrak

Zannım o ki, Abdullah Gül sadece kendi düşüncelerini ifade etmedi; kendisinin de içinden geldiği tabanda hissedilen bir rahatsızlığı gördü ve buna karşı pozisyon almak gereğini duydu. Ama hükümet çevreleri Gül’ün uyarılarına kulak verecek gibi görünmüyor. Onlar yaptıkları bütün işlemleri “her türlü terörizme ve bütün terör örgütlerine karşı mücadele” söylemi ile meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Her eleştiriyi terör gerekçesiyle savuşturup etkisiz kılmak istiyorlar. Mesela Başbakan Yardımcısı Nurettin Canikli, eleştirilere karşı şunları söylüyor:

Hiç kimse itiraz etmesin, konuyu başka yere çekmesin. En son çıkan KHK ile 4 binden fazla terör örgütleriyle bağlantısı tespit edilen kamu görevlisi ihraç edildi. Daha önceki KHK’larda ağırlıklı olarak FETÖ ile mücadele çerçevesinde ve doğal olarak FETÖ mensupları ağırlıklı olarak ihraç edilenlerin arasında vardı. Bütün terör örgütleri artık mücadele alanımıza girdi ve girmesi gerekiyordu. Son KHK’da ihraç edilen PKK ile bağlantılı PKK terör örgütüyle ilişkisi tespit edilenlerin sayısı fazla. Son KHK ile ihraç edilenlere ilişkin gürültünün çıkmasının temel nedeni de bu. Ne derseniz deyin. Bağırsanız da çağırsanız da biz bu mücadeleyi yürüteceğiz. Millete sözümüz var bu mücadeleden kimse bizi alamaz Allah’ın izniyle.”

Afaki laflar bunlar. Eleştirenleri terör sopası ile dövmek ve eleştiriye niyeti olanlara da gözdağı vermek amacı taşıyor. Lâkin artık mızrak çuvala sığmıyor. Terör diyerek herkesi sus pus etmek imkânsız. “Hiç kimse itiraz etmesin” diye yüksek perdeden talimatlar yağdırılsa da, itiraz ediliyor ve edilecek. Tabanda şikâyetler giderek artıyor. Gül’ün bu şikâyetlere tercüman olan beyanı da, artık “terörle mücadele” söylemine yaslanarak bu eleştirileri boğmanın mümkün olmaktan çıktığını gösteriyor. İnsanların talebi basit: Terörle mücadele et, ama hukuk içinde kal!

Canı yanmak

KHK ve ihraçlara ilişkin son yazıma dair bir eleştiri aldım. Bazı okurlarım genel bir sorunu kişiler üzerinden tartıştığımı ve yanlış yaptığımı söylediler. Onlara göre, ortada binlerce kişiyi alâkadar eden yaygın ve ağır haksızlıklar vardı. Böyle bir meseleyi kamuoyunun tanıdığı bir-iki şahıs üzerinden tartışmak doğru değildi ve kendileri bakımından kabul edilemezdi. Bir tek İbrahim Kaboğlu, Yüksel Taşkın, Murat Sevinç veya Cihangir İslam mağdur olmamıştı. Onlar gibi binlerce insanın işi ve ekmeği elinden alınmıştı.

Bu okurlarım, yalnızca birkaç isime odaklanmanın, o isimlerin dışında kalanlara yapılanları meşrulaştıran bir algı yarattığından endişe ediyor. Onlara göre, hep belli isimlerden bahsedildiğinde kamuoyu sadece bu kişilerin hukuksuzluğa uğradığını, diğerlerine layık görülenin ise hukuki olduğunu düşünebilir.

Bir okurum bunu “suret-i haktan görünmek” tabiri ile açıklıyor. Ona göre, benim gibi bazı isimler vererek konuyu ele alanlar, kişilerle sınırlı bir yanlıştan bahsederek suret-i haktan bir poz takınıyor. Ama — belki de maliyetin ağır olmasından çekinerek — işlemin kendisinin gayri-hukukiliğine laf etmiyor, böylece kendilerinin maruz kaldığı hukuksuzluğu da meşrulaştırıyor. Ve bu, “canlarını çok daha fazla yakıyor.”

Garabeti meydana çıkarmak

Ekmeğiyle oynanan insanların hassasiyetlerini anlıyorum. Gerçekten çok müşkül bir durumdalar; kızmaları ve bazı isimlere gösterilen ilginin kendilerine de gösterilmesini talep etmeleri doğal. Bununla birlikte, bu eleştirinin çok isabet taşıdığı kanaatinde değilim.

Çünkü ihraçlardan duydukları hoşnutsuzluğu yazanlar, hukuksuzluğun sadece birkaç kişiye yapıldığını söylemiyor. Meselenin bir Kaboğlu, Taşkın, Sevinç ya da İslam meselesi olmadığını farkındalar. Aksine, genel bir hukuksuzluktan söz ediyorlar. (Meselâ bahse konu yazıda ben, KHK’lar eliyle bir korku ortamının oluşturulduğunu, “herkesin işinden, gücünden, ekmeğinden olabileceği bir vasatın” yaratıldığını yazmıştım.)

Evet, konuyu belli isimler üzerinden gündeme taşıyorlar, taşıyoruz. Zira o kişilerle ya şahsen tanışıyor, ya da kamuoyundaki tanınırlıklarını göz önünde bulunduruyorlar. O isimlerin bilinme seviyelerinin yüksek olmasının, hem işin garabetinin meydana çıkmasına, hem de konu hakkında geniş bir toplumsal bir duyarlılığın oluşmasına katkıda bulunabileceğini düşünüyorlar.

Mevzuyu bu çerçevede değerlendirmek daha doğru olur.

Bir susturma aracı olarak KHK

Evet kanadının handikaplarına devam edeceğimi belirtmiştim. Lakin 7 Şubat gecesi yayınlanan bir KHK, anayasa değişikliği tartışmasına bir ara vermemi zorunlu kıldı. Bahse konu KHK’ya ilişkin düşüncelerimi ifade ettikten sonra anayasa tartışmasını kaldığım yerden sürdüreceğim.

Olağanüstü Hal kapsamında ardı ardına KHK’lar ilân ediliyor.  Her bir KHK ile binlerce insan açığa alınıyor veya meslekten ihraç ediliyor. Hükümet buna gerekçe olarak 15 Temmuz darbesini ve terörle yapılan mücadeleyi gösteriyor. Yani hükümetin iki iddiası var: Bir, ya bu kişiler darbeye katılmış veya destek vermişlerdir. İki, ya da bu kişilerin herhangi bir terör örgütü ile bağlantıları vardır. Dolayısıyla haklarında işlem yapılması ve kamu ile irtibatlarının koparılması doğrudur. Olması gereken budur, yapılan iş hukukidir ve meşruluk bakımından da hiçbir problem yoktur.

Resmi söylemin yanıltıcılığı

Ancak resmi söylem çoğunlukla gerçeği söylemez; aksine gerçeğin üzerini örter, burada olduğu gibi. İhraç edilenlerin listesine bakıldığında, hükümetin KHK’ları salt terörle etkili mücadele etmek için değil, muhalif gördüklerini susturmak için kullandığı görülüyor. KHK’ların iki tür susturucu işlevi var. Bir taraftan iktidar, fikrinden rahatsız olduğu ve sesinin duyulmasına tahammül edemediği kişileri mesleklerini yapamaz hale getirerek susturuyor. Diğer taraftan, KHK’lar eliyle oluşturulan korku ortamı insanlarını daha fazla oto-kontrole, daha fazla oto-sansüre itiyor. Herkesin işinden, gücünden, ekmeğinden olabileceği bir vasat, daha az konuşmalarına — ya da hiç konuşmamalarına — ve daha çok susmalarına sebebiyet veriyor.

7 Şubat gecesi yine ansızın bir KHK yayınlandı. 330’u akademisyen olmak üzere 4464 kişi meslekten ihraç edildi. İhraç edilen akademisyenlerin yarısının — 115’inin — ortak özellikleri, “Bu suça ortak olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atmış olmaları. Yani sırf bir bildiriye attıkları imza ile hükümeti rahatsız ettikleri için, bu insanlar mesleklerini kaybettiler, hayatlarına büyük bir darbe aldılar.

İhraç edilen akademisyenler arasında İbrahim Kaboğlu, Yüksel Taşkın, Murat Sevinç gibi kamuoyunun yakından tanıdığı isimler de var. Bu akademisyenler mevcut hükümete muhalif olabilirler; bu, onların en doğal hakkıdır. Ama bu isimler ile terör ve şiddet arasında hiçbir surette bir bağlantı kurulamaz. Aklı başında herkes de bunu bilir. Böylesi bir iftiranın zerresi bu değerli akademisyenlere yapışmaz, yapışamaz. Zıvanadan çıkmamış, idrakine deli gömleğine giydirmemiş, akli melekelerini yitirmemiş hiçbir insan bu vahamete prim veremez.

“Bu kadar da olmaz”

Yapılan o kadar absürd ki, sadece muhalefet diye nitelendirilen kesimler değil, AKP’yi ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı destekleyen kesimlerden de “Bu kadar da olmaz” sesleri yükseldi. Eleştiri dozunun artma temayülü göstermesi iktidar kanadında alarm zilleri çaldırdı. Cumhurbaşkanı başdanışmanlarından Mustafa Varank sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı sert bir açıklamayla eleştirilerin önünü kesmeye çalıştı:

“Son iki yıldır terör örgütleri binlerce sivili ve güvenlik görevlimizi şehit etti, yaraladı. Terörizmin ve teröristin propagandasını yapanlar silahın/bombanın etkisi artsın; tetikçiye, bombacıya teşvik olsun; teröristler eleman sıkıntısı çekmesin diye ideolojik destek verdiler. Kimse kendisini kandırmasın kan aksın diye ideolojik destek veren, propaganda yapan da suçludur. Devlet suçlularla mücadele etmek zorundadır.”

Ucuz dil

Kusura bakılmasın ama bu son derece ucuz bir dil. Neresinden tutsanız elinizde kalır, o derece! Bir kere, terörün olması iktidarın her icraatını meşru kılmaz. Terör var diye iktidarın eylem ve işlemleri sorgusuz sualsiz kabul edilmez; herkesten bunlara itaat etmeleri istenmez, istenemez. Terör ne kadar azarsa azsın, devleti devlet yapan hukuktur.  Eğer devlet hukukun dışına çıkar veya çıkmaya meyil gösterirse, ona karşı durmak vatandaşın hem hakkı hem de demokratik sorumluluğudur.

İkincisi, terör propagandası yapmak, terörü teşvik etmek, terörü desteklemek ve benzerleri çok ağır suçlardır. Eğer bir kişiyi bu suçlardan birini işlemekle itham ediyorsanız, delillerini şüpheye yer bırakmayacak biçimde ortaya sermekle mükellefsiniz. Öyle her tarafa çekilecek ifadelerle olacak bir iş değildir bu. Somut konuşalım: İbrahim Kaboğlu, hangi terör örgütüne destek vermiştir? Desteğinin mahiyeti nedir? Yüksel Taşkın, hangi terör örgütüyle iltisaklıdır?  Murat Sevinç, hangi terör örgütüyle bağlantılıdır? Buna dair kanıtlarınız nedir? Herhangi bir delil ortaya koymadan akademisyenleri meslekten çıkarmanın ve terör ithamıyla onların itibarlarıyla oynamanın kabul edilebilir bir tarafı yoktur.

Ve üçüncüsü, her iktidar eleştirisinin karşısına şehitlerin, yaralıların ve onların ailelerinin acılarını çıkarmak ahlâkî açıdan çok büyük sorunlar taşır. Meşruluğu olmayan ve/veya meşruluk debisi oldukça düşük bir siyaset, hayatını kaybedenlerin aziz hatıralarına, yaralıların ıstıraplarına ve ailelerinin duygularına referansla savunulamaz.  Herkes elden geldiğince bu hususlara hassasiyet göstermeli ve politik tartışmalardan uzak tutmalıdır.

İktidarı temize çıkarmak

Altı çizilmesi gereken bir nokta daha var: KHK’lardan kaynaklı mağduriyetler ve hoşnutsuzluklar arttıkça, bazı çevrelerde tüm faturanın hükümete çıkarılmaması gerektiğine dair görüşler dile getiriliyor. Buna göre yaş ve kurunun birbirine karışmasının müsebbibi, bazı bürokrat ve akademisyenlerin kariyer hesapları, kişisel çekişmeleri ve makam hırslarıdır. Hükümet böyle kişiler tarafından yanıltıldığından, günahların tamamını iktidarın sırtına yüklememek gerekir.

Bu şekilde iktidarı temize çıkarma gayretleri iki açıdan geçersizdir. İlki, iktidar olmak, tabiatı gereği, siyasi sorumluluğu içerir. Kendi ajanlarının doğrularının sefasını sürmek iktidarın ne kadar hakkıysa, aynı ajanların yanlışlarının ceremesini çekmek de iktidar olmanın gereğidir.

İkincisi, elbette hem bürokraside hem de akademide bu neviden gayri-ahlaki tavırların içine girenler olabilir. Durumdan vazife çıkaranlar ve kaotik ortamı kendi menfaatleri icabı kullananlar bulunabilir. Ancak onlara böyle davranma cesaretini — ve emrini — veren hükümettir. Yani bugün olanlar hükümetin iradesinin bir neticesidir.  Bugün ihbarlar almış başını yürüyor. Bürokraside ve üniversitede yöneticilerin hoşlanmadığı kişiler rahatlıkla kapının önüne konabiliyor. Eğer cumhurbaşkanının ve hükümetin verdiği açık çek olmasaydı mümkün olabilir miydi bu? Kesinlikle hayır. Sorumluyu doğru yerde aramak gerekir.

Serbestiyet, 09.02.2017

Evet ve özgürlük açığı

Evet kampanyası yürütecek olanları — özellikle de kampanyanın sahibi ve taşıyıcı unsuru olan AKP’yi — bekleyen birçok önemli sorun var. Bu yazıda, en önemlisi olarak gördüğüm özgürlük açığı üzerinde durmaya çalışacağım.

Bazı istisnaları kenarda tutmak kaydıyla, 1982 Anayasası üzerinde daha önce yapılan değişikliklerin başat özelliği, bireylerin özgürlük alanını genişletmeleri ve hak arama mekanizmalarını tahkim etmeleriydi. Değişikliklerin gayesi, yürürlükteki anayasanın özgürlüklere ters düşen baskıcı karakterini yumuşatmak ve devlet karşısında bireylerin elini bir nebze olsun güçlü kılmaktı.

Hak merkezli bir değişiklik girişiminin başlıca iki nimeti vardı. Biri, değişikliğn savunmayı kolaylaştırmasıydı. Metinlerde hak ve özgürlükleri azaltan — ya da bu ihtimali taşıyan — bir hükmün bulunmaması, değişiklik karşıtlarının hareket sahalarını kısıtlıyor ve tezlerini zayıflatıyor, taraftarlarını ise daha baştan üstün bir konuma itiyordu. Anayasa değişiklikleri temel insani değerleri ihtiva ettiği nisbette anayasa değişikliklerine karşı durmak zorlaşıyordu.

Diğer nimet ise, özgürlük ve hak eksenli bir menin — sadece hazırlayıcılarınca değil — farklı toplumsal kesimlerce de sahiplenilmesi ve desteklenmesiydi. İyi bir örnek, 2010 değişiklikleri esnasında yaşananlardır. O dönem CHP ve MHP’nin mutlak karşıtlık gütmelerine ve HDP’nin boykot tavrına karşılık toplumda özgürlük savunusu etrafında kendiliğinden bir koalisyon oluşmuştu. Değişikliğin anlatılmasını sadece AKP’liler üstlenmemişti. Liberaller, sosyalistler, sosyal demokratlar ve benzeri diğer gruplar da halkın evet demesi için çaba göstermiş ve nihayetinde, yüzde 58’lik bir oranla 12 Eylül anayasasında anlamlı bir değişiklik yapmak mümkün olabilmişti.

Ağza alınmayan demokrasi

Şimdi ise böyle bir durum yok. Nisan ayında halkın onayına sunulacak anayasa değişiklik teklifinde, ne genel olarak özgürlük ve hakları kuvvetlendiren ve genişleten, ne de doğrudan bir toplumsal kesimin mağduriyetlerini gideren ve taleplerini karşılayan bir hüküm söz konusu. Önümüzde, salt hükümet sistemi değişikliğine teksif edilen ve o noktada da birçok problem içeren bir metin var.

Özgürlük ve hak açığıyla malûl olması nedeniyle metnin halka anlatılmasında ve savunulmasında büyük bir güçlük çekiliyor. Gören gözler için, savunucuların yaşadığı güçlük ortada ayan beyan duruyor. Mimarı oldukları değişikliği savunmak adına AKP’lilerin yaptıkları beyanata baktığımda üç yola başvurduklarını görüyorum.

Bir, değişikliği yalnızca güçlü devlet, güçlü yönetim ve istikrar kavramlarıyla meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bir zamanlar dillerinden düşürmedikleri demokrasi, özgürlük, insan hakları, kuvvetler ayrılığı vb kavramları ise bu dönemde ağızlarına almıyorlar. Zira getirdikleri teklifin bu ve benzeri kavramlarla haklılaştırılmasının mümkün olmadığını onlar da gayet iyi biliyor.

İki, önerdikleri anayasa değişikliğini hazırladıkları metnin iyiliği üzerinden değil, 1982 Anayasasının kötülüğü üzerinden savunuyorlar. Oysa sorun cari anayasanın kötü olması değildir; orada zaten geniş bir toplumsal mutabakat var. Toplumun çok geniş bir bölümü 12 Eylül yükünden ve anayasasından kurtulmayı istiyor. Sorun, sözümona bu toplumsal isteği karşılamak için getirildiği söylenen değişikliğinin kendisinin iyi olup olmamasıdır; memleketin anayasa derdine deva olacak normları kapsayıp kapsammaası, anayasa sorununu çözüp çözmemesidir. Ancak taraftarları değişikliğin böyle bir niteliğe sahip olmadığının farkında olsalar gerek. Zira meşruluğu kendi metinlerinden üretmeye değil, 82 Anayasasının kötülüğünden devşirmeye çabalıyorlar.

Sakat mantık

Ve üç, anayasa değişikliğini bazı karşıtların kimliği üzerinden şeytanlaştırmaya gayret ediyorlar. Şimdilik bunun zirve noktasına Başbakan Yıldırım çıktı ve PKK HDP, FETÖ “hayır” dedikleri için kendilerinin “evet” dediğini söyledi. Vatandaşlara da kimin yanında durduklarına bakıp öyle tercihte bulunmaları çağrısı yaptı.

Çarpıcı ve etkileyici görünebilir, ama epey sakat ve tehlikeli bir mantık bu. Çünkü bu neviden bir akıl yürütme doğru kabul edildiğinde sahibini zor duruma sokacak ve mahcup edecek sonuçlar üretebilir. Tercihini hayır’dan yana kullanan çok farklı gruplar olduğu gibi,  evet’çiler arasında da çok farklı kişi ve gruplar var. Meselâ halk oylamasında evet oyunu kullanacaklarını açıktan yazan namlı FETÖ mensupları var. Ya da kararlı bir evet’çi olduğunu ilan ve hayır’cıları tehdit eden meş’um şöhretli mafyöz tipler, suç örgütü liderleri de var ortalıkta.

Peki, ne denecek bu durumda? Bunların evet’çi olması fırsat bilinerek, kararı evet’ten yana olan herkes FETÖ’cülükle mi itham edilecek? Evet diyen herkes mafyatik örgütlerle mi irtibatlandırılacak? Böyle bir genelleme yapılabilir mi Allah aşkına?

Bir anayasal önerinin kuvvetli veya zayıf olması, onu savunanların kimliğinde değil, önerinin içeriğinde ve karşı karşıya olunan sorunları çözme kapasitesinde yatar. Eğer dikkatler metnin kendisinden ziyade karşıtlarının kimliklerine yöneltilmek isteniyorsa, bunu metnin aczinin bir göstergesi olarak yorumlamak gerekir.

“Coşkulu demokrasi havasının yokluğu”

Peki, bu acziyetin sahada bir yansıması var mı? Mehmet Ocaktan bu konuda dikkat çekici bir yazı yazdı. Gözlemleri benimkilerle örtüşüyor. Ocaktan’a göre, 2010 değişikliklerinde AKP’nin eli güçlüydü. Çünkü değiştirilmek istenen 26 maddenin her biri bir demokrasi manifestosu niteliğindeydi. Sadece iç kamuoyu değil dış kamuoyu da değişikliklere olumlu yaklaşmış, bu da hükümeti daha kuvvetli kılmıştı. Dolayısıyla AKP, bütün birimleri ile göğsünü gere gere anayasa değişikliğini savunuyordu.

Ya şimdi nasıl bir durum var? Ocaktan, 2010 ile karşılaştırıldığında bir coşku eksikliğinin gözlendiğini belirtiyor. “Nedense başta milletvekilleri olmak üzere, bütün parti teşkilatlarının ‘Bu iş bir an önce bitse de evimize gitsek’ der gibi bir haleti ruhiye içerisinde oldukları hissine kapılıyorum. Elbette hiçbir AK Partili bu anayasa değişikliğine karşı bir tavır içinde değildir ve olamaz da. Benim altını çizmek istediğim; referandum çalışmalarını yürüten insanların zihninde 2010’da olduğu gibi o coşkulu demokrasi havasının yakalanamamış olması…”

Ehven-i şer

İstenen havanın yakalanmamış olması birçok nedene bağlanabilir. Meselâ kampanyaların henüz tam manâsıyla başlamamış olmasına değinilebilir. Süre azaldıkça, meydanlar ısındıkça ve aktörler sahaya indikçe havanın değişeceği söylenebilir. Mümkündür. Lâkin temel neden bunlar değil: başka bir yerde saklı: Ocaktan, AKP’nin 2010 ruhunu yakalayabilmesi için “Her parti mensubunun 18 maddenin her birisiyle ilgili çıkıp açıkça, ‘Bu değişiklik hak ve hürriyetleri teminat altına almaktadır ve Türkiye’de demokrasiyi güçlendirecek tarihi bir adımdır’ diyebilmeleri gerektiğini” belirtiyor.

Zannımca asıl sorun da bu. Getirilen metin böyle bir iddianın, böyle bir kefaletin altına girmeye el vermiyor. Herkesten önce sahiplenmesi beklenen kitlenin bile — en iyi ihtimalle —   ehven-i şer olarak değerlendirdiği bir öneri var ortada. Canı gönülden sahiplenmenin ve coşkulu bir savunmanın olmaması bundan kaynaklanıyor.

Evet’in dezavantajları hakkında söyleyeceğim birkaç husus daha var… Devam edeceğim.

Serbestiyet, 08.02.2017

Evet ve avantajları

Halk oylamasına doğru yol alıyoruz. Meclis, anayasa değişikliğini öngören yasayı Cumhurbaşkanlığına gönderdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, incelemesinin uzun sürmeyeceğini daha önce açıklamıştı. Cumhurbaşkanının onaylaması ve Resmi Gazete’de yayınlanmasının ardından, halk oylamasının tarihi belli olacak. Muhtemel 9 veya 16 Nisan’da sandık halkın önüne gelecek.

Referanduma gidilen süreçte evet ve hayır kampanyaları yavaş yavaş uç vermeye başladı. Daha yolun başındayken, birkaç yazıda bu kampanyaların avantajlarına ve dezavantajlarına değinmek istiyorum. Akabinde değişiklik teklifinin içeriğine ilişkin kanaatlerimi yazacağım.

Evet ile başlayalım. Evet’in avantajları birkaç noktada toplanabilir: İlkin, toplumun içinde bulunduğu ruh halini zikretmek gerek. Türkiye’de bugün halk ülkenin en önemli sorunu olarak terörü ve olası bir ekonomik krizi görüyor. Batı ile ilişkilerin gerginleşmesinden ötürü Türkiye’ye yönelik tehditlerin arttığını düşünüyor, dış dünyaya dönük menfi yargısının seviyesi yükseliyor. Sınırlarının dibinde süren ve Türkiye’nin de belli ölçüde dahil olduğu savaş, endişesini arttırıyor.

Korku iklimi

Can sıkıcı bu hadiseler vatandaşlarda gelecek endişesi ve bölünme kaygısının yükselmesine neden oluyor.  İnsanlar daha fazla korkuyor. Her mesele, bağlamının ötesinde, bir “beka meselesi” olarak tartışılmaya başlanıyor. Böylesine bir atmosfer ise toplumda “istikrar” ve “güçlü yönetim” isteğinin baskın hale gelmesini sağlıyor. Bekir Ağırdır bir söyleşisinde önemli bir noktaya parmak basıyordu: Kendilerinin ve ülkenin geleceğine dair kaygıların yüksek olduğu, umuttan ziyade korkunun hüküm sürdüğü bir vasatta, insanlara “özgürlük mü güvenlik mi?” ya da “demokrasi mi ekonomik refah mı?” diye sorulduğunda, tercihin güvenlik ve ekonomik refahtan yana olması normaldir.

Evet’in savunucusu olan AKP ve MHP’nin kampanyaları çok büyük bir oranda bu ruh halinin üzerine oturacak/oturtulacak. Memleketin keskin bir dönemeçten geçtiği bir süreçte istikrarsızlık yaratacak her girişimin ağır bir bedeli olacağı belirtilecek. Ülkenin karşı karşıya bulunduğu hayati sorunların üstesinden ancak güçlü bir yönetim sayesinde gelinebileceğine vurgu yapılacak. Dünyada herkesin Türkiye’nin sendelemesini beklediği ve hayır’ın da buna hizmet edeceği söylenecek. Türkiye karşıtlarının sevindirilmemesi için insanlar evet’in (aslında iktidarın) etrafında kenetlenmeye çağrılacak. Hâlihazırda mevcut ortam dikkate alındığında, bu çağrının birçok bünyeyi etkilemesi kaçınılmaz olacak.

Geniş toplumsal taban

Evet’in ikinci büyük avantajı, AKP’nin geniş bir toplumsal tabana yayılması ve bu tabanın büyük bir kısmının partinin kaderi ile kendi kaderini eşleştiren bir bağlılığa sahip olması. Bu kesimin bir bölümü, partisinin her politikasını — içeriğine takılmadan — koşulsuz biçimde destekler. Çünkü partisinden kendisine herhangi bir zarar gelmeyeceğine ve partisinin ülkenin menfaatine olmayan bir girişimde bulunmayacağına inancı tamdır.

Aynı kesimin diğer bir bölümü ise, partisinin önayak olduğu bir öneriyi tam mânasıyla içine sindirmese bile, bir zarar görmemesi için yine de partinin yanında saf tutar. Zira ona göre, partinin gücündeki bir eksilme kendisini ve ülkeyi olumsuz etkileyecektir. Belki güncel şartlar daha iyiyi yapmasına elvermemektedir, ancak yarın fırsat bulduğunda partisi hem ülke hem kendisi için daha güzel işler yapacaktır. Evleviyetle mühim olan, önde duran badirenin atlatılmasıdır.

Yapılan araştırmalar, AKP seçmeninin beşte dördünün kararının — partisiyle uyumlu olarak — evet yönünde olduğunu gösteriyor. Türkiye genelinin yüzde 40’ına tekabül eden bu yüksek oran, yüzde 50+1’i hedefleyen bir yarışa AKP’nin çok iyi bir noktada başlamasını sağlıyor.

Lânetli anayasayı değiştirmek

Evet kampanyasına güç veren üçüncü bir husus da, 1982 Anayasasını değiştirme isteği. Mer’i anayasasının kötü bir metin olduğu konusunda pek bir kuşku yok. Elbette anayasanın nasıl değiştirileceği ve yeni anayasanın içeriğinin ne olacağı konusunda görüşler muhtelif. Lâkin ne Meclis içinde ne de Meclis dışında, yürürlükteki anayasanın olduğu gibi kalmasını savunanlar var. Yani bizatihî anayasal değişiklik noktasında bir mutabakattan söz edilebilir.

82 Anayasası, 1987’deki ilk değişiklikten bu yana yirminin üzerinde değişikliğe uğradı ve orijinalinden epey uzaklaştı. Şimdi bazılarına göre, halkoyuna sunulacak olan teklif 1982 Anayasasında yapılacak en esaslı değişikliği ihtiva ediyor. Çünkü anayasaya karakterini hükümet sistemi veriyor. Bu hükümet sisteminin radikal bir değişime uğratılması, 12 Eylül darbesinin yarattığı düzeninin kökünden sarsılmasını sağlar ve gelecekte daha kapsamlı değişimlere kapı aralar.

Kabul etmek gerekir ki, lânetli bir metin muamelesi gören 82 Anayasasını değiştirme iddiasının motive edici bir etkisi var. Bunun karşısında yer almanın ağır yükü altına girmek, kimsenin tercih edeceği bir hal değil. Burada iki tür tavırdan bahsedilebilir: Biri, önerinin kendisinden azade olarak, sırf 1982 Anayasasını savunmamak adına evet demektir. Diğeri de, öneriyi tatmin edici bulmamakla birlikte, salt darbe anayasasının sistematiğindeki değişimi değerli bulduğu için tercihini evet’ten yana kullanmaktır.

Bunlara göre, değişiklik teklifinde bazı hatâlar bulunabilir ve teklif bazı tehlikeler içerebilir. Lâkin değişim, hem yönetim kademesindeki belirsizliği ortadan kaldırır, hem de tetikleyici bir işlev görüp genel bir anayasa değişiminin önünü açabilir. Oysa 82 Anayasasının düzleminde kalmak, tüm bu değişim olanağını tepmek mânasını içerir.

Bir sonraki yazıda evet kampanyasının handikaplarını tartışacağım.

Serbestiyet, 04.02.2017

Halk oylamasına giderken

Türkiye, Nisan ayında yapılması beklenen halk oylamasına kitlenmiş durumda. Her yerde anayasa değişikliği önerisinin akıbeti konuşuluyor. Köşe yazıları ve televizyon tartışmaları da, ev-kahve muhabbetleri de büyük oranda bu konuya teksif edilmiş durumda. Herkes kendi meşrebince meseleye yaklaşıyor ve halkın sandıkta şekillenecek tercihini merak ediyor.

Propagandif niteliği bariz olanlar haricinde hemen her araştırma, “evet” ve “hayır”ın birbirine yakın olduğuna işaret ediyor. Mevcut durumda, bir tercihin diğerine açık fark attığını gösteren bir emare bulunmuyor. Bazı araştırmalarda “evet”, bazılarında ise “hayır” kıl payı önde gözüküyor. Araştırmaların hatâ payı ve kararsızların oranının halen yükseklerde seyrettiği düşünüldüğünde, birbirine yakın ama farklı sonuçlara ulaşılmasını normal karşılamak gerekiyor.

Mutedil bir halk oylaması

Halk oylamasının başa baş karakterinin üç noktada ekili olacağını düşünüyorum. İlki, yaygın olarak beklenenin aksine, kampanya sürecinin sakin ve dengeli geçmesini sağlayabilir. Çünkü taraflar sadece kendi tabanlarına dayanarak sandıktan muzaffer çıkamaz. “Evet” ve “hayır” cephelerinin muvaffak olabilmeleri, ancak geleneksel tabanlarından olmayan kişi ve gruplara ulaşabilmelerine bağlı. Onların desteğini elde ettikleri ölçüde galip çıkma şanslarını arttırabilirler. Dolayısıyla her iki taraf da kendi mahallelerinin dışına çıkmak, onların hassasiyetlerini ve düşüncelerini gözetmek, onlara seslenmek mecburiyetinde.

Söz konusu mecburiyet ortamı yumuşatabilir. Tarafların saldırgan bir dile müracaat etmelerini engelleyebilir. Kampanyanın mutedil sınırlar içinde cereyan etmesini sağlayabilir. Halkta zaten mevcut sağduyuyu da buna eklediğimizde, Mecliste ve sosyal medyada rastlanan türden kavgalı, dövüşlü, kırıcı ve tahrip edici bir sürecin değil, taşkınlığın sokaklara egemen olmadığı sağduyulu bir referandum döneminin geçirileceği söylenebilir.

Katılımın düzeyi

İkincisi, sandıktan her iki neticenin de çıkması ihtimalinin tarafların motivasyonunu olumlu yönde etkilemesidir. Bu da katılım oranını artırır. Genel olarak Türkiye’de halkın sandığa olan ilgisi zaten yüksektir. Sonucu önceden belli seçimlerde dahi, halkın seçimlere yoğun olarak iştirak ettiği görülür. Mesela 21 Ekim 2007’de bir halk oylaması yapıldı. 367 rezaletinin yarattığı bir düğümün çözümü için halka gidildi ve halka cumhurbaşkanını seçmek isteyip istemedikleri soruldu. Halkın bu suale “evet” yanıtı vereceği açıktı. “Hayır”cılar sahici bir kampanya bile yürütmediler. Buna rağmen katılım oranı yüzde 68 oldu.

Nisan’da yapılacak referandumda ise böyle bir durum yok. Sandıktan evet de hayır da çıkabileceğinden, her iki fikrin savunucuları sandığa daha fazla teveccüh gösterecek ve destekçilerini sandık başına götürmek için daha çok çaba sarf edecek. Şimdiki durum 12 Eylül 2010’da yapılan halk oylamasına benzetilebilir. O zaman üç taraf vardı: Evetçiler, hayırcılar ve boykotçular. Üç taraf da yoğun bir kampanya yürütmüş ve katılım oranı yüzde 74 olmuştu. Bu nedenle Nisan’da yapılacak olan referandumun da, en azından yüzde 70’lerde bir katılımla gerçekleşeceği öngörülebilir.

Etkili faktörler

Başa baş durumdan çıkardığım üçüncü sonuç, neticeyi tayinde gerek yürütülecek kampanyaların, gerekse diğer hadiselerin tesirinin nispeten büyük olacağıdır. Eğer bir seçime gidilirken — şu anda olduğu gibi — oranlar birbirine yakın ve kararsızların sayısı fazla ise, tarafların yürüteceği kampanyalar belirleyici bir rol oynar. Kampanyalarda gaye, kararsızları ikna etmek ve onları sandık başına çekip kendi lehlerine oy vermelerini sağlamak olmalıdır. “Evet” ve “hayır” taraflarından hangisi bu noktada daha becerili bir yönetim sergilerse, ipi önde göğüsleyen o olur.

Bununla birlikte salt kampanyalar değil, referandum gününe kadar meydana gelecek hadiseler de oylamanın kaderi üzerinde doğrudan etkide bulunabilir. Bu bağlamda, önem arz eden başlıca beş alan veya faktörden bahsedilebilir:

* ekonomi;

* Suriye;

* şiddet ve terör;

* Erdoğan’ın sahaya inmesi;

* FETÖ ile mücadele.

Su kaldıran pilav

Her bir alandaki genel iyileşme ve kırılmaya bağlı olarak kararsız seçmenin renginde değişim yaşanabilir. Örneğin işsizlik oranlarına ve döviz kurlarına bağlı olarak farklı ruh halleri hâkim olur. Buralarda yıkıcı bir dalgalanma hayır’cıların, umut verici bir düzelme evet’çilerin eline koz verir. Şiddet ve terör saldırılarının yoğunlaşması evet cephesinin “güçlü devlet” ve “istikrar” vurgularını öne çıkarır, duyguları kabartır. Bombaların patlamadığı bir ortamda ise tartışmalar ve tercihler daha makul bir hal alır. Erdoğan’ın kampanyasında kullanacağı dil ve üslup evetçilerin elini güçlendirebilir — ama 7 Haziran’da olduğu gibi ters tepip hayırcılara da hizmet edebilir.

Daha flaş gelişmeler de olabilir. Misal olsun; referanduma gidilen süreçte ABD’nin Gülen’i teslim ettiğini varsayalım. Şüphesiz bu Öcalan’ın yakalanması gibi bir sonuç üretir ve evet’e doping etkisi yapar. Ya da Türkiye’nin Suriye’deki Fırat Kalkanı harekâtının bir benzerini Irak’ta da yaptığını varsayalım. Böylesi bir operasyon mütereddit MHP’lileri evet’e, mütereddit Kürtleri ise hayır’a yakınlaştırır.

Hülasa bu pilav daha çok su kaldıracak. Nelerin yaşanacağını önceden kestirmek güç. Kesin olan şu ki, Türkiye’yi heyecanın eksik olmadığı günler bekliyor.

Serbestiyet, 02.02.2017

Bir kitap (2) “Öyle ise Türkiye’de cumhuriyet idaresi yoktur”

Süreyya İlmen’in kitabı (*) vasıtasıyla Serbest Fırka’nın hikâyesinden bahsediyorduk.

Peki, Gazi’nin muhalif bir parti kurmak istemesinin sebebi, ardında yatan neydi? Öne çıkan üç amil var: İlki, dünyaya olumlu bir resim vermektir. Bu meyanda Meclis Başkanı Kazım Özalp ile bir anısını anlatır İlmen. Kazım Paşa, bir Avusturya gezisinde parlamento başkanı ile muhabbet eder. Başkan Kazım Paşa’ya Türkiye’de Meclis’te kaç partinin olduğunu sorar. Tek parti olduğunu öğrenince de “Öyle ise Türkiye’de Cumhuriyet idaresi yoktur” diye tepki verir (s. 34).

Mustafa Kemal’in de Batı’da “diktatör” diye nitelenmesinden rahatsız olduğu bilinir. Dolayısıyla bir muhalif partinin varlığı, Türkiye’de demokratik bir cumhuriyet olduğunu dünyaya anlatmada son derece işlevsel bir rol oynayacaktı.

İkincisi, halkta Tek Parti yönetimine karşı duyulan memnuniyetsizlikti. Zafer kazanılmış, ancak refah sağlanamamış, halktaki rahatsızlık büyümüştü. Halk Fırkası ise, İlmen’in sözleriyle, “partinin devam ve bekasını, milleti memnun ederek kazanacağı teveccüh ve reylerle değil, başka türlü temine çalışıyordu” (s. 15). Mustafa Kemal de halktaki sıkıntının farkındaydı. Muhalif bir parti iki fayda sağlayacaktı:

Bir taraftan halktaki rahatsızlığın boyutları görülecek, rahatsızlık siyasi bir mecraya akacak ve muhalif parti Gazi’ye merbut kişilerden teşekkül edeceğinden denetim altında tutulacaktı. Diğer taraftan, mücadele parti ve parti liderleri (İsmet Paşa ve Fethi Bey) arasında sürecek, gerçekte tüm ipleri elinde tutmasına rağmen Mustafa Kemal memlekette yaşanan menfi gelişmelerden mesul olmayacaktı. Partiler ve liderler birbirlerini suçlayacak, neticede Gazi devreye girecek, onlara doğru yolu gösterecek, haklı ve haksızı ayıracak ve milletin şükranını kazanacaktı.

Gizli bir rekabet-i siyasîye

Üçüncüsü, parti içindeki iktidar mücadelesiydi. İlmen vekil olup parti işlerine daha çok karışınca, partide bir ikiliğin yaşandığına tanık olduğunu belirtir. Partide bir Mustafa Kemal ve İsmet Paşa ayrışması vardır. Mustafa Kemal’in yakın çevresi İsmet Paşa’yı sürekli şikâyet etmekte, Gazi’nin masasında hep İsmet Paşa’nın aleyhine konuşulmaktadır. Yine parti kulislerindeki küçük bir gezinti, vekillerin bir kısmının Gazi’ye, bir kısmının ise İsmet Paşa’ya muhabbet beslediğini görmeye yetecektir. Açıktan ifade edilmediğinden bu ikiliğin derinliğini kestirmek güçtür. Ama bir ikiliğin, dolayısıyla bir tehlikenin olduğu şüphe götürmeyecek kadar açıktır.

“Adeta Gazi Paşa taraftarları ile İsmet Paşa taraftarları gibi iki hizip belirdi” (s. 27).

“Halk Fırkası sivrile sivrile bir gün İsmet Paşa lehine ve Gazi aleyhine işi büyüteceği ve bu gidişle yine bir gün Reisicümhur intihabında İsmet Paşa lehine rey verilebileceği ihtimal dâhilinde olduğu cihetle, her halde Gazi için bunu önlemek lâzımdı” (s. 34).

Gazi’ye bağlı bir muhalif parti İsmet Paşa’nın Meclis’teki gücünü kırabilirdi. Gazi, duruma göre partileri iktidar ve muhalefet sıralarına yerleştirir, her şartta kendine bağlı bir idare heyeti teşkil edebilirdi.

“Her ne ise, işte hep bu gibi emareler, birçok zamandan beri Gazi ile İsmet Paşa’nın, suret-i zahirede gayet dost göründükleri halde, aralarında gizli bir rekabet-i siyasîye bulunduğunu gösteriyor. Binaenaleyh, Serbest Fırkanın doğması, bu rekabet-i siyasîyeden geldiği muhakkaktır. Lâkin ben bunları sonradan anlamış ve hakikat halde evvelce bu teşebbüsü bir memleket ihtiyacı, bir vatan meselesi zannetmiştim” (s. 35).

“İdare, polis ve jandarma partisi”

Serbest Fırka kurulduktan sonra halkın büyük bir teveccühü ile karşılaşır. Çünkü halk, Tek Parti yönetiminden fena halde sıkılmıştır. Her yerde teşkilatlar kurulur, parti binaları açılır, Serbest Fırka’nın toplantıları dolup taşar.

Kısa sürede yerel seçimler yapılacaktır. İlmen Fethi Bey’e gider ve seçimlere girilmemesi gerektiğini söyler. Henüz çok yeni bir parti olduklarını, teşkilat bazında daha fazla güce ihtiyaç duyduklarını, aksi takdirde Halk Fırkasının sandıktan dilediğini çıkarmasına karşı koyamayacaklarını belirtir. Ancak onu ikna edemez; Fethi Bey halkın beklentilerini boşa çıkarmamak için seçimlere girme kararı alır.

Seçimler İlmen’in söylediği gibi olur. Askeri ve sivil bürokrasinin hükmüyle CHF sandıklardan çıkar. Ama “bunu, Gazi bile yutmadı, çünkü yutulamazdı.” İlmen, 12 Ekim 1945 tarihli Vatan gazetesinde yayınlanan “Politikada Namus Yolu” başlıklı bir yazıyı, Gazinin itirafı olarak aktarır:

– Bir sabah Gazi soruyor; seçimler hakkında ne haber var? Cevap:

– Her tarafta partimiz kazanıyor. Atatürk bir müddet düşünceye daldıktan sonra diyor ki:

– Hayır, partimiz kazanmıyor, idare, polis ve jandarma partisi kazanıyor. Memleket rejiminin selameti bu yoldaki parti kazançlarında olmaz.  

Velhasıl bu belediye intihabatında Halk Fırkası tarafından her türlü vasıtalara müracaat edilmiş olduğunu Gazi bile itiraf ediyor.” (s. 72)

“Fethi Bey Reisicümhur olacak”

Serbest Fırka’nın kısa sürede gösterdiği inkişaf, Halk Fırkası’nda alarm zillerinin çalmasına neden olur. Kontrollü ilerlemesi düşünülen muhalefet, raydan çıkma temayülü gösterir. Dip dalga o kadar güçlüdür ki, bunun CHF’yi silip süpürmesinden endişe edilir.  CHF’nin ileri gelenleri Mustafa Kemal’i duruma el koyması için uyarırlar.

“Ya Halk Partisinin reisisin veyahut değilsin. Reisi isen bizimle beraber olacaksın; değilsen biz kendimize yeni bir reis intihap edeceğiz! dediler. Ve bu suretle Gazi’yi tehdit etmeğe başladılar. Bu manevraları Ali Çetinkaya’nın idare ettiğini işittim. Hakikati bileme” (s. 74).

Bununla da yetinilmez; Fethi Bey’in cumhurbaşkanı olmak istediğine dair şayialar yayılır. Böylece Gazi’deki korku ayaklandırılır. Gazi, Fethi Bey’i çağırır ve “size parti kurun dedik ama askerliği kaldıracağız, vergileri kaldıracağız, tekkeleri açacağız diye ilan ediniz mi dedik” diye çatar. Fethi Bey, bunların hiçbir gerçek yanı olmadığını belirtir ve Gazi istemiyorsa partiyi hemen feshedeceğini söyler. Böylece Serbest Fırka’nın idam cezası kesilir.

“Ha şöyle olmuş, ha böyle olmuş. Sözün kısası: Gazi’nin canı Serbest Fırkayı kapatmak feshetmek istemiş; şahsiyetine güvenerek fırkayı feshetmiştir.

Serbest Fırka’nın feshinden sonra Fethi Bey ile hiç görüşmedim ve görüşmek de istemedim; çünkü gittiği her yerde halkın büyük tezahüratlarıyla karşılanan Fethi Bey bir parça daha ciddi davransaydı, öteye beriye koşmayarak, benim teklifim veçhile, belediye intihabına iştirak etmeyerek fırkasını sessiz sedasız güçlendirseydi, bir terbiye-i siyasiye dâhilinde, rakibi olan Halk Fırkasını silip temizlemek işten bile değildi.”  (s.74)

“Serbest Fırka’nın mefkûresi bir emirle ölemez”

Süreyya Paşa, partiden bu denli kolay vazgeçtiği için Fethi Bey’e kızgındır. “Malum olduğu üzere Serbest Fırka mensubini Fethi’nin etrafında, Fethi’nin kara gözleri için toplanmış bir sürü değildi. Her halde Serbest Fırka programına ait bir mefkûre etrafında toplanmışlardı. Bu mefkûre, verilecek bir emirle ölemezdi. Fethi’nin ve arkadaşlarının vereceği bir kararla da Serbest Fırka kapatılamazdı. Fırkaca bu selâhiyet kimseye verilmemişti” (s. 27).

Peki, Gazi’nin ve CHF’nin gazabı karşısında Fethi ve arkadaşları ne yapmalıydı? “Onların vazifesi, ya sonuna kadar dayanmak veyahut istifa edip fırkanın başından çekilmekti. Fırkayı fesh ettik diye bir ilana hiçbir vakit hakları yoktu. Velhasıl kanaatime göre, kanuni bir surette, Serbest Fırka feshedilmemiştir. Bence Serbest Fırka yaşamaktadır” (s. 27).

Serbest Fırka ile olan hesap partinin feshi ile bitmez, sonrasında da devam eder. Gazi, Serbest Fırka’nın ipini çektikten hemen sonra üç aylık bir yurt gezisine çıkar; gittiği her yerde toplumun her kesiminden insana “Serbest Fırka’yı kapatmakla iyi mi ettik yoksa fena mı ettik” diye sorar, halkın tepkisini ölçmeye çalışır. Gazi’nin bu gezisine iştirak eden Ahmet Hamdi Başar, Atatürk’le Üç Ay kitabında, Gazi’nin bütün muhalefeti kendi şahsına yapılmış bir muhalefet olarak kabul ettiğini anlatır. İlmen de bu kitaptan bir olayı nakleder:

Gazi, yurt gezisi kapsamında Samsun’a uğrar. Samsun valisine çok kızgındır, zira burada belediye seçimlerini Serbest Fırka kazanmıştır. Akşam onuruna verilen yemekte belediye başkanını görmeyen Gazi sinirlenir, onu hemen çağırtır.

“Belediye Reisi buldurulup getirtiliyor, sofraya oturtuluyor. Gazi, Belediye Reisini sol tarafına alıyor:

– Ne o! Reis beyefendi! Yoksa rakı günah diye içilmiyor mu? diye soruyor.

– Hayır, efendim yemek yemiş bulundum da!

-Ya demek bizim geleceğimizi bilmiyordunuz, öyle mi?

-Yok, efendim; teşrifi devletinize bütün halkla beraber ben de muntazırdım.

– Şu halde, beraber yemek yiyeceğimizi düşünebilirdiniz!

– Evet, efendim, bendeniz de o şerefe nail olmak ümidinde idim; fakat çağrılmadım.”

Bunun üzerine Gazi, önce valiye neden belediye reisini çağırmadığını soruyor. Fakat çok üzerinde durmuyor. Bazı konular konuşulduktan sonra Gazi sözü esas meseleye, yani Serbest Fırka’nın kapatılmasına getiriyor. Serbest Fırka’nın kendisinden beklenenleri yerine getirmediğini; devrim karşıtı ve gerici cereyanların istifadesine imkân verdiği için kapatıldığını belirtiyor. Ardından belediye reisine dönüyor:

“- Şimdi, reis beyefendi, zat-ı aliniz de artık feshedilmiş bir fırkanın belediye reisi olarak vazifenize devam etmek istemezsiniz, değil mi? İstifa ediniz, yeniden intihap yapılsın; belki gene zat-ı aliniz seçilirsiniz, emrini veriyor. Belediye reisi de cevaben:

– Bendeniz, Paşam, Serbest Fırka’yı tanımıyorum, reisliğe de o partinin namzedi olarak seçildiğimi kabul etmiyorum. Bu intihap halkın şahsa karşı itimadı şeklinde tecelli etmiştir. Mesele sırf seçimin serbest olmasından ibarettir. Eğer bu vaziyette istifa edersem halkın bu teveccüh ve itimadına küfranı nimette bulunmuş olurum. Eğer bendenizin bu işte kalmam arzu buyurulmuyorsa hükümetin elinde kuvvet vardır, Şurayı devlet vardır. İntihabı fesheder. Bendeniz de o zaman mahcup bir vaziyette kalmam, diyor. Gazi de:

– Düşündüğünüz doğru! Arzu ettiğiniz gibi olsun, cevabını veriyor.”

Belediye reisi, bu bahisten sonra önemli bir işi olduğunu söyleyerek izin istiyor ve saygılı bir şekilde kalkıp gidiyor. Mustafa Kemal bunun üzerine patlıyor:

“- Vali Paşa Hazretleri Belediye reisi seçtiğiniz bir adamın yaptıklarını gördünüz mü? Her şeyden evvel terbiyesiz! Şehirlerine misafir geliyoruz, soframıza yemek yiyerek geliyor, içki ikram ediyoruz, içmiyor. Sonra da Reisicümhur sofrasında, biz kalkmadan kalkıp def olup gidiyor. Reisinizin hareketlerini beğendiniz mi?”  (s. 76-78)

Peki sonuç? Gazi ayrıldıktan iki gün sonra valiye işten el çektiriliyor, belediye seçimleri iptal ediliyor ve belediye başkanı görevden alınıyor. İlmen’in bu hadiseden çıkarttığı netice çarpıcı: “Hükümet müdahalesi olmaksızın yapılan intihaplarda Halk Fırkası daima kaybedecektir.”

(*) Süreyya İlmen, Zavallı Serbest Fırka (1951; Derin Tarih Kültür Yayınları, İstanbul, 2015).

Serbestiyet, 28.01.2017

Bir kitap (1) “Ne o! Memlekette inkılâp mı yapmak istiyorsun?”

“Üç devir gördüm:

  1. Sultan Hamit Devri
  2. Meşrutiyet Devri
  3. Cumhuriyet Devri

Günler, geceler, velhasıl hayat nasıl geçiyorsa bu devirler de öyle geçti…

Üç idare gördüm:

  1. İstibdat İdaresi
  2. Meşrutiyet İdaresi
  3. Cumhuriyet İdaresi

Bu üç idarenin de keyfi birer idare olduğunu anladım. Her birinin kendisine mahsus iyi tarafları olduğu gibi fena tarafları da bulunduğuna şahid oldum.

Üç siyasi parti gördüm:

  1. İstibdat Partisi
  2. İttihat ve Terakki Partisi
  3. Halk Partisi

Birbirlerini kavga dövüş deviren bu üç partide de ‘Evvela ben, sonra etrafım, daha sonra üst tarafı’ zihniyetinin hâkim olduğuna kanaat getirdim ve nihayet hepsinin post kavgasında birleştiklerini gördüm.”

Bu satırlar, Süreyya İlmen’e ait. Serbest Fırka’nın kurucularından olan İlmen, asker, siyasetçi ve müteşebbis kimliği ile biliniyor. 1946’da Serbest Fırka hadisesini anlatmak üzere bir kitap kaleme alıyor. Ancak kitap beş yıllık bir beklemenin ardından 1951’de yayınlanıyor. Şimdi, yeni baskı yapmış bulunuyor. (*)

“Bu kadar zamandır meğer maiyetimde yılanlar besliyormuşum”

Kitabın yazılmasındaki gaye, Serbest Fırka’nın nasıl kurulduğunu ve neden kapatıldığını açıklığa kavuşturmak olsa da, İlmen salt bununla sınırla kalmaz, başka meselelere de dalar. Mesela babası İlmen’in kitabında önemli bir yer tutar.

İlmen’in babası, II. Abdülhamid’in seraskeridir. Padişaha karşı protestoların yoğunlaştığı bir dönemde sadrazamla ile birlikte II. Abdülhamid’in huzuruna çıkar ve Kanun-i Esasi’nin uygulanmasının gerektiğini belirtir. Padişah buna çok hiddetlenir, “Bu kadar zamandır meğer maiyetimde yılanlar besliyormuşum” diye tepki gösterir ve seraskeri kısa bir süre sonra görevinden alır (s. 61).

İlmen bunun haksız ve yanlış bir karar olduğu kanısını taşır. Bu yüzden kitabında uzun uzadıya babasının savunusunu yapar. Birtakım istatistikler vererek, babasının göreve başlamasından sonra Osmanlı ordusunun gerek silah, gerek asker, gerek teçhizat bakımından çok büyük bir gelişim gösterdiğini kanıtlamaya girişir. Babasının ne kadar iyi bir yönetici, ne kadar cesur ve vatanperver bir asker olduğunu anlatır.

“Ah sopa!”

Uzun yıllar siyasetle ve sanayiyle iştigal etse de İlmen’in karakterini askeri kimliği şekillendirir. Gerek siyasi, gerek içtimai ve gerek iktisadi meselelerin sertlikle çözüleceği noktasında sarsılmaz bir düşüncesi vardır. Yükselen fiyatları düşürecek olan da, devlet menfaati yerine parti menfaati güden siyasetçiyi yola getirecek olan da, aklı bir karış havada askeri yola sokacak olan da sopadır.  Bu nedenle, arzusu hilafına gerçekleşen her vaka karşısında İlmen babasına atıfla “Ah sopa!” diye hayıflanır.

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Fırka tecrübelerinden sonra memlekette çok partili bir demokratik hayatın yaşanması ümidi azalan İlmen’in gerekçeleri çok nettir: Ülkede iktidar Halk Partisinin elindedir ve istediğini yapma kudretine sahiptir. Memlekette kökleşmiş başka bir parti yoktur ve siyasi alana çıkan yeni bir partinin ne kadar yaşayacağı belli değildir. Nitekim İlmen’in kitabını yazdığı esnada Milli Kalkınma Partisi ve Demokrat Parti gibi partiler sahaya çıkmakta; hükümet bilhassa Milli Kalkınma Partisi üzerinden büyük bir baskı kurmaktadır.

“Ermeni, Rum, Yahudi vekillerin vızıltıları”

Demokrat Parti’ye şans tanımaz İlmen. Bir kere Demokrat Parti’nin CHF içinden çıkması bir handikaptır. Çünkü “memlekette Halk Partisinden başka ikinci bir Demokrat Partisi’ne ihtiyaç duyulmadığı, daha doğrusu hiçbir memlekette anayasası aynı iki parti vücuda getirilmediği, binaenaleyh bir kıymet-i siyasîyesi olamayacağı” açıktır. Diğer taraftan CHF parti evleri, parti ocakları, halk evleri ve halk odaları ile ülkenin her noktasına nüfuz etmiştir. Bu devasa güç karşısında Demokrat Parti’nin muvaffak olma şansı yoktur. CHF daima galebe çalacaktır.

“Belki ileride Millet Meclisinde mevcut ermeni, rum, yahudi mebuslar gibi, ilaç için, bu yeni partilerden tezyinat (süs) kabilinden birer, ikişer mebus bulunacağı, ermeni, rum mebusların Millet Meclisindeki vızıltıları gibi belki bunların da bir, iki sivrisinek kabilinden vızıltılarının işitileceği, neticede ise yine Halk Partisi’nin dediği olacağı muhakkaktı.” (s.36)

“Memlekette inkilâp yapmak haddim değildir”

Atatürk’ün mizacı da, İlmen’in üzerinde durduğu konulardan biridir. İlmen’e göre, Atatürk’ün kendi dışında herhangi birinin sivrilmesine tahammül edemeyen bir yapısı vardı. Ülkedeki her başarıyı sahiplenmek isterdi. Her işin ve teşkilatın altında kendi fikrinin yatmasına, tatbikatın da kendi yönlendirmesiyle yapılmasına dikkat ederdi.

“Memlekette yalnız büyük olarak kendisinin tanınmasını arzu ederdi. Hâlbuki memleketimizin medeniyet yoluna girebilmesi için daha yüzlerce Gazi’ye, İsmet’e ihtiyacı vardı. Bir aralık Antalya’da bir vaka olduğu işitildi. Millet Meclisi Başkanı olan Kazım Paşa Antalya’ya gidiyormuş. Akrabası olan vali şehri donatmış. Bunu haber alan Gazi oraya, bir harp sefinesile (savaş gemisiyle), süratle gitmiş, her tarafı alt üst etmiş.”  (s.28)

İlmen, Atatürk’ün bu karakterini somutlaştırmak için kendi hayatından da misaller verir. 1927’de vekil olduktan sonra İlmen, birçok konuda kanun teklifi hazırlar. Lakin bunu yaparken Gazi’ye ve partisine danışmaz. Tekliflerin o günün gazetelerinde uyandırdığı ilgi partide bir sıkıntı yaratır, İlmen lisan-ı münasip ile uyarılır. Ancak uyarıları kulak arakası eder, tekliflerini sıralamayı sürdürür. Baltayı taşa vurduğunu Gazi ile karşılaştığı anda fehmeder.

“Nihayet bir gün Gazi’nin Çankaya’daki köşklerine davetli bulunduğum bir sırada beni yanlarına çağırarak:

– Ne o sen memlekette inkilâp mı yapmak istiyorsun? diye sormuşlardı. Şaşaladım:

– Ne gibi bir inkilâp, dedim.

– Gene üç teklifte bulunmuşsun. Gazetecilerle mülakat yapmışsın, diyerek bir parça da çıkışmak istedi. Ben de:

–  Memlekette inkilâp yapmak haddim değildir. Gazetecilerle de hiçbir mülakatta bulunmadım; yalnız memleketim için faideli addettiğim üç teklifte bulundum; eğer bu gibi resmi tekliflerin gazetelere aksetmemesi arzu buyuruluyorsa, lütfen Millet Meclisi riyasetine emir buyurunuz. Gazetecilerin Millet Meclisi kalem-i mahsusuna müracaatlarında bu gibi teklifleri kendilerine gösterip not etmesinler, dedim. Ve hakikat halde gazetecilerle hiçbir mülakatta bulunmadığım cihetle, bu hususa dair de kendilerine ayrıca teminatta bulundum. Nihayet Gazi:

– Ne gibi tekliflerde bulunacaksan, evvelâ bana getir, birlikte müzakere edelim, münasip görürsem yaptırırım, dedi. Meseleyi kapattı.” (s. 31)

“Gazi’nin emriyle kurulan parti”

İlmen, Serbest Fırka’nın kuruluşunu tafsilatlı bir şekilde resmeder. Önce Fethi (Okyar) Bey ile görüşür. Fethi Bey kendisine, yeni bir partinin tesisi için Gazi’den emir aldığını söyler ve birlikte çalışmayı teklif eder. Vekil oluncaya kadar Gazi’ye ve partiye büyük bir bağlılık duyan İlmen, ülkenin idare tarzından hoşnut olmadığından teklifi kabul eder. Birlikte Cumhurbaşkanını görmeye giderler.

“Velhasıl akşam geç vakit Yalova’ya gittik; oteldeki odalarımıza uğradık ve Gazi’nin dairesinde büyük yemek salonuna gittik… Herhalde o gece otuz kişiden fazlaydık. İçmeğe başlandı. Konuşuldu. Bir müddet sonra Gazi beni yanına çağırdı. Gittim, tabii ayakta durdum. Herkes sükût etti, dinlemeğe başladılar:

– Fethi Bey! Süreyya Paşa’yı fırkanıza aldığınıza çok memnun oldum. Kendi hem şehirci, hem de teşkilatçıdır. buyurdular. Ondan sonra bana tevcihi hitab ile:

– Bak ben Reisicümhur sifatile bîtarafım. Bir fırkanın başında pek muhterem arkadaşım İsmet Paşa hazretleri bulunuyorlar. Diğer fırkanın başında ise yine pek muhterem arkadaşım Fethi Beyefendi bulunuyorlar. Bu iki fırka birbirile çarpışacak, birbirlerini konturol edecek, birbirile mücadelede bulunacaklardır; lakin dünyaya karşı da Türklerde bir terbiye-i siyasiye mevcut olduğunu ispat edeceksiniz, dediler. Ondan sonra da sofrada bulunanlara hitaben:

– Bakınız ben Reisicümhur sıfatile bu iki fırkaya karşı daima bîtaraf kalacağım, dediler ve ondan sonra da Şükrü Nâilî ve Abdurrahman Nâfiz Paşalara hitaben:

– Ordu! Siz de benim gibi bîtaraf kalacaksınız, bu iki fırkanın mücadelesine asla karışmayacaksınız, buyurdular.”  (s. 66-67)

Süreyya Paşa — o esnada — kendisinin ve ordunun tarafsız kalacaklarına dair kesin bir teminat istemeyi aklından geçirdiğini söyler. Ama hem cesaret edemez, hem de Gazi’nin sözünü tutacağını sanır. Ertesi sabah vapurla İstanbul’a dönerken Kılıç Ali ile aralarında Gazi’nin tarafsız kalıp kalmayacağı konusunda tartışma çıkar. Kılıç Ali, Mustafa Kemal’in Halk Fırkasının kurucusu olduğunda, hiçbir şekilde tarafsız kalamayacağında ve partisinin yanında duracağında ısrar eder. İlmen ise, bir gece önce Gazi’nin tarafsızlığını dünyaya ilan ettiğini belirtir ve buna halel getirmeyeceğini söyler. “Neticede bu bahis Kılıç Ali kazandı; çünkü dört ay sonra Gazi sözünden döndü.” (s.68)

Serbest Fırka’nın öyküsüne devam edeceğiz…

(*) Süreyya İlmen, Zavallı Serbest Fırka (Derin Tarih Kültür Yayınları, İstanbul, 2015).

Serbestiyet, 27.01.2017