Ana Sayfa Blog Sayfa 175

FETÖ ile mücadelede meşruiyet ve ahlâkî üstünlük

Türkiye 15 Temmuz 2016’da toplumun birçok kesiminin hâlâ ne kadar vahim olduğunu tam olarak idrak edemediği bir vaka yaşadı. Yargı kararlarıyla FETÖ adı verilen ve her türlü kötü sıfatla vasıflandırılmayı hak eden bir çetenin merkezinde bulunduğu bir darbe teşebbüsüyle karşılaştı. Birkaç faktörün bir araya gelmesiyle, âdet3a mucizevî şekilde, darbe engellendi. Fail, on yılları bulan karanlık bir geçmişi olan ve akla hayale gelmeyecek yol ve yöntemlerle devlet içinde yuvalanmış, uluslararası güçlerle derin ilişkileri de olan bir şebeke. Kemalist bürokratik vesayete karşı mücadele ve kendini koruma güdüsüyle başladığı yolculuğunda, güç zehirlenmesi yaşamış ve vesayet sistemini adapte ederek mükemmelleştirmiş. Sadece Türkiye değil hangi ülke böyle bir şeyle karşılaşsa şaşırırdı. Belki de birçok ülke direnemez ve teslim olurdu.

15 Temmuz darbe teşebbüsü atlatıldı ama bu yetmezdi. Fail çeteye karşı mücadele edilmesi gerekirdi. Bu, sadece demokratik usullerle işbaşına gelmiş iktidarı değil, aynı zamanda demokrasiyi, insan haklarını, hukuk devletini, hattâ vatanı korumak için de gerekliydi. Bu mücadelenin dört ayağı vardı: Toplumsal mücadele, siyasî mücadele, idarî mücadele ve hukukî mücadele. İlk ikisi kesin olarak kazanıldı. FETÖ’nün ne toplum nezdinde bir meşruiyeti ve itibarı ne de siyasette belirleyici bir gücü var. İdarî ve hukukî mücadele ise devam ediyor.

Türkiye olağanüstü bir olayla karşılaştığı için olağan yöntemlerin dışına çıkması gerekebilirdi. Bu anlaşılır ve makul bir durumdu. Bu çerçevede, hukuk sitemimizde yeri olan olağanüstü hal ilânı yoluna gidildi. OHAL sürecinde KHK’ler çıkartarak önemli adımlar atılmaya çalışıldı.

Kabul ve itiraf etmek zorundayız ki, FETÖ ile mücadele çetin bir iş. Bir taraftan etkin bir mücadele yürütülmeli; diğer taraftan doğru adımlar atılmalı, hukuk içinde kalınmalı ve masum insanlar mağdur edilmemeli. Suçların bireyselliğine saygı gösterilmeli ama kollektif bir suçla karşı karşıya kalındığı da unutulmamalı. Bu zorlu mücadele uzun zaman alacak. Bu yolda hatâlar da yapılacak. Önemli olan, kasıtlı hatâ yapılmaması ve fark edildiklerinde hat3aların düzeltilmesi. Bunda başarısız kalırsak, FETÖ ile mücadelede en önemli kozlarımız olan meşruiyeti ve ahlâkî üstünlüğü kaybedebiliriz. Bu her birimiz, hepimiz ve tüm ülke için bir felaket olur.

Gözlemleyebildiğim kadarıyla FETÖ ile mücadelede bazı hatâlar yapılıyor. Bunların birkaçına işaret etmekte yarar var.

Olağanüstü hal esas itibariyle FETÖ ile mücadele için ilân edildi. Toplum bundan dolayı bu hamleye büyük destek sağladı. Bu yüzden bu dönemde çıkarılacak KHK’lar FETÖ’yle mücadele ile sınırlı kalmalı. Olağan zamanlarda kanun ile düzenlenmesi gereken hususlar kararnamelere konu yapılmamalı. Ne var ki bazen bu sınırın dışına çıkıldığı görülüyor. FETÖ ile mücadeleyle ilgisi olmayan konular KHK’larla düzenlenebiliyor. En son bazı kamu şirketlerinin ve bazı şirketlerdeki kamu hisselerinin Varlık Fonu’na devri bu yolla yapıldı.

Bir diğer mesele, KHK ile kamu çalışanlarını görevden almada gösterilen kararlılık ve hızın, savcılıkların hakkında soruşturma bile açmadığı kimselerin göreve iade edilmesinde gösterilmemesi. Bizzat bildiğim bir örnekte bir öğretim üyesi savcılık tarafından hakkında takipsizlik kararı verilmiş olmasına rağmen aylardır göreve iade edilmeyi bekliyor. Muhtemelen benzer başka vakalar vardır. Aslında görevden almalarda takip edilen yolun en doğrusu olduğundan emin değilim. İnsanları, özellikle memurları görevden almak yerine açığa alıp haklarındaki idarî ve hukukî soruşturmaların sonuçlanmasını beklemek ve ona göre kalıcı kararlar vermek daha iyi olurdu. Bunun yapılmamasının, biri hemen ortaya çıkan, diğeri ilerde ortaya çıkacak olan iki kötü sonucu var. İlki şu: İnsanlar işten atılınca gelir kaynakları kuruyor. Hayatlarını sürdüremez duruma düşüyor. Bu, vahim tablolar ortaya çıkartıyor ve bir öfke birikmesine sebep oluyor. Sadece atılanlar değil aileleri ve yakınları da aynı ruh hali içine giriyor. İkincisi şu: OHAL eninde sonunda bitecek ve görevden atılan kimseler yargı yoluna başvuracak. Türkiye bu durumda sel gibi bir dâvâ akımıyla karşılaşacak ve on yıllarca bu problemle boğuşacak. Bu yüzden yetkililerin FETÖ’cü kamu görevlileriyle meşgul olma yöntemini gözden geçirmesinde fayda var.

Bir diğer sorun, görevden almaların FTÖ ile bağlantısı olmayan kimselere de uzatılması. Bu açıdan en dikkat çekici olan şey, “barış bildirisi” adı verilen bildiriye imza atan ve çoğu sol eğilimli olan öğretim üyelerinin işten atılması. Söz konusu bildiriyi ağır şekilde eleştirdim. Hâlâ aynı yerdeyim. Bildiri barışa hizmet edecek bir metin değildi. PKK terörünü görmezden geliyordu. Devletin kasabalardaki şiddetinin, oraları işgal edip hendeklerle toplumsal hayatı durduran ve silâh zoruyla bir siyasî proje uygulamak isteyen PKK şiddetine bir cevap olarak doğduğunu görmezden geliyordu. PKK’ya yönelik en küçük bir kınama veya eleştiri yapmıyordu. Bunların hepsi tamam. Ancak, bildiriyi ve imza verenleri eleştirmek, kınamak başka; onları işten atmak ve cezai takibata uğratmak başka. Ne yazık ki KHK’larla bir şekilde bildiriyle alâkalı kimselerin görevine son verildiği görülüyor. Bu da yanlış ve zararlı bir tavır.

FETÖ ile mücadelede yürütme, yasama ve yargı organlarına büyük görev düşüyor. Hepsi sağlam durmalı ve asla gevşememeli. Ancak, bu onların şahsî veya kurumsal bir meselesi değil. Tüm toplumun, demokratik sistemin ve hukuk devletinin meselesi. Demokrat, hukuka ve insan haklarına saygılı, memleketinin iyiliğini isteyen her insan FETÖ ile mücadele edilmesini ve bu mücadelenin başarıya ulaşmasını bekliyor. Bu yüzden, FETÖ ile mücadelenin meşruiyetine ve FETÖ karşısında toplumun ahlâkî üstünlüğüne zarar verebilecek uygulamalardan uzak durulmalı. Yoksa bu mücadeleyi tümden kaybedebilir veya en azından çok daha uzun bir zaman dilimine yaymak ve daha fazla bedel ödemek zorunda kalabiliriz…

Serbestiyet, 10.02.2017

Balyoz dâvâsı neydi?

2 Şubat 2017 akşamı Habertürk televizyonunda katıldığım bir programda Balyoz Dâvâsı hakkında bazı görüşler ifade ettim. Davanın özünde doğru ve haklı olduğunu, ama Gülenistlerin davayı kendi amaçlarına ulaşmak için yozlaştırdığını söyledim. Aslında beş-on kişi ile sınırlı kalması gereken davanın haksız yere yüzlerce insana bulaştırıldığına değindim. Bunun üzerine dâvâda yargılanan ve uzun süre haksız yere hapiste tutulan Emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz Bey beni aradı. Söz konusu dâvâ hakkında bazı bilgiler verdi ve dâvânın özünü görmeye yardımcı olacak açıklamalar yaptı. Ben de ifade ettiği hususları bir mektupta yazmasını talep ettim. Ahmet Yavuz Beyden gelen mektup aşağıda.

*          *          *

Sayın Atilla Yayla,

Sizi, 2 Şubat 2017 akşamı Habertürk’te katıldığınız yayında izledim.

Programın geçmişe dönük muhasebe yapma konusuna temasınız esnasında “hatamı anlarsam özür dilerim” benzeri bir açıklamanın ardından “Balyoz dâvâsında 5-6 kişi yargılanmalıydı” ifadesini kullandınız.

Sizi telefonla 3 Şubat günü aradım. Uygarca bir konuşma sonucu söylediklerimden ikna olduğunuzu belirttiniz ve bunları size yazmamı arzu ettiniz. Bilgisizlik bilgiye dönüştüğünde daha sağlıklı bir muhakeme yapacağınıza inandığım için bu satırları kaleme alıyorum.

Öncelikle şunu belirtmeliyim: Balyoz vb dâvâlar, konuyu hiç bilmeyenlerin, yarım yamalak bilenlerin kamuoyunu yanıltması zemininde sürdürülebilmiştir. Bu insanların bir kısmı yürütülen algı operasyonun bir parçası olduğu için görevlerini yaptılar. Bulunduğum yerden bunu hiyanet olarak nitelemek mümkün. Ama bana ve arkadaşlarıma karşı değil, kendilerine itibar atfeden sıradan vatandaşlarımıza ve adalet duygusuna karşı… O nedenle onları ayrı bir kategoriye dahil ediyorum.

Bunun dışında kalan, sizin de arasında bulunduğunuz diğer bir kesim var ki, derinlemesine bilmedikleri konularda konuşarak oluşturulan algıya katkı verdi. Bunların yaptığı ve yapacağı özeleştiri çok kıymetli. Çünkü daha sağlıklı bir toplumsal yaşamın kurulmasında önemli bir rol oynayacaktır. Buna ülkemizin ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

Gelelim Balyoz dâvâsına…

Yaratılmak istenen suç algısıyla ilgili üç husus:

(1) Birinci Ordu Komutanlığı Mart 2003’te yapacağı Plan Semineri için taslak senaryoyu Kara Kuvvetleri Komutanlığına (KKK) seminer öncesinde gönderiyor. KKK bu senaryoyu bu haliyle değil, ama bu senaryonun içerdiği bütün hususları iki ayrı tarihte ayrı ayrı inceleyin diye Birinci Orduya emrediyor. Birinci Ordu Komutanı da iki ayrı seminer yapmaya uygun zaman yok, birlikte yaparız diyor. Daha sonra senaryo da dahil Plan Semineri dosyası, seminer öncesi KKK’lığına yeniden sunuluyor. Onlardan hayır diye bir cevap gelmediği için de aynıyla uygulanıyor. Seminere Genelkurmay Başkanı ve KK Komutanı da davetli oldukları halde Irak krizi nedeniyle gelemiyorlar. Yani saklı gizli yapılan bir şey yok. Konu KK Komutanı ile Birinci Ordu Komutanı arasındaki bir konudan ibarettir. Sonradan KK Komutanı bunu disiplin suçu olarak nitelendirdiğini açıkladı. Sonuç olarak disiplin suçuyla konunun bağlantısı hiç yoktur.

(2) Plan Semineri toplam 10 kasettir ve 22-23 saatlik süreyi içermektedir. Katılan kişi sayısı 152’dir. Konuşmaların içinde 4-5 dakikalık kısmı, senaryo çerçevesi dışına çıkartıldığı takdirde soruşturulmaya müsait unsurlar barındırmaktadır. Sıkıyönetim koşullarının konuşulduğu bir durumda bu konuşmalar normal kabul edilebilir ya da birileri “burada amacını aşan ifadeler var, soruşturulmalı veya kovuşturulmalı” diyebilir.

Bunlar “askerin siyasete karışması” suçlamasına ilişkindir. Peki, seminer ses kayıtlarını dinleyenler bu konuda bir adım atmış mı? Atmamış. Atsaymış ne zaman atılmalıymış? Mart 2003’ten hemen sonra.

Bu konuşmalarla darbe suçlaması yapılabilir mi? Kesinlikle hayır. Konuşmalarda Balyoz’un “b”si ya da darbenin “d”si var mı? Yok…

(3) Gelelim esas meseleye. Yani darbe suçlamasına temel teşkil eden 2 Aralık 2002 tarihli Balyoz Güvenlik Harekât Planına…

Bu belge güya seminerden önce yazılmış. Ama ilk defa 2006 yılında piyasaya sürülen Office 2007 yazılımı içinde kullanılan “kalibri” fontu kullanılarak. Sadece Balyoz mu bu fontla yazılmış? Hayır. Denizci, havacı ve jandarma arkadaşların suçlanmalarına vesile olan sahte planlar da bu fontla yazılmış. Ayrıca kendilerine geniş bir cephe oluşturabilmek için jandarmaların yaptığı iddia olunan fişlemeler de hayatın gerçeklerine aykırılıklar taşıyor. Mesela okuldan 2003 yılında kaydının kesilmesi istenen bir üniversite öğrencisinin 2007’de üniversiteye girdiği ya da el konulacağı varsayılan bir jipin o iddia edilen plakaya 2005’te kavuşabildiği gibi. Bu örneklerin sayısı iki bini geçmektedir.

Soru da, yanıtı da çok basit: Bu sahte ve 2009’dan sonra üretildiği bilimsel olarak kanıtlanmış olan planlar olmasa bir darbe dâvâsı açmak ve yürütmek mümkün olur muydu?

Hayır…

Bu planları yok saydığınız takdirde 1. ve 2. maddede yazılan hususlar bir anlam ifade edebilir mi? Elbette hayır.

Bu konuda ifade edilecek ve kanıt mahiyetinde binlerce argüman sıralanabilir. Ama siz ve okurlarınız için yeterli olduğunu düşünüyorum.

Programda belirttiğiniz gibi, değil 5-6 kişinin yargılanmasını, darbe dâvâsı kapsamında bir kişinin bile soruşturulamayacağını yeniden hatırlatarak mektubumu bitirmek istiyorum.

Yaşanan yakın geçmiş, gerçek bir demokrasi kurmak için kanaatlerimizden ziyade bilgiye; darbecilikle mücadele edebilmek için de kirli yollara sapmak yerine hukuk kurallarının egemen kılınmasına ihtiyaç olduğunu net olarak ortaya koymuştur.

Balyoz vb kumpas dâvâlarının 15 Temmuz darbesine giden yolun taşlarını döşemekten başka bir işe yaramadığını hatırlatarak size ve okurlarınıza saygılar sunarım.

Ahmet Yavuz

Em. Tümgeneral

Balyoz’dan 18 yıla hükümlü ve 41 ay özgürlük yoksunu

                                                                    *             *             *

O günleri hatırlayalım. Askerlerin merkezinde olduğu bürokratik vesayetten bıkıp usanan halk kitleleri ve aydınlar bu sorunu çözecek adımlar bekliyordu. Ergenekon ve Balyoz gibi dâvâlarla, o zamana kadar asla dokunulamaz, yargılanamaz sayılan asker-bürokratlar mahkemelere çıkarılmaya başladı. Bu, tüm demokrat çevrelerde heyecan ve ümit uyandırdı. Bu yüzden dâvâlar geniş bir destek tabanı buldu. Bu çerçevede ben de, o sıralar sadece hafta bir kez yazmama ve her yazıyı popüler konulara tahsis etmekten uzak durmama rağmen, şu veya bu ölçüde yanıltıldım. Yargılamalarda masumiyet karinesine saygı gösterilmesi, sanıklardan delillere değil delillerden sanıklara gidilmesi, gereksiz tutuklama yapılmaması, yargılamaların tutuksuz sürmesi ve tutuklamaların cezalandırmaya dönüştürülmemesi gibi hususlara birkaç defa dikkat çektim. Ancak, olan bitenin tam mahiyetini kavramada yetersiz kaldım. Çünkü bilgi kaynaklarını kontrol eden ve elinde birçok medya organı bulunan Gülenciler kudretlerinin doruğundaydı; meseleleri topluma istedikleri gibi sunma, her türlü manipülasyonu yapma gücüne sahipti. Sonradan ortaya çıktı ki bu dâvâların sadece polisle değil yargıyla alâkalı kısmı da tamamen aynı şebeke tarafından kotarılmıştı.

Maalesef birçok yazar çizer, bilgi akışının kontrol altında olması ve demokrasinin kuvvetleneceği umudu yüzünden yeterince dikkatli olamadık. Kamuya akan bilgileri tahkik edecek, teyit edecek kaynaklara da sahip değildik. Üstelik biz akademisyenler bu bakımdan gazetecilerden daha dezavantajlı bir konumdaydık. Askeriyemizin darbeci bir geçmişinin olması ve silâhlı bürokraside darbeci zihniyetin yaygınlığı da bizi başka ihtimalleri düşünmekten uzak tuttu. Nitekim bu hususta haklı olduğumuz 15 Temmuz darbe teşebbüsüyle bir kere daha ispatlandı.

Şüphesiz bütün bunlar hepimizin, bu arada kendimin, bir manevi sorumluluk altında olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Her ne kadar benim süreçteki payım çok küçük ve hiçbir şekilde gidişatı etkilemeyecek çapta idiyse de, bugünden baktığımda çok daha dikkatli olmam gerekirdi demekten kendimi alamıyorum. İnşallah hepimiz, tüm toplum yaşananlardan ders almışızdır…

Ahmet Yavuz Beye tekrar geçmiş olsun diyor, hassasiyeti için teşekkür ediyorum.

Serbestiyet, 07.02.2017

Anayasa değişikliğini nasıl tartışmalıyız?

Ortalık yine toz duman. Göz gözü görmüyor. Kavgada yumruk sayılmaz hesabı, keskin görüşlü kimseler birbirlerine girmiş vaziyette. Hayırcılar arasında daha yaygın ve derin olmak üzere, hem hayırcılar hem evetçiler kanadında fikirlerini edeplice açıklamak ve karşı görüşteki kimselerin fikirlerini çürütmeye çalışmak yerine, suçlamalar, küfürler, karalamalar, hakaretler havada uçuşuyor. Birileri birilerini demokrat olmamakla, aydın olmamakla, vatansever olmamakla, bazen liberal olmamakla, hattâ insan olmamakla ve satın alınmakla, çıkar karşılığı evet demekle suçluyor.

Hele bir yavaş olalım. Bu tür suçlamaların hiçbir anlamı yok. Bunlar müelliflerinin ne fikirlerine ne şahsiyetlerine değer katıyor. Masadaki konu, hükümet sistemi değişikliğini esas alan bir anayasa değişikliği. Tartışılması gereken de kişilerin şahsiyeti, kimlikleri değil, konuyla ilgili görüşleri. Bunun yerine yukarda bahsettiğim şeyleri yapma yoluna gitmek, olsa olsa ilgili kişilerin karakter zaaflarını ve aczini gösterir. Öyle ya, karşı fikri çürütecek fikir gücünüz ve tartışma beceriniz yoksa, fikir ifade etmek ve tartışmak yerine muarızlarınızı yok etmeye, sahadan silmeye çalışırsınız.

Bizim toplumda insanlar siyah ve beyaza çok meraklı. Bu kafaya göre bir şey ya aktır ya da kara. Gri tonların bulunması mümkün olamaz. Bu anlayış birçok kimseyi kesin inançlılığa itiyor. Nüansları görmesini engelliyor. Kesin inançlı tipler hakikatin (veya vakamızda demokratlığın) anahtarı, tekeli ellerindeymiş gibi konuşuyorlar, yazıyorlar. Yanılmış olabileceklerine hiç ihtimal vermiyorlar. Başkaları gibi kendilerinin de bazı fikirlerin doğru, bazı fikirlerinin yanlış olabileceğini hesaba katmıyorlar.

Hayat bu kadar basit değil. Her zaman, her meselede, kolayca teşhis edilebilir ve herkesi bağlayacağını umduğumuz, diğer her alternatifi dışlayıcı doğrular olmayabilir. Hattâ bazı durumlarda, birbirine zıt görünen iki tavır, iki duruş aynı anda doğru, meselâ demokrat olabilir.

Anayasa değişikliği paketine bakalım. Öngörülen, bir hükümet sistemi değişikliği.  Parlamenter sistem olduğu iddia edilen bir sistemden, parlamenter sistem ile başkanlık sisteminin karması, adına cumhurbaşkanlığı sistemi denen bir siteme geçmek isteniyor. Buna karşı demokrat duruş nedir? Belki de bir değil birden çok ve çelişik görünen demokrat duruş vardır.

Diyelim ki Ayşe Hanım demokraside en önemli şeyin sert kuvvetler ayrılığı olduğunu ve getirilmek istenen sistemin bu şartı karşılamadığını düşünüyor. Bu yüzden bu teklife hayır diyor. Bu demokrat bir duruş mudur? Evet, öyledir. Buna karşılık Fatma Hanım demokraside en önemli şeyin seçilmişlerin bürokratların vesayeti altına girmemesi olduğunu düşünüyor ve getirilmek istenen sisteme bürokratik vesayetin önünü keseceği düşüncesiyle evet diyor. Bu demokrat bir duruş mudur? Evet, öyledir.

Durum buysa, tarafların birbirini demokrat olmamakla itham etmesi anlamsız. Meşru olarak tek yapabilecekleri şey, kendi düşüncelerinin daha doğru olduğunu öne sürmek ve ispatlamaya çalışmak. Bunu usulüne uygun olarak yapmak yerine birbirlerinin şahsiyetlerine saldırmaları, birbirlerine küfretmeleri ne haklılıklarını arttırır, ne de toplumda yapıcı ve yararlı diyalog kanalları açar.

Bu yüzden daha epeyce konuşacağımız bu meselede herkesi makul ve mutedil olmaya, yakıp yıkmamaya, edepli ve kurallı bir şekilde tartışmaya girmeye davet etmek, ilk yapmak istediğim şey. Umarım çağrım karşılık bulur. Şunu peşinen belirtmek isterim ki şahsen bu çağrıya uymayan kimseleri ciddiye de almayacağım, muhatap da kabul etmeyeceğim.

Serbestiyet, 03.02.2017

Atilla Yayla: “Bürokratik Vesayet Ortadan Kalkacak”

“Türkiye Nisan ayında tarihinin en önemli tercihlerinden birini yapmak için sandık başına gidiyor. Cumhurbaşkanlığı Sistemi’nin ön plana çıktığı bu referandumda toplumun her kesiminden farklı mesajlar geliyor. Birçok ünlü isim sosyal medya üzerinden zincirler oluşturarak referandumdaki tercihlerini takipçileri ile paylaşıyor.

Peki liberal çevreler Cumhurbaşkanlığı Sistemi hakkında ne düşünüyor? Gezi provakasyonu ve FETÖ konusunda yazdığı yazılar nedeniyle yoğun bir mahalle baskısına maruz kalan Liberal Düşünce Topluluğu kurucusu ve Medipol Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Atilla Yayla ile referandumu konuştuk. Referandumda “EVET” diyeceğini açıklayan Atilla Yayla’nın toplumun her kesimine önemli mesajları var.”

Röportaj: İsa Tatlıcan

-Türkiye’de mevcut Parlamenter sisteme eleştirileriniz var. Buradan başlayalım isterseniz.

Türkiye’de hali hazırda bir hükümet sistemi yok. Her ne kadar bir parlamenter sisteme sahip olduğumuz söyleniyor olsa da klasik anlamda bir parlamenter sisteme sahip olmadık. 1961 anayasasında tesis edilen “sapkın” parlamenter sistem 1982 anayasası ile takviye edildi. Bu sistemde devlet başkanına normal parlamenter sistemlerde görülmeyecek yetkiler verildi. Bunun sebebi de iki anayasanın da bürokratik vesayet odakları tarafından hazırlanmış olmasıydı. Amaçları demokratik usüllerle seçilmiş hükümeti kontrol etmekti. Kendilerinden farklı düşünen birinin devlet başkanı seçileceğini hiç düşünmemişlerdi. 2014 yılında yapılan seçimle Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle bu sistemin yanlışlığı koyulaştı.

TÜRKİYE’DE SİSTEMSİZLİK VAR

-Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesiyle çift başlı yönetim sistemi aksamaya mı başladı?

2007’de Parlamento tarafından yeni Cumhurbaşkanı seçilmesi gerekiyordu. Bürokratik vesayet odakları buna izin vermek istemedi. Hem sokağa inen hem de Meclis’te devam eden bir direniş gösterdiler. AK Parti’nin Cumhurbaşkanı seçmesini hukuk kılıfı giydirilmiş hukukdışı bir yolla engellediler. Siyaset bir satranç oyunudur. Hükümet de bu hamleye Cumhurbaşkanı seçilme yöntemini değiştirerek karşılık verdi. 2007’de toplum Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesini kabul etti. 2014 Ağustos’unda halk Cumhurbaşkanı’nı seçerek Parlamenter sistemi ortadan kaldırdı. Şu anda bir hükümet sistemi yok. Bir sistemsizlik var.

-Mevcut bir Hükümet sistemi yok diyorsunuz. Peki işler nasıl yürüyor?

İşler şöyle yürüyor. Uzun zamandır iktidarda olan bir ekip var. Güçlü toplumsal bağları olan bir siyasi lider var. Bu liderin Hükümet ile arasında bir uyum var. Eğer bu uyum olmasaydı çok büyük problemler çıkardı. Bu sürdürülebilir bir durum değil. Şu anda bir sistemsizlik var. Bunun yeni bir sistemle ortadan kalkması lazım. Ben de bu yüzden evet diyorum.

-Siz sosyal medya üzerinden EVET diyeceğinizi açıkladınız? Gerekçeleriniz buna mı dayanıyor.

Evet diyeceğimi açıkladım. Yanına da “yetmez ama evet” diyerek ekledim. Ana gerekçem şu anda bu sistemsizliğin giderilmesi. Cumhurbaşkanlığı Sistemi toplum tarafından kabul edilirse Türkiye bir sisteme sahip olacak.

0x0-burokratik-vesayet-tamamen-ortadan-kalkacak-1485730026757

METNİ OKUMADAN HAYIR DİYORLAR

-Sosyal medya üzerinden yapılan hayır kampanyasını vatana ihanet noktasına getirenler bile oldu. Bu üslupla ilgili ne düşünüyorsunuz?

Demokratik bir ortamda mevcut öneriyi savunmak ya da karşı çıkmak bir haktır. Kimse kimseyi ihanetle falan suçlayamaz. Eleştiriler daha ziyade metni okumak yerine birisi bir şey söylüyor ve bütün Hayırcılar bunu kopyalıyor. Birisi meclis ortadan kalkıyor diyor, bütün hayırcılar bunu kopyalıyor. Oysa metinde böyle bir şey yok. Dolayısıyla herkese metni okumasını tavsiye ediyorum. Mesela Cumhurbaşkanlığı Sistemi toplumu böler-parçalar deniliyor. Demokrasi aslında toplumun parçalı olmasıdır. Önemli olan parçalar arasında kuralların olması ve işlemesidir. Toplumu negatif anlamda parçalama potansiyeli olan Parlamenter sistemdir. Başkanlık Sistemi iki turlu olacağı için toplumda birleşmeyi teşvik eder.

– Sabah yazarı Rıdvan Dilmen’in başlattığı bir evet kampanyası var. Bu isimlere karşı başlatılan “mahalle baskısı”nı nasıl değerlendiriyorsunuz?

İnsanlar özgür iradeleri ile istediklerini söyleyebilirler. Kimseyi verdikleri karardan dolayı pişman etmemek gerekiyor. Bu medeni bir tavır değil. Rıdvan Dilmen’e baskı uygulayanlar siyaseti hayatın tamamı gibi görüyorlar. Bu keskin tavır benim hoşuma gitmiyor.

-“Tek adam” eleştirilerine nasıl bakıyorsunuz?

Böyle bir eleştiriyi yapanların önce bir çelişkiden kurtulması lazım. Bu eleştiri yapanların büyük bir bölümü bugün de tek adam rejimi olduğunu iddia ediyor. Şimdi ise referandumdan evet çıkarsa tek adam rejiminin doğacağını iddia ediyorlar. Bu ikisi aynı anda doğru olamaz. Yürütmenin yetkileri tek elde birleştiriliyor. Bunda çok anormal bir durum görmüyorum. Sistemin doğası gereği yürütmenin başı tektir.

BÜROKRATİK VESAYET BİTECEK

-Bu sistem ile en önemli kazanım sizce ne olacak?

Birçok konu var ama belki de en önemlilerinden biri bürokratik vesayet tamamen ortadan kalkıyor. Hatırlayalım Türkiye, Kemalist bürokratik vesayetle savaşırken Gülenist vesayet daha korkunç bir şekilde geldi. Her seferinde yürütme insiyatif almak zorunda kaldı. Erdoğan her seferinde bunlarla mücadele etmek için yasamayı çalıştırmak zorunda kaldı. Şimdi seçilmişler üzerindeki bu bürokratik vesayet ortadan kalkacak.

-Siz mahalle baskısına maruz kaldınız mı?

Ben Gezi’den beri çok ağır mahalle baskılarına maruz kaldı. Şimdi biraz geriledi. Takmıyorum artık. Kendi vicdanım neyi gösterirse onun peşinden gitmeye çalışıyorum. Kimseyi de ayıplamıyorum.

LİBERALLERDE “YETMEZ AMA EVET” DİYENLER ÇOĞUNLUKTA

-Liberaller referandumda hangi yönde oy kullanacak. İzleniminiz nedir?

Liberallerin ne diyeceğini bir cümlede özetlemek zor. Ama benim gibi bireysel özgürlükçü ve liberallerin arasında “Yetmez ama evet” diyenlerin çoğunlukta olduğunu düşünüyorum.

-Yetmez ama evet derken neyi kastediyorsunuz?

Hükümet Sistemi değişikliği bütün anayasanın değişmesi anlamına gelmez ama çok önemlidir. Bu bakımdan beni memnun ediyor ve evet diyorum. Ancak, bu anayasa değişikliği önemli ama sorunları tamamen ortadan kaldırmayacak. Türkiye’nin hâlâ sivil bir anayasaya ihtiyacı var.

CHP HİÇBİR ŞEY ÖNERMEDİ

-CHP’nin referandum konusundaki tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?

CHP yaptırmayız yerine alternatifler önerebilirdi. Siyasi olarak hayatın akışını okuyabilselerdi AK Parti ve MHP’nin birlikte destekledikleri bir öneriyi engelleyemeyeceklerini bilirlerdi. Dışarıda kalmak yerine sürece katılabilirlerdi. Birçok maddede söz sahibi olabilirlerdi. Sürecin parçası olabilirlerdi ama tam tersini tercih ettiler.

BAHÇELİ SİSTEMİN TIKANDIĞI NOKTADA KİLİDİ AÇTI

-Devlet Bahçeli’nin Cumhurbaşkanlığı Sistemi konusundaki yaklaşımı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ben Bahçeli’yi son zamanlarda çok makul ve dirayetli bir siyasi lider olarak görüyorum. Sistemin kilitlendiği yerlerde meşruiyeti koruma adına hep harekete geçti. Mesela 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimleri krizinde devreye girdi. Önemli olan sistemin işlemesidir dedi ve kilidi açtı. Şimdi de aynısını yapıyor. Önerinin Bahçeli’den gelmesi de önemli. Eğer öneri AK Parti’den gelseydi demokratik meşruiyeti bu kadar kuvvetli olmazdı. Ben isterdim ki üçüncü bir parti daha olsun.

HDP’NİN TEK BİR KONUSU VAR

-1 Kasım seçimlerinde “Seni Başkan yaptırmayacağız” diyen HDP bugün ortada yok. Neden HDP’nin sesi çıkmıyor?

HDP’nin hayır cephesine katılmasının kampanyaya zarar vereceği düşünülüyor olabilir. İkincisi HDP ne yapacağını bilmeyen, kriz içerisinde bir parti de olabilir. Çünkü Kürt meselesine odaklanmış bir parti olan HDP, Türkiye’nin genel sorunlarıyla çok ilgili bir parti değil. Her ne kadar tersini iddia etse de HDP bir tek konusu olan bir bölge partisi.

Sabah, 30 Ocak 2017

Cumhurbaşkanlığı Sistemine Yönelik Eleştiriler Hakkında Bir Değerlendirme

Yeni Anayasa değişikliği hakkında değerlendirme yapanların bir kısmı metnin aslını hiç okumamış, bir kısmı bilinçli olarak şartlanmışlık hissi içerisinde belli bir yönde algı oluşturmayı amaçlamakta, bir kısmı metni okusa da spekülatif değerlendirmeler yapmakta, bir kısmı meseleyi ihanet penceresinden değerlendirmekte, bir kısmı siyasî gerçeklik şartlarında fiilen gerçekleşme ihtimali hiç olmayan ya da çok az olan ihtimaller üzerinden meseleyi tahlil etmeye çalışmakta, bir kısmı da yüzeysel olarak makul gibi görünse de mesele biraz derinlemesine tahlil edilince hiç de doğru olmayan değerlendirmeler yapmaktadırlar.

Gülçin Avşar’ın “İddialı Gerekçelere Basit Cevaplar” başlığı altında Hürfikirler’de bir yazısı yayımlandı. Avşar’ın bu yazısında, “Anayasa değişikliği ile ilgili basında yer alan ‘evet’e dair bazı yargılar fazla iddialı gözüküyor. Ama teklif metni, bu yargıları haklı kılmıyor” diyerek, Anayasa teklifi lehine geliştirilen argümanların isabetli olmadığını çeşitli gerekçelerle izah etmeye çalışmış. Ben bu makalede, söz konusu yazıda geliştirilen argümanlara yönelik bir değerlendirme yapmak istiyorum.

1- “Meclis isterse Cumhurbaşkanı Kararnamesini hükümsüz kılar.”

Avşar’a göre, değişiklik metninde yer alan hükümlere istinaden ileri sürülen “Meclis isterse Cumhurbaşkanı Kararnamesini hükümsüz kılar” şeklindeki kanaat isabetsiz ve realite ile uyumlu değildir. Bu noktadan mevcut Anayasaya göre, KHK ile düzenlenen bir konuda çıkarılan bir kanunun Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmesi halinde, 139 oyla kanun çıkarılabilir. Oysa anayasa değişikliği ile getirilen sisteme göre Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile düzenlenen bir konuda çıkarılan kanunun Cumhurbaşkanı tarafından veto edilmesi halinde söz konusu kanunun tekrardan çıkarılabilmesi için üye tam sayısının salt çoğunluğu (301 milletvekili) ile kabul edilmesi gerekir. Cumhurbaşkanının meclis aritmetiğine egemen olduğu durumlarda onun hilafına 301 kişinin bulunması pek kolay değildir. Dolayısıyla, Cumhurbaşkanı ülkeyi kararnamelerle yönetecektir.

Burada ilk önce yanlış maddi bilgiden başlayayım. Bir kanun Cumhurbaşkanı tarafından veto edildiği zaman, mevcut Anayasaya göre, söz konusu kanunun her halükârda 139 oyla kabul edilmesi yeterli değildir. 1982 Anayasasının 96. Maddesine göre, “TBMM, …üye tamsayısının en az üçte biri (184) ile toplanır. TBMM, Anayasada başkaca bir hüküm yoksa toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir; ancak karar yeter sayısı hiçbir şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlasından (139 milletvekili) az olamaz”. Bu hüküm TBMM’nin 184-277 aralığında üye ile toplandığı durumlarda söz konusudur. 278 ve üzeri üye ile toplandığı zaman 139 oy yeterli değildir. Mesela 500 milletvekili ile toplanıldığında kanunun kabulü için 251 evet oyuna ihtiyaç vardır.

Diğer yandan, mevcut anayasal sisteme göre çıkarılan KHK’lerin kanunlaşması konusunda başbakan ne derse o olur. Çıkarılan bir KHK’nin kanunla değiştirilmesi de tamamen başbakanın iradesine bağlıdır. Bu sadece Türkiye’ye mahsus bir durum da değildir; bütün parlamenter sistemlerde benzer durum söz konusudur. Çünkü parlamenter sistemlerde, çok az istisnai haller hariç tutulursa, hükümeti mutlak manada destekleyen bir parlamento çoğunluğu söz konusudur. Parlamenter sistemin zorunlu bir gereği de parti disiplinidir. Parti disiplininin söz konusu olduğu bir mecliste başbakana rağmen bir kanun çıkamaz. Bu vesileyle, hükümetin çıkardığı bir KHK’yi hükümsüz kılacak bir kanunun başbakana rağmen çıkarılması mümkün ve muhtemel değildir. Nitekim Türkiye’de son OHAL KHK’lerinin bazıları haricinde hiçbir KHK kanunlaşmış değildir. Çıkarılacak KHK’yi hükümsüz kılacak kanunun çıkarılması da tamamen başbakanın iradesine tâbidir. Başbakana rağmen, KHK’yi hükümsüz kılacak kanunun çıkarılması hukuken ve anayasal olarak mümkün ise de, fiiliyatta ve siyasî gerçeklik şartlarında mümkün ve muhtemel değildir.

Benzer durum, şayet parti disiplini mevcutsa Türkiye’ye getirilmek istenen Cumhurbaşkanlığı sisteminde de söz konusudur. Fakat parlamenter sistemlerde başbakanla Meclis çoğunluğunun farklı eğilimde olma ihtimali yoktur. Oysa başkanlık sistemlerinde (ABD’de çoğunlukla) başkan ile TBMM çoğunluğunun farklı eğilimde olması ihtimali mevcuttur. Aynı ihtimal Türkiye’de de söz konusudur. Mesela bir partinin %44 ile mecliste çoğunluğu sağladığını farz edelim. Geri kalan %56’lık kesim, mecliste çoğunluğa sahip partiye üye olmayan birisini seçebilir. Bu durumda meclis dilediği zaman Cumhurbaşkanlığı kararnamesini hükümsüz kılacak kanunu çıkarabilir. Mevcut anayasaya göre bu ihtimalin gerçekleşmesi fiilen mümkün ve muhtemel değildir.

Diğer yandan mevcut Anayasaya göre KHK’lerle kanunlar değiştirilebildiği; kanunla çelişme halinde daha sonra çıkarılan KHK hükmü esas alındığı halde, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile kanunlar değiştirilemez; kanunla Cumhurbaşkanı kararnamesinin çeliştiği bütün hallerde kanun hükmü esas alınır. Mevcut Anayasaya göre, yürütme ile alâkalı olsun olmasın, Anayasada belirtilen bazı alanlara dokunulmamak şartıyla, hemen her konu KHK ile düzenlenebiliyor. Anayasa değişikliğine göre ise, sadece yürütme ile alâkalı konularda Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılabilir. Anayasa değişikliğine göre, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile düzenlenebilecek alan oldukça daraltılmış olmaktadır.

Şimdiki sisteme göre “Bakanlar Kurulu ülkeyi KHK’lerle yönetiyor denilmediği halde, getirilecek sistem için, hem de Cumhurbaşkanı ile TBMM arasında yaşanacak kohabitasyon (başkanla meclisteki çoğunluğun farklı eğilimde olması) dönemi ihtimaline rağmen, Cumhurbaşkanının ülkeyi kararnamelerle yöneteceği”ni söylemek isabetli olmasa gerek. Parlamenter sistemlerde gerçekleşme ihtimalinin pek muhtemel olmadığı kohabitasyon dönemlerinde TBMM ne derse o olacaktır; TBMM’ne rağmen Cumhurbaşkanlığı kararnamesi çıkarılamaz, çıkarılırsa, TBMM her istediği zaman bu alanı düzenleyerek kararnameyi etkisizleştirebilir. TBMM çoğunluğu ile Cumhurbaşkanının aynı eğilimde olduğu durumlarda mevcut anayasal sistemle değişiklik sonrası sistem çok farklı olmayacaktır.

2- “Meclis, yürütmeyi denetleyebiliyor.”

Avşar’a göre, anayasa değişikliğinde, Cumhurbaşkanına karşı sadece vatana ihanetten dolayı yüce divan yargılaması yapılabilir. Cumhurbaşkanı Yardımcısı ile bakanlar hakkında sadece yazılı soru söz konusu, ABD’de mevcut olan sözlü soru kabul edilmemiştir. Ayrıca Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanlar hakkında meclis soruşturması yoluyla yüce divana sevk kararının alınması zorlaştırılmıştır. Anayasa değişikliğinde öngörülen 2/3 çoğunluğa ulaşmanın güçlüğü düşünüldüğünde meclisin yürütme üzerindeki denetimi sadece kâğıt üzerinde kalabilecek gibi gözüküyor. Cumhurbaşkanı, Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanların, gensoru önergesi yoluyla siyasî olarak denetlenmesi, bu yolla güvensizlik oyu verilerek görevlerine son verilmesi yolunun kabul edilmemesi de bir eksikliktir.

Bu tespitte de açık maddi bilgi hatası mevcuttur. Anayasa değişikliğine göre, Cumhurbaşkanı, sadece vatana ihanetten dolayı değil, işlediği iddia edilen, görevi ile alâkalı olsun olmasın bütün suçlardan dolayı Yüce divanda yargılanabilir.

Diğer yandan mevcut Anayasaya göre, Cumhurbaşkanının yüce divana sevk edilmesi yönünde karar alınabilmesi ancak TBMM üye tam sayısının 3/4 çoğunluğu ile mümkündür. Anayasa değişikliğine göre ise bu sayı TBMM üye tamsayısının 2/3 çoğunluğu olarak belirlenmiştir. Buna göre, hem Cumhurbaşkanının sorumlu olduğu suçların kapsamı genişletilmiş, hem de yüce divana sevk kararının alınması kolaylaştırılmıştır.

Ayrıca, mevcut anayasaya göre Cumhurbaşkanı, 3/4 çoğunlukla yüce divana sevk edilebilmesi söz konusu olsa bile, hukuken yargılanabilmesi mümkün değildir. Çünkü Anayasanın 38/3. Maddesine göre, “Ceza ve ceza yerine geçen güvenlik tedbirleri ancak kanunla konulur”. Buna hukuk camiasında “suç ve cezada kanunilik” ilkesi denilir. Bu ilkeye göre, bir davranış kanunla suç olarak tanımlanmadığı ve cezası tayin edilmediği müddetçe, bu davranıştan dolayı yargılanıp cezalandırılamaz. Türkiye’de mevcut hukukî düzenlemelerde vatana ihanet fiilini suç olarak düzenleyen bir kanun mevcut değildir. Bu durumda, mevcut Anayasaya göre, Cumhurbaşkanının hukuken ve fiilen cezai olarak yüce divanda yargılanma yolu kapalıdır. Bütün bunlara rağmen Cumhurbaşkanının cezai sorumluluğunun mevcut anayasaya göre daha eksik olduğunu söylemek mümkün değildir.

Gelelim bakanların denetimine. Bakanların görevleri ile alâkalı suçlardan dolayı yüce divana sevk edilmeleri, mevcut anayasaya göre kısmen zorlaştırılmıştır. Fakat bu zorlaştırma siyasî bir tercih olarak dünyadaki demokrasi ile yönetilen ülkelerdeki uygulamalardan çok farklı değildir. İleri demokrasi ile yönetilen ülkelerin büyük ekseriyetinde 2/3 çoğunluk aranır. Bu yönden ileri demokrasilerin gerisine düşme durumu söz konusu değildir.

ABD’de bakanlara Kongre’de sözlü soru sorulduğu bilgisi de doğru değildir. ABD’de yasama ve yürütme tamamen birbirinden ayrılmıştır. Maksat yürütmenin yasamayı etkilemesine mani olmaktır. ABD’de siyasî sorumluluk kapsamında bizdeki meclis araştırması benzeri bir uygulama söz konusudur. Türkiye’de sözlü soruya izin verilmemesi, yürütmeyi yasamadan uzak tutma amaçlıdır ve bu durum kuvvetler ayrılığının gerekleri ile de uyumludur. Diğer yandan gensorunun kabul edilmemesi yönündeki eksiklik iddiası da ABD’de benimsenen saf başkanlık sistemi ile esaslı olarak çelişmektedir. Başta uluslararası üne sahip Giovanni Sartori olmak üzere siyaset bilimcilerle anayasa hukukçularına göre, gensoru sadece parlamenter sistemlerde söz konusu olabilir, başkanlık sistemi ile gensoruyu bağdaştırmak mümkün değildir. Her ne kadar bazı Latin Amerika ülkelerinde bakanlar için gensoru mekanizması benimsenmiş ise de bu durum başkanlık sisteminde esaslı bir şekilde sapmayı ifade etmektedir. Bu vesileyle gensorunun benimsenmemiş olması, saf başkanlık sistemi ile uyumludur. Buna rağmen gensorunun olmamasını eksiklik olarak görmek, başkanlık sistemini parlamenter sistem mantığı ile değerlendirmek manasına gelir ki, bunun tutarlılığından söz edebilmek mümkün değildir. Doğru olan, her bir hükümet sisteminin kendi mantığı ve gerekleri ile bütünlük içerisinde değerlendirilmesidir.

3- “Cumhurbaşkanı seçildiğinde hükümet kurulur, Millet Hükumeti olur. Güvenoyuna gerek yok.”

Avşar’a göre, yürütme içerisinde Cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesinin hükümet çevreleri tarafından “milletin hükümeti” olarak nitelenip, yürütmenin meclis tarafından denetleme dışına çıkarılmasını haklılaştırmak yönündeki değerlendirme mantıklı değildir. Cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçilse de, Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanlar halk tarafından değil cumhurbaşkanı tarafından seçilmektedir. Bu vesileyle Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanlar mutlaka meclis tarafından güvenoyu verildikten sonra göreve başlamalıdır.

Burada Cumhurbaşkanı yardımcıları ile bakanların Meclisin güvenoyu denetimine tâbi olmaması, ABD’deki uygulamalarla çelişmekle birlikte, bir yandan ileri demokrasinin geçerli olduğu ve başkanlık sisteminin uygulandığı bazı ülkelerdeki anayasal hükümlerle uyumlu olduğu gibi, Türkiye’deki siyasî gerçeklikler de bu uygulamayı lüzumlu kılmaktadır; şöyle ki:

ABD’de başkan yardımcısı başkanla birlikte halk tarafından seçilir. Bakanları ise başkan atar Senato onaylar. ABD’deki sistemde Kongre’de sıkı parti disiplini mevcut olmadığı gibi, Senatonun, bakan atamalarını onaylarken, onaylamama yönünde oy kullandığına pek rastlanılmaz. Fiiliyatta bu onaylama büyük ölçüde formaliteden ibarettir. Şimdiye kadar hiçbir başkan bakanlarını kurmak noktasından onaylama sorunu yaşamamıştır. Bu sebeple bu uygulama ABD’deki sistemi tıkayıcı yönde bir uygulamaya yol açmamaktadır.

Türkiye’de ise siyasî partiler arasında katı fikrî ayrılıkları olduğu gibi katı parti disiplini de söz konusudur. Katı parti disiplininin olduğu ülkemizde, özellikle Cumhurbaşkanı ile meclisteki çoğunluğun farklı olduğu kohabitasyon dönemlerinde bakanların atanarak göreve başlayabilmesi fiiliyatta pek mümkün ve muhtemel görünmemektedir.

Bu uygulama, belki ABD’deki saf başkanlık sistemi ile uyumlu olmasa da, ileri demokrasi uygulamasının söz konusu olduğu başkanlık sistemli diğer ülkelerdeki uygulamalarla uyumludur. Bu vesileyle, bakanların atanmaları aşamasında güvenoyu usulünün benimsenmemiş olması, anti-demokratik olmadığı gibi, geniş manada başkanlık sistemi ile uyumsuz değildir. Ayrıca, anayasa değişikliğinde öngörülen usulün benimsenmiş olması, Türkiye’de sistemin fiilen işlerliğinin sağlanabilmesinin de zorunlu kıldığı bir durumdur. Bu vesileyle, bu mevzua ilişkin eleştirilerde de isabet yoktur.

4- “Fesih yok. Birlikte seçim yenileme var.”

Avşar’a göre, seçimlerin yenilenmesi konusunda Cumhurbaşkanı daha avantajlı konumdadır. Cumhurbaşkanının meclise hâkim olduğu durumlarda Meclise seçimlerin yenilenmesi kararı aldırması halinde üçüncü kez Cumhurbaşkanı seçilme imkânını elde etmiş olmaktadır. Bu öneri ile meclis, Cumhurbaşkanı üzerinde denge denetleme yapmaktan öte “yardımcı” sıfatına bürünüyor, Cumhurbaşkanlığı “tek kuvvet” olarak konumlandırılıyor.

Bir kere bu şekilde seçimlerin birlikte yenilenmesi uygulamaları sıklıkla olabilecek bir durum değildir. Seçime gitmek, siyasî geçeklik bağlamında meclis için de cumhurbaşkanı açısından da risklidir. Diğer yandan bu yönde bir değişikliğin benimsenmesindeki amaç, cumhurbaşkanı ile meclis arasında ortaya çıkan sistemsel tıkanıklığın aşılmasıdır. Mevcut Anayasaya göre, Cumhurbaşkanının hükümetin kurulması noktasında yaşanan tıkanıklığın giderilmesi amacıyla Cumhurbaşkanının seçimlerin yenilenmesi yönünde karar vermesi ile, Anayasa değişikliğinde öngörülen seçimlerin birlikte yapılması usulü aynı mantığa dayanmaktadır.

Diğer yandan Cumhurbaşkanına, Meclisin seçimlerin yenilenmesine karar vermesi halinde üçüncü kez seçilme hakkının tanınmasının eleştirilmesi, sanki bu durum sadece bir kesime sağlanmış bir imtiyazmış gibi bir algıyı yansıtmaktadır. Bu imkân ileriki yıllarda AK Partili bir Cumhurbaşkanı için işletilebileceği gibi bir başka partili için de işletilebilir. Burada önemli olan husus, bir kesime yönelik haksız ve eşitliği bozucu yönde imtiyaz sağlayıcı bir usulün öngörülüp öngörülmemesidir. Burada bu yönde bir imtiyaz söz konusu değildir.

Diğer yandan Meclisin Cumhurbaşkanının talebi üzerine seçimlerin yenilenmesi yönünde karar alabilmesi oldukça zorlaştırılmıştır. Cumhurbaşkanı istese de, Mecliste üçte iki çoğunluğun desteğine sahip değilse, sıkı parti disiplini kültürünün söz konusu olduğu TBMM’nin seçimlerin yenilenmesi yönünde karar alması oldukça zordur; hatta imkânsızdır. Bu vesileyle bu yöndeki hükümlerin eleştirilmesinde de isabet bulunmamaktadır.

5- “OHAL yetkisi şimdikiyle aynı.”

Avşar’a göre, her ne kadar sıkıyönetim uygulamalarına son verilmesi olumlu ise de, sıkıyönetim ilan sebepleri OHAL ilan etme sebepleri kapsamına dâhil edildi. Ayrıca “şiddet olayları nedeniyle kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması” gibi muğlak ve yorumu bir hayli geniş olabilecek nedenler OHAL ilânını mümkün kılmaktadır. OHAL döneminde Cumhurbaşkanının Kararname çıkarma yetkisindeki sınırlandırmalar kaldırılıyor. Bu sebeple Cumhurbaşkanının kararnamelerle sınırlandıramayacağı hiçbir hak ve hürriyet yoktur.

Bir kere sıkıyönetim uygulamasının kaldırılması, hükümet sistemi değişikliği kadar önemlidir. Çünkü sıkıyönetim uygulamaları, örtülü bir askerî yönetimdir; bir diğer ifadeyle sivil görünümlü bir askerî yönetimdir. Sıkıyönetim dönemlerinde siviller bazı suçlardan dolayı askerî nitelikte olan sıkıyönetim mahkemelerinde yargılanmaktadır. Ayrıca sıkıyönetim komutanlarının işlemleri yargısal denetim dışıdır. Şimdi anayasa değişikliği ile bütün bu uygulamalara son verilmiş olmaktadır. Bunun hafifsenmesinin makul bir yönü yoktur.

Diğer yandan sıkıyönetim ilan sebeplerinin OHAL ilân sebepleri arasına dahil edilmesinin yadırganması doğru değildir. Ayrıca “şiddet olayları nedeniyle kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması” gibi hükümler bütün gelişmiş demokrasilerde de mevcut olan hükümdür. Çünkü bu durumun net bir şekilde ifade edilmesi pek mümkün ve muhtemel değildir. Burada uygulama önem arz edecektir.

OHAL döneminde Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile düzenlenebilecek alan bakımından mevcut Anayasal hükümlerden farklı bir durum söz konusu değildir. Fakat bu konuda, mevcut anayasaya göre olumlu bir değişiklik getirilmektedir. Mevcut anayasaya göre, OHAL KHK’lerinin TBMM tarafından görüşülmemesi halinde ne olacağı düzenlenmiş değildir. Türkiye’de OHAL beş yıl uygulansa ve çıkarılan OHAL KHK’leri beş yıl süreyle Mecliste görüşülmese, bir yaptırım yoktur. Oysa, Anayasa değişikliğine göre, OHAL döneminde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin derhal TBMM onayına sunulması gerekir. Bu kararnameler TBMM’de en geç üç ay içerisinde görüşülerek kabul edilmesi gerekir. Bu süre içerisinde kabul edilmeyen OHAL dönemlerinde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnameleri yürürlükten kalkar. Ayrıca OHAL dönemlerinde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnameleri Anayasanın 15. maddesinde öngörülen ilkelerle de uyumlu olmak zorundadır. Bu vesileyle getirilen eleştirilerde isabet yoktur. Belki OHAL dönemlerinde çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin yargısal denetime dâhil edilmemiş olması eleştirilse idi, bunun isabetli olacağı söylenebilirdi.

6- “Anayasa Mahkemesi (AYM) Cumhurbaşkanını Denetleyebiliyor.”

Avşar’a göre, Cumhurbaşkanı AYM üyelerinin bir kısmını (4 üye) doğrudan bir kısmını da (8 üye) önüne getirilen listeler arasından belirliyor. Geri kalan 3 üyeyi ise Cumhurbaşkanı ile meclis çoğunluğunun aynı eğilimde olduğu durumlarda Cumhurbaşkanının yönlendirdiği Meclis tarafından seçiliyor. Bu durumda, AYM, ne yürütmeyi, ne kanunları denetleyebilir, ne de Cumhurbaşkanını yüce divan sıfatıyla layıkıyla yargılayabilir.

Bu tespit ve iddialar da isabetli değildir; şöyle ki:

Bir kere cumhurbaşkanının görev süresi ile AYM üyelerinin görev süresi farklıdır; Cumhurbaşkanı 5 yıllığına, AYM üyeleri 12 yıllığına seçilirler. Bu vesileyle bir dönem seçilen bir cumhurbaşkanının ikinci dönem seçilme garantisi yoktur. Bu vesileyle bazı üyeler başka cumhurbaşkanları tarafından seçilebilir.

Diğer yandan AYM üyelerinin bu şekilde belirlenmesi usulü sadece Türkiye’ye mahsus değildir. Federal Almanya’da bütün üyeler, siyasî bir organ olan Yasama Meclisi tarafından seçilir. ABD’de bütün üyeler siyasî bir kişilik olan başkan tarafından atanır, siyasî bir organ olan Senato tarafından onaylanır. Polonya, Macaristan ve Belçika’da da bütün üyeler, siyasî bir kurum olan yasama meclisi tarafından seçilir. Romanya’da bütün üyeler Cumhurbaşkanı ve Meclis tarafından seçilir. Bu vesileyle Türkiye’deki AYM’ne üye belirleme sistemi Batı’daki ileri demokrasi uygulamaları ile çelişkili değildir.

Diğer yandan gerek ABD’de olsun, gerekse diğer gelişmiş demokrasilerde olsun, siyasî organlar AYM’ne üye belirlerlerken, atadıkları üyelerin yürütme ya da yasama işlemlerini iptal etmemelerini temenni ederler. Ama çoğu kereler bu temenni gerçekleşmez. Türkiye’de bazı yargı mensupları; bu arada bazı AYM üyeleri ideolojik ve tarafgir kararlar veriyorlarsa, burada sorunun kaynağı, kimin atadığı ile değil, kimlerin atandığı ile alâkalıdır. Şayet üyeler ideolojik davranıyorlarsa, onları kim seçerse seçsin fark etmeyecektir. Kaldı ki bu tür sorunlar sadece bu döneme mahsus da değildir. AYM’nde, kurulduğu günlerden bu yana o kadar çok ideolojik kararlar verildi ki, söz konusu eleştirinin yoğunlaştığı atama usulü yerine, kanaatimce, atanılacak kişilerin niteliği üzerinde yoğunlaşılması gerekiyor. 1961 Anayasasıyla kurulan AYM’nin ilk heyetindeki, 15 asıl üyeden 4’ü Yassıada Mahkemesinde görev alanlar arasından, 5’i ise darbecilerin oluşturduğu Kurucu Meclis üyeleri arasından seçilmişti. Şimdi buradaki sakatlığı görmeyip, Batıdaki uygulamalarla uyumlu olan AYM üyelerini belirleme yöntemine takılmanın tutarlılığından söz edilemez. Diğer yandan, ABD’de, Federal Almanya’da ve diğer ileri demokrasilerde benimsenen yöntemi onlara layık görüp, bir benzerini Türkiye’ye layık görmemek de tutarlı olmasa gerek.

7- “Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) bağımsız bir kurul.”

Avşar’a göre, Cumhurbaşkanı, Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) üyelerinin bir kısmını (6) doğrudan belirler, bir kısmını ise, Mecliste, Cumhurbaşkanının üyesi olduğu siyasî parti yeterli çoğunluğa sahip ise, o zaman Cumhurbaşkanı Meclisi yönlendirerek geri kalan üyeleri dolaylı olarak belirleyecektir. Bu da HSK’nu yürütmeye bağlı bir kurum haline getirecek, bu durum da yargının denetim gücünü zayıflatacaktır.

Burada da maalesef Batı’daki uygulamalardan habersiz bir değerlendirme söz konusudur. Bazı ülkelerde bu şekilde bir kurum hiç bulunmamaktadır. Mesela İngiltere’de böyle bir kurul yoktur. Hâkimler, hükümet tarafından önerilir, Kral tarafından atanır. Federal Almanya’da da bu şekilde bir kurul yoktur. Hâkimlerin atanması, terfisi ve özlük işleri, federal düzeyde Hâkim Atama Komisyonu, federe düzeyde eyaletlerin Adalet Bakanlıkları tarafından yürütülür. İsveç ve Danimarka’da tüm Kurul üyeleri hükümet tarafından atanır.  Hollanda’da tüm Kurul üyeleri hükümet tarafından önerilir, Kral tarafından atanır. Diğer ülkelerde de farklı farklı uygulamalar söz konusudur. Bunların hiçbirisinde Kurulun ya da hâkimlerin hükümete, bakanlığa, meclise ya da devlet başkanına bağlılığından söz edilmez.

Diğer taraftan, hâkimler Türkiye’de Türk Milleti namına karar verirler. Bu yeni atama yöntemi ile halk ile yargı mensupları arasında, yargı yetkisinin kullanılması bağlamında demokratik bir ilişki de kurulmuş olmaktadır. Kısaca doğrudan halk tarafından seçilen Meclis ve Cumhurbaşkanı, HSK üyelerini belirlemek suretiyle, halkın egemenliğini yargı organları vasıtasıyla kullanmasında aracılık etmiş olmaktadır.

Diğer yandan TBMM tarafından seçilen üyelerin en az 3/5 çoğunlukla seçilmesi gerekir. Bu sağlanamıyorsa, üyeler iki kişi arasından kura ile belirlenir. Bu yolla farklı eğilimde kişilerin HSK’na seçilmesi mümkün ve muhtemel hale gelmektedir. Burada Türkiye’deki siyasî şartlarda bir partinin TBMM’de 2/3 ya da 3/5 çoğunluğu sağlayabilmesi oldukça zor olduğu için, muhalefete rağmen, kurasız üye belirlemek oldukça zordur.

AYM üyeleri için söylenenler burası için de geçerlidir. Şayet bir üye ideolojik ise, kim atarsa atasın fark etmez. Diğer yandan üyelerini bir kurumun seçmesi, söz konusu kurumu, üyeleri belirleyen makama bağlı kılmaz. Şayet bunun aksi söz konusu ise, ABD Federal Yüksek Mahkemesi Başkana ve Senatoya, İsveç ve Danimarka’da siyasî birer kurum olan hükümete bağlı kurumlar demektir. Dolayısıyla bu ülkelerde de, Kurulun terfi, atama ve özlük işlerini yaptığı hâkimlerin yeterli denetim yapamayacağı söylenebilir. Bu ülkelerde bu yönde bir iddia makul görülmediği gibi, aynı değerlendirmenin Türkiye için de yapılması gerekir.

8- “Bütçe mevcut sistemden farklı değil.”

Avşar’ın Anayasa değişikliğindeki bu konudaki hükme ilişkin eleştirisinin ne olduğu pek belli değil. Ben bu konuya ilişkin kısaca şu değerlendirmeyi yapmak isterim. Anayasa değişikliği ile Bütçe Kanununun reddolunması halinde, önce geçici bütçe hazırlanır. Şayet geçici bütçe de kabul edilmezse, önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranına göre artırılarak uygulanır. Burada maksat şudur. Mevcut Anayasaya göre, hükümetin arkasında bir parlamento desteği bulunduğu için, bütçe kanununun kabulünde şimdiye kadar bir sorun yaşanmamıştır. Fakat cumhurbaşkanlığı sistemine geçildiği zaman, cumhurbaşkanının eğilimi ile Meclisteki çoğunluğun siyasî eğilimlerinin farklı olma ihtimali mevcuttur. Böyle bir ihtimalin gerçekleşmesi halinde, bütçe kanununun kabul edilmemesi kuvvetle muhtemeldir. ABD’de bütçenin kabul edilmemesinden, federal yapı sebebiyle sadece halkın %8’i etkilenir; federe devletler bundan pek etkilenmez. Türkiye’deki üniter yapı sebebiyle bütçe kanununun kabul edilmemesinden tüm halk etkilenir; parti disiplini sebebiyle uzunca süre bütçe kanununun kabul edilmemesi, devletin malî sisteminin çökmesine sebep olur. Bu hükümle, sistem rasyonelleştirilerek tıkanıklığın giderilmesi amaçlanmaktadır.

9- “Devlet Denetleme Kurumu (DDK) mevcut sistemde de vardı. Cumhurbaşkanı lehine değişiklik yok.”

Avşar’a göre, Devlet Denetleme Kuruluna ilişkin düzenleme ve değişiklik yetersizdir ve Meclis devre dışı bırakılmıştır.

Anayasa Değişikliği ile Devlet Denetleme Kurulunun (DDK) yapısına ilişkin düzenleme yapma yetkisi Cumhurbaşkanına bırakılmış, ayrıca DDK’nun görev alanına Silahlı Kuvvetler de dâhil edilmiştir. Bu da azımsanamayacak önemde bir değişiklik olsa gerektir. Diğer yandan DDK zaten idarî nitelikte bir kurul olduğu için Meclisle bağının olmayışını makul ve normal karşılamak gerekir.

10- “Başkanlık sistemlerinin tamamında üst kademe kamu yöneticileri Başkan tarafından atanır.”

Avşar’a göre, üst kademe yöneticilerin atanmasına ilişkin kararların TBMM denetimine tâbi olmaması, meclisin yürütme üzerindeki denetimini etkisizleştiriyor.

Esasen ABD’de federal düzeyde üst kademe yöneticiler başkan tarafından atanır Senato tarafından onanır. Bu ülkede bu tür atamalarda pek sorun yaşanmaz. Sebebi de onama işlemini gerçekleştiren Senato’da parti disiplininin mevcut olmamasıdır. Bu yöndeki uygulamalar bazı demokratik başkanlık sistemlerinde de mevcuttur. Fakat demokrasi ile yönetilen bazı başkanlık sistemlerinde ise Türkiye’deki sisteme benzer uygulamalar söz konusudur. Bu tercihte genellikle ilgili ülkelerdeki siyasî, sosyal, kültürel şartlar belirleyici olmaktadır. Türkiye’de yasama organında sıkı bir parti disiplini söz konusudur. Hele ki ABD’de olduğu gibi bazı atamalar için üye tam sayısının üçte iki çoğunluğu aranacak olduğunda, şayet Cumhurbaşkanının üyesi olduğu siyasî parti Mecliste üçte iki çoğunluğa sahip değilse, hiçbir atama yapılamaz. Mesela AYM üyelerinin hiçbirisi seçilemez; kısaca AYM pert olur. Benzer durum diğer üst düzey atamalar için de söz konusudur. Bu vesileyle, Türkiye’ye mahsus şartlar sebebiyle bu yöntem benimsenmiştir. Maksat ne pahasına olursa olsun bir sistem belirlemek değil, rasyonel bir şekilde işler bir sistem belirlemektir. Özellikle gelişmiş, ileri demokrasi uygulamaları ile çelişmediği ölçüde, bu yöntemin benimsenmesinde bir sakınca bulunmamaktadır.

OHAL böyle yürütülmemeli

Türkiye 15 Temmuz’da korkunç bir darbe teşebbüsüyle karşı karşıya kaldı. Böyle bir durumda Olağanüstü Hal ilan etmek meşru bir tedbiri ifade ediyordu.

OHAL keskin kılıçtı ve olağanüstü özenli kullanmak gerekiyordu. Ama maalesef öyle olmadı.

Ve son olarak 686 Sayılı KHK ile 330’u akademisyen, 4.500 civarında kamu görevlisinin işten atılmasıyla, OHAL yetkilerinin amacını aşan ve ihlal üreten bir şekilde kullanılması sorunu bir kez daha can yakıcı biçimde gündeme geldi.

OHAL yetkilerinin bu türden toplu ihraçlar şeklinde kullanılması yanlış. Tek tek her memur ve akademisyenin suçu ispatlanmaksızın yapılan kolektif ihraçlar hak ihlali anlamını taşıyor.

Darbeye teşebbüs, cinayet veya başka türden bir suç işleyen herkesin hukukun öngördüğü biçimde cezalandırılması meşrudur. Suçlu olduğu yönünde şüphe olanı da yargılarsınız; ama zaruri değilse peşinen tutuklamadan; bir anda işten atıp çoluğunu çocuğunu da cezalandırmadan.

Ölçü bellidir aslında. Bir gruba karşı tepkiniz sizi adaletten alıkoymamalı. Kızmakta ne kadar haklı olursanız olun, ahlaki ve hukuki sınırlarınız sizi bağlamalı.

Darbeye karışanı, suç işleyeni cezalandırmak meşrudur; ama FETÖ ile mücadeleyi tabanı-tavanı birbirine karıştırıp on binlerce kişiyi işten atıp açlığa mahkum ederek, bölünmüş aileler, ortada kalmış çocuklar, intiharlar ve başka türden trajediler üreterek yapmamalı.

Reina Katliamı için “İşletmecisi ve tüm çalışanları Alevi olduğu için Noel Baba kılığındaki Sünni Müslümanlar İstanbul’da silahla insanları taradı” dediği söylenen modacı, ayrımcılık suçu işlediği iddiasıyla yargılanabilir, hapsedilebilir; ama uçaktan inerken dövülmesine izin verilemez.

Katliam sanığına hukukun öngördüğü en ağır ceza verilebilir, ama ağzı gözü kırılamaz.

Soykırım suçlusu olsa dahi herkesin hakları olduğu ve kimsenin gayri insani muameleye tabi tutulamayacağı için değil sadece. Kendimiz için. İnsan onurunu temel alan bir düzende yaşama hakkımızın bu görüntülerle ihlal edilmemesi için.

OHAL’de yaşanan bu ve benzeri ihlallere bir son verilmeli.

Cumhuriyet tarihinde “işkenceye sıfır tolerans” iddiasıyla ortaya çıkan ve bunu gerçekleştirme onuruna erişen bir hükümet, bu görüntülerle kendi tarihi başarısını kendi elleriyle birkaç ayda eritmemeli.

17-25 Aralık’ta “tecahül-i arif” sanatını kullanarak, Cemaat’in operasyon yaptığını bal gibi bildiği halde “lütfen herkes yargı kararlarına uysun” diyerek seçilmiş hükümetin alaşağı edilmesine sessiz kalıp, onlar lehine propaganda yapan gazeteci ve yazarlara haklı olarak öfke duyabilirsiniz; ama bu hukuki bakımdan zayıf iddianamelerle onların tutuklu olarak yargılanabildikleri sorununu görmeyi engellememeli.

Yol yakınken bu toplu işten çıkarmalara bir son vermeli. Hukuki olarak suçlanan kişilerle ilgili olarak da tutuksuz yargılamanın esas, tutuklamanın istisna olduğu kuralından hareket edilmeli. Gözaltına alma sürecinde ve sonrasında yaşanan ihlallere ilişkin iddialar ciddiye alınmalı.

Cumhuriyet tarihi boyunca ilk defa Ak Parti döneminde üniversitelerde YÖK’ten farklı düşünen öğretim üyeleri seslerini çıkarabilmişlerdi; Kürt Sorunuyla, Ermeni Sorunuyla ilgili en aykırı görülen fikirlerin bile ifade edilebileceği bir atmosfer ortaya çıkmıştı. OHAL sürecindeki bu toplu ihraçlarla şimdi bu başarı da eritiliyor.

Suç işlediği düşünülen akademisyenler için dava açılmalı elbette; ama akademik özgürlük ilkesinin gereği olarak, öğretim üyelerine yönelik toplu işten atmalara son verilmeli ve atılanlar görevlerine iade edilmeli.

OHAL, darbeci unsurların devlet içinden temizlenmesi için istenmişti ve sadece o amaca hizmet etmeli.

Bunu da adaletle yapmalı ve uzatmamalı.

Serbestiyet, 09.02.2017

“Kanımız kuruyuncaya kadar”

CIA eski yetkilisi Michael Scheuer, “Şu an en büyük umudumuz, Şiileri ve Sünnileri, kanları kuruyuncaya kadar birbirleriyle savaştırmak” demiş.

Onun sözlerinin ciddiye alınmaması gerektiğini veya ABD’nin politikasını yansıtmayacağını söyleyenler var.

Ama ABD’nin “demokrasi getirdiği” Irak veya halkı direnme hakkını kullanması konusunda önce cesaretlendirip sonra ortada bıraktığı Suriye örnekleri, -Scheuer’in sözlerinin değerinden bağımsız olarak- ABD politikası konusunda kaygı duymayı haklı kılıyor.

Çünkü sonuçları bakımından ABD politikası, yaşadığımız coğrafyada bir mezhep savaşı arzulayanların itiraz etmeyeceği bir politikayı ifade ediyor; Rusya’nınki de onu tamamlıyor.

Ama bu konuda uzun uzadıya spekülasyona gerek yok.

Çünkü ister birileri bizi birbirimize kırdırmak istiyor olsun, isterse olmasın, mezhep savaşını önlemek için yapmamız gerekenler aynıdır. ABD veya Rusya’nın niyeti ne olursa olsun, mezhep kavgasını önlemek için almamız gereken doğru tutum birdir.

Mezhepçilik yapmamak ve bu ateşi söndürmek zorundayız. Bunu herkes kabul ediyor.

Ama pratik olarak ne yaparsak mezhepçilik yapmamış oluruz? Ne yaparsak, nasıl davranırsak kendimizi ve coğrafyamızı korumuş oluruz?

Bunun fiili karşılığı, uygulaması nedir ve nelere dikkat etmek gerekir?

İşte bunu konuşmamız ve somutlaştırmamız gerek.

Ne yapmalı, ne  yapmamalı?

Tartışmayı tarihi sembollerden arındırmalı: Kullanılan dil, tarihin travmalarını bugüne taşıyan ve onu bugünkü siyasi gerilimle ilişkilendiren bir dil olmamalı. Hazreti Hüseyin, Kerbela, Muaviye, Yezit, Şah İsmail ve Yavuz Sultan Selim, bugünkü siyasetin dışında tutulmalı. Tarihte fikse etmiş ve idrakini onda dondurmuş olanlar bunu yapsa bile bundan kaçınmak ve bugünkü aktörlerin doğrularını ve yanlışlarını temel ahlaki standartlarla yargılamak gerek.

Nefret propagandasının taşıyıcısı olmamalı: “İşte masum bir Sünni’yi vahşice katleden Şebbiha çetesi” ile “işte bir masum Şii’yi vahşice katleden IŞİD çetesi” türünden videoları paylaşmamalı. Her iki videonun da doğru olma ihtimalini dışladığımdan değil; ister doğru olsun o görüntüler, isterse de mezhep çatışması çıkarmak isteyen güçlerce aynı stüdyoda hazırlanmış olsun, yaygınlaştırılmamalı. Mezhepçi nefret ve ayrışmayı yaygınlaştırmayı amaçlayan propaganda malzemesinin aleti olmamalı.

İnancı/mezhebi değil devleti eleştirmeli: Homojen bir Sünnilik ve homojen bir Şiilik yoktur; değişmeyen bir “Türk politikası” veya “Acem politikası” da. Yanlış yapan Şiiler, Sünniler, Araplar, Farslar ve Türkler vardır ve onları eleştirmek gerekir. Nasıl ki Türkiye devletinin geçmişte yaptığı pek çok yanlışın sorumlusu Türklük veya Sünnilik değilse, bugün İran’ın yanlışının sorumlusu Farslık veya Şiilik değildir.

Devletler siyasi tercihlerini bir ideolojiyle veya bir inancın ilke, kavram ve sembolleriyle meşrulaştırmaya çalışır. Suudi Arabistan devlet politikasını Vahhabilikle veya Sünnilikle, İran ise Şiilikle meşrulaştırarak ona sosyal destek sağlamaya çalışabilir. Buna bakıp Şiilik veya Vahhabilikle ilgili olumsuz hüküm vermek yanlış olur. Bir inancın, mezhebin birden fazla anlaşılış biçimi vardır ve aynı inanca dayanarak o politikayı eleştirmek de pekala mümkündür.

İndirgemeci yorumlar yapmamalı: İran’ı eleştirirken de onun izlediği politikanın kendisi ve bütün bir İslam dünyası için arz ettiği olumsuzluğu, herkesin, Sünnilerin ve Şiilerin, Hıristiyanların ve Müslümanların anlayıp makul bulursa hak verebileceği bu mantık diline oturtmak gerek. “Acem oyunu” veya “ikiyüzlü takiyeci Şii” gibi suçlamalarla, bütün bir Şia tarihini Safevilere veya bugünkü İran devletinin yanlışlarına indirgeme toptancılığından mutlaka ama mutlaka kaçınmak gerek.

Herkes öncelikle kendi evinin önünü temizlemeli: Yani kendi toplumunu, ülkesini ve devletini eleştirmeli. Mezhepçiliği önleyecek en sağlam sigorta budur. Konumuz açısından İran ne yaparsa yapsın, Türkiye devletinin tepkisel ve yanlış bir yola girmemesi için dikkatli bir izleme ve eleştiri, herkesten önce bu ülkede yaşayanlara düşer.

Türkiye, adil ilkelere dayalı dış politikayı sürdürmeli: Bölgede mezhepçi olmayan veya adil ilkelere dayalı dış politika izleyen tek ülke olarak tutarlı çizgisini sürdürmeli; hem aynı anda Suriye’de hem de Bahreyn’de demokratik geçişi savunan olma konumunu özenle korumalı. Fırsatçılıkla menfaat sağlayan devletlere kızıp, bölgede emelleri olan büyük devletlerin hakimiyetini pekiştirmesine yol açacak tepkisel savruluşlara düşmemeli. Birilerinin mezhep savaşı çıkarma politikasına istemeden hizmet edecek bir adım atmaktansa, bazen bir kazanımdan feragat etmek doğrudur. Siyaset, Bismark’ın dediği gibi “mümkün olanın sanatı”dır ve tam da bu perspektiften hareketle, yaşadığımız bütün yıkıma rağmen, bu coğrafyada daha iyi veya daha az kötü bir durum için, İran ve Arabistan ile yapıcı ve onları doğruya yöneltici bir tutum izlenmeli.

Bir mihenk taşı olmak

Bazı günahlar tek başına işlenmez. Mezhep çatışması için de her zaman iki tarafa ihtiyaç vardır. Bu kanlı çarkı döndürmek için tek bir tarafın günahı, ahlaksızlığı veya budalalığı yetmez. O taraf ne yaparsa yapsın, sağlıklı kalmayı başaran, mezhepçilikle enfekte olmuş unsurların kavganın içine çekmek için yaptıkları can acıtıcı hamlelere ve onların diline teslim olmayan, sadece mezhep savaşını önlemekle kalmaz, moral üstünlüğü de eline alır.

Bölgede bir deniz fenerine veya bir mihenk taşına ihtiyaç var ve buna en uygun konumdaki ülke olarak Türkiye’ye daha büyük sorumluluk düşüyor.

Kanımız kuruyuncaya kadar bizi birbirimizle savaştırmak isteyenlere izin vermemek, coğrafyamızı harabeye, öksüzler ve yetimler diyarına çevirtmemek için.

Serbestiyet, 11.01.2017

Mezhepçilik yapmayan kazanacak

Adalet terazisini bir kez bozmayagörün. Gerisi gelir. Husumet çarkı kendi enerjisiyle kendini çevirir. Size de seyretmek düşer. Hatta bu arada “sorunu görüşmeler yoluyla çözmek için müzakere masası” bile kurabilirsiniz.

ABD, AB ve Rusya’nın politikası bölgeye barışı getirmiyor.

“Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa” diyor ya şair, işte tıpkı onun gibi, çatışmayı sürekli kılacak bir adaletsizliği ifade ediyor. Ve kavganın sürekliliği, onlara da sürekli müdahale alanı açıyor. “Çatışmaları durdurmak” ve “terörle mücadele” için müdahale ediyorlar, işgal ediyorlar, silah “yardımı” yapıyorlar ve tahakküm kuruyorlar.

Suriye’de de yaşadığımız bu, Yemen örneğinde de…

Yapısal adaletsizlik ve çatışmanın sürekliliği

Adalet, “hak edene hak ettiği kadarını vermek” demek. Aza çoğu, çoğa azı verirseniz, orada adaletin dengesini bozar, bitmeyecek bir kavganın tohumlarını ekersiniz.

Sonrası kendiliğinden gelir.

Şimdi İran’a Zeydi azınlık üzerinden bütün Yemen’e, Nusayri azınlık üzerinden de Suriye’ye hakim olma fırsatı veriliyor. Tıpkı PYD’ye Kürt bölgelerinin yanında, birçok Arap ve Türkmen bölgesini işgal fırsatının verildiği gibi.

Arabistan ve İran değil Türkiye

Ortadoğu’da kaç zamandır bir mezhep savaşının taşları döşeniyor.

Maalesef İran ile beraber Suudi Arabistan da buna teşne görünüyor. Sadece Türkiye, -çok şükür ki- ısrarla ve inatla bu tuzağa düşmüyor.

Bölge kendi halkına tahakküm eden rejimlerle dolu. Mezhep konusunda da böyle.

Suriye’de Sünni çoğunluğa tahakküm eden Nusayri azınlık yönetiyor ülkeyi; Bahreyn’de ise Şii çoğunluğa tahakküm eden Sünni azınlık.

Türkiye her ikisinde de serbest seçimleri ve demokratik geçişi savunuyor.

Bu olduğunda, çok muhtemeldir ki Bahreyn Şii, Suriye Sünni çoğunluk tarafından yönetilecek. Bunu bildiği için, İran Suriye’de demokratik geçişe karşı çıkarken Bahreyn’de savunuyor, Arabistan ise demokratik geçişe Bahreyn’de karşı çıkarken Suriye’de savunuyor.

İlginçtir, onları ilkesizlikle suçlayan da yok gibi. En çok suçlanan yine Türkiye oluyor. Bu ülkelerin liderleri de Erdoğan gibi şeytanlaştırılmıyor. Hatta onlara, adeta demokrat aktörlermiş gibi muamele ediliyor. Eli kanlı darbeci Sisi ve 7 milyon insanın can havliyle ülkeden kaçmasına yol açan Esad bile o kadar kötü görülmüyor. Bu av sahasında tam da kendilerinden beklenen rolü oynayan diğer liderler ve rejimler de.

Türkiye doğru olanı yapıyor

Bütün eksikliklerine rağmen bölgede mezhepçi olmayan veya adil ilkelere dayalı tek dış politika izleyen ülke Türkiye. Coğrafyanın selameti açısından, ne pahasına olursa olsun bu tutumunu devam ettirmeli.

Diğer devletlerin hatalarını görmeli ama onların sorunuyla kendisini malul hale getirmeden; evin ateşe verilmesi durumunda beraber yanacağımızı unutmadan.

Ve mutlaka kural izleyici konumunu korumalı. Uzun vadede ilkeli olmanın kazandıracağı gücü anlamaktan aciz, dar görüşlü “ulusal çıkar”cılara itibar etmemeli.

Günün sonunda bölgede, Sünnilerin, Şiilerin, Türklerin, Kürtlerin, Arapların, Ermenilerin, Yahudilerin ve Êzidilerin bir şekilde güven duyabilecekleri devlet kazanacak.

En fazla araziyi ele geçiren değil.

Bu tarihi bir sorumluluk. Bölgeyi felaketten koruyacak tek perspektif ve tek politika. Onu temsil eden ülkeye kazandıracak olan da bundan başkası değil.

Serbestiyet, 01.01.2017

İran’ın elindeki yasak meyve

İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’e yakın isimlerden Ali Rıza Zakani, geçen yıl İran parlamentosunda yaptığı konuşmada, ülkesinin artık dört Arap başkentine hakim olmasıyla övünüyordu.

“Üç Arap başkenti bugün nihayet İran’ın elinde ve İslami İran Devrimine ait” diyor ve buna Sana’nın da (Yemen) eklenmesinden duyduğu memnuniyeti dile getiriyordu.

Sergilediği çocukça sevinç, kolayca ellerine geçen bu “servetin” yaşadığımız coğrafyaya ve bu arada ülkesine maliyetinin farkında olmadığını gösteriyordu. Belli ki Zakani, bu “başarının” İran’ın kendi siyaset ve ferasetinden kaynaklandığını sanıyordu. İran gibi “uluslararası toplum” tarafından tecrit edilmiş bir ülkenin, nasıl olup da “ABD’ye rağmen” Yemen’e egemen olabildiğini sormuyordu.

Elindeki hazinenin, Ortadoğu’da etnik ve siyasi gerilimlere, bizi yorup hırpalayan çatışmalara bir yenisini ve belki de en tehlikelisini, mezhep savaşlarını eklemek isteyen güçler tarafından açılmış bir hakimiyet alanı olduğunu görmüyordu.

Perdenin ardındaki hazine

Bir belediye başkanının gençlere hitap ederken verdiği muhteşem bir öğüdü hatırlıyorum. “Gençler” demişti, “biri size ‘şu perdenin ardında bir hazine var, isterseniz alabilirsiniz’ derse onu almayın”, konuştuğu sahnenin ardındaki perdeyi göstererek.

İşte Türkiye onu almadı.

ABD’nin bütün beklenti ve telkinlerine rağmen İran’a yaptırımlara yanaşmadı. Tersine, İran’a bir hava saldırısı ve yaptırım olmaması için “müttefikleriyle” gerilime rağmen çaba sarf etti.

Bunun maliyetini de göze aldı.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi geçici üyesi olarak oyunun kilit önemde olduğu bir tarihi anda, İran’a nükleer programı dolayısıyla yaptırım kararı aldığı oylamada Türkiye, sorunun diplomatik yollarla çözümünü savunup Brezilya ile birlikte “hayır” oyu kullandığında ABD’nin tepkisiyle karşılaşacağını biliyordu.

O günlerde Financial Times, ABD ve Türkiye arasındaki köklü ittifakın, İran’a uygulanacak yaptırımlar konusunda BM Güvenlik Konseyi’nde yapılacak oylamada tarihi bir dönemeçten geçeceğini belirtmiş ve bu kararın, yarım asırdan fazla bir süredir müttefik olan ABD ve Türkiye arasındaki çalkantılı ilişkilerde belirleyici bir rol oynayacağı yorumunu yapmıştı. Türkiye’nin yaptırım karşıtı tutumuyla ilgili olarak görüşlerine başvurulan “ABD’li yetkililer” ise, “umabilecekleri en iyi şeyin Ankara’nın yaptırımlar konusunda çekimser oy kullanabileceği olduğunu” belirtmişler ve “Ankara’nın kullanacağı çekimser oy[un] bile, Washington’ın İran’a karşı oluşturmak istediği uluslararası birliğe dikkat çekmek için gösterdiği çabayı fazlasıyla güçleştirebil[eceği]” uyarısını yapmışlardı.[1]

Ama yine de Türkiye “hayır” oyu vermişti. Laura B. Adam, bu oylamadaki “hayır” oyundan dolayı “Türkiye’nin Batı’ya sadakatinin sorgulandığı” yorumunu yapıyordu.[2]

ABD’nin İran’a saldırmak veya onu hırpalamak için belki Türkiye’ye ihtiyacı yoktu. Ama Türkiye’nin bu işte rol almasını istiyordu. Türkiye kabul etmiş olsaydı, kolay kolay unutulmayacak bir günahla anılacak ve “Müttefik kuvvetler”in katlettiği masumların vebali onun da boynunda olacaktı. Bu da daha fazla bölünmüş ve daha yönetilebilir bir Ortadoğu anlamına gelecekti.

Ama Türkiye direndi. Kendisine uzatılan haram meyveye el sürmemeyi başardı.

Şimdi İranlı vekil, elindeki “hazineye” bakıp seviniyor. Kazandıklarına inanamıyor ve kerametin kendilerinden menkul olduğunu sanıyor. Devletine açılmış hakimiyet alanın tadını çıkarıyor. Bunun ülkesine ve ülkesinin de içinde bulunduğu bütün bir İslam coğrafyasına maliyetinin farkında değil. Kazandığını sandığı Suriye de muhtemeldir ki onun değil, ABD ile Rusya’nın pazarlığına göre şekillenecek.

Ama bütün Suriye’yi toptan ona bağışlasalar ne olacak?

“Tüm bedesten senin olsa ne fayda?” diyordu Kul Himmet. Şimdi İslam coğrafyasında başkentler kazanıyor, ama bütün bir İslam coğrafyasını kaybetme pahasına.

Yazık ediyor.


[1] “İran Oylamasıyla Türkiye-ABD İlişkileri Gerilebilir,” Financial Times’tan aktaran Hürriyet, 11 Haziran 2010.

[2] Laura B. Adam, “Turkey’s Foreign Policy in the AKP Era: Has There Been a Shift in the Axis?”, Turkish Policy Quarterly, 2012, N. 3, p. 146.

Serbestiyet, 31.12.2016

Hangisi üstün? Hukuk mu, siyaset mi?

Hukuk ile siyaset arasındaki ilişki çok sık gündeme düşer. En son Trump’ın çıkardığı “yedi [çoğunluğu Müslüman] ülke vatandaşlarının ABD’ye girişini yasaklama” kararnamesi veya başkanlık emrine karşı, önce New York Federal Mahkemesi’nin kısmî bir engelleme kararı; ardından, Washington Eyaleti’nin açtığı dâvâ üzerine, Seattle’dan Federal Yargıç Seattle Robart’ın çok daha kapsamlı durdurma kararı geldi. Nihayet 9. Federal Temyiz Mahkemesi, 3-0’lık bir kararla, Başkan Trump’ın durdurmayı kaldırma talebini reddetti. Bazıları mahkemelere bazıları ise başkana hak verdi.

*          *          *

Hukuk ve siyaset arasındaki ilişkinin niteliği konusunda, biri hukuku diğeri siyaseti üstün gören iki karşıt görüş var.

Hukuku üstün gören yaklaşımda, hukuk siyaset üstü bir kaynak ve siyaseti değerlendirme ölçütü sayılıyor. Hukuk doğal, ilâhî veya gelenek (hukuk geleneği) temelli, kabaca içeriği belli bir norm ve usul sistemi gibi görülüyor. Siyaset ise meşruiyetini bu hukukun çizdiği çerçeve içinde hareket etmesiyle koruyabilen bir unsur olarak konumlandırılıyor. Doğal hukuk, ilâhî hukuk veya ortak teamülî hukuk (common law) çerçevesine uymayan bir iktidar ise, sınırları aşarak mutlak egemen haline gelmeye çalışan, dolayısıyla meşruiyeti tartışmalı bir konuma girmiş kabul ediliyor.

Siyaseti üstün gören yaklaşım ise daha ziyade Machiavelli’den Bodin’e, Hobbes’tan Schmitt’e modern siyaset teorisi’nde kendini gösteriyor. Bu yaklaşımda hukukun kaynağı bizatihi egemenin-siyasinin iradesi olarak tanımlanır. Hukuku oluşturanın egemenin (veya egemeni temsil edenin) buyruğu, ona geçerlilik verenin de egemenin kılıcı (veya devletin zor kullanma yetkisi) olduğu şeklinde bir formül geçerli kabul edilir. Böylece hukuk siyasetin sınırları çizen bir unsur olmaktan çok, bizzat siyaset tarafından üretilen, değiştirilen ve yeniden düzenlenen bir iktidar enstrümanı olarak görülür. Hukuk, siyasetin program ve politikasını hayata geçirmesinin basit bir aracı olarak anlaşılır.

*          *          *

Hukuku üstün gören yaklaşımda en temel problem, hukuk normları ve usullerinin tartışmasız bir üstün ölçüt olduğu iddiasının zayıflığıdır. Toplumdaki birbiriyle çatışan adalet, hukuk ve iyi/lik anlayışlarının varlığı görmezden gelinir. Bu iddiayı temellendirmek için hukuka “doğal” veya “ilâhî” sıfatı eklenir. Lâkin hem doğal denilen hem de ilâhî denilen hukuk, onu yorumlayan ve ortaya koyanların tercihleri veya dönemin eğilimlerine göre farklılaşır. “Gelenek” ise yine insan tarafından uzun yıllar içinde üretilmiş kurallardır. Kendinden menkul bir üstünlüğü yoktur.

Bu noktada, ancak belli dönemlerde “olması gereken” diye yaygın kabul gören normlar ve usul kurallarının varlığından bahsedebiliriz. Bu durumda bile onları her yargıcın, politikacının veya vatandaşın tartışmasız kabul etmesi mümkün olmadığı gibi, söz konusu norm ve kuralların belli vakalara nasıl uygulanacağı sorusunun da kesin bir cevabı olmayacaktır. Esasen bu cevapların içeriğini siyasi dengeler, eğilimler ve tartışmalar belirleyecektir.

Her halükârda, hukukun ne olduğu ve nasıl anlaşılması gerektiği siyasi bir mesele olmak durumundadır. Her yargıç hukukî olduğu kadar aslında siyasî de bir karar vermiş olur. Trump kararı örneğinde hemen fark edileceği gibi, mahkemelerin kararı hukukî olduğu kadar siyasî de bir karardır.

Hiçbir hukuk sisteminde, kendi döneminin ve ülkesinin problemleri, gündemi ve siyasi çekişmelerinden tamamen azade bir hukukun varlığından bahsedilemez. Yine hiç bir hukuk sistemi, siyasete dayanmadan, siyaset tarafından tanınmadan, geçerli ve uygulanır kılınmadan kendi başına var olamaz. Her hukuk sisteminin içeriği, siyaset tarafından tartışılan ve belli dönemler için “geçici çözüm”lere kavuşturulan malzemelerle oluşturulur.

Hukuka üstünlük tanımanın en yaygın suistimal sahası, yürütme-yargı ilişkisinde ortaya çıkar. Genellikle yasalar ve hukuk sistemi bir araç olarak kullanılarak, siyasetin üstünde (asker, yargıçlar ve/ya bürokrasiden müteşekkil) bir oligarşi  yaratılır. Hukuka uymak adı altında, mevcut bir statükonun veya belli bir siyasi görüşün seçilmişler karşısında korunması söz konusu olur. Hukuk, seçimle gelen siyasi iktidarların siyasi olan konulardaki hareket sahalarını daraltıcı, onların etkinliğini ve sistemde fark yaratacak edimlerde bulunmalarını önleyici bir bariyer görevi görür.

*          *          *

Gelelim diğer tarafa. Siyaseti üstün gören anlayıştaki en temel problem ise siyasi iktidarın sınırlandırılamaz bir konum olduğunun ileri sürülmesidir. Buna göre, hukuk sıradan insanları, vatandaşları sınırlamak için kullanılabilir; ancak siyasi iktidar her türlü sınırlamanın üstündedir. Bu argüman egemenlik kavramı ve/ya güvenlik kaygısı (devletin-milletin bekası) üzerinden savunulagelmiştir.

Egemenlik bölünmez ve sınırlandırılamaz bir yapı olarak görülür. Önceleri monarşik mutlak egemenlik, sonraları (mutlak) halk/milletegemenliği (soldan halk/sağdan millet) şeklinde yansıtılan bu anlayışa göre. iktidar bölünebilir ve sınırlandırılabilir bir mefhum değildir.

Buna göre, egemenliği böldüğünüzde ve sınırladığınızda aslında bir egemenlikten söz edemezsiniz. Çünkü yapısı gereği bölünemez ve sınırlandırılamaz. Bunu yapmaya kalktığınızda bir halkın/milletin elini kolunu bağlamış, onu ya iç savaş ya da dışardan gelecek saldırılar yüzünden yok olma tehlikesiyle yüz yüze bırakmış olursunuz.

İşin aslı ise, iktidar her kimdeyse o sınırlandırılmak ve devlet yetkilerini paylaşmak istemez. Sosyal ve siyasi kesimlerin genellikle zayıf, azınlıkta ve iktidar dışında kaldıkları zaman insan hakları ve hukukun üstünlüğünden bahsetmelerindeki sır buradadır. Ne zaman ki iktidar olurlar, ötekinin hakkını hukukunu unutmaya başlarlar.

İktidar sahibi olan, keyfince ve hiç bir engele takılmadan hüküm sürmek ister. Kendi idealleri veya çıkarları doğrultusunda toplum üzerinde dilediğince oynamak, siyaseti-hukuku-ekonomiyi-idareyi engelle karşılaşmadan, kimseyi ikna etmek zorunda kalmadan biçimlendirmek ve ülkenin kaynaklarını keyfince kullanmak arzusundadır.

Siyaseti üstün gören anlayışın zayıflığı, sınırlandırılamaz bir iktidarın despotizm anlamına geldiği gerçeğinde saklıdır. Sınırsız bir iktidar demek, pratikte toplumdaki öteki kesimleri ve muhalif görüşleri dilediğince baskı altına alabilme, onlara istediği şekilde muamele edebilme imkânı demektir.

Bu anlayışa göre, toplumsal farklılıklar ve çatışmalar tek bir anlayış veya kesimin lehine olacak şekilde, mutlak iktidar eliyle bastırılır. Siyasi iktidarın görüşünü benimsemediği veya iktidarın kayırdığı kesimlerden olmadığı sürece, kimsenin âdil muamele görme şansı neredeyse yoktur. Ötekilere böyle muamele etmenin ahlâkî ve demokratik açıdan anlamlı bir izahı mevcut değildir.

*          *          *

İşte hukuk, iktidarın bu tür keyfi ve baskıcı edimlerine karşı bir sigorta olarak düşünülür.

Siyaset her ne kadar hukukun inşası ve geçerli kılınmasını sağlayan kaynak olsa da, kendisini bu hukukun dışında tutamaz. Sıradan vatandaşı sınırlayan hukuk, siyaseti de sınırlamak durumundadır. Hukuk ile kendini bağlı görmediği sürece meşruiyetinden söz edilemez. Keyfi ve mutlak bir iktidar kullandığını kabul etmek zorunda kalır.

Siyaset, özgürlüğü ve güvenliği, içinde hareket edilecek istikrarlı ve âdil bir çerçeve olarak hukuku koruyarak sağlayabilir. Öngörülebilir ve güvenilir olmayan bir sistem, kullanılan iktidar ne kadar mutlak olursa olsun (aslında bilâkis böyle olduğu için) uzun süre ayakta tutulamaz. Demokraside bir siyasi iktidar hukuk olmadan koca bir hiçtir. Herhangi bir siyasi iktidar, oluşumunu, yetkilerini ve kendisinin geçerliliğini hukuka borçludur.

Nasıl ki “hukuk” taraftarları hukuka (aslında hukukçulara) örttükleri üstünlük/tarafsızlık örtüsü ile siyasi iktidarın elini kolunu bağlamaya girişiyorsa, “siyaset” taraftarları da bunu kendilerinin halkı/milli iradeyi temsil ediyor oldukları argümanı üzerinden yapar. En iyi ihtimalle sadece çoğunluğun desteğini almalarına rağmen, tüm toplumun desteğini almış sanrısı yaratırlar. Halkın/milletin tamamı iradesini siyasi iktidara devretmiş gibi davranırlar. Oysa kendilerine sadece belli bir süre için ve belli sınırlara bağlı kalmak kaydıyla bir “görev” verilmiştir.

Siyasete üstünlük biçenler, hukukla sınırlandırılmaya yanaşmadıkları zaman, bir süre sonra, zorunlu olarak seçimle denetlenmeye de yanaşmamaya başlarlar. O yüzden ilk grubun hukuku siyasi bir tarafgirliğin aracı yapması gibi, bunlar da sandığı siyasi tarafgirliğin basit bir aracına dönüştürürler. Seçim hukukunu ya açıktan ya el altından ihlâl etmeye başlarlar. Seçimler serbest ve âdil olma özelliğini yitirir. Ancak sandık kurulması görüntüsü mutlaka korunmaya çalışılır.

*          *          *

Nasrettin Hoca gibi olacak ama, ne hukuk ne de siyaset mutlak surette üstündür. Hukuk ve siyaset karşılıklı olarak birbirlerine muhtaç ve bağlıdır. Demokratik bir sistem, bu ikisi arasındaki denge ve karşılıklılığın iyi işleyişi sayesinde daha güvenli bir rejim olur. İkisi arasındaki sınırın kesin bir çizgisi yoktur. Zaman zaman sınırları karşılıklı zorlamalar olağan görülmeli; ancak bu, bir tarafın kontrolsüz ve mutlak üstünlüğüne dönüştürülmemelidir.

Trump kararı örneğinde denge bana göre şuradadır:

Mahkeme  şu anki kararında haklı. Çünkü Başkan Trump’ın aldığı karar, halihazırda yeşil kart ve vize almış kişilere de uygulandığı için kazanılmış hakları yok sayan ve geriye yürüyen bir uygulamaydı. Demokratik bir sistemin en temel meziyeti insanlara öngörülebilir bir çerçevede yaşam olanağı sunmasıdır. Bu öngörülebilirliği sağlayan en önemli unsur ise hukuktur.

Diğer taraftan Trump’ın, kararnamenin çıktığı tarihten sonrası için bu yedi ülke vatandaşına yeşil kart ve vize verilmesini durdurması şeklinde yapacağı bir düzenlemenin, siyasetin yetki sahası içinde görülmesi gerekir. Trump seçim kampanyasında bu düzenlemeyle uyumlu görüşleri ve politika vaatleri üzerinden oy istedi. Toplumsal talep ve beklentiler doğrultusunda ve kendi doğru gördüğü şekilde ülkeyi yönetebilmesi gerekir.

Trump yargı kararlarına uymazsa bu onu despot yapar. Yargıçlar Trump’ın kendi politikalarını hayata geçirmesine geçit vermezlerse bu onları oligark yapar.

Serbestiyet, 12.02.2017