Ortadoğu’da yükselen İran-ABD-İsrail gerilimi, yalnızca üç devlet arasındaki askeri bir restleşme değil; modern dünyanın güvenlik anlayışının nasıl bir çıkmaza sürüklendiğinin göstergesidir. Bir tarafta İran, diğer tarafta Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail var. Ancak bu denklemin merkezinde devletler değil, sıradan insanlar duruyor. Çünkü savaşın faturası her zaman halka kesilir. Olması gereken şey devleti kutsal bir yapı olarak değil; bireyin hak ve özgürlüklerini korumak için var olan bir araç olarak görmektir. Devlet güvenlik üretmek için vardır, sürekli tehdit diliyle toplumu korku psikolojisine mahkûm etmek için değil. Oysa İran-ABD-İsrail hattında yükselen söylem, güvenliği artırmaktan çok güvensizliği kalıcı hale getiriyor. Karşılıklı sert açıklamalar, askeri yığınaklar ve caydırıcılık gösterileri, diplomasinin alanını daraltıyor; aklı değil refleksi büyütüyor.
Tarih bize şunu öğretti: Kalıcı barış, güç dengesiyle değil karşılıklı bağımlılıkla sağlanır. Avrupa, iki dünya savaşından sonra bunu ekonomik entegrasyon ve kurumsallaşma yoluyla başardı. Ticaret arttıkça savaş ihtimali azalır; çünkü savaş, karşılıklı kazancı yok eder. Bugün Ortadoğu’da eksik olan tam da bu: Ekonomik entegrasyon, kurumsal güven ve sürdürülebilir diplomasi.
Savaşın ekonomik boyutu çoğu zaman askerî analizlerin gölgesinde kalır. Oysa bir çatışma ihtimali bile enerji fiyatlarını yükseltmeye, küresel piyasalarda dalgalanmaya ve enflasyonu tetiklemeye yetiyor. Hürmüz Boğazı’nda yaşanabilecek bir kriz, yalnızca bölgeyi değil Avrupa’dan Asya’ya kadar geniş bir coğrafyayı etkileyebiliyor. Küresel tedarik zincirlerinin kırılganlaştığı bir dönemde yeni bir sıcak çatışma; büyümeyi yavaşlatabiliyor, risk primlerini artırıyor ve en çok sabit gelirliyi vuruyor.
Yaptırımların ve askerî müdahalelerin geçmiş performansı da ortada. Yıllardır süren ekonomik baskılar İran halkını yoksullaştırdı ama rejim değişmedi. Amerika’nın Ortadoğu’daki askerî angajmanları trilyon dolarlık maliyetler üretti; demokrasi ve istikrar vaatleri ise çoğu zaman hayal kırıklığıyla sonuçlandı. İsrail açısından ise sürekli tehdit algısı, yüksek savunma harcamaları ve bölgesel izolasyon riskini beraberinde getiriyor. Kısacası bu denklemde herkes bedel ödüyor, ama kimse kalıcı bir kazanç elde edemiyor.
Doğru bakış açısı bir başka kritik soruyu gündeme getirir: Sürekli dış tehdit söylemi gerçekten güvenliği mi artırır, yoksa iç politik sorunları perdelemenin bir aracı mı olur? Devletler çoğu zaman sert dış politika söylemini iç meşruiyet üretmek için kullanır. Ancak gerçek güç, savaşı başlatabilme kapasitesinde değil; savaşı gereksiz kılabilme becerisindedir. Özellikle uluslararası sistemdeki çifte standartlar da krizi derinleştiriyor. Hukukun üstünlüğü iddia edilirken hukukun seçici uygulanması, güven krizini büyütüyor. Nükleer kapasite söz konusu olduğunda bazı ülkeler için “meşru güvenlik hakkı”, bazıları için “varoluşsal tehdit” denildiğinde uluslararası düzenin inandırıcılığı zedeleniyor. Güvenin olmadığı yerde ise silahlanma yarışı başlıyor. Daha fazla savunma bütçesi, daha az eğitim ve sağlık harcaması demek oluyor.
Aslında çözüm basit ama zor: Koşulsuz diplomasi kanallarının açık tutulması, ekonomik karşılıklı bağımlılığın arttırılması ve şeffaf denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi. Güven, gizlilikten değil doğrulanabilirlikten doğar. Ticaret yapan, yatırım paylaşan, ortak projeler geliştiren ülkeler savaşın maliyetini daha net görür ve o maliyeti göze almak istemez. İran-ABD-İsrail hattında yaşanabilecek geniş çaplı bir savaşın kazananı olmayacaktır. Yıkılmış şehirler, artan enflasyon, göç dalgaları ve istikrarsızlaşan piyasalar kimseyi güçlü kılmaz. Güvenlik adına başlatılan savaşlar çoğu zaman daha büyük güvensizlik üretir. Devletler güç gösterisi yaparken toplumlar yoksullaşır. Gerçek bellidir, Devletlerin güvenliği, bireylerin özgürlüğünü feda ederek sağlanamaz. Daha fazla füze değil, daha fazla müzakere masası gerekir. Daha fazla yaptırım değil, daha fazla ekonomik temas gerekir. Çünkü savaş, devletlerin dili olabilir; ama barış, toplumların talebidir.

