Bir dönem dünyaya hükmetmenin yolu güçlü ordulardan geçiyordu. Bugün ise oyunun kuralları değişti. Artık ülkelerin gerçek gücü; kaç limana sahip olduklarıyla, hangi ticaret koridorlarının merkezinde bulunduklarıyla ve malları ne kadar hızlı taşıyabildikleriyle ölçülüyor.
Çünkü modern dünyada üretmek tek başına yeterli değil. Ürettiğini zamanında ulaştıramıyorsan, ekonomik gücünün de bir anlamı kalmıyor.
Son yıllarda küresel siyasetin merkezine yerleşen lojistik koridor tartışmaları tam da bu nedenle tesadüf değil. Çin’in Kuşak ve Yol Projesi, Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Koridoru, Orta Koridor girişimleri, Kızıldeniz ve Süveyş hattındaki mücadeleler… Bunların tamamı aslında küresel ticaretin yeni güç savaşlarıdır.
Dikkat edin…
Eskiden devletler petrol kuyuları için rekabet ederdi. Şimdi ise limanlar, demiryolları, konteyner terminalleri ve transit geçiş hatları için yarışıyor.
Çünkü lojistik artık yalnızca taşımacılık değil; ekonomik egemenlik meselesidir.
Ve işin en dikkat çekici tarafı şudur:
Lojistik sistemler doğaları gereği kapalı ekonomileri değil, açık ticaret düzenini destekler.
Bir tırın sınırda günlerce beklediği bir sistem güçlü olamaz. Bir geminin limanda bürokrasi nedeniyle zaman kaybettiği bir ekonomi rekabet edemez. Ticaretin hızlı akması için sınırların yumuşaması, gümrüklerin kolaylaşması ve ülkelerin birbirine entegre olması gerekir.
İşte liberal ekonomik düşüncenin temel mantığı da tam burada devreye giriyor.
Liberal sistem; malların, sermayenin ve ticaretin mümkün olduğunca serbest hareket etmesini savunur. Çünkü ticaret arttıkça ülkeler birbirine bağımlı hale gelir. Birbirine ekonomik olarak bağlı ülkelerin çatışma ihtimali azalır.
Bugün Avrupa’nın onlarca yıl süren barışının arkasında sadece diplomasi yoktur. Ortak pazarlar, entegre ulaştırma ağları ve dev ticaret hacmi vardır.
Pandemi döneminde dünya bunun ne kadar hayati olduğunu acı şekilde gördü. Tedarik zincirleri kırıldığında market rafları boşaldı. Fabrikalar üretim yapamadı. Bir geminin Süveyş Kanalı’nda sıkışması bile milyarlarca dolarlık kayıp oluşturdu.
Rusya-Ukrayna savaşı ise bize başka bir gerçeği gösterdi:
Artık savaşlar sadece cephede değil, lojistik hatlar üzerinde de veriliyor.
Tahıl koridorları, enerji nakil hatları, liman güvenlikleri ve transit yollar küresel siyasetin merkezine oturdu. Çünkü ticaret akışını kontrol eden ülkeler, ekonomik baskı gücünü de elinde tutuyor.
Bu süreçte Türkiye son derece kritik bir konumda bulunuyor.
Türkiye, Avrupa ile Asya’nın tam ortasında yer alan doğal bir lojistik merkezdir. Orta Koridor’un güçlenmesi, Bakü-Tiflis-Kars hattı, Irak üzerinden planlanan Kalkınma Yolu Projesi ve Türk dünyasıyla gelişen ulaştırma bağlantıları Türkiye’ye tarihî bir fırsat sunuyor.
Ancak burada önemli bir gerçek var:
Sadece coğrafya yetmez.
Eğer bir ülke yatırımcıya güven vermiyorsa, bürokrasi ticareti yavaşlatıyorsa, hukuk sistemi öngörülebilir değilse ve ekonomik yapı sürekli dalgalanıyorsa; lojistik avantaj tek başına yeterli olmaz.
Çünkü sermaye korkuyu sevmez.
Ticaret belirsizlikten kaçınır.
Lojistik ise hız ister.
Bu yüzden dünyada lojistik merkez haline gelen ülkelerin ortak özelliği; açık ekonomi anlayışını benimsemeleridir. Singapur’un yükselişi bunun en net örneğidir. Dubai’nin çölden küresel merkeze dönüşmesi de öyle. Hollanda’nın küçücük yüzölçümüne rağmen dev ticaret gücü olması da aynı sebeptendir.
Hepsi ticaretin önünü açtı.
Hepsi lojistiği stratejik güç olarak gördü.
Hepsi liberal ekonomik entegrasyonu destekledi.
Bugün küresel sistem yeniden şekilleniyor. Korumacılık yükseliyor, ticaret savaşları büyüyor, ülkeler ekonomik bloklara ayrılıyor. Ancak bütün bu gerilimlerin ortasında değişmeyen tek gerçek var:
Dünya ticareti akmak zorunda.
Ve ticaretin aktığı yerde lojistik koridorlar vardır.
Bu nedenle geleceğin süper güçleri sadece askerî kapasitesi yüksek ülkeler olmayacak. Aynı zamanda ticaret yollarını yöneten, lojistik akışları kontrol eden ve küresel taşımacılığın merkezine oturan ülkeler olacak.
Çünkü yeni çağın en büyük gücü artık sadece silah değil;
Akışı kontrol edebilmektir.

