Türkiye’de son yıllarda belediyeler, kamu ihaleleri, rüşvet, irtikap ve yolsuzluk iddiaları etrafında yürütülen soruşturmalar yalnızca ceza hukuku bakımından değil, hukuk devleti ve mülkiyet güvenliği bakımından da önemli tartışmalar doğurmaktadır. Bir kamu görevlisinin veya belediye yöneticisinin rüşvet, irtikap yahut yolsuzlukla suçlanması elbette ciddiye alınması gereken bir meseledir. Kamu kaynaklarının yağmalanması, belediye imkânlarının şahsi menfaat veya parti çıkarları için kullanılması, hukuk düzeninin göz yumabileceği fiiller değildir. Fakat bu tür suçlamalar ne kadar ağır olursa olsun, yargılama tamamlanmadan önce sanığın malvarlığına el konulması ayrıca tartışılması gereken hassas bir meseledir.
Türkiye’de bu konu esas olarak Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 128. maddesi çerçevesinde düzenlenmektedir. Bu maddeye göre, soruşturma veya kovuşturma konusu suçun işlendiğine ve ilgili malvarlığı değerlerinin bu suçlardan elde edildiğine dair “somut delillere dayanan kuvvetli şüphe” varsa, şüpheli veya sanığa ait taşınmazlara, araçlara, banka hesaplarına, hak ve alacaklara, kıymetli evraka, şirket ortaklık paylarına, kiralık kasa mevcutlarına ve diğer malvarlığı değerlerine el konulabilir. Aynı madde, gerekli hâllerde bu malvarlığı değerlerinin yönetimi için kayyım atanmasına da imkân vermektedir.
Bu düzenlemenin arkasındaki mantık anlaşılabilir. Eğer suçtan elde edildiği düşünülen malvarlığına soruşturma sırasında hiçbir müdahalede bulunulmazsa, sanık bu malları kaçırabilir, başkalarının üzerine geçirebilir, satabilir veya değerini azaltabilir. Böyle bir durumda mahkûmiyet kararı çıksa bile müsadere veya tazmin mekanizması işlemez hâle gelebilir. Dolayısıyla el koyma tedbiri, teorik olarak, suç gelirlerinin korunmasını değil, yargılama sonunda verilebilecek müsadere kararının etkili olmasını sağlamayı hedefleyen geçici bir koruma tedbiridir.
Ancak problem tam da burada başlar. El koyma, nihai bir mahkûmiyet kararı olmadan uygulandığı için masumiyet karinesiyle doğal bir gerilim içindedir. Masumiyet karinesi, bir kişinin suçu kesin hükümle ispatlanıncaya kadar masum sayılmasını gerektirir. Bu ilke yalnızca ceza verilmemesini değil, devletin kişiye suçlu muamelesi yapmamasını da gerektirir. Malvarlığına el koyma tedbiri, teknik olarak ceza değil koruma tedbiri sayılsa da, fiilî sonuçları bakımından çok ağır olabilir. Bir iş insanının banka hesaplarına, şirket paylarına, araçlarına veya ticari varlıklarına el konulması, onun ekonomik faaliyetini felce uğratabilir. Beraat etse bile, ticari itibarı yıkılmış, şirketi zayıflamış, borçlarını ödeyemez hâle gelmiş olabilir.
Bu sebeple asıl mesele, el koyma tedbirinin var olup olmaması değil, bu tedbirin hangi şartlarda, ne kadar süreyle ve ne ölçüde uygulanacağıdır. Hukuk devleti açısından burada üç ölçüt hayati önemdedir: Somut delil, zorunluluk ve ölçülülük. Eğer el koyma yalnızca genel şüpheye, siyasi atmosfere, medyatik baskıya veya soyut iddialara dayanıyorsa mülkiyet hakkı bakımından ciddi bir ihlal doğar. Eğer suçla ilgisi kurulamayan bütün malvarlığına blok hâlinde el konuluyorsa, bu da ölçüsüzlük problemidir. Eğer şirketin olağan faaliyetini sürdürebilmesi için gerekli araçlar, hesaplar ve sözleşme ilişkileri tamamen kilitleniyorsa, bu tedbir fiilen cezaya dönüşebilir.
Karşılaştırmalı hukuk, Türkiye’deki uygulamayı değerlendirmek için yararlı bir zemin sunar. Avrupa Birliği terminolojisinde “freezing”, yani dondurma, dava sonuçlanıncaya kadar malvarlığının devredilmesini veya elden çıkarılmasını geçici olarak önleyen bir tedbirdir; “confiscation”, yani müsadere ise suçtan elde edilen malvarlığının nihai olarak alınmasıdır. Avrupa Komisyonu, dondurmayı geçici, müsadereyi ise nihai tedbir olarak tanımlamaktadır. Bu ayrım önemlidir: Demokratik hukuk devletlerinde yargılama öncesi malvarlığına müdahale bütünüyle yasak değildir; fakat kural olarak geçici, denetlenebilir ve nihai mahkûmiyete bağlı müsadereye hizmet eden bir araç olarak görülür.
Amerika Birleşik Devletleri’nde de ceza yargılaması öncesinde malvarlığına tedbir konulması mümkündür. Federal hukukta mahkeme, müsadereye konu olabilecek malvarlığının yargılama sonunda elde kalmasını sağlamak için “uzaklaştırma kararı” (restraining order) veya “ihtiyati tedbir kararı” (injunction) verebilir. Hukuk iddianame veya benzeri bir suçlama belgesi sunulduktan sonra, mahkûmiyet hâlinde müsadereye tabi olabilecek malların korunmasına imkân tanır. Amerikan hukukunda da bu yetki tartışmasız değildir. ABD Yüksek Mahkemesi, Luis v. United States kararında, suçla bağlantısı olmayan “temiz” malvarlığına sanığın seçtiği avukatı tutmasını engelleyecek şekilde yargılama öncesinde el konulamayacağına hükmetmiştir. Bu karar, malvarlığı tedbirlerinin savunma hakkını ve adil yargılanmayı da zedeleyebileceğini göstermesi bakımından önemlidir.
İngiltere ve Galler’de Proceeds of Crime Act 2002 çerçevesinde “restraint order” uygulanabilir. Crown Prosecution Service rehberine göre bu emir, ileride verilebilecek müsadere kararını karşılamak üzere malvarlığını korumayı amaçlar ve sanık ya da hakkında soruşturma yürütülen kişi bakımından uygulanabilir. Fakat rehber ayrıca mahkemenin belirli koşulların varlığını araması gerektiğini, savcının tüm ilgili bilgileri mahkemeye sunması gerektiğini ve malvarlığının dağıtılacağına ilişkin gerçek bir riskin bulunmasının önem taşıdığını belirtmektedir. Yani İngiliz sisteminde de el koyma veya dondurma imkânı vardır; fakat bunun amacı peşin cezalandırma değil, ilerideki müsadere kararının etkisiz kalmasını önlemektir.
Almanya’da Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 111e maddesi, müsadere edilebilecek değerin güvence altına alınması için taşınır ve taşınmaz malvarlığına tedbir konulmasına imkân verir. Hükme göre müsadere şartlarının gerçekleştiğinin makul biçimde varsayılabildiği hâllerde malvarlığına el koyma kararı verilebilir; ayrıca kararda güvence altına alınacak miktarın belirtilmesi gerekir. Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü tedbirin miktar bakımından sınırlandırılması, bütün malvarlığının orantısız şekilde kilitlenmesini önlemeye hizmet eder.
Fransa’da da ceza soruşturmaları sırasında malvarlığına el koyma veya dondurma mekanizmaları bulunmaktadır. Fransa’da AGRASC adlı özel kurum, el konulan ve müsadere edilen varlıkların yönetiminde önemli rol oynar. 2023’te Fransız adalet sisteminin soruşturmalar sırasında 1,444 milyar avroluk malvarlığına el koyduğu; fakat müsaderenin nihai olarak mahkeme kararı gerektirdiği belirtilmiştir. Bu da Fransa’da geçici el koyma ile nihai müsadere arasında ayrım yapıldığını gösterir.
Bu karşılaştırmadan çıkan sonuç şudur: Türkiye’deki malvarlığına el koyma kurumu, demokratik ülkelerde hiç görülmeyen istisnai bir mekanizma değildir. ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa’da da yolsuzluk, dolandırıcılık, kara para aklama ve organize suç gibi alanlarda yargılama öncesi malvarlığı tedbirleri vardır. Fakat demokratik hukuk devleti bakımından belirleyici olan, bu tedbirlerin varlığı değil, onların nasıl uygulandığıdır.
Türkiye açısından asıl risk, el koymanın cezai mahkûmiyetin önüne geçmesi ve fiilen peşin cezalandırmaya dönüşmesidir. Bir belediye başkanı, şirket sahibi veya kamu görevlisi hakkındaki suç iddiası ciddi olabilir. Fakat bu ciddiyet, mahkûmiyet kesinleşmeden bütün ekonomik varlığın tasfiyesini haklı çıkarmaz. El koyma tedbiri ancak suçtan elde edildiği somut delillerle gösterilebilen varlıklarla sınırlı olmalıdır. Şirketin hayat damarlarını tamamen kesen, çalışanları mağdur eden, üçüncü kişileri zarara uğratan, masum ortakların veya aile bireylerinin mülkiyetini etkileyen tedbirler çok daha sıkı denetime tabi tutulmalıdır.
Beraat hâlinde malların aynen iade edilmesi tek başına yeterli değildir. Çünkü ekonomik hayatta zamanın kendisi bir değerdir. Bir şirket iki yıl hesaplarını kullanamazsa, ihalelere giremezse, borçlarını ödeyemezse, tedarik zincirini kaybederse, beraat kararı geldiğinde artık ortada yaşatılacak bir işletme kalmayabilir. Bu yüzden hukuk devleti yalnızca “sonunda iade ederim” diyemez; tedbir süresince doğacak ekonomik yıkımı da dikkate almak zorundadır. Mülkiyet hakkı, yalnızca tapu kaydının kâğıt üzerinde korunması değil, malvarlığından makul biçimde yararlanabilme imkânıdır.
Sonuç olarak, yolsuzlukla mücadele meşru ve zorunludur. Kamu kaynaklarını yağmalayanların hukuk önünde hesap vermesi gerekir. Ancak, yolsuzlukla mücadele adına masumiyet karinesi, mülkiyet güvenliği ve ölçülülük ilkesi zayıflatılırsa, hukuk devleti başka bir yerden yara alır. Doğru denge şudur: Suçtan elde edildiğine dair somut ve kuvvetli delil bulunan malvarlığı geçici olarak dondurulabilir; fakat bu tedbir sınırlı, gerekçeli, yargısal denetime açık, süre bakımından makul ve ekonomik hayatı gereksiz yere tahrip etmeyecek şekilde uygulanmalıdır. Aksi hâlde el koyma, hukukun aracı olmaktan çıkar, suçluluğu henüz ispatlanmamış kişilere (zanlılara) karşı ağır bir peşin cezaya dönüşür.

