<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Liberalizm arşivleri - Hür Fikirler</title>
	<atom:link href="https://hurfikirler.com/category/liberalizm/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://hurfikirler.com/category/liberalizm/</link>
	<description>..: Hür Fikirler :..</description>
	<lastBuildDate>Mon, 27 Apr 2026 07:54:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>
	<item>
		<title>Zizek’in “Uyanmak için Çok Geç!” Adlı Eseri Üzerine</title>
		<link>https://hurfikirler.com/zizekin-uyanmak-icin-cok-gec-adli-eseri-uzerine/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Haldun Barış]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Apr 2026 07:38:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap İncelemeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209050</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Havari Pavlus kendi zamanını, yaşadığımız döneme çok uygun düşen bir biçimde tanımlamıştı: “Bunu, yaşadığınız zamanın bilincinde olarak yapın. Artık sizin için uykudan uyanma vakti gelmiştir.” (İncil, Yeni Çeviri, 2009, Romalılar 13:11) Fakat son dönemdeki tarihsel deneyimler sanki tam tersini gösteriyor: Uyanmanın doğru bir anı yok. Bizler ya vaktinden evvel korkuya kapılıyor ve etrafımızı boşu boşuna [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/zizekin-uyanmak-icin-cok-gec-adli-eseri-uzerine/">Zizek’in “Uyanmak için Çok Geç!” Adlı Eseri Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>“Havari Pavlus kendi zamanını, yaşadığımız döneme çok uygun düşen bir biçimde tanımlamıştı: “Bunu, yaşadığınız zamanın bilincinde olarak yapın. Artık sizin için uykudan uyanma vakti gelmiştir.” (İncil, Yeni Çeviri, </em>2009, Romalılar 13:11)<em> Fakat son dönemdeki tarihsel deneyimler sanki tam tersini gösteriyor: Uyanmanın doğru bir anı yok. Bizler ya vaktinden evvel korkuya kapılıyor ve etrafımızı boşu boşuna telaşa vermiş gibi görünüyoruz ya da ancak çok geç olduğunda aklımız başımıza geliyor. Eyleme geçmek için hâlâ zaman var düşüncesiyle kendimizi avutuyoruz ve sonra aniden olmadığının farkına varıyoruz. Tekrar soralım: Neden?” </em></p>
<p>Bu cümlelerle giriş yapılan Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın 2024 yılında bastığı Barış Gönülşen tarafından dilimize kazandırılan <strong><em>Uyanmak için Çok Geç; Gelecek yoksa bizi ne bekliyor?</em></strong> adlı eserinde Slavoj Zizek iklim krizinden, Rusya-Ukrayna Savaşı’na kadar geniş bir yelpazede geleceğimiz için kaygılarını ifade ediyor ve küresel bir işbirliğiyle herkesi uyanışa davet ediyor.</p>
<p>Evet, geldiğimiz noktada küresel pek çok tehdit artık hepimiz için aşikâr. Bu yadsınamaz. Hepimiz 3. Dünya Savaşı’nın kapıda olduğunun yahut başladığının farkındayız. Zizek, eserinde 3. Dünya Savaşı fiilen başladı diyor. Bu tehditleri engellemenin yolu olarak ise Zizek, muğlak ve sınırları belirsiz bir “savaş komünizmi” önerisi sunuyor. Zizek, adeta olağanüstü şartlar, kriz yönetimiyle aşılır diyor ve çözüm olarak bir devrim, akabinde devletin daha güçlü bir aktör olarak piyasaya müdahalesini savunuyor.</p>
<p>Zizek’in pek çok tespiti elbette önemli. Fakat çözüm önerilerine -en azından büyük kısmına- katılmam mümkün değil.</p>
<p>Evet, demokrasi, <a href="https://tr.wikipedia.org/wiki/Slavoj_%C5%BDi%C5%BEek">Zizek</a> değinmese de bazı ülkelerin tahakkümünde ve aparatı olduğunda kötü bir hal alıyor.  Evet, liberal değerler, pek çok Batı ülkesi ve eliti tarafından ikiyüzlü bir biçimde ve işlerine geldiği gibi kullanılıyor. Tekno oligarklar, neredeyse tekelleşmiş finans ağları ile birlikte bu kötü hal daha da derinleşiyor. Ancak özünde hâlâ uygulanabilir, bulabildiğimiz en iyi sistem bu. Kaldı ki ne dünyadaki kötüye gidişin, ne Trump’ın mevcut çıkışlarının, ne Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısının, ne Gazze Soykırımı’nın, ne ABD-İsrail’in İran’a hukuksuz saldırısının, ne Epstein iğrençliğinin, ne tekno oligarkların yegâne sebebi demokrasi yahut serbest piyasa değil.</p>
<p>Gerçek şu ki bazı ülkeler, bazı küresel elitler her daim sahiplendiği bu değerlerle takiyye yaptı. Bu takiyye Trump ile ihtiyaç duyulmayan bir saçmalık olarak görüldü ve gizli ajandalar hiç olmadığı kadar büyük bir aymazlıkla dile getirildi. Güç, aslında çok da umursanmayan hukuka, tercih edildi. Bu belki basit bir tespit. Çünkü biliyoruz ki Trump’ı ve sistemi de buna iten bir yapı mevcut. Kolaya kaçmak değil, gerçek bu. Epstein ve daha bilmediğimiz pek çok kötülük bunun kanıtı. Her hâlükârda sistemin içine yerleşmiş ve kılcallarına kadar sirayet etmiş bir ur mevcut. Hemen her ülkede. Çoğu zaman küresel oyuncular aracılığıyla&#8230; Ancak bu ur, sunucuları yok etmeyi, değerlere dayalı sistemi yok etmeyi, derhal radikal bir değişiklik yahut Zizek’in önerisiyle devrim yapmayı gerektirmez, bu ur bahsi geçen değerlerin kötü olduğunu da göstermez. Bu değerler farklı din, dil, ırktan insanlar için asgari müştereği ifade edebilir. Belki de ihtiyacımız olan, teşbihte hata olmaz diyerek, yeni ve küresel bir Vestfalya uzlaşısıdır. Bu kez adil, barışı merkeze koyan, güce değil hukuka dayalı bir uzlaşı ve radikal olmayan, akl-ı selim bir geçişle.</p>
<p><strong>Bunun da ilk yolu bu urlu yapının varlığını kabul ederek bu urdan kurtulmak için mücadele etmekten ve mücadele için farkındalık yaratmaktan geçmektedir. </strong>Belki de Zizek’in en anlamlı katkısı budur, evet, çanlar çalıyor! Hepimiz için!</p>
<p>Diğer taraftan Zizek’in şu ifadelerine hak vermemek de elde değildir:</p>
<p><em>“İhtiyacımız çok açık: Erişimi denetleyen (ırkçı ve cinsiyetçi içeriği vb. önleyen) algoritmalara elbette ihtiyacımız var ama bu algoritmalar tümüyle şeffaf, kamuoyunda açıkça tartışılmış ve tamamen erişilebilir olmalı.” s.114 </em></p>
<p>Zizek, bu noktada tekno oligarkların ilişkilerine de değinerek çağımızın önemli bir sorununa daha temas ediyor. Çözüm olarak açık kaynak savunusu da makul geliyor.</p>
<p>Diğer yandan Zizek’in İsrail’in Filistin’de yıllardan beri işlediği suçlara değinmesi de oldukça önemli. Zizek, Batı’da yer bulan pek çok aydının düştüğü tuzağa düşmüyor ve Filistinlilerin haklılığını vurguluyor. Ayrıca İsrail’in içerisinde o dönem olanlara ses çıkaran İsraillilere de seslenerek Filistinlilerle bir koalisyon çağrısında bulunuyor. İşte bu anlamlı.</p>
<p>Gelgelelim, Zizek, tehditleri sıralayıp küresel olarak tehlikedeyiz dedikten sonra çözüm olarak şu ifadeleri kullanıyor:</p>
<p><em>“Almanya’dan ülkem Slovenya’ya kadar Avrupa’nın her yerinde durum benzer. Çevremize yönelik tehditlerden tutalım, yayılmaya yüz tutan savaşlara dek, devam eden, kızışan krizlerle baş etmek için bu kitapta kışkırtıcı bir biçimde “savaş komünizmi” diye adlandırdığım unsurlara ihtiyacımız olacak: Yalnızca olağan piyasa kurallarını değil, aynı zamanda (demokratik onay olmaksızın önlemler alıp yürürlüğe sokmak ve özgürlükleri sınırlandırmak gibi) yerleşik demokrasi kurallarını çiğnemek durumunda kalacak seferberliklere gereksinim duyulacak.” </em></p>
<p>Bu, tam olarak kaçındığımız, uğruna mücadele ettiğimiz özgürlüklere müdahale etmek değil de nedir? Mücadele ettiğimiz şey, hukuksuzluklar, savaşlar, oligarklar, yolsuzluklar, refahsızlık, insana, insanın tabiatına aykırılıksa eğer bununla mücadeleyi, benzer yöntemlerle yürütmek, elde edeceğimiz sonucu değiştirir mi? <strong>Oysa tarih açıktır: Zehirli ağacın meyvesi zehirli olur. </strong></p>
<p>Bir krizle mücadele ederken dahi olağanüstü tedbirler uyguluyorsak derhal normale, hukuka dönmek zorundayız. Dolayısıyla, dünyamız bir tehlikedeyken, özgürlük, hukuk, şeffaflık, düzen adına bir seferberlik ilanı, bir düzensizlik manasına gelmez mi? Buna katılmak mümkün değildir. Ayrıca bu sonuçlarını bildiğimiz, klasik bir kolaycılıktır.</p>
<p>Evet, insanoğlu tehditlerin farkına varmalıdır: <strong>3. Dünya Savaşı kapımızda. Gezegenimizi tüketiyoruz. Bir grup azgın azınlık sapkın zihniyeti ile dünyayı uçuruma sürüklüyor. Post modern insan özüyle, tabiat(ıy)la bağını kaybediyor.</strong></p>
<p><strong>Yapmamız gereken de bellidir: İnsan onuruna dayalı bir sistemi yeniden ancak bu kez takiyyesiz, güce değil hukuka, vicdana, ahlâka dayalı bir şekilde kurgulayabilmek ve bunu dünya çapında bir savaş çıkmadan evvel yapabilmek. </strong></p>
<p>İnsan ile tabiat arasındaki bağı, hakikate ve özümüze uygun şekilde yeniden ele alabilmek.</p>
<p>Sosyal meselelerde dengeyi ve ölçüyü, bugüne kadar kurumsallaşmayan ancak faydaları ortada olan bazı müesseselerle sağlayabilmeyi gündemimize almak.</p>
<p><strong>Evet, küresel olarak insan olabilmenin, insan kalabilmenin, insan onurunun, içimizde içkin ahlâk yasasının, vicdanın, evrensel hukukun, özgürlüğün, tabiata derin bir saygı duyarak tabiatın, gereklerini savunmak zorundayız. Hep birlikte, hep beraber.</strong></p>
<p><strong>Haldun Barış, Nisan 2026</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong><em>Kitaptan Birkaç Alıntı</em></strong></p>
<p><em>“Dünya adında bir uzay gemisinin üzerinde yaşadığımız gerçeğini tam anlamıyla kabul ettiğimiz anda acil olarak hayata geçirilmesi gereken görev şu oluyor: Uygarlıkları hakikaten uygarlaştırma görevi, diğer deyişle insan topluluklarının tümü arasında evrensel dayanışma ve işbirliğine geçiş görevi.” s.11</em></p>
<p><em>“Bağlantısızlık, mücadelemizin evrensel olması gerektiği anlamına geliyor. Bu yüzden bedeli ne olursa olsun Rusofobiden kaçınmalıyız ve Rusya’nın içinde Ukrayna’nın işgalini protesto edenlere tam destek vermeliyiz: Onlar enternasyonalizmlerini gösteren gerçek Rus vatanseverleri. Bir vatansever, ülkesini gerçekten seven bir kişi ülkesi yanlış bir şey yaptığında bundan derin bir utanç duyan kişidir. “Doğrusuyla yanlışıyla benim ülkem” demek kadar iğrenç bir şey yoktur.” s. 23</em></p>
<p><em>“Larvatus prodeo “maskeli ilerliyorum.” (Devrimci bir güç, iktidarı aldığında, başlangıçta gerçek yüzünü göstermeyip mevcut sistemi iyileştirmek istediğini iddia etmekle yetinir.  Oysa sözü tersine çevirip söylemek daha uygun değil midir: larvatus redeo? Geri adım atmaya mecbur kaldığımda, uğradığım yenilginin derinliğini örtmek ve onu bir gelişme olarak sunmak amacıyla aldatıcı bir maske takmaktır bu… Fakat ya çıplak yüzün kendisi bir maskeyse?” s. 109</em></p>
<p><em>“İhtiyacımız çok açık: Erişimi denetleyen (ırkçı ve cinsiyetçi içeriği vb. önleyen) algoritmalara elbette ihtiyacımız var ama bu algoritmalar tümüyle şeffaf, kamuoyunda açıkça tartışılmış ve tamamen erişilebilir olmalı.” s.114</em></p>
<p><em>“Gerçeğin insanları eyleme geçirecek bir biçimde söylenmesi gerekir, tepeden bakan bir tatmin duygusuyla değil. Niçin? 1800ler civarında etkin olmuş Alman felsefeci Friedrich Jacobi ne yazmıştı: “La verite en la repoussant on l’embrasse.” (Hakikat, reddedilişiyle benimsenir.” s.115</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/zizekin-uyanmak-icin-cok-gec-adli-eseri-uzerine/">Zizek’in “Uyanmak için Çok Geç!” Adlı Eseri Üzerine</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Liberteryenizm Miti &#8211; Matt Zwolinski</title>
		<link>https://hurfikirler.com/liberteryenizm-miti-matt-zwolinski/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2026 12:52:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çeviriler]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=209044</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çeviren Atilla Yayla 2015 yılında benden Amerikan liberteryenizminin temel taahhütlerini tarif etmemi isteseydiniz, bunu yaklaşık bir dakika içinde yapabilirdim. Serbest piyasalar, sınırlı devlet, bireysel haklar, devlet gücüne şüpheyle yaklaşma, serbest ticaret, açık ya da liberal göç politikası, dış politikada bir tür müdahalecilik karşıtlığı ve yürütme yetkisi üzerinde anayasal sınırlamalara güçlü bir vurgu. Elbette sınırda kalan [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberteryenizm-miti-matt-zwolinski/">Liberteryenizm Miti &#8211; Matt Zwolinski</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Çeviren Atilla Yayla</em></p>
<p>2015 yılında benden Amerikan liberteryenizminin temel taahhütlerini tarif etmemi isteseydiniz, bunu yaklaşık bir dakika içinde yapabilirdim. Serbest piyasalar, sınırlı devlet, bireysel haklar, devlet gücüne şüpheyle yaklaşma, serbest ticaret, açık ya da liberal göç politikası, dış politikada bir tür müdahalecilik karşıtlığı ve yürütme yetkisi üzerinde anayasal sınırlamalara güçlü bir vurgu. Elbette sınırda kalan örnekler ve iç tartışmalar vardı; ama hareketin ağırlık merkezi yeterince açıktı ve ona kabaca işaret etmek mümkündü.</p>
<p>Aynı şeyi bugün, on yıl sonra yapmaya çalıştığınızda ise neredeyse hemen zorlukla karşılaşırsınız. Liberteryenizmin kamusal yüzü olan, harekete bitişik duran ve son birkaç yılda podcast’ler, YouTube, X ve teknoloji-entelektüel ağlar üzerinden kitlelere ulaşan kanadında, ağırlık merkezi on yıl önce tahayyül bile edilemeyecek biçimde kaymış durumda. Belki de Amerikan finans çevrelerinde liberteryenizme en yakın ve en etkili figür olan <a href="https://www.cato-unbound.org/2009/04/13/peter-thiel/education-libertarian/">Peter Thiel</a>, J.D. Vance’in Senato kampanyasını finanse etti ve onun Trump çevresine girmesine yardımcı oldu; Vance bugün artık kendisini <a href="https://www.theargumentmag.com/p/god-orban-and-jd-vance">açıkça post-liberal</a> olarak tanımlıyor. Amerika’nın en çok dinlenen iki liberteryen podcast yayıncısı Dave Smith ve Tom Woods ise göç konusunda Trumpçılıkla ortak bir çizgiye gelmiş durumda. Dinleyici kitlelerinin kayda değer bir bölümü de bu değişime eşlik etti.</p>
<p>Tablo, liberteryen hareketin akademik kanadında ise farklıdır; muhtemelen bu Substack’in birçok okuru liberteryenizmle ilk kez bu kanat üzerinden tanışmıştır. Üniversitelerdeki klasik liberaller ve liberteryenler, ayrıca Reason dergisi çevresi ile<a href="https://www.theargumentmag.com/p/god-orban-and-jd-vance"> Cato</a> ve <a href="https://theihs.org/">Institute for Humane Studies</a> gibi kurumlarda yer alan isimler büyük ölçüde eski pozisyonlarında kaldılar — açık göçü, serbest ticareti, yürütme yetkisinin sınırlandırılmasını ve anayasal kısıtları savunmaya devam ettiler; üstelik çoğu, yönetimin en keskin eleştirmenleri arasında yer aldı. <a href="https://reason.com/people/ilya-somin/">Ilya Somin</a>, son bir yılı neredeyse durmaksızın yönetimin anayasal sınırlara saldırılarını yazmakla geçirdi. Yakın dönemin en önde gelen liberteryen siyasetçisi sayılabilecek Justin Amash da tavizsiz bir tutum aldı. Bu ideolojik olarak ısrarcı isimler şimdi, popüler hareket içindeki eski yol arkadaşlarının 2015’te liberteryen çevrelerde alay konusu olacak türden argümanlar ileri sürdüğünü izliyorlar; bazıları da bir zamanlar ait olduklarını düşündükleri hareket içinde kendilerini yabancı gibi hissediyor.</p>
<p>Neler oluyor?</p>
<p>Buna verilebilecek cevaplardan biri — ki çoğu liberteryenin içgüdüsel olarak başvurduğu cevap budur — hangi taraf savrulduysa onun artık gerçekten liberteryen olmadığıdır. Hikâyeyi kimin anlattığına bağlı olarak, ya Thiel-Vance kanadı liberteryenizmi terk ederek gerici bir milliyetçiliğe savrulmuştur ya da Reason çevresi, karşı çıkması gereken liberalizme teslim olmuştur. Her iki kamp da diğerini, hareketin gerçek ilkelerini kaybetmiş sahte liberteryenler olmakla suçlamaktadır.</p>
<p>Ben farklı bir teşhis önermek istiyorum: Her iki kamp da gerçek anlamda liberteryendir; liberteryenizmin kimin gerçekten liberteryen sayılacağı sorusunu çözememesinin sebebi ise, liberteryenizmin liberteryenlerin çoğu zaman varsaydığı kadar felsefî bakımdan tutarlı olmamasıdır. Bugünkü kırılma bir sapma değildir. Liberteryenizm aslında her zaman böyle görünmüştür. Biz bunu fark etmedik; çünkü yirminci yüzyılın sonlarındaki kısa bir dönemde hareketin sosyolojisi, sanki ortada bir uzlaşma varmış görüntüsü üretmişti.</p>
<p>Bu olguyu tasvir etmek için şimdiye kadar karşılaştığım en yararlı çerçeve, Hyrum ve Verlan Lewis’in yakın zamanda yayımladıkları <a href="https://global.oup.com/academic/product/the-myth-of-left-and-right-9780197680216?cc=tr&amp;lang=en&amp;">The Myth of Left and Right</a> adlı kitapta bulunuyor. Lewis kardeşlerin temel iddiası şudur: “Sol” ve “sağ” tutarlı ideolojiler değildir; onlar kabilelerdir. Sol ve sağla ilişkilendirilen siyasî pozisyonlar, altta yatan felsefî bir öz nedeniyle bir arada durmaz. Bir arada dururlar; çünkü o pozisyonlar o anda solcu ve sağcı kabilelerin benimsediği pozisyonlardır. Muhafazakârlar serbest ticaret yanlısıyken korumacılığa geçtiler; Rusya konusunda şahin iken güvercin oldular; federal gücü savunurken ondan nefret eder hale geldiler. Kabilelerin önce, ideolojilerin ise sonra geldiğini gördüğünüzde bu değişimler artık şaşırtıcı görünmez. İnsanlar çoğu zaman sosyolojik nedenlerle — aile, arkadaş çevresi, hayatı etkileyen bir kitap ya da tek bir yankı uyandıran mesele yüzünden — bir kabileye bağlanır; sonra da toplumsal uyum saikiyle o kabilenin pozisyonlarını benimserler. Kabile değiştikçe pozisyonlar da değişir. Hepsini birbirine bağladığı varsayılan “öz” ise sonradan anlatılan bir hikâyeden ibarettir.</p>
<p>Lewis kardeşler liberteryenizm hakkında yazmıyorlar — onların hedefi siyasî yelpazenin bütününe ilişkin özcü yorumdur. Ama onların çerçevesi, benim hem liberteryen hareketin içinde geçirdiğim yıllar boyunca hem de onun entelektüel tarihini izlerken zaten sezdiğim bir şeye kelime dağarcığı kazandırdı. Liberteryenizm, Lewis tezinin bir istisnası değildir. Aynı olgunun daha küçük ölçekli bir versiyonudur; hatta felsefî iddialarının yüksekliği, nereye bakacağınızı bir kez öğrendiğinizde, kabilesel dinamikleri görmeyi daha da kolaylaştırmaktadır.</p>
<p>İzninizle, önce bu tarihin kısa versiyonuyla başlayayım; bunun daha uzun hali<a href="https://press.princeton.edu/books/hardcover/9780691155548/the-individualists"> The Individualists’ta</a> anlatılıyor. “Libertarian” terimi, 1850’lerde, Joseph Déjacque adlı Fransız bir anarşo-komünistin kendisini tanımlamak için kullandığı bir sıfat olarak ortaya çıktı. Déjacque, özel mülkiyet ile devletin aynı madalyonun iki yüzü olduğuna ve gerçek anlamda özgürlüğe bağlılığın her ikisinin de ortadan kaldırılmasını gerektirdiğine inanıyordu. On dokuzuncu yüzyılın büyük kısmında “libertarian” terimi, kimisi özel mülkiyeti savunan, kimisi reddeden çeşitli anarşistler tarafından, kendilerini otoriter sosyalistlerden ayırmak için kullanıldı. Yani terim bilinçli biçimde bugün “sol” diyeceğimiz yerde konumlandırılmıştı.</p>
<p>Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde ise bu etiket, neredeyse genel bir anti-otoriteryanizm anlamına gelecek kadar genişlemişti. Charles Sprading’in <a href="https://cdn.mises.org/Liberty%20and%20the%20Great%20Libertarians_2.pdf"><em>Liberty and the Great Libertarians</em></a> (1913) adlı kitabı, “libertarian” terimini “Cumhuriyetçiler, Demokratlar, Sosyalistler, Tek Vergiciler, Anarşistler ve Kadın Hakları savunucuları”nı kapsayacak şekilde kullanıyordu — yani gerçekten çok geniş bir çatı söz konusuydu ve bu çatıyı bir arada tutan tek şey, başkalarına kendi görüşlerini zor yoluyla dayatmama taahhüdüydü. Birkaç on yıl sonra, Leonard Read ve Foundation for Economic Education gibi isim ve kurumların etkisiyle “libertarian” terimi daraldı ve serbest piyasaları ile sınırlı devleti desteklemek anlamına gelmeye başladı. 1970’lere gelindiğinde ise Nozick-Rand-Rothbard sentezi, terimi daha da daraltmıştı; öyle ki birçok liberteryen, bu etiketi rasyonalist, hak temelli ve serbest piyasacı mutlakçılığın belli bir biçimiyle neredeyse eş anlamlı görmeye başladı.</p>
<p>Ama işler orada kalmadı. 1990’larda ve 2000’lerin başlarında bu etiket yeniden parçalandı. <a href="https://bleedingheartlibertarians.com/">“Bleeding-heart libertarians”</a> denilen çevreler toplumsal adalet hakkında konuşmaya başladı. <a href="https://c4ss.org/">Sol-liberteryenler,</a> gerçekten var olan kapitalizmi eleştirmek için Tucker ve Proudhon’a başvurdular. <a href="https://rothbardrockwellreport.substack.com/p/the-case-for-paleolibertarianism">Paleoliberteryenler</a> ise ters yöne giderek kültürel sağ ile ittifaklar kurdular. Bugün, 2020’lerde ise teknoloji sağı, neo-reactionary hareket ve Thiel-Musk çevresinin yükselişi, göç, ticaret, yürütme yetkisi ve ifade özgürlüğü konusundaki görüşleri yirmi yıl önceki liberteryenlere neredeyse tanınmaz gelecek yeni bir kendini liberteryen diye tanımlayan kesim ortaya çıkardı.</p>
<p>Lewis çerçevesi böyle bir kaymayı öngörür. Özcü bir çerçeve ise öngörmez. Eğer liberteryenizm gerçekten sabit bir felsefî öz tarafından tanımlanıyor olsaydı, bu tür savrulmalar görmezdiniz. Etiketin zamanla belirsizleşmesini değil, tersine daha da kesinleşmesini beklerdiniz. Liberteryen ilkelerin gerçekte neyi gerektirdiğine dair birikimli bir yakınlaşma görürdünüz; tekrar tekrar yaşanan parçalanma ve yeniden parçalanma döngüleri değil. Oysa fiilen gördüğümüz örüntü — anlamı, hareketin sosyolojik bileşimi değiştikçe değişen bir etiket — tam da Lewis kardeşlerin sol ve sağ için anlattığı örüntüdür.</p>
<p>İkinci kanıt ise teoriktir ve benim için daha belirleyici olan budur. Mesele şu ki, liberteryenizmin temel ilkeleri, liberteryenlerin bazen onlara yüklediği işi gerçekte yapamaz. Bu ilkeler, somut siyasî sorulara belirli ve kesin cevaplar üretmek için fazla açık uçludur.</p>
<p>Mesela mülkiyeti ele alalım; bu, liberteryenizmin sahip olduğu en yerleşik çekirdeğe en yakın şeydir. Mülkiyet haklarını savunduklarını söyleyen liberteryenler, bu hakların neyi gerektirdiği konusunda radikal biçimde ayrışırlar. Herbert Spencer ve Lysander Spooner, fikrî mülkiyetin mülkiyet haklarının dümdüz bir uzantısı olduğunu düşünüyordu; Murray Rothbard ise bunun mülkiyet haklarına hakaret olduğunu düşünüyordu. Henry George, toprağın diğer mülkiyet türlerinden kategorik olarak farklı olduğunu ve haklı olarak toplumun mülkü sayılması gerektiğini savunuyordu; Rothbard ise bu görüşü “entelektüel ve ahlâkî bakımdan küçümsemeye bile değmeyecek” bir görüş olarak nitelendiriyordu. Benjamin Tucker, toprak üzerindeki meşru mülkiyetin ancak sürekli fiilî kullanım ve işgal ile mümkün olduğunu düşünüyordu; Robert Nozick ise sahipsiz toprağın ilk ediniminin bir kez gerçekleştiğinde kalıcı haklar doğurduğunu savunuyordu. Yani burada, aynı temel taahhüdü savunduğunu söyleyen liberteryenler var; ama o taahhüdün gerçekte ne olduğu konusunda birbirlerinden kökten ayrılıyorlar.</p>
<p>Aynı hikâye, liberteryenizmin diğer tüm temel ilkeleri için de geçerlidir. Saldırmazlık ilkesi çevre kirliliğine izin verir mi? Bu, “saldırganlık”ı nasıl tanımladığınıza ve kimin mülkiyet haklarını tanıdığınıza bağlıdır; liberteryenler ise her iki konuda da keskin biçimde ayrılırlar. Bireycilik açık sınırları mı gerektirir, yoksa <a href="https://mises.org/library/book/democracy-god-failed">Hans-Hermann Hoppe’nin</a> savunduğu türden dışlayıcı “ahit/covenant toplulukları”na izin mi verir? Aynı temel öncülleri paylaşan liberteryenler bu konuda zıt sonuçlara ulaşırlar. Otoriteye şüpheyle yaklaşmak anarşizme mi götürür, yoksa sadece minimal devlete mi? Liberteryenler <a href="https://mises.org/mises-daily/robert-nozick-and-immaculate-conception-state">1970’lerden beri</a> bunun hakkında tartışıyorlar ve 2075’te de tartışmaya devam edecekler.</p>
<p>Daha derin nokta, liberteryenlerin bu sorularda tesadüfen anlaşamıyor olması değildir. Asıl mesele, temel ilkelerin sonuçları yeterince belirlememesidir. Mülkiyet haklarına bağlılık, size mülkiyetin ne olduğunu, nasıl edinildiğini, nesiller boyunca miras yoluyla aktarılıp aktarılamayacağını, fikirlere uygulanıp uygulanamayacağını, toprağın özel bir durum olup olmadığını ya da mülkiyet temelli iddialar çatıştığında ne olacağını söylemez. Saldırmazlık ilkesine bağlılık, size neyin saldırganlık sayıldığını, saldırganlığa karşı savunmanın ne olduğunu ya da her biri kendini haksızlığa uğramış gören tarafların rakip iddialarını nasıl tartmanız gerektiğini söylemez. Bireyciliğe bağlılık ise kolektif eylem problemleri, miras alınmış yükümlülükler veya bireysel hayatların yapılar içine gömülü oluşunun diğer bütün biçimleri hakkında nasıl düşünmeniz gerektiğini söylemez.</p>
<p>Bu ilkeler bazı işleri yapar. Mesela devlet sosyalizminin ya da totalitarizmin daha uç biçimlerini dışarıda bırakırlar. Ama siyasî hayatımızdaki tartışmalı meseleler hakkında belirli liberteryen pozisyonlar üretmek için gereken işin yanına bile yaklaşamazlar. Bu da şu anlama gelir: Liberteryenler bu tartışmalı sorularda belli pozisyonlara vardıklarında, asıl iş başka bir yerde yapılıyordur — ilkelerin belli bir yorumu, tarihin belli bir okunuşu, belli ampirik varsayımlar ve hangi ödünleşmelerin önemli olduğuna dair belli sezgiler toplamı tarafından. Ve bu yorumlar, okumalar, varsayımlar ve sezgiler de, çoğumuz açısından, bağımsız felsefî muhakemenin ürünü değildir. Bunlar, liberteryenizme hangi sosyolojik güzergâhtan girdiğimizden kaynaklanır — okuduğumuz kitaplar, karşılaştığımız hocalar, bizi yetiştiren kurumlar ve şekillendirici bir dönemde tartıştığımız akranlar.</p>
<p>Liberteryenizm içindeki bugünkü kırılmanın bu kadar aydınlatıcı olmasının sebebi de budur. Teknoloji-sağı kanadı ile akademik klasik-liberal kanat, liberteryen ilkeler konusunda anlaşmazlık içinde değildir. Her iki taraf da aynı mülkiyet, özgürlük, bireysel haklar ve iktidara şüpheyle yaklaşma söz dağarcığını kullanıyor. Anlaşmazlık, bu söz dağarcığının nasıl yorumlanacağı ve bugünün tartışmalı meselelerine nasıl uygulanacağı konusunda ortaya çıkıyor — ve bu yorumlar, liberteryen felsefenin mantığını değil, alt-kabilelerin sosyolojisini izliyor. Teknoloji-sağı çizgisi, liberteryenizme belli kurumsal kanallardan girdi (Founders Fund, bazı podcast’ler, belli bir internet entelektüelleri kümesi) ve bir yöne gidiyor. Akademik klasik-liberal çizgi ise farklı kurumsal kanallardan geldi (IHS, Cato, Liberty Fund seminer ağı, Mont Pelerin) ve başka bir yöne gidiyor. Her iki taraf da aslında liberteryenlerin her zaman yaptığı şeyi yapıyor: ortak öncüllerden, kendi özel entelektüel topluluklarının duyarlılıklarına uygun sonuçlar çıkarıyorlar.</p>
<p>Özcü bakış açısı, taraflardan birine “sahte” demeden bunu açıklayamaz. Sosyolojik bakış açısının buna ihtiyacı yoktur. O sadece şunu söyler: Liberteryenizm, diğer her ideolojik kimlik gibi, esasen bir dizi sosyolojik sabitleyici tarafından ayakta tutulur — kurumlar, okumalar, dostluklar, teamüller — ve bu sabitleyiciler değiştiğinde ya da çeşitlendiğinde, görüşler de değişir. Arkadaşlarımdan biri, kendisini hâlâ liberteryen olarak tanımlarken Trump tarzı göç kısıtlamalarına yeni bir sempati duymaya başladığında, bu onun tutarsız olduğu anlamına gelmez. O, parçası olduğu kabilenin sosyolojik bileşimindeki bir değişime cevap veriyor ve ona uyan bir felsefeyi geriye dönük olarak inşa ediyor. Kaldı ki, bunu yapan sadece o değil; kendimizi yerimizde kalmış hisseden geri kalanlarımız da aynısını yapıyoruz. Bizim “yerimizde kalmamız” da başka ama aynı ölçüde sosyolojik bir sabitlenmenin ürünüdür. Hiçbirimiz saf liberteryen aksiyomlardan belirli siyasî pozisyonlara ulaşmıyoruz. Aksiyomlar bu işi yapacak kadar güçlü değil; zaten biz de başlangıçta bedensiz, salt felsefî muhakeme yapan varlıklar değiliz.</p>
<p>Bu argümanın nihilizmle biten bir versiyonu da vardır: Eğer liberteryenizm büyük ölçüde sosyolojiden ibaretse, neden onunla uğraşalım? Benim çıkardığım sonuç bu değil; Lewis kardeşlerin çıkardığı sonuç da bu değil. Onların The Myth of Left and Right’ın sonunda önerdikleri şey bir tür tikellikçilik. Eğer siyasî yelpaze gerçek bir özü takip etmiyorsa, o zaman siyaseti tek bir eksen üzerinde pozisyonlar belirleyerek düşünmeye çalışmamalıyız. Aksine ayrıştırmalıyız — meseleleri tek tek ele almalı, her birini kendi şartları içinde düşünmeli ve sonuçlarımızı, ortaya çıkan örüntü mevcut ideolojik kalıplardan hiçbirine tam uymasa bile, somut vakayı nereye götürüyorsa oraya kadar götürmeliyiz.</p>
<p>Bu yaklaşım bana oldukça sempatik geliyor; sadece mevcut argüman beni oraya ittiği için değil. Zaten başka gerekçelerle de savunmak isteyeceğim çoğulcu ve ideoloji-dışı bir ahlâk ve siyaset felsefesi duyarlılığıyla uyumlu. <a href="https://plato.stanford.edu/entries/berlin/">Isaiah Berlin</a>’in değer çoğulculuğu, <a href="https://plato.stanford.edu/entries/williams-bernard/">Bernard Williams</a>’ın sistematik etik teoriye kuşkuyla yaklaşımı ve birçok iyinin bulunduğunu, bunların birbirine indirgenemeyeceğini ve tek tek somut vakalara ilişkin pratik hikmetin bir ana ilkenin uygulanmasıyla ikame edilemeyeceğini savunan uzun gelenek — bunların tümü bana, Ayn Rand ya da Murray Rothbard gibi isimlerin tek bir aksiyomdan her vakaya uygulanacak siyaset felsefesi türeten monizmine göre çok daha yakın geliyor.</p>
<p>Dolayısıyla liberteryenizmi kısmen sosyolojik bir olgu olarak görmenin doğru tepkisi, liberteryen görüşlere sahip olmaktan vazgeçmek değildir. Doğru tepki, o görüşleri farklı bir ruh haliyle taşımaktır — bir aksiyomdan türetilmiş kesin sonuçlar olarak değil, tek tek meseleler hakkında elimden geldiğince dikkatle düşünerek ulaştığım geçici pozisyonlar olarak; liberteryen ilkeleri de tek ve yeterli belirleyici olarak değil, önemli girdilerden biri olarak görmek. Bazı meselelerde — kitlesel hapsedilme, meslek lisanslama kartelleri, uyuşturucu savaşı, kapalı sınırlar — kendimden eminim. Bazılarında ise — iklim politikası, emek örgütlenmesi, antitröst, yapay zekânın düzenlenmesi — çok daha az eminim; çünkü miras aldığım gelenek birden fazla savunulabilir cevap sunuyor ve hangisine ulaştığımdan tam emin değilim. Mesele mesele ilerleyen bu türden bir ihtiyatlılık, ideoloğun kesinliğinin yanında zayıflık gibi görünebilir. Ama ben bunun, liberteryen ilkeleri ciddiye almanın gerçekten gereken bir tutum olduğunu düşünmeye başladım; özellikle de bu ilkelerin, ideolojik kesinliğin onlardan talep ettiği işi yapacak kadar güçlü olmadığını bir kez gördükten sonra…</p>
<p>* <a href="https://substack.com/@mattzwolinski">Matt Zwolinski</a>, University of San Diego’da felsefe hocasıdır.</p>
<p>** Yazı, <a href="https://bleedingheartlibertarian.substack.com">https://bleedingheartlibertarian.substack.com</a> adlı sitede 20 Nisan 2026’da <a href="https://bleedingheartlibertarian.substack.com/p/the-myth-of-libertarianism">yayınlandı</a>.</p>
<p><em>Bu yazının çevirisinde AI’dan yararlanıldı.</em></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberteryenizm-miti-matt-zwolinski/">Liberteryenizm Miti &#8211; Matt Zwolinski</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Trumpizm ve Popülizm Arasında: Liberalizmi Yeniden Kazanmak</title>
		<link>https://hurfikirler.com/trumpizm-ve-populizm-arasinda-liberalizmi-yeniden-kazanmak/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayman Abd El Aziz Nour]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Apr 2026 11:07:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208989</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyanın Liberalleri, Birleşin! Dr. Ayman Nour Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu temel kriz, yalnızca Donald Trump’ın yükselişi ya da sağ popülizmin yeniden güç kazanması değildir. Asıl mesele, liberalizmin — bir özgürlük felsefesi olarak — mevcut Amerikan politikalarıyla bilinçli biçimde özdeşleştirilmesidir. Oysa bu politikalar, küresel düzeni istikrarsızlığa sürüklemektedir. Zorlama, çıkar odaklı diplomasi, müttefikler üzerindeki baskı ve [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/trumpizm-ve-populizm-arasinda-liberalizmi-yeniden-kazanmak/">Trumpizm ve Popülizm Arasında: Liberalizmi Yeniden Kazanmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><strong>Dünyanın Liberalleri, Birleşin!</strong></h3>
<p><em>Dr. Ayman Nour</em></p>
<p>Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu temel kriz, yalnızca Donald Trump’ın yükselişi ya da sağ popülizmin yeniden güç kazanması değildir. Asıl mesele, liberalizmin — bir özgürlük felsefesi olarak — mevcut Amerikan politikalarıyla bilinçli biçimde özdeşleştirilmesidir. Oysa bu politikalar, küresel düzeni istikrarsızlığa sürüklemektedir. Zorlama, çıkar odaklı diplomasi, müttefikler üzerindeki baskı ve uluslararası hukukun aşındırılması bu yaklaşımın temel unsurlarıdır.</p>
<p>Bu durum basit bir analiz hatası değildir. Liberalizm gibi insan onurunu temel alan bir düşünceye, onunla çelişen uygulamaların sorumluluğu yüklenmektedir. Oysa liberalizm, özünde bireysel hakların korunmasına, devlet gücünün sınırlandırılmasına ve hukukun üstünlüğü ile çoğulculuğun güvence altına alınmasına dayanır. Gücün zorla dayatılmasına ya da uluslararası ilişkilerin militarize edilmiş bir piyasa mantığına indirgenmesine karşıdır.</p>
<p>Barselona’da 17–18 Nisan 2026 tarihlerinde düzenlenen ilerici ve sol hareketlerin uluslararası buluşması bu ayrımın önemini bir kez daha ortaya koymuştur. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in çağrısıyla gerçekleşen bu toplantı, Brezilya, Meksika, Kolombiya ve Güney Afrika’dan liderleri bir araya getirmiştir. Amaç, aşırı sağın yükselişine ve mevcut ABD politikalarının etkilerine karşı ortak bir duruş sergilemektir. Ancak bu girişim, daha derin bir eksikliği de gözler önüne sermektedir: Bağımsız bir liberal sesin yokluğu.<img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-208997 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2.jpg" alt="" width="2048" height="1364" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2.jpg 2048w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2-300x200.jpg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2-1024x682.jpg 1024w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2-768x512.jpg 768w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2-1536x1023.jpg 1536w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2-150x100.jpg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2-696x464.jpg 696w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2-1068x711.jpg 1068w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/forward-together-2-1920x1279.jpg 1920w" sizes="(max-width: 2048px) 100vw, 2048px" /></p>
<p>Böyle bir ses, ne solun içinde erimeli ne de sağın baskılarına boyun eğmelidir. Aynı şekilde, “Trumpizm” ya da benzeri güç odaklarının söylemi tarafından yönlendirilmesine izin vermemelidir. Barselona zirvesi, küresel ölçekte siyasi direnişin hâlâ mümkün olduğunu göstermektedir. Ancak bundan daha önemli bir gerçek vardır: Liberallerin de kendi zeminlerinde bir araya gelmesi gerekmektedir.</p>
<p>Bu bir rekabet meselesi değildir. Bu, bilinçli biçimde çarpıtılmış bir kavramı yeniden sahiplenme meselesidir. Liberalizm, uzun süredir vahşi kapitalizm, neo-kolonyalizm ve ekonomik baskı gibi kavramlarla ilişkilendirilmektedir. Oysa bunlar liberalizmin devamı değil, tam tersidir.</p>
<p>Liberalizm, her şeyden önce ahlâkî bir zemine dayanır. Bireyi bir istatistik ya da güç aracına indirgemez; onu hak sahibi, özgür bir özne olarak görür. Bu çerçevede devlet de piyasa da mutlak değildir. Her ikisi de adalet ve kamu yararıyla sınırlandırılır.</p>
<p>Bugün Washington’dan gelen politikalar — askerî baskı, ekonomik araçlar ve diplomatik zorlamanın birleşimi — liberal ilkelerin uygulaması değil, onlardan açık bir sapmadır.</p>
<p>Son dönemde yaşanan gelişmeler bu durumu açıkça göstermektedir. ABD, İran bağlantılı gerilimleri artırmış, caydırıcılık stratejilerini genişletmiş ve küresel etkileri olan tek taraflı adımlar atmıştır. Avrupa’ya yönelik askeri taahhütlerdeki gecikmeler ise Washington’a olan bağımlılığın maliyetini yeniden tartışmaya açmıştır.</p>
<p>Bu, çok taraflılığa bağlı bir ortak davranış değildir. Bu, kendi kararlarının bedelini dünyaya ödeten ve aynı zamanda onay bekleyen bir güç anlayışıdır.</p>
<p>Avrupa’da da bu tablo giderek daha açık görülmektedir. Siyasi söylemde, transatlantik güvene duyulan inancın zayıfladığı dikkat çekmektedir. “Stratejik özerklik” tartışmaları yeniden güç kazanmış, Amerikan güvenlik şemsiyesinin artık kaçınılmaz bir kader olmadığı anlaşılmaya başlanmıştır.</p>
<p>Bu noktada temel soru şudur: İçeride özgürlüğü savunmak, dışarıda onu aşındıran bir güce boyun eğmeyi gerektiriyorsa, bu özgürlük nasıl korunacaktır?</p>
<p>Bu değişen dengeler içinde Pedro Sánchez, İspanya’yı geleneksel hizalanmaların ötesine taşımaya çalışmaktadır. Çin ile kurduğu temaslar ve Barselona’daki zirveye ev sahipliği yapması, daha dengeli ve çok kutuplu bir dünya arayışını yansıtmaktadır. Bu yaklaşım tartışılabilir; ancak açık olan şudur ki dünya artık tek merkezli değildir.</p>
<p>İlerici sol, eşitsizliklere, savaşa ve kurumsal aşırılıklara karşı mücadelesiyle saygıyı hak etmektedir. Ancak küresel siyaseti sadece sol ve sağ arasındaki bir mücadeleye indirgemek gerçeği basitleştirmektir. Bugün ihtiyaç duyulan şey, bağımsız bir liberal hareketin ortaya çıkmasıdır.</p>
<p>Bu hareket dürüst olmalıdır: Trumpizm liberalizm değildir. Ekonominin askerileştirilmesi liberalizm değildir. Müttefiklere baskı uygulanması liberalizm değildir. Yaptırımlar ve ablukalarla kurulan düzen liberalizm değildir.</p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-208998 size-full" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/trump-arkadan.jpeg" alt="" width="717" height="403" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/trump-arkadan.jpeg 717w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/trump-arkadan-300x169.jpeg 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/trump-arkadan-150x84.jpeg 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/trump-arkadan-696x391.jpeg 696w" sizes="(max-width: 717px) 100vw, 717px" /></p>
<p>Bu nedenle küresel bir liberal buluşma sembolik değil, zorunludur. Çünkü fikirler sadece yenildiklerinde değil, anlamları çarpıtıldığında da yok olurlar.</p>
<p>Son yıllarda liberalizm, yalnızca piyasa özgürlüğüne indirgenmiş dar bir yorumla anılır hale gelmiştir. Bu da onu savaşlar, eşitsizlikler ve neo-kolonyal uygulamalarla ilişkilendirir hale getirmiştir. Böylece liberalizm, insan özgürlüğünü savunan bir düşünceden, stratejik çıkarları meşrulaştıran bir etikete dönüşmüştür.</p>
<p>Gerçek bir liberal buluşma, bu nedenle farklı temeller üzerine kurulmalıdır. Bu, bir imaj çalışması ya da akademik toplantı değildir. Bu, özgürlük ile adaletin ayrılmaz olduğunu, insan haklarının seçici olamayacağını ve halkların egemenliğinin pazarlık konusu yapılamayacağını ilan eden bir duruş olmalıdır.</p>
<p>Bunun için açık bir çerçeve gereklidir. Liberalizm ile Trumpizm arasındaki fark net biçimde ortaya konmalıdır. Tek taraflı savaşlar ve ekonomik baskılar reddedilmelidir. Uluslararası ilişkilerde iş birliği ve meşruiyet esas alınmalıdır. Aynı zamanda bireyin ne piyasa ne de devlet karşısında ezilmediği bir denge kurulmalıdır.</p>
<p>Modern siyasî düşünce de bunu gerektirir. Özgürlük yalnızca engellerin yokluğu değil, gerçek bir seçim ve katılım imkânıdır. Liberal demokrasi sadece sandıktan ibaret değildir; kurumlara, hukuka ve hesap verebilirliğe dayanır.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında, mevcut Amerikan politikaları liberalizmin özüne açıkça aykırıdır.</p>
<p>Bu tartışma, liberalizmin iki kez çarpıtıldığı Arap dünyası için de önemlidir. Bir yandan Batı’nın uzantısı gibi sunulmuş, diğer yandan onunla ilgisi olmayan uygulamalarla özdeşleştirilmiştir. Bu yanlış algının aşılması, ancak gerçek bir liberal söylemle mümkündür.</p>
<p>Bugün ihtiyaç duyulan şey nettir: Gerçekleri olduğu gibi adlandırmak. Özgürlük söylemi, tek başına bir politikayı liberal yapmaz. Piyasa dili, baskıyı meşrulaştırmaz.</p>
<p>Müttefikleri tehdit eden, çatışmaları körükleyen ve uluslararası hukuku zayıflatan politikalar liberalizmi temsil etmez; onu zedeler.</p>
<p>Sonuç açıktır. Küresel sol Barselona’da toplanıyor — ve bu meşrudur. Ancak aynı derecede önemli bir görev daha vardır: Liberallerin bir araya gelmesi.</p>
<p>Söylemi tekrarlamak için değil, anlamını geri kazanmak için. Güce yaklaşmak için değil, onu sorgulamak için. Sığınmak için değil, bağımsız olmak için.</p>
<p><strong>Dünyanın Liberalleri, Birleşin</strong></p>
<p>Tarih, değişim anlarında, isim ile gerçek arasındaki farkı görebilenler tarafından yazılır. Bugün liberalizm, içi boşaltılmış bir etikete dönüşme riskiyle karşı karşıyadır. Onu yeniden anlamıyla buluşturmak, sadece siyasî değil, aynı zamanda ahlâkî bir zorunluluktur.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/trumpizm-ve-populizm-arasinda-liberalizmi-yeniden-kazanmak/">Trumpizm ve Popülizm Arasında: Liberalizmi Yeniden Kazanmak</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>(Klasik) Liberalizm Başarısız Olmadı, Şimdi Ona Her Zamankinden Daha Çok İhtiyacımız Var &#8211; Ryan McMaken</title>
		<link>https://hurfikirler.com/klasik-liberalizm-basarisiz-olmadi-simdi-ona-her-zamankinden-daha-cok-ihtiyacimiz-var-ryan-mcmaken/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Apr 2026 11:02:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çeviriler]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208910</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çeviren Atilla Yayla Burada Ralph Raico anısına düzenlenen konferans dersini vermemin istenmesinden büyük onur duydum. Bu benim için çok şey ifade ediyor; çünkü uzun yıllardır onun çalışmalarının, özellikle de liberalizmin tarihi üzerine yazdıklarının büyük bir hayranıyım. Üstelik Raico büyük ölçüde Avrupa tarihi üzerinde uzmanlaşmıştı ve bence onun çalışmaları özellikle Amerikalıların okuması gereken metinlerdir. Çünkü fikir [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/klasik-liberalizm-basarisiz-olmadi-simdi-ona-her-zamankinden-daha-cok-ihtiyacimiz-var-ryan-mcmaken/">(Klasik) Liberalizm Başarısız Olmadı, Şimdi Ona Her Zamankinden Daha Çok İhtiyacımız Var &#8211; Ryan McMaken</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>Çeviren Atilla Yayla</em></p>
<p>Burada Ralph Raico anısına düzenlenen konferans dersini vermemin istenmesinden büyük onur duydum. Bu benim için çok şey ifade ediyor; çünkü uzun yıllardır onun çalışmalarının, özellikle de liberalizmin tarihi üzerine yazdıklarının büyük bir hayranıyım. Üstelik Raico büyük ölçüde Avrupa tarihi üzerinde uzmanlaşmıştı ve bence onun çalışmaları özellikle Amerikalıların okuması gereken metinlerdir. Çünkü fikir tarihi söz konusu olduğunda Amerikalılar genellikle aşırı ölçüde on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl Amerika’sından öteye pek geçemezler; Amerikan tarihinin dışına çıktıklarında ise çoğu zaman kendilerini İngilizce konuşulan dünya ile ve yalnızca İngilizce yazmış teorisyenlerle sınırlarlar.</p>
<p>Raico bütün bunlara karşı iyi bir panzehirdir ve bugün göreceğimiz gibi Raico da, Rothbard gibi, kıta Avrupası klasik liberal teorisyenlerini çoğu zaman Britanyalı düşünürlerden üstün görüyordu.</p>
<p>Bütün bunları söylüyorum; çünkü liberalizmin en verimli damarlarını incelemek için, büyük ölçüde Fransızca ve İtalyanca yazmış olanlar başta olmak üzere, birçok Kıta Avrupası düşünürünün çalışmalarına girmemiz gerekecek. Daha özel olarak, burada “gerçekçi” okul ya da “sömürü” okulu olarak adlandıracağım belirli bir liberalizm ekolüne bakmamız gerekiyor. Liberalizmin bu damarları, devlet hakkında yaptıkları temel gözlemle dikkat çekiyordu: Yani devlet, yönetici elitin başkalarını sömürmek için kullandığı bir araçtır. Bu yaklaşımı, yazılı anayasaları ve demokrasiyi devlet iktidarını yeterince sınırlayacak araçlar olarak gören ve “naif” liberalizm okulu diyebileceğimiz liberalizm türüyle karşılaştıracağız.</p>
<p>Ama gerçekten herhangi bir şey yapabilmeden önce, terminoloji hakkında kısa bir not düşmemiz gerekiyor. Bu konuşma boyunca “liberalizm” ve “liberteryenizm” terimleri söz konusu olduğunda <a href="https://mises.org/mises-wire/libertarian-just-another-word-classical-liberal">Raico’nun terminolojisini kullanacağım.</a> Yani “liberal” terimini kullandığımda, tarihsel olarak liberalizm ya da daha yakın dönemde, 1930’lardan sonra dilin bulanıklaşması yüzünden artık gerekli hâle gelen ifadeyle klasik liberalizm olarak bilinen laissez-faire, özgürlük ve serbest piyasa ideolojisini kastedeceğim. Dahası, Raico bugün liberteryenizm dediğimiz şeyi, özellikle onun daha radikal türleri bakımından, tarihsel liberalizmle eşanlamlı görüyordu. Dolayısıyla ben “liberal” kelimesini kullandığımda hiçbir noktada, günümüz sağcı yorumcularının ısrarla liberal dediği sosyal demokratları veya sözde ilericileri kastetmiyorum.</p>
<p>Şimdi, bütün bu açıklamaları geride bıraktıktan sonra, tonu Ralph Raico’nun siyasal düşünce tarihi üzerine on saatlik ders dizisinin son bölümünden alınmış bir yorumla belirlemek istiyorum. Bu dizi <strong>The Struggle for Liberty</strong> adıyla bilinir. Dizi sona yaklaşırken Raico şöyle der:</p>
<p><em>“Ben sık sık Machiavelli’ye geri dönerim&#8230; Prens’te iktidar isteyen ve iktidarı ele geçiren insanlardan, iktidarın doğasının ne olduğundan ve siyasetin doğasının ne olduğundan söz eder. Yazdığını halk yığınları için değil, birkaç kişi için yazdığını söyler. Machiavelli’ye göre halk yığınları gerçeğe değil görüntüye yönelir. Gerçekte var olanı değil, kendi fantezilerini tercih ederler. Eğer siyasetin gerçekte ne olduğunu bilselerdi, hayatlarının geri kalanında bir daha rahat uyuyamazlardı. &#8230; Ortalama insan koyun olmak için doğmuştur ve başka bir İtalyan olan Pareto’nun dediği gibi, ‘koyunu oynayan kasabı bulur’ &#8220;¹.</em></p>
<p>Benim yaptığım türden bir işteyseniz ve bu tür dersler veriyorsanız, konuşmalarınızı çoğu zaman iyimser ve hafif bir notla bitirmeniz söylenir. Ama Raico böyle bir not aldıysa bile, onu küçük bir top hâline getirip buruşturmuş ve çöpe atmıştır.</p>
<p>Sonuçta Raico’nun burada söyledikleri pek de hoş şeyler değil. Oldukça karanlık görünüyor. Kuşkusuz, eğer sadece doğru kişilere oy verirsek ya da birkaç yasayı değiştirirsek, o zaman dünya rejimleri, özellikle de Amerikan rejimi, birdenbire kendisini birkaç temel işlevle sınırlamaya karar verecek ve laissez-faire yönünde bir dönüş yapacaktır, değil mi? Ama Raico’nun vermek istediği mesaj kesinlikle bu değildir. Gerçeklik, oy vermekle ya da yazılı anayasaları teşvik etmekle düzeltilebilecek herhangi bir şeyden çok daha kasvetlidir. Aksine, gerçeklik, siyasal iktidarın kullanımıyla ilgilidir; bu da çoğu zaman başkalarına karşı şiddet kullanmak anlamına gelir.</p>
<p>Bunu dikkate aldığımızda, Raico’nun konuşmasını Vilfredo Pareto’dan bir alıntıyla bitirmesi kesinlikle tesadüf değildir; çünkü Pareto günümüzde liberal demokrasi denilen şeyin geleceğine dair iyimser görüşleriyle tanınan biri değildi.</p>
<p>Aslında Raico’nun Pareto’ya geri dönmesi son derece uygundur — Raico, sınıf çatışması ve sömürü üzerine yazılarında ve birçok farklı makalesinde Pareto’ya çok sayıda atıfta bulunmuştur.</p>
<p>Pareto burada bizim için, Raico’nun ders dizisi boyunca ve diğer eserlerinde, özellikle de kariyerinin son yirmi beş yılı boyunca ifade etmeye çalıştığı daha geniş bağlamı araştırmak için bir çıkış noktası işlevi görebilir.</p>
<p>Öyleyse önce Pareto’ya biraz ayrıntılı biçimde bakalım ve Raico’nun Pareto kullanımının, Raico’nun bazı vurguları ve sonuçları hakkında bize ne söyleyebileceğini görelim.</p>
<p>Şimdi, iktisatçıların çoğu Pareto’yu ekonomi alanındaki çalışmaları aracılığıyla tanır. Fakat Raico onunla siyasal çalışmaları bakımından ilgileniyordu; çünkü Pareto, Bastiat çizgisinde ve özellikle de Rothbard’ın anarşizmin kurucusu sayılabilecek kişi olduğunu ileri sürdüğü Gustave de Molinari çizgisinde, radikal bir serbest piyasa liberalidir (yani bir liberteryendir).</p>
<p>Nitekim Rothbard, iktisadî düşünce tarihi üzerine eserinde Pareto’dan “Molinari’nin kötümser bir takipçisi” diye söz eder.² Kariyerinin ilk dönemlerinde Pareto, anayasalar konusunda oldukça standart, doktriner bir liberaldi. Ancak, kariyerinin ilerleyen safhalarında, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru bir dönüş yaptı. Rothbard’ın ifadesiyle Pareto, “umutlarının başarısızlığı ve yirminci yüzyılın ufukta beliren devletçi cehennemiyle yüz yüze gelmişti.” Rothbard burada 1902 yılındaki Pareto’dan söz etmektedir. Pareto 1923’te öldü ve 1902’den sonra kesinlikle daha iyimser hâle gelmiyordu. 1919 ve 1920’de Leninist birlikler, İtalya’da demokratik süreci, kuzeydoğu İtalya’daki mülk sahiplerine karşı bir terör kampanyasını korumak ve sürdürmek için kullanıyordu. Tahmin edebileceğiniz gibi bu durum, Pareto’nun demokrasiye yönelik kuşkularını hiç de azaltmadı.   ki Pareto bu yüzden sık sık faşist olmakla iftiraya uğramıştır; oysa bu hiçbir zaman doğru değildi. Pareto ifade özgürlüğü, serbest ticaret ve devlet iktidarına muhalefet lehindeki sert çizgisini asla terk etmedi. Pareto, Mussolini’yi bir gangsterin başka bir gangstere karşı kullanılmasından öte bir şey olarak görecek kadar saf değildi. Pareto kesinlikle “devletin dışında hiçbir şey yoktur” şeklindeki faşist akîdeyi benimsememişti. Dahası, Pareto 1922’de Kara Gömleklilerin Roma Yürüyüşü’nden bir yıldan daha kısa bir süre sonra öldü; yani Mussolini daha iktidarını gerçekten pekiştiremeden Pareto sahneden çekilmiş oldu. Dolayısıyla onu Mussolini’nin ve faşistlerin destekçisi diye nitelemek oldukça samimiyetsizdir.</p>
<p>Nitekim, Raico’nun da belirttiği gibi, Pareto sonuna kadar kendisini, radikal anti-devletçi ve adem-i merkeziyetçi, tam laissez-faire savunucusu Gustave de Molinari’nin bir hayranı olarak tanımladı. Ayrıca Pareto’nun genel projesi, onu her bakımdan, Kıta Avrupası’nda Bastiat ve Charles Dunoyer’yi, İngiltere’de ise Richard Cobden ile John Bright’ı —yani Manchester Okulu’nu— takip eden liberal sömürü teorisyenleri kampına yerleştirir. Amerika’da da, özellikle Jacksoncılar arasında, William Leggett ve William Graham Sumner’da buna benzer bazı duyarlılıklar buluruz.</p>
<p>Pareto’nun bu bakımdan soy çizgisi, belki de 1896 tarihli <strong>Cours d’économie politique</strong> adlı eserindeki şu cümlede özetlenebilir: başkalarının ürettiği servete el koyma mücadelesi, “insanlık tarihinin tamamına hâkim olan büyük olgudur.”³ Pareto, Bastiat’yı izleyerek devleti “soygun”un ya da İngilizcede çoğu zaman “yasal yağma” diye çevrilen legal plunder’ın motoru olarak tasvir eder. Liberal sömürü okulunun özü şudur: Devlet, savaş, vergilendirme, para basımı ve en azından zengin ekonomik elitlerin bir kısmıyla kurduğu plütokratik ilişki aracılığıyla genel nüfusun sömürülmesini gerçekleştirir. Bu, her türlü rejim tarafından yapılabilir ve elbette demokratik rejimler tarafından da yapılır. Pareto’nun eserlerinde bunun çok açık biçimde ortaya konduğunu görürüz. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki bu durum bilerek yapılır. İyi niyetli kamu görevlilerinin istenmeyen bir yan sonucu değildir.</p>
<p>Siyaset bilimci Alberto Mingardi de Pareto’nun çalışmalarının yararlı bir özetini sunar. Mingardi, Pareto’nun 1916 tarihli <a href="https://oll.libertyfund.org/publications/liberty-matters/alberto-mingardi-vilfredo-pareto-liberalism-november-2018"><strong>Genel Sosyoloji Risalesi</strong></a>’nin temel fikrini özetlerken şöyle yazar:</p>
<p><em>“Siyasetin merkezi olgusu, siyaset nerede varsa orada yöneten birilerinin ve itaat eden başkalarının bulunduğu gerçeğidir; siyaset, aslında, birilerinin başkalarından yararlanmasına imkân verir. Bu gerçek hoş değildir: hatta ütopyacı türden liberal iktisatçılar bile buna gözlerini kapamayı tercih ederler. İnsanlar işlerin farklı olduğuna inanmak isterler ve hoş olmayan gerçeklerle yüzleşmekten kaçınmalarına imkân veren ideolojilere sarılırlar. Pareto’nun bu realizmi, demokrasinin diğer bütün rejimlerden farklı ve daha iyi olduğu yönündeki ideolojik iddiaları dağıtmıştır&#8230;”</em></p>
<p>Demokrasinin, Churchill’in çocukça bir sloganını serbestçe uyarlayacak olursak, diğer bütün sistemler hariç en kötü sistem olduğu fikri, Pareto’ya ve liberal sömürü teorisyenlerinin çoğuna açıkça aykırıdır; çünkü onlar demokrasinin bir şekilde devleti evcilleştireceğine kesinlikle inanmıyorlardı. Bu, liberal düşüncenin başka bazı köşelerinden sık sık karşımıza çıkan o pembe siyaset görüşü değildir; yani rejimin, kaynakların görece adil bir dağılımını sağlamak için barışçıl uzlaşma yoluyla işleyen tarafsız bir hakem gibi davrandığı yönündeki çoğulcu siyasal temsil fikri değildir. Dahası, bu bakış açısında bize çoğu zaman hukuk normlarının ve yazılı anayasaların devleti dizginleyebileceği, hukukî engellerin ise iktidar suistimallerine karşı güvenilir siperler olarak inşa edilebileceği de söylenir.</p>
<p>Bu görüş, bugün genel olarak sömürü teorisiyle ilişkilendirdiğimiz daha az saf teorisyenler tarafından büyük ölçüde ya göz ardı edilir ya da küçümsenir. Bunun yerine, Pareto gibi devleti özünde sömürüye elverişli görenler, devleti plütokratik elitlerin diğer herkesi yağmalamak için kullandıkları bir sopa olarak değerlendirirler. Pareto’ya göre bu durum demokrasiyle, sözde temsili hükümetle, hatta yazılı anayasalarla hiçbir şekilde iyileşmez; çünkü nihayetinde başarılı olan her yönetici elit, bütün bu mekanizmaları, araçları ve kurumları kendi süreklileşen zenginleşmesi için kullanacaktır.</p>
<p>Fransız liberaller arasında demokrasiye yönelik sağlıklı bir kuşku en azından on dokuzuncu yüzyılın başlarında Benjamin Constant’a kadar gider. Constant, Rousseau’nun genel irade anlayışına karşı çıkarak “Halk hükümeti, sarsıntılı bir tiranlıktan başka bir şey değildir&#8230;” sonucuna varmıştı.⁴</p>
<p>Pareto’yu anlamanın anahtarlarından biri de onun elitler hakkındaki görüşüdür. Pareto’ya göre her siyasal sistem görece küçük bir elit tarafından yönetilir ve bu, rejim türü, anayasa ya da siyasal sistem ne olursa olsun her zaman böyledir. “Halkın iradesi” diye bir şey yoktur. Dahası, elitler güç inşa etmek ve gücü elde tutmak söz konusu olduğunda aynı şekilde davranırlar. Bütün rejim türlerinde elitler, propaganda, zor kullanımı ve siyasal topluluk içindeki çeşitli çıkarlarla ittifaklar yoluyla ayrıcalıklarını korumaya çalışırlar. Ayrıntılar değişebilir; fakat ister otoriter bir rejimin başında olsunlar ister demokratik bir rejimin başında, özde durum aynıdır. Ve son olarak, her devrim nihayetinde bir elit takımının yerini bir başkasıyla değiştirir. Hiçbir devrim “halkın yönetimi” ile sonuçlanmaz. Bazı durumlarda bir süre devam edebilen bir siyasal düzensizlik ara dönemi olabilir. Ama bu da her durumda yeni bir yönetici elitin yükselişiyle sona erer.</p>
<p>Yeni rejim daha sonra, elitlerin kendi konumlarını koruması için nüfusu sömürme işine yeniden başlar. Yine bu mekanizma anayasalar, seçimler ya da başka herhangi bir hukukî araç sayesinde engellenmez. Her durumda rejim, bu kurumları ve hukukî çerçeveleri yönetici elitin lehine olacak şekilde değiştirmeye çalışacaktır. Dolayısıyla Pareto’ya göre siyaset teorisyenleri, hükümetin politika yapıcılarını seçmenin en iyi yolunu tasarlamaya çalışırken büyük ölçüde zaman kaybederler.</p>
<p>Pareto, <strong>Cours d’économie politique</strong> adlı eserinde bunu şöyle ifade eder:</p>
<p><em>“Şu, üzerinde uzlaşılmış bir aksiyom gibi görünmektedir: Koruyucuları [yani yasamacıları ve politika yapıcıları] öyle bir biçimde seçmeye yarayacak bir formül mutlaka vardır ki, bu sayede onlar iktidarlarını kötüye kullanamayacaklardır; ve pratikte görülen kötülükler de sadece bu harika formülün henüz uygulanmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Bu hata, toplumsal olaylar üzerinde münhasır etkiyi hükümet biçimine ya da onun personelini seçme yöntemine atfeden teorilerde ortaya çıkar. Bu etkenler elbette birbirleriyle bağlantılıdır; ama genellikle sanıldığından çok daha az derecede. Bunu anlamak için, yönetenlerini seçme yöntemini ya da hükümet biçimini değiştirmiş toplumlarda gözlemlenebilen olguların karşılaştırmalı bir incelemesini yapmak yeterlidir. Böyle bir inceleme, gözlenen olgular biçim bakımından değişken olsa da, temel özün aşağı yukarı aynı kaldığını açıkça gösterir. Devrimlerin çoğunun tek kayda değer sonucu, bir siyasetçi takımının yerini başka bir siyasetçi takımının alması olmuştur.”⁵</em></p>
<p>Bu yalnızca kısa bir alıntıdır; fakat şunu vurgulamam gerekir ki Pareto bunu sadece öylesine ileri sürmüyor. Bu sonuçlara ancak demokratik devletin nasıl işlediğine dair uzun bir çözümlemeden sonra ulaşıyor. Nitekim birçok okur, Pareto’nun demokrasiyi ne kadar iyi teşhis etmiş olduğuna şaşıracaktır. 1910, 1912 ve 1896’da yazarken, Pareto’nun demokratik bir sistem içindeki özel çıkar siyasetinin işleyişini ve yönetici elitin, karmaşık bir müşteri ve patron ağını kullanarak iktidarını nasıl sürdürdüğünü daha o tarihlerde ne kadar iyi kavramış olması gerçekten dikkat çekicidir.</p>
<p>İşte tam bu noktada, klasik liberalizm tarihçileri — kendileri liberal olsun ya da olmasın — çoğu zaman kafaları karışmış veya rahatsız olmuş hâle gelirler. Pareto ve diğer liberal sömürü teorisyenleri demokrasiye ve demokrasinin çoğu zaman içinden doğduğu anayasal projelere karamsar bir gözle bakıyorsa, bu onların aslında liberal bile olmadıklarını mı gösterir? Bütün liberaller mutlaka yazılı anayasaları, seçimleri ve çeşitli biçimlerde tanımlanan seçim sürecine olan inancı desteklemek zorunda değil midir? Yani liberaller zorunlu olarak James Madison’ın ya da John Stuart Mill’in, ya da belki Amerika’da evrensel erkek oy hakkı için durmaksızın bastıran Jacksoncıların programını kabaca yansıtan bir programa bağlı değil midir? Sonuçta on dokuzuncu yüzyılın büyük</p>
<p>bölümünde hem Amerika Birleşik Devletleri’nde hem de Avrupa’da klasik liberalizm demokratikleşmeyle ilişkilendirilmişti.</p>
<p>Bütün bunların cevabı hayırdır. Bir liberalin bu siyasal programa inanması zorunlu değildir.</p>
<p>Bence Mingardi burada yine bize yardımcı oluyor; çünkü o, liberal program ile liberal dünya görüşü arasında önemli bir ayrım yapıyor ve ayrıca gerçekçi liberaller ile Mingardi’nin değişen derecelerde ütopyacı dediği liberaller arasında da bir fark bulunduğunu gösteriyor.</p>
<p>Dolayısıyla Mingardi, Bastiat ile Pareto’yu — ve onlar gibi olanları; örneğin diyebiliriz ki Molinari’yi ve hatta bir ölçüde Benjamin Constant’ı — siyasal realizmin uygulayıcıları olarak görür.</p>
<p>Mingardi, <a href="https://oll.libertyfund.org/publications/liberty-matters/alberto-mingardi-vilfredo-pareto-liberalism-november-2018">esaslı bir ayrım yaparak şu sonuca varır</a>:</p>
<p><em>“Pareto’nun sert realizmi, klasik liberal bir dünya görüşüyle bağdaşmaz değildir; onunla bağdaşmayan şey klasik liberal bir programdır. Pareto’nun zamanında bu program, yöneticilerden bir anayasa koparmaya çalışmak ve özellikle oy hakkını genişletmeyi hedefleyen bir reform türünü izlemekten ibaretti.”</em></p>
<p>Düşünce şuydu: Genel nüfusun giderek daha büyük bir bölümüne oy hakkı verilmesi, bir şekilde elitlerin halkı sömürmesini sınırlayacak ve ayrıca iktidarını kötüye kullanan bu elitleri cezalandıracaktı. Mingardi devam eder: “Bu siyasal iktidarı zincire vurmak için yeterli miydi? Kesinlikle hayır; ve yirminci yüzyıl liberalleri &#8230; bu programı güncellemeye ve mükemmelleştirmeye, onu daha dayanıklı kılmaya, daha iyi anayasal sınırlamalar tasarlamaya çalıştılar.”</p>
<p>Yirminci yüzyılın başlarında Pareto, liberallerin genellikle desteklediği siyasal yöntemlerin devlet iktidarını sınırlamakta basitçe başarısız olduğunu zaten görebiliyordu.</p>
<p>Mingardi’nin burada liberal program ile liberal dünya görüşü arasında yaptığı ayrım çok önemlidir. Bu ayrım önemlidir; çünkü bugün liberalizm eleştirmenlerinden giderek daha fazla, liberalizmin şu ya da bu bakımdan “başarısız olduğu” yönünde sesler duyuyoruz. Bu iddiaları eleştirmeye zamanımız yok; fakat böyle bir iddiayla karşılaştığımızda, liberal dünya görüşü ile liberal program arasındaki o çok önemli ayrımı mutlaka yapmamız gerekir. Dahası, bu tür bir liberal program hiçbir zaman bütün liberaller tarafından evrensel biçimde desteklenmemiştir; özellikle Pareto ve Molinari gibi en radikal, liberteryen liberaller arasında böyle bir destek yoktu. Sonuçta liberalizmin başarısız olup olmadığı, liberalizmi nasıl tanımladığımıza büyük ölçüde bağlı olacaktır. Liberalizm bir program mıdır, yoksa bir dünya görüşü müdür? Ya da bu ikisi birbirinden ayrılmaz biçimde bağlı mıdır?</p>
<p>Raico’ya gelince, o liberalizmi katı biçimde dünya görüşü açısından tanımlar. Bunu şöyle ifade eder: liberalizm, “sivil toplumun — yani &#8230; toplumsal düzenin devletten arta kalan toplamının — özel mülkiyet ilkesinin sınırları içinde büyük ölçüde kendisini yönettiğini savunan ideolojidir.”⁶</p>
<p>Hepsi bu kadar.</p>
<p>Raico, liberalizmi epistemoloji ya da metafizik açısından tanımlama çabalarına karşı çıkıyordu; oysa özellikle filozoflar başta olmak üzere bu konuda yazan birçok kişi çoğu zaman bunu yapmaya çalışır. Buna karşılık Raico, liberalizmin gerçek dünyada ideolojik ve siyasal hareketlere hayat vermek için nasıl kullanıldığına odaklanıyordu. Liberalizmin özü, devlet iktidarına karşı oluşu ve toplumu devletten “başka” bir şey olarak tanımlamasıdır.</p>
<p>Bu dünya görüşünün sonuçları oldukça büyüktür ve devletin sivil topluma müdahale ettiğinde ortaya çıkan sorunlar üzerine yüzyıllar boyunca yapılmış liberal yorumların büyük bölümü buradan doğar. Ya da başka türlü ifade edersek, bu bakış açısına göre devlet, özel mülkiyetin malikleri tarafından uygun görülen biçimde kullanılmasını engellediğinde özgürlüğü ortadan kaldırır. Bu da Rothbard’ı, <a href="https://mises.org/mises-daily/myth-and-truth-about-libertarianism">Lord Acton’la birlikte, özgürlüğün liberal için “en yüksek siyasal amaç” olduğu sonucuna</a> götürür.</p>
<p>Ama ne Rothbard ne de Raico, bu dünya görüşünün yazılı anayasaları ya da demokratik kurumları benimsemeyi gerektirdiğini — hatta buna işaret ettiğini — iddia ederdi. Bunlar tarihsel olarak birçok liberal tarafından kullanılmış yöntemlerdir. Bu inkâr edilemez; fakat liberal ideolojinin kendisinde, doğru anlaşıldığında, zorunlu olarak bugün çoğu zaman liberal program diye gördüğümüz şeye götüren içkin hiçbir şey yoktur.</p>
<p>Dahası, geçen yüzyıl kadar bir sürenin gerçeklikleri göz önüne alındığında, liberal dünya görüşünün nasıl başarısız olduğunun görülmesi zordur. Sonuçta liberaller; sosyalizmin, merkezi planlamanın, merkez bankacılığının, itibari paranın, refah devletinin, askerî-sınaî kompleksin, korumacılığın ve daha pek çok şeyin tehlikeleri konusunda bütünüyle haklıydılar. Bütün bunlar ekonomik büyümeyi, insanın serpilip gelişmesini, hayat standardını ve çok daha fazlasını sakatladı. Ve elbette, modern devletin kötülükleri — ki bunlara karşı muhalefete genellikle liberaller öncülük etmiştir — insan hayatı ve genel olarak insan hakları üzerinde ağır bir bedel doğurmuştur. Mülkiyet haklarının korunmasını öncelik hâline getiren ve devlet iktidarının kötüye kullanılmasının iktisadî sonuçlarını sağlam iktisat bilimi kullanarak açıklayan başka hiçbir dünya görüşü kesinlikle olmamıştır.</p>
<p>Bununla birlikte, içimizdeki Pareto’yu konuşturup devletin, onun elitinin ve demokratik görünümünün tehlikelerine işaret ettiğimizde, çoğu zaman kendilerini liberal ve liberteryen diye tanımlayan kimselerden itirazlarla karşılaşırız. Bunun büyük kısmı,<a href="https://oll.libertyfund.org/publications/liberty-matters/alberto-mingardi-vilfredo-pareto-liberalism-november-2018"> Mingardi’nin şu sözlerle ima ettiği bir mizac farklılığından kaynaklanır</a>:</p>
<p><em>“Liberal gelenek içinde iki unsur bir arada bulunur. Bir yanda yağma konusunda Bastiat’yı ve yönetici sınıf konusunda Pareto’yu — daha genel olarak da devleti sömürünün nihai aracı olarak gören düşünürleri — bulursunuz. Fakat öte yanda piyasa ekonomisinin ekmeği ve balığı çoğaltma eğiliminde olduğunu vurgulayan, böylece şimdiye ve geleceğe daha iyimser bir bakış sunan düşünürler de vardır. Yüzeyde bakıldığında bir dünya görüşü diğerinin yanlışlığını ima ediyor gibi görünebilir; oysa durumun böyle olması gerekmez. Ekonomik ilerlemenin varlığı, hükümetin sömürücü doğasına gözlerimizi kapatmamıza yol açmamalıdır. Bir bakıma ekonomik ilerleme, tam da bu sömürüyü günümüzde daha katlanılır hâle getiren şeydir; her ne kadar vergi tarafından yutulan GSYH yüzdesiyle ölçüldüğünde sömürü geçmişe göre çok daha büyük olsa da.”</em></p>
<p>Ve böyle bir tavırla bugün kendini liberteryen olarak tanımlayanlar arasında da sık sık karşılaşılır. Hayat standardının bugün kırk, elli ya da yüz yıl öncesine göre daha yüksek olduğunu vurgularlar. Bunun böyle olduğu kuşkusuz doğrudur. Fakat bu coşku çoğu zaman mevcut duruma razı olmaya ve işlerin harika gittiği, birkaç küçük reformdan daha fazlasına ihtiyaç bulunmadığı iddiasına yol açar. Oysa bu görüş yalnızca görünen şeye dayanır ve görünmeyeni göz ardı eder. Görünen şey, piyasanın dayanıklılığı sayesinde daha yüksek hayat standardıdır; piyasalar vergiler ve düzenlemelerle sakatlansalar bile, yine de belli bir ölçüde nüfusun çoğunluğuna daha fazla zenginlik ve üretkenlik sunmayı başarırlar.</p>
<p>Ne var ki, görünmeyen şey, yönetici elitin ve onun müttefiklerinin genel nüfusa yüklediği yaygın sömürüdür — yükseliş ve çöküşler, finansal balonlar ve satın alma gücünün aşındırılması, zorunlu askerlik, süreklileşmiş askerî-sınaî kompleks ve daha fazlası. Bu dünyanın Bastiat’ları ve Pareto’ları, bu sömürünün ağır adaletsizliklerini gördüklerinde, geriye yaslanıp her şeyin ne kadar muhteşem olduğunu anlatmakla hiçbir zaman yetinmemişlerdir.</p>
<p>Buna karşılık bazıları, devletin adaletsizliğini haykıran ve yönetici elitin masasından düşen kırıntıların görece lezzetli ve doyurucu olduğunu kabul etmeyi reddeden bu daha huysuz liberteryenleri dinlemekten hoşlanmazlar.</p>
<p>Bu vurgu farklılığı elbette yeni bir şey değildir. Britanya emperyalizmi günlerinde de vardı ve yıllar önce Raico, Cobden’ın rejime karşı fazla huysuz ve fazla eleştirel olduğu yönündeki itirazlardan söz etmişti. Raico, onaylayıcı bir biçimde, “Cobden ve Bright Britanya ve İrlanda’daki statükonun, özellikle de ülkenin dış işlerini yürütenlerin sürekli dırdırcı eleştirmenleriydi,” diye not düşmüştü. Bu bir eleştiri değildir. Ama rejimin muhaliflerinin olumsuzluğundan bıkmış olan birçok kişinin tavrını açıklamaya yardımcı olur. <a href="https://mises.org/mises-daily/classical-liberal-exploitation-theory-0">Raico şöyle yazıyordu:</a></p>
<p><em>“Çağdaş muhafazakâr taklitçileri [yani Cobden’ın çağdaşlarını], kendi türlerinin kurucusu Benjamin Disraeli ile birlikte, Manchesterlıların hiç de eğlenceli insanlar olmadığı konusunda kuşkusuz hemfikir olacaklardı. Onlar, Britanya’nın dünya gücüne dair fantezilerin ve gösterişli sembollerin keyfini çıkarıp rahatça arkasına yaslanamayan, durmaksızın yakınan kimselerdi.”</em></p>
<p>Kesinlikle modern Amerikan siyasal söyleminde de, mevcut durumu olumlu konuşmayı tercih eden bu tür insanlardan eksik yoktur; çünkü bu kulağa görece hoş ve iyimser gelir — sonuçta bugün sahip olduğumuz bütün bu modern cihazlar ve uygulamalar, dünyadaki hayatın ne kadar harika olduğunun kanıtı değil midir? Bu bakışa göre hayatın oldukça güzel olması, liberal demokrasi sisteminin de epey iyi işlediğini gösterir. Elbette kırk yılın zirvesindeki enflasyon, aralıksız savaş, orta sınıfın vergiler ve korumacılık yoluyla sürekli yağmalanması ve ulusal gözetim devleti belki ideal değildir; ama doğru insanları seçtiğimizde her şeyin mutlaka düzeleceğine inanılır. Öte yandan Bastiat ile Cobden’ın bugünkü takipçileri sürekli bir şeylerden şikâyet edip durmaktadır.</p>
<p>Ben derim ki, bu süregelen vurgu ve mizaç mücadelesi, bir yanda sömürü teorisyenlerinin sert ve tavizsiz realizmini, öte yanda ise benim siyasal bir fantezi diyeceğim şeyin neşeli ve tasasız partizanlarını karakterize etmeye ve öne çıkarmaya da yardımcı olur.</p>
<p>Bu bizi konuşmanın son bölümüne getiriyor: “Ne yapılmalı?”</p>
<p>Bu tartışmaya başlamak için yeniden Raico’ya dönelim ve <strong>The Struggle for Liberty</strong>’de muhtemel çözümler hakkında neler söylediğine bakalım. Raico söze, geleneksel liberal programın bir cevabı olmadığını söyleyerek başlar; “çünkü onlar devleti korumaya çalıştılar.” Şöyle der: “Size söylediğim şey şu ki, ‘sınırlı hükümet’i kurtarmanın bir yolunun bulunmadığı çok açıktır. Bu yalnızca giderek daha kötüye gidecektir; bu nedenle daha doğrudan ve daha acil hedefimiz merkezî devleti yıkmak, merkezî devleti aşamalar hâlinde ortadan kaldırmak olmalıdır.”</p>
<p>Raico devamında teorik olarak anarko-kapitalist modeli tercih ettiğini ve hedefin bugün hükümet hizmetleri olarak gördüğümüz alanlarda gerçek bir piyasa yaratmak olduğunu belirtir. Ama pratik bakımdan bunun uzak bir hedef olduğunu da söyler. Yine de açık olan bir başka husus şudur: Anayasalar ve demokrasi, dünyayı liberal dünya görüşüyle daha uyumlu bir yöne taşımakta işe yaramamaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dolayısıyla bu bakış açısına göre, sömürücü devlete karşı stratejinin ilk adımını bulmak için saf liberalizmin ötesine bakmamız gerekir.⁷ Burada konuşan kişi liberal dünya görüşünü hiç terk etmemiş olan Raico’dur; dolayısıyla faşist olun ya da Ortaçağ tarzı bir gelenekçi olun dememektedir ve kesinlikle Cumhuriyetçi olun da dememektedir. Bu tür konularda gayet açıktı. Ve elbette bunlar, büyük ölçüde liberal dünya görüşünün erdemlerini açıklamaya yönelmiş bir ders dizisinden gelmektedir.</p>
<p>Ama Raico, doğrudan ve acil hedefin merkezî devletin yıkılması olması gerektiğini söyler. Ve “merkezî devlet” derken kullandığı bu sıfat gelişigüzel seçilmiş değildir. O, yalnızca “devlete karşı çıkın” demekten öte, belirli bir şeyi kastetmektedir. Sömürü teorisyenleri için merkezî devlet, genel anlamda zorlayıcı hükümete eklenmiş ilave bir kötülüktür.</p>
<p>Raico daha sonra merkezî devlete karşı çıkmakla neyi kastettiğini açık biçimde ortaya koyar. Bir sonraki adımın, ayrılmayı ve merkezî devletin parçalanmasını savunmak, onu daha az merkezî hâle getirmek olduğunu söyler. Rothbardcı anlamda zorlayıcı hükümetin tümden ortadan kaldırılması nihai hedef olmaya devam etmektedir; ama bu yoldaki ilk adım ayrılmadır.⁸</p>
<p>Ayrıca onun şiddet içeren muhalefete karşı çıktığını da belirtmeliyiz. Şöyle yazar: “Ben şiddetli devrimden söz etmiyorum. Hatta gerçekte, Amerika Birleşik Devletleri’nin liderlerinin — Başkan Bush’un, Ariel Sharon’ın ve Amerika Birleşik Devletleri’nin diğer liderlerinin — sonsuza dek yaşamalarını umuyorum ve kendilerine iyi dileklerimi sunuyorum.”</p>
<p>Bazı genç okurlarımız oradaki şakayı fark etmemiş olabilir. Raico bunu söylediği sırada Ariel Şaron İsrail’in başbakanıydı ve Raico, Şaron’un Amerika Birleşik Devletleri’nin liderlerinden biri olduğunu söylüyordu. Yıl 2004’tü ve Raico, İsrail Devleti’nin Amerika Birleşik Devletleri’ni yönettiğini ima ediyordu. Bu bana bugün açısından da oldukça anlamlı göründü.</p>
<p>Her hâlükârda ben de Raico’ya katılıyorum; pratik aktivizm bakımından atabileceğimiz en önemli büyük adım gerçekten de ayrılmadır. Fakat Raico’nun liberalizmin ötesine bakmamız gerektiğini söylerken tam anlamıyla haklı olmadığını ileri sürmek isterim. Ayrılma, uzun zamandır gerçekçi liberal programın bir parçasıdır ve daha radikal liberaller arasında uzun süredir desteklenmiştir.</p>
<p>Raico da bunu kendisi belirtmiştir; Amerikan Devrimi’nin liberalizmden ilham alan bir ayrılma hareketi olduğunu söyler. Dahası, liberal ayrılma fikrinin, genellikle ayrılma ya da başka bir adem-i merkezileşme biçimi yoluyla gerçekleştirilen self-determinasyon kavramına tercüme edildiğini de söyleyebiliriz. <a href="https://mises.org/mises-wire/short-history-right-self-determination">Bu fikir 1848’e gelindiğinde liberaller aracılığıyla siyasal ana akıma girmişti.</a></p>
<p>Raico, ayrılmayı destekleyen sömürü okulu içindeki bazı liberallerden olumlu biçimde söz eder; <a href="https://mises.org/mises-wire/secessionist-french-classical-liberals-molinari-and-dunoyer">örneğin Charles Dunoyer ile Gustave de Molinari’den.</a> Mesela Dunoyer, kendi ifadesiyle “dünyanın belediyeleştirilmesi”ni istiyordu; bu, onun düşüncesinde büyük devletlerin oluşumunu tersine çevirmeyi amaçlayan bir tür radikal adem-i merkezileşmeydi. Şöyle yazıyordu: “On, yirmi ya da otuz milyon insanın birliğini gerektiren hiçbir girişim yoktur. Bu canavarca yığılmaları yaratan ya da onları gerekli kılan şey tahakküm ruhudur.”</p>
<p>Başka bir deyişle, dünyanın devletleri fazlasıyla büyüktür ve “tahakküm ruhu”na karşı koymak için daha küçük parçalara bölünmeleri gerekir. Dahası, Dunoyer, kendi ifadesiyle “faaliyet merkezlerinin çoğaltılması”nı özellikle istiyordu; bu, Fransa gibi Avrupa’nın büyük devletlerinde başkentlerin eyaletler üzerinde kurduğu eski egemenlik sistemine karşı bir önlemdi. Merkezden yönetim — yani merkezî devletlerde görülen bu yapı — Dunoyer ve sömürü teorisi çerçevesinde çalışan birçok başka radikal liberal için özellikle sorunluydu. Burada aynı zamanda, siyasal merkezlerin — ve muhtemelen oralara yerleşmiş siyasal elitlerin — başka siyasal merkezler ve elitlerle rekabet etmek zorunda kalması gerektiği fikrinin ilk izlerini de görürüz.</p>
<p>Gerçekten de bu görüş, ayrılmanın yalnızca bir türü olduğu genel liberal adem-i merkezileşme kaygısını yansıtır. Avrupa siyasal düşüncesi üzerine kapsamlı tarih çalışmasında tarihçi Henri Michel’in vardığı sonuca göre, siyasal adem-i merkezileşme kavramı Fransız liberal okulunun “temel bir maddesini” oluşturur. İlginçtir ki Michel, Avrupa liberalizminde siyasal adem-i merkezileşmenin yaygınlaşmasını etkili Fransız liberal Benjamin Constant’a atfeder. Constant, Raico’nun da çok sevdiği bir isimdi; Raico onu Avrupa’nın en iyi liberal teorisyenlerinden biri sayıyordu. Gerçekten de Raico, Constant’ın siyasal merkezileşmenin tehlikeleri hakkındaki görüşlerine en az bir örnek verir.</p>
<p>Constant’ın yorumcusu Édouard Laboulaye’ye göre Constant “ciddiyetle &#8230; belediye gücü dediği şeyi talep ediyordu.” Dunoyer’ye benzer biçimde Constant da devlet iktidarlarını merkezden uzaklaştırmak istiyordu. Siyasal merkezileşmeyi “sulanmış bir sosyalizm biçimi”⁹ olarak nitelendiriyor ve Fransız Devrimi’nin “bireyin üzerine korkunç bir ağırlıkla çöken ve onu altında ezen”¹⁰ bir merkezî devlet yarattığından yakınıyordu.</p>
<p>Elbette Constant tam ayrılmayı savunmuyordu; uluslararası ilişkiler alanında devlete bir rol tanıyordu. Ama merkezileşmeye karşı geliştirdiği çok sayıdaki argüman, ayrılma lehindeki argümanlara önemli bir güç kazandırır.</p>
<p>Tam ayrılma savunusunu ise Gustave de Molinari’de buluyoruz — Pareto’nun hocası ve akıl hocasında. Molinari,<a href="https://mises.org/mises-wire/molinari-secession-monopoly-and-freedom-government"> “özgür yönetim sistemi” adını verdiği bir yapıyı savunuyordu</a>; bu sistem içinde “siyasal kulluktan kurtulmuş belediye, eyaletten; eyalet de devletten ayrılma hakkına sahip olacaktı.” Molinari’nin “çifte ayrılma hakkı” adını verdiği bu şey, özgür bir toplumun saygı göstermek zorunda olduğu haklardan sadece biriydi. Ayrılmanın amaçlarından birinin, “devletler ve eyaletler arasında hizmetlerinin kalitesini artıracak ve fiyatlarını düşürecek ölçüde yeterli rekabet üretmek” olduğunu da belirtir. Bu, tipik bir Molinari yaklaşımıdır; çünkü o devlet iktidarının tekelini temel sorun olarak görür ve bu yüzden ayrılma, bu tekelin gücünü ve kapsamını azaltmanın zorunlu bir aracı hâline gelir. Devletin tekelci iktidarına yönelik bu darbe, <a href="https://mises.org/mises-wire/molinari-secession-monopoly-and-freedom-government">Molinari’nin yazdığına göre,</a> “ayrılma hakkının uygulanmasının ilk sonucu olacaktır; siyasal kulluğun kaldırılması bu hakkın kullanımını yetkili kıldığı andan itibaren — bugün bütün uygar dünyada yasaklanmış olan ve sadece talep edilmesi bile ‘devletin güvenliğine karşı suç’ sayılmaya devam eden bu hakkın.”</p>
<p>Molinari’nin bu programı, Jean-Baptiste Say’den Bastiat’ya ve oradan Molinari’ye uzanan anti-devletçi düşüncenin tabiî bir gelişim çizgisinden doğmaktadır. Ya da Henri Michel’in ifadesiyle: “M. de Molinari hükümetlerin kendilerini rekabete tâbi kılmayı önerdiğinde, Bastiat’nın bir öğrencisi olarak konuşmaktadır.”¹¹</p>
<p>Öyleyse neden Raico, liberal-sömürü teorisyenleri geleneği içindeki tam anlamıyla bir liberal olarak, ayrılmayı savunmaktadır? Bunun bir nedeni, yoğunlaşmış devlet iktidarına karşı koymaktır; çünkü devlet parçalandığında siyasal iktidar adem-i merkezileşir ve çoğu durumda zayıflar.</p>
<p>Bunun sonucu genellikle daha büyük özgürlüktür; bunu Sovyetler Birliği’nin dağılması örneğinde görebiliriz. 1990’ların başındaki ayrılma hareketlerinin patlak vermesinden önce Sovyet devletinin kullandığı iktidarın benzerini, halef devletlerden hiçbiri yeniden kuramamıştır.</p>
<p>Ama ayrılmanın birçok gerekçesi, belirttiğimiz gibi, bizzat liberal ayrılmacılar tarafından ortaya konmuştur: self-determinasyonun kullanılması, devletin tekelci gücünün azaltılması ve hatta Dunoyer’nin belirttiği üzere, daha küçük devletler içindeki heterojenliğin azaltılması. Bu, Constant’ın da dikkat çektiği bir husustur: Yani bir toplum ne kadar çeşitliyse — ve büyüdükçe bu çeşitlilik artıyorsa — nüfusun en azından kayda değer bir kısmının değerlerine ters düşen yasalara ve teamüllere itaati zorla kabul ettirmek için gereken cebrî güç de o kadar artar. Bu bakış açısına göre, daha küçük ve daha homojen bir toplum daha gönüllü bir toplumdur.</p>
<p>Eğer hedef özgürlükse, o zaman ayrılma devlet iktidarına gerçekten karşı koyabilmek için en iyi umudu sunar; bu başlı başına bir hedeftir, çünkü bu görüşte devlet özgürlük için en büyük tehlikedir. Fransız Devrimi’nin ardından daha radikal liberaller, eski mutedil ve reformcu görüşleri terk ederek genel olarak devlet iktidarına daha şiddetli bir muhalefeti benimsediler. Bu, Raico’nun özellikle Bastiat’dan etkilenen Fransız liberaller arasında geliştiğini söylediği “devlet nefreti”nin ortaya çıkışıdır.¹² Ya da Henri Michel’in ifadesiyle, devrimden sonra “birbirine rakip, hatta düşman iki ilke belirir ve karşı karşıya gelir: devlet ve birey. Birinin her zaferi, diğeri için bir gerilemedir.”¹³</p>
<p>Eğer durum buysa, o halde her devletin kendi inşasında temel bir araç olarak aradığı merkezileşmenin bizzat kendisi zorunlu olarak özgürlük için bir gerilemedir ve merkezileşmeye vurulan her darbe, özellikle ayrılma, özgürlük için bir zaferdir.</p>
<p>Son bir not olarak şunu da ekleyelim: Ayrılma yaygınlaşsa bile işimiz bitmiş olmayacaktır; özellikle de fikir mücadelesiyle uğraşanlarımız için. Sonuçta, büyük devletleri parçalamayı başarsak bile, siyasal iktidarı yeniden merkezileştirmek, devletin yetkilerini genişletmek ve dolayısıyla insan özgürlüğünü kaçınılmaz olarak daraltmak için çalışacak unsurlar her zaman var olacaktır. Nihayetinde yalnızca liberal dünya görüşü, her zaman gerekli olacak olan bu bitmez tükenmez fikir mücadelesi için doğru cephaneyi ve doğru temeli sağlayabilir. Sonuçta, dünyadaki her devlet tümüyle özelleştirilmiş anarko-kapitalist gönüllü topluluklarla sınırlandırılsa bile, nüfusun içinden bazıları elbette ve eninde sonunda devlet inşasına ve yeni devletler ile daha büyük devletler yaratmaya adanmış yeni siyasal hareketler oluşturacaktır. Bu, siyasal birlik ve küçük adem-i merkeziyetçi siyasî birimlerin birleşip bütünleşmesi yoluyla yapılacaktır. Nitekim bugünkü modern ulus-devletler sistemini yaratmak için de böyle yapılmıştı; bu süreç erken modern dönemde başlamıştır.</p>
<p>Despotizm üzerinde nihai bir zafer yoktur ve iktidar arayanlar her zaman daha fazlasını elde etmek, ele geçirmeyi başardıkları herhangi bir devletin yönetici elitlerinin yararına kullanmak için entrikalar çevirmektedir.</p>
<p>Bastiat’nın, Molinari’nin, Pareto’nun ve Raico’nun bizi uyarmaya çalıştığı kasvetli gerçeklik budur. Machiavelli’nin anladığı da buydu. Devlet elitlerinin bitmek tükenmek bilmeyen entrikaları her zaman vardır ve yönetenler tarafından kurulan tuzaklar daima oradadır; bunlar, gardını düşürenlerin üzerine kapanmaya hazır tuzaklardır. Devletin yöntemleri şiddetli, acımasız ve amansızdır. Devlet ve onun ajanları bunları kullanmaya hazırdır. Biz de bunlara karşı elimize geçen her fırsatta direnmeye hazır olmalıyız.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1 Ralph Raico, <em>The Struggle for Liberty</em> (Auburn, AL: Mises Institute, 2025), s. 259.</p>
<p>2 Murray N. Rothbard<em>, An Austrian Perspective on the History of Economic Thought</em>, Cilt II (Auburn, AL: Mises Institute, 2006), s. 455.</p>
<p>3 Ralph Raico, <em>Classical Liberalism and the Austrian School</em> (Auburn, AL: Mises Institute, 2012), s. 185.</p>
<p>4 Benjamin Constant, <em>Cours de politique constitutionnelle</em>, haz. Edouard Laboulaye (Paris: Guillaumin, 1872), s. 12.</p>
<p>5 Vilfredo Pareto, <em>Sociological Writings</em>, çev. Derick Mirfin (New York: Praeger, 1966), s. 110.</p>
<p>6 Raico, <em>Struggle for Liberty</em>, s. 45.</p>
<p>7 Raico’nun bu konudaki geniş tartışması için bkz. <em>Journal of Libertarian Studies</em>, İlkbahar 1996, “Mises on Fascism, Democracy, and Other Questions.”</p>
<p>8 Raico, <em>The Struggle for Liberty</em>, s. 255.</p>
<p>9 Constant, <em>Cours de politique constitutionnelle</em>, s. xxvi.</p>
<p>10 Laboulaye’ye göre Constant, liberal programı ülkenin tamamına daha hızlı ve yeknesak biçimde dayatmak için modern devletleri merkezîleştirmek isteyen liberallerden biri değildi. Laboulaye şöyle yazar: “Benjamin Constant modern hatalara hiçbir zaman kapılmadı; Devletin ya da merkezileşmenin tehlikeli yardımını hiçbir zaman aramadı.” Bkz. Constant, <em>Cours de politique constitutionnelle</em>, s. xii.</p>
<p>11 Henri Michel<em>, L’idée de l’état; essai critique sur l’histoire des théories sociales et politiques en France depuis la Révolution</em> (Paris: Hachette, 1896), s. 365.</p>
<p>12 Raico, <em>The Struggle for Liberty</em>, s. 64.</p>
<p>13 Henri Michel, <em>L’idée de l’état</em>, s. 309.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>* Ryan McMaken ( @ryanmcmaken) Mises Institute’de baş editördür ve State of Colorado’nun eski bir iktisatçısıdır. <img decoding="async" class="size-medium wp-image-208914 alignright" src="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/ryan-macmekan-300x225.webp" alt="" width="300" height="225" srcset="https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/ryan-macmekan-300x225.webp 300w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/ryan-macmekan-150x112.webp 150w, https://hurfikirler.com/wp-content/uploads/2026/04/ryan-macmekan.webp 650w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<ul>
<li>Bu konuşma 19 Mart 2026 tarihinde Mises Institute’da (ABD) yapıldı.<a href="https://mises.org/podcasts/libertarian-scholars-conference-2026/classical-liberalism-has-not-failed-and-we-need-it-now-more-ever"> “(Classical) Liberalism Has Not Failed, and We Need It Now More Than Ever”</a></li>
<li>Bu yazı AI yardımıyla çevrildi.</li>
</ul>
<p><a href="https://hurfikirler.com/klasik-liberalizm-basarisiz-olmadi-simdi-ona-her-zamankinden-daha-cok-ihtiyacimiz-var-ryan-mcmaken/">(Klasik) Liberalizm Başarısız Olmadı, Şimdi Ona Her Zamankinden Daha Çok İhtiyacımız Var &#8211; Ryan McMaken</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Faşizme Giden Yol” ve Türkiye</title>
		<link>https://hurfikirler.com/fasizme-giden-yol-ve-turkiye/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 12:04:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208880</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Faşizme Giden Yol” Makalesinin Türkiye Bağlamında Değerlendirilmesi Randall G. Holcombe’un “The Road to Fascism” başlıklı makalesi, modern devletlerin ekonomik hayattaki rolünün genişlemesi ile siyasal iktidarın ekonomik faaliyet üzerindeki kontrolünün artması arasındaki ilişkiyi inceleyen önemli bir politik ekonomi çalışmasıdır. Holcombe, Charlotte Twight’ın analizinden hareketle, özellikle kamu tercihi teorisi çerçevesinde rant arama, düzenleyici yakalama ve çıkar grubu [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/fasizme-giden-yol-ve-turkiye/">“Faşizme Giden Yol” ve Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://hurfikirler.com/fasizme-giden-yol-randall-g-holcombe/">“Faşizme Giden Yol” Makalesinin</a> Türkiye Bağlamında Değerlendirilmesi</strong></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/fasizme-giden-yol-randall-g-holcombe/">Randall G. Holcombe’un “The Road to Fascism” başlıklı makalesi</a>, modern devletlerin ekonomik hayattaki rolünün genişlemesi ile siyasal iktidarın ekonomik faaliyet üzerindeki kontrolünün artması arasındaki ilişkiyi inceleyen önemli bir politik ekonomi çalışmasıdır. Holcombe, Charlotte Twight’ın analizinden hareketle, özellikle kamu tercihi teorisi çerçevesinde rant arama, düzenleyici yakalama ve çıkar grubu siyaseti gibi süreçlerin uzun vadede nasıl daha merkezi ve daha müdahaleci bir ekonomik yapıya yol açabileceğini tartışmaktadır. Makalenin temel iddiası, ekonomik faaliyetlerin giderek daha fazla devlet politikalarına bağımlı hale gelmesinin, uygun siyasal koşullar oluştuğunda faşist nitelikler taşıyan bir ekonomik düzenin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabileceğidir.</p>
<p>Holcombe’un analizinin en dikkat çekici yönlerinden biri, faşizmi yalnızca tarihsel bir ideoloji olarak değil, aynı zamanda belirli kurumsal dinamiklerin ortaya çıkarabileceği bir politik ekonomi düzeni olarak ele almasıdır. Bu çerçevede yazar, faşizmin sosyalizmden ve siyasal kapitalizmden farklı olduğunu vurgular. Faşist sistemlerde üretim araçları çoğu zaman özel mülkiyet altında kalır; ancak ekonomik faaliyetlerin yönü ve kapsamı siyasal iktidar tarafından belirlenir. Böyle bir sistemde ekonomik aktörler nominal olarak özel girişimci olsalar bile fiilen siyasal otoritenin belirlediği hedeflere hizmet etmek durumunda kalırlar.</p>
<p>Bu yaklaşım Türkiye gibi karma ekonomik yapıya sahip ülkeler açısından da önemli analitik imkânlar sunmaktadır. Türkiye ekonomisi tarihsel olarak devlet ile özel sektör arasındaki güçlü ilişkilerle karakterize edilmiştir. Cumhuriyetin ilk dönemlerinden itibaren devlet, ekonomik kalkınmanın ana aktörlerinden biri olarak görülmüş ve sanayileşme politikaları büyük ölçüde kamu öncülüğünde yürütülmüştür. Devlet işletmeleri, planlama kurumları ve sanayi teşvikleri uzun yıllar Türkiye ekonomisinin temel unsurlarından biri olmuştur.</p>
<p>1980 sonrasında uygulanan liberalizasyon politikaları Türkiye ekonomisinde önemli dönüşümler yaratmış olsa da devlet ile ekonomi arasındaki ilişkiler tamamen ortadan kalkmamıştır. Kamu ihaleleri, teşvik sistemleri, düzenleyici kurumlar ve finansal düzenlemeler ekonomik faaliyet üzerinde önemli bir etkiye sahip olmaya devam etmektedir. Bu durum bazı araştırmacıların Türkiye ekonomisini siyasal kapitalizm kavramı çerçevesinde değerlendirmelerine yol açmıştır.</p>
<p>Holcombe’un analizinin Türkiye açısından önemli bir yönü, ekonomik ve siyasal güç arasındaki ilişkinin büyük ölçüde kurumsal yapı tarafından şekillendirildiğini göstermesidir. Demokratik sistemlerde güçler ayrılığı, bağımsız yargı, özgür medya ve rekabetçi seçimler siyasal gücün aşırı yoğunlaşmasını sınırlayan mekanizmalar olarak işlev görür. Bu kurumlar aynı zamanda ekonomik aktörlerin siyasal otorite karşısında belirli bir özerklik alanına sahip olmasını da mümkün kılar.</p>
<p>Ancak bu kurumsal denge zayıfladığında ekonomik ve siyasal güç arasındaki ilişki farklı bir yönde gelişebilir. Devletin ekonomik kaynakların dağılımı üzerindeki kontrolü arttıkça ekonomik aktörlerin siyasal otoriteye bağımlılığı da artabilir. Bu durum özellikle büyük kamu ihaleleri, lisans sistemleri, düzenleyici kararlar ve teşvik politikaları gibi araçlar aracılığıyla gerçekleşebilir.</p>
<p>Holcombe’un tartıştığı rant arama ve düzenleyici yakalama süreçleri Türkiye bağlamında da gözlemlenebilen olgulardır. Birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de belirli sektörlerin devlet politikalarından doğrudan etkilenmesi, ekonomik aktörlerin siyasal karar alma süreçlerini etkilemeye çalışmasına yol açabilmektedir. Bu durum bazen ekonomik verimlilikten ziyade siyasal bağlantıların önem kazanmasına neden olabilir.</p>
<p>Bununla birlikte Holcombe’un analizinde vurguladığı önemli bir nokta, bu tür süreçlerin otomatik olarak faşist bir ekonomik düzen yaratmadığıdır. Yazar, faşizmin ortaya çıkması için yalnızca ekonomik koşulların değil aynı zamanda siyasal kurumların da belirli bir yönde değişmesi gerektiğini belirtir. Özellikle siyasal gücün tek bir merkezde yoğunlaşması ve kurumsal denetim mekanizmalarının zayıflaması böyle bir dönüşüm için kritik öneme sahiptir.</p>
<p>Türkiye örneği bu açıdan karmaşık bir tablo sunmaktadır. Bir yandan devlet ile ekonomi arasındaki ilişkiler güçlüdür ve ekonomik faaliyetler çeşitli düzenlemeler ve politikalar aracılığıyla önemli ölçüde yönlendirilmektedir. Diğer yandan Türkiye’de çok partili siyasal sistem, seçimler ve belirli kurumsal mekanizmalar siyasal gücün tamamen merkezileşmesini sınırlayan unsurlar olarak varlığını sürdürmektedir.</p>
<p>Holcombe’un makalesi, devletin ekonomik hayattaki rolünün genişlemesinin yalnızca ekonomik sonuçlar doğurmadığını, aynı zamanda siyasal güç dengelerini de etkileyebileceğini göstermesi bakımından önemlidir. Bu analiz özellikle gelişmekte olan ekonomilerde devletin ekonomik kalkınmadaki rolünün yeniden tartışıldığı bir dönemde büyük bir teorik değer taşımaktadır.</p>
<p>Sonuç olarak Holcombe’un çalışması Türkiye gibi karma ekonomik yapıya sahip ülkelerde devlet ile ekonomi arasındaki ilişkinin dikkatle analiz edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır. Ekonomik kalkınma politikaları ile ekonomik özgürlükler arasındaki dengeyi koruyabilmek için güçlü kurumsal mekanizmalara ihtiyaç vardır. Demokratik kurumların, hukukun üstünlüğünün ve rekabetçi piyasa yapılarının korunması bu dengeyi sürdürebilmenin en önemli araçlarıdır. Holcombe’un uyarısı bu bakımdan yalnızca Amerikan ekonomisi için değil, devletin ekonomik hayattaki rolünün genişlediği tüm ülkeler için dikkate değer bir analitik çerçeve sunmaktadır.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/fasizme-giden-yol-ve-turkiye/">“Faşizme Giden Yol” ve Türkiye</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Barış Taraftarlığı ve Savaş Karşıtlığı Liberal İdeali, Richard M. Ebeling</title>
		<link>https://hurfikirler.com/baris-taraftarligi-ve-savas-karsitligi-liberal-ideali-richard-m-ebeling/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hür Fikirler]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 10:13:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Çeviriler]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208805</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çeviren Atilla Yayla Çevirmenin Notu Elinizdeki metin ilk olarak Future of Freedom dergisinin Ağustos 2024 sayısında yayınlandı.  Metin, savaşın insanlık tarihindeki sürekliliğini ve buna karşı geliştirilen klasik liberal barış düşüncesini tarihsel bir perspektif içinde ele almaktadır. Metin, insanlık tarihinin büyük ölçüde savaşlar, fetihler, işgaller ve kitlesel şiddet olaylarıyla şekillendiğini vurgulayarak başlamaktadır. İlkel kabilelerin kaynaklar üzerindeki [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baris-taraftarligi-ve-savas-karsitligi-liberal-ideali-richard-m-ebeling/">Barış Taraftarlığı ve Savaş Karşıtlığı Liberal İdeali, Richard M. Ebeling</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Çeviren Atilla Yayla<br />
<em>Çevirmenin Notu</em></p>
<p><em>Elinizdeki metin ilk olarak <strong><a href="https://www.fff.org/explore-freedom/article/the-liberal-ideal-for-peace-and-against-war/">Future of Freedom dergisinin Ağustos 2024 sayısında</a></strong> yayınlandı.  Metin, savaşın insanlık tarihindeki sürekliliğini ve buna karşı geliştirilen klasik liberal barış düşüncesini tarihsel bir perspektif içinde ele almaktadır. Metin, insanlık tarihinin büyük ölçüde savaşlar, fetihler, işgaller ve kitlesel şiddet olaylarıyla şekillendiğini vurgulayarak başlamaktadır. İlkel kabilelerin kaynaklar üzerindeki mücadelelerinden imparatorluk fetihlerine, ulus-devletlerin milliyetçi iddialarından modern çağın ideolojik savaşlarına kadar uzanan bu tarihsel tablo, savaşın yalnızca askerî bir olay değil aynı zamanda siyasî, ekonomik ve ideolojik bir olgu olduğunu göstermektedir.</em></p>
<p><em>Metnin ana tezi, barışın tesadüfen değil belirli fikirler ve kurumlar sayesinde mümkün olabileceği yönündedir. Bu fikirler, özellikle 19. yüzyıl klasik liberalizminin geliştirdiği bireysel haklar, özel mülkiyet, hukukun üstünlüğü, sınırlı devlet ve serbest ticaret gibi ilkelerdir. Metinde vurgulanan düşünceye göre, insanların hayatları, özgürlükleri ve mülkiyetleri güvence altına alındığında; devletler ekonomik ve siyasi alanlarda sınırlı kaldığında ve uluslararası ilişkiler serbest ticaret ve karşılıklı bağımlılık temelinde geliştiğinde savaşın teşvikleri önemli ölçüde ortadan kalkar.</em></p>
<p><em>Yazı aynı zamanda savaşın tamamen ortadan kaldırılamadığı durumlarda bile savaşın sınırlandırılması yönündeki liberal girişimlere dikkat çekmektedir. Francis Lieber’in savaş hukuku üzerine geliştirdiği ilkeler ve daha sonra Lahey Sözleşmelerine ilham veren düzenlemeler, modern uluslararası insancıl hukukun erken örnekleri olarak sunulmaktadır. Bu yaklaşım, savaşın kaçınılmaz olduğu durumlarda bile sivillerin korunması, savaş esirlerine insancıl muamele ve gereksiz yıkımın sınırlandırılması gibi normların önemini vurgular.</em></p>
<p><em>Bununla birlikte metin, yirminci yüzyılda yaşanan iki dünya savaşı, totaliter ideolojiler ve nükleer silahların ortaya çıkışıyla birlikte klasik liberal barış idealinin ciddi biçimde zedelendiğini de hatırlatmaktadır. Günümüz dünyasında ise teknolojik savaş araçları, vekâlet savaşları ve jeopolitik rekabetler, bu idealin hâlâ ne kadar kırılgan olduğunu göstermektedir.</em></p>
<p><em>Bu metin, okuyucuya yalnızca savaşın tarihini değil, aynı zamanda barışın hangi düşünsel ve kurumsal temeller üzerine kurulabileceğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla, günümüz dünyasında artan jeopolitik gerilimler karşısında klasik liberal barış düşüncesinin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini güçlü biçimde ortaya koymaktadır.</em></p>
<p>***</p>
<p>Savaşlar, fetihler, kitlesel katliamlar, işgaller ve yağma, kaydedilmiş tarihin tamamı boyunca dünyayı sarsıp durmuştur. İlkel kabileler su kaynakları ve avlanma alanları için savaşmışlardır. Krallar ve prensler, fethettikleri her yer ve herkes üzerinde hükmetme konusunda ilahi bir hak iddia etmiş ve kendi şiddet dolu iradelerini insanlara zorla kabul ettirmişlerdir. Ulus-devletler ise çeşitli coğrafi bölgeler üzerindeki tarihsel ya da efsanevi köklere dayanan ırksal, etnik, dilsel veya kültürel iddialar temelinde topraklar ve halklar üzerinde hak ve talepler ileri sürmüşlerdir. İşte insanlığın tarihi büyük ölçüde budur.</p>
<p>İnsanlık tarihinin büyük kısmında barış dönemleri, siyasi güce ve savaş başlatıp yürütecek askerî kapasiteye sahip olanlar arasındaki yeni savaşların arasında kalan kısa soluklanma aralıklarından ibaret olmuştur. Savaşlar, fetihler, ölüm ve yıkım dünyanın her köşesini etkilemiştir. İktisatçı ve tarihçi <strong>Thomas Sowell<em>, Conquests and Cultures</em></strong> (1999) adlı eserinde bunu şöyle açıklamaktadır:</p>
<p>“Tarihin şu veya bu döneminde fetih, neredeyse bütün halkları kapsamıştır; kimi zaman fetheden, kimi zaman da fethedilen olarak. Bunun sonuçları da son derece geniş kapsamlı olmuştur…. Bazı fetihlerin ardından yenilenlerin sistemli biçimde yok edilmesi gelmiştir; Roma’nın Kartaca’yı fethetmesinde olduğu gibi. Bu tür sert ve acımasız politikalar da yalnızca tarihsel ölçekte büyük fatihlere özgü olmamıştır. Yirminci yüzyılın sonlarında Afrika’da Hutuların Tutsilere ve Tutsilerin Hutulara karşı gerçekleştirdikleri katliamlar ile aynı dönemde Balkan savaşlarında yaşanan ‘etnik temizlik’, büyük insani trajediler yaratmak için büyük bir güç olmanın gerekmediğini açıkça göstermektedir…”</p>
<p>“Kendiliğinden ortaya çıkan vahşetler ve bilinçli, sistemli terör uygulamaları, fatihlerin yolunu uzun zamandır belirlemiştir. Orta Asya’nın, Doğu Avrupa’nın ve Orta Doğu’nun geniş bölgelerini kasıp kavuran Moğol orduları, gelecekteki kurbanlarını yıldırmak amacıyla hesaplı bir strateji olarak acımasız barbarlıklarla ün salmışlardır…. On birinci yüzyılda Bizans İmparatoru II. Basileios, esir aldığı Bulgarların her yüz kişisinden doksan dokuzunun gözlerinin kör edilmesini emretmiş, yüzüncü kişiyi ise diğerlerini memleketlerine geri götürebilmesi için tek gözlü bırakmıştır; böylece imparatorun düşmanlarına nasıl davrandığını gösteren canlı bir kanıt ortaya çıkmıştır.”</p>
<p>“Yirminci yüzyılın fetihleri de aynı derecede dehşet verici olmuştur. Japonların 1937’de Çin’in başkenti Nanking’i ele geçirmesini, orada yaşayan binlerce kadına yönelik kitlesel tecavüzler, Çinli askerlerin ve sivillerin süngü talimi için kullanılması ve sivillere yönelik genel bir katliam dalgası izlemiştir…. Almanya’daki müttefikleri Naziler ise vahşet ve insanlıktan çıkarma konusunda yeni bir dip noktası oluşturmuşlardır; Yahudilere karşı gerçekleştirilen Holokost ise bunun yalnızca en korkunç örneğidir.”</p>
<p><strong>Savaşı Sınırlama Çabalarında Başarılar ve Başarısızlıklar</strong></p>
<p>İnsanlığın savaş ve şiddetli çatışmalardan kurtulma çabası zor, kesintili ve çoğu zaman hayal kırıklığı yaratan bir süreç olmuştur. Tarih boyunca savaşların sıklığını ya da etkilerini azaltmaya yönelik çeşitli girişimler yapılmıştır. Örneğin 11. yüzyılda, soylular ile onların ücretli orduları arasındaki savaşlar nedeniyle Fransa’nın bazı bölgelerinde meydana gelen yıkım ve tahribat o kadar büyük boyutlara ulaşmıştı ki, bir grup Katolik piskopos 1041 yılında “Tanrı’nın Ateşkesi” (Truce of God) adı verilen bir düzenleme ilan etti. Bu düzenleme, Perşembe gününden Pazartesi gününe kadar silahlı çatışmaları yasaklamayı amaçlıyordu. Bu uygulama yürürlükte kaldığı sürece çatışmanın maliyetini artırdı; çünkü soylular, haftanın yalnızca iki günü kendi adlarına savaşabilecek askerlerine yine de bir haftalık ücret ödemek zorunda kalıyordu.</p>
<p>On beşinci yüzyılda kralların ve prenslerin profesyonel askerler istihdam etmesi daha yaygın hale geldi. Bunun avantajı, askerlerin kiralanma maliyetinin yalnızca belirli askerî seferler süresince geçerli olmasıydı. Kiralanan subayların ve sıradan askerlerin teşvikleri ise ölüm ya da yaralanma riskini mümkün olduğunca azaltmaktı. İngiliz tarihçi <strong>Thomas Babington Macaulay</strong> (1800–1859) bu durumu şöyle açıklamıştır: “Bu iş, ne savunduklarını seven ne de karşı çıktıklarından nefret eden insanların yürüttüğü bir faaliyet haline gelmişti. Her asker, birkaç gün sonra o anda karşısında savaştığı gücün hizmetinde ücret alabileceğini bilerek savaş alanına çıkıyordu.” Bu nedenle savaşlar bir tür manevra oyununa dönüşmüştü: ilerlemeler ve geri çekilmeler, çoğu zaman neredeyse kansız zaferler ve teslimiyetlerle sonuçlanıyordu. Karşıt tarafların generalleri bazen ertesi gün yapılacak muharebeden önce birlikte yemek bile yiyebiliyorlardı. Kasaba ve köylerin sakinleri ise çevredeki tepelerden aşağıdaki tarlalarda gerçekleşen bu savaş oyunlarını izlerlerdi.</p>
<p>Bununla birlikte çeşitli nedenlerle 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa’daki savaşlar yeniden büyük bir vahşete sahne oldu ve bu tür “savaş kuralları” bir kenara bırakıldı. Kasabalar yerle bir edildi, nüfuslar yok edildi ve savaşın sürdüğü bölgelerde ve çevresinde açlık sıkça görülür hale geldi. Bu durum özellikle Otuz Yıl Savaşları (1618–1648) sırasında belirgindi; çünkü bu savaş, monarşik siyasal hırsların Katolikler ile Protestanlar arasındaki dinî fanatizmle birleşmesinin bir sonucuydu.</p>
<p>Ancak, 18. yüzyılda Akıl Çağı ve Aydınlanma ile birlikte savaş kuralları fikri yeniden ortaya çıktı. <strong>F. J. P. Veale</strong>’in <strong><em>Advance to Barbarism</em></strong> (1948) adlı eserinde açıkladığı gibi, duygulara ve düşüncesizliğe dayalı, akıl ve öngörüden yoksun davranışlar giderek hoş karşılanmaz hale gelmişti. Akıl dışı yıkım ya da düşüncesizce can almak, dönemin modern “aydınlanmış” anlayışıyla bağdaşmaz görünüyordu. İngiliz subaylarının Amerikan devrimcilerinden sık sık nefret etmelerinin nedenlerinden biri de buydu. Devrimciler, belirlenmiş savaş kurallarına uygun olarak askerî düzen içinde meydana çıkıp İngiliz muhataplarıyla “onurlu erkekler” gibi savaşmak yerine ormanlara çekiliyor ve</p>
<p>yürüyüş halindeki İngiliz Redcoat birliklerini gizli mevzilerden vuruyorlardı. İngilizlere göre Amerikalılar, vahşiler gibi savaşan korkaklardı.</p>
<p><strong>Fransız Devrimi ve Toplam Savaş</strong></p>
<p>Artan vahşetin geri dönüşü ve “toplam savaş” olarak adlandırılan yeni anlayış, Fransız Devrimi’nden doğmuştur. Avrupa’daki monarşiler döneminde savaşlar kralların ve prenslerin kişisel işleri olarak görülürdü. Sadakatle ya da ücret karşılığında savaşan herkes aslında tek bir kişinin hizmetinde bulunuyordu: tacı taşıyan ve kraliyet otoritesi altındaki bütün toprakların, hayvanların ve tebaasının sahibi olduğunu iddia eden hükümdarın. Bu durum Temmuz 1789’daki Fransız Devrimi ve ardından Ocak 1793’te Fransa Kralı XVI. Louis’nin idam edilmesi ile değişti. Fransa’nın doğu sınırına gelen bir haberci, Devrim’e karşı çıkan Avrupa monarşilerinin ordularıyla karşı karşıya bulunan Fransız birliklerine kralın öldüğünü bildirdiğinde bir subay şöyle sordu: “Öyleyse biz kimin için savaşıyoruz?” Verilen cevap şuydu: “Ulus için, halk için savaşıyorsunuz.”</p>
<p>Tek bir kral figürünün yerini kolektif ulus aldığında, her vatandaşın “halkın ortak çıkarı” için hizmet etmek ve fedakârlıkta bulunmak zorunda olduğu düşünülmeye başlandı. Bu anlayış, Devrimi savunmak amacıyla Fransa’daki bütün halk için zorunlu genel askerlik uygulamasının getirilmesinde kendini gösterdi. Fransız devrimcisi <strong>Bertrand Barère</strong> (1755–1841) 1794 yılında şöyle diyordu:</p>
<p>“Kimileri [Fransa’ya] emeklerini, kimileri servetlerini, kimileri öğütlerini, kimileri silahlarını borçludur; fakat herkes kanını borçludur…. Genç erkekler savaşacaktır; evli erkekler silah dövecek, mühimmat ve topları taşıyacak ve erzak sağlayacaktır; kadınlar askerlerin giysilerini hazırlayacak, çadırlar yapacak ve hastanelerde yaralılara bakmak üzere hemşirelik yapacaktır; çocuklar ketenden sargı bezleri hazırlayacaktır; yaşlılar ise eskilerde yaptıkları görevi yeniden üstlenerek meydanlara taşınacak, orada genç savaşçıların cesaretini ateşleyecek, krallara karşı nefreti ve Cumhuriyetin birliğini yayacaktır.”</p>
<p>Barère ayrıca ulusal çıkar adına herkesin zorla seferber edilmesinin, ülkenin çocuklarının ulusa ait sayılması anlamına da geldiğini ekliyordu: “Ebeveynlere rehberlik etmesi gereken ilke şudur: Çocuklar önce genel aileye, yani Cumhuriyete aittir; ancak ondan sonra özel ailelere aittirler. Büyük aile çağırdığında özel ailelerin ruhu ortadan kalkmalıdır. Siz Cumhuriyet için doğarsınız; ailelerin gururu ya da despotizmi için değil.”</p>
<p>Avrupa, 1792’den 1815’e kadar, Napolyon’un nihai yenilgisine kadar süren yirmi beş yıllık bir savaş dönemine katlanmak zorunda kaldı. Kapsamı ve yarattığı yıkım düşünüldüğünde bu savaşlar aslında gerçek anlamda ilk dünya savaşı niteliğindeydi. İngiliz tarihçi <strong>Robert Mackenzie</strong> (1823–1881), <strong><em>The 19th Century: A History</em></strong> (1882) adlı eserinde bunu şöyle anlatmaktadır:</p>
<p>“On dokuzuncu yüzyılın başlangıcında bütün Avrupa savaşla meşguldü. Avrupa halkları … barışın uğraşlarından koparılmış ve yalnızca hemcinslerine zarar vermek amacıyla muazzam bir maliyetle ayakta tutuluyordu. Savaşın fırtınasında halkların çıkarları kayboldu; bütün ulusların enerjileri ve bütün endüstrilerin ürünleri yok etme çabasına akıtıldı. En kuzeyden Akdeniz kıyılarına, Asya sınırlarından Atlantik’e kadar insanlar birbirlerinin şehirlerini yakmak, tarlalarını mahvetmek ve hayatlarını yok etmek için çalışıyordu. Bazı ülkelerde zafer çığlıkları duyuluyor, bazı ülkelerde ise yenilginin feryadı yükseliyordu. Fakat bütün ülkelerde savaşın yıkıcı israfı derin bir yoksulluk üretmişti; her evde keder ve korku vardı…. [Savaş] o kadar uzun sürdü ki sona ermeden önce, savaş başladığında henüz doğmamış olan insanlar bile bu kavganın içinde savaşır hale gelmişti.”</p>
<p><strong>Klasik Liberalizm, Bireysel Haklar ve Özgürlük</strong></p>
<p>1792–1815 yılları arasındaki bu Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte insanların zihninde yeni fikirler yer edinmeye başladı. Bu fikirler, savaş ve yıkımın yüzeyinin altında uzun zamandır filizlenmekteydi. Bunlar bugün klasik liberalizm ve ekonomik özgürlük olarak adlandırdığımız düşüncelerdi. Reform ve değişim çağrılarıyla birlikte yeni idealler ortaya çıktı. Bu ideallerin başında, hem 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’nden hem de 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin devrimci ruhundan kaynaklanan bir düşünce bulunuyordu: her bireyin hayatına, özgürlüğüne ve dürüst biçimde edinilmiş mülkiyetine sahip olma şeklindeki doğal hakları. Devletin görevi, sınırlı anayasal düzenler ve tarafsız, önyargısız bir hukukun üstünlüğü sistemi altında bireyin haklarını ihlal etmek ya da onu baskı altına almak değil, aksine bu hakları korumak olmalıydı.</p>
<p>Bu kurucu felsefî ve siyasal ilkeden hareketle insan köleliğinin sona erdirilmesi çağrısı doğdu. Tüm insanlar, nerede ve kim olurlarsa olsunlar, birey olarak sahip oldukları evrensel haklar bakımından eşitti. Kölelik, bireysel insan haklarının ve insan onurunun en açık biçimde ihlal edilmesiydi. Bunun tamamlayıcısı olarak, din veya etnik köken nedeniyle herhangi bir kişiye karşı uygulanan hukuki ayrımcılık veya önyargı şeklindeki kanun önündeki eşitsizliklerin de sona erdirilmesi talep edildi. Bunun bir örneği, uzun yıllar boyunca hukuki kısıtlamalar ve ekonomik müdahaleler altında yaşamış olan Avrupa Yahudilerinin birkaç on yıl içinde hukuki özgürlüklerine kavuşturulmasıdır. Bu kısıtlamalar Yahudilerin toplumsal hayata açık ve tarafsız biçimde katılmalarını engellemişti. Başka bir ifadeyle, tüm bireyler ifade özgürlüğü, din özgürlüğü ve barışçıl örgütlenme özgürlüğü gibi medeni haklar bakımından tanınmalı ve korunmalıydı. Hatta Hristiyan olmayan kişilerin İncil üzerine yemin etmeseler bile mahkemelerde tanıklık yapabilmeleri de bu özgürlüklerin bir parçası sayılmalıydı.</p>
<p>Bu özgürlük mücadelelerinin temelinde, klasik liberallerin ve klasik iktisatçıların girişim, ticaret ve mübadele özgürlüğü için ileri sürdükleri güçlü savunular yer alıyordu. Bu düşünce, <strong>Adam Smith</strong>’in “doğal özgürlük sistemi” çağrısında somutlaşmıştı. Buna göre herkes herhangi bir ticaret ya da mesleğe girme özgürlüğüne sahip olacak ve komşularıyla —ister aynı sokakta ister dünyanın öbür ucunda olsun— serbest mübadele içinde daha yeni, daha iyi ve daha ucuz mal ve hizmetler sunarak tüketicilerin tercihleri için barışçıl biçimde rekabet edebilecekti. Devletin temel görevi ise, iç güvenlik, mahkemeler ve ulusal savunma aracılığıyla her vatandaşı başkalarının şiddetinden ve dolandırıcılığından korumak ve böylece bireylerin haklarını güvence altına almak olmalıydı.</p>
<p><strong>Çatışmayı Sınırlamak ve Francis Lieber’in Savaş Kuralları</strong></p>
<p>On dokuzuncu yüzyıl klasik liberalizminin bir diğer önemli mücadelesi, savaşların sona erdirilmesi ve savaşlar meydana geldiğinde ise yıkımın ve özellikle sivillere verilen zararın sınırlandırılması yönündeydi. Örneğin İngiliz iktisatçı <strong>James Mill</strong> (1773–1836), yani <strong>John Stuart Mill</strong>’in babası, <strong><em>Commerce Defended</em></strong> (1808) adlı eserinde şöyle güçlü bir şekilde şunu savunuyordu:</p>
<p>“Öyleyse insan işlerinde bu kadar yaygın görünen durgunluk ve sefaletin sebebini hangi uğursuz yerde aramalıyız? Cevap şudur: Savaş! Başka hiçbir sebep yoktur. Ulusların refahını kurutan zehirli rüzgâr budur. Ulusal ekonominin değerli hazinesini —ulusal ilerlemenin ve ulusal mutluluğun temelini— yiyip bitiren yıkıcı canavar budur…. Bu nedenle sanayinin özgür olduğu ve insanların elde ettikleri şeylerin güven içinde tadını çıkarabildiği her ülkede hükümetin elde edebileceği en büyük ilerleme, savaşa karşı istikrarlı ve aydınlanmış bir nefret geliştirmesidir.”</p>
<p>Savaşın vahşetine karşı yürütülen bu mücadelenin özellikle dikkat çekici katkılarından biri Alman asıllı Amerikalı <strong>Francis Lieber</strong> (1798–1872) tarafından yapılmıştır. Berlin’de doğan Lieber, henüz on yedi yaşındayken Prusya ordusunda Napolyon’a karşı Waterloo Muharebesi’nde savaşmış ve savaş alanında ağır şekilde yaralanmıştır. 1827’de Boston’a göç etmiş, 1829’da Encyclopedia Americana’nın ilk editörü olmuştur. 1836–1856 yılları arasında South Carolina Üniversitesinde ders vermiş ve bu dönemde özellikle bireysel özgürlük ve sivil yönetim üzerine önemli eserler kaleme almıştır. Bunlar arasında özellikle <strong><em>Manual of Political Ethics</em></strong> (1838) ve <strong><em>Civil Liberty and Self-Government</em></strong> (1853) sayılabilir. 1856–1865 yılları arasında New York’taki Columbia Üniversitesinde ders vermiş ve Amerika Birleşik Devletleri’nin ilk siyaset bilimi profesörü unvanını taşımıştır. (Bkz. benim <a href="https://www.fff.org/explore-freedom/article/francis-liebers-america-and-the-politics-of-today/">“Francis Lieber’s America and the Politics of Today,” <strong><em>Future of Freedom</em></strong>, Kasım 2020</a> başlıklı makalem.)</p>
<p>Amerikan İç Savaşı sırasında Lieber’den, Lincoln yönetimi tarafından savaş kurallarına ilişkin ilk modern rehber kitabı hazırlaması istendi. Bunun sonucunda <strong><em>Instructions for the Government of Armies of the United States in the Field</em></strong> (1863) adlı metin ortaya çıktı. Savaş, çatışan ordular ve savaş alanlarında bulunan siviller için ölüm ve yıkımın kaçınılmaz olduğu acımasız bir faaliyetti. Ancak Lieber’e göre modern uygarlık çağında savaşlar bile düşmana ve sivillere yönelik kurallarla sınırlandırılmalıydı. Lieber şöyle diyordu:</p>
<p>“Askerî zorunluluk, zulmü —yani sırf acı çektirmek ya da intikam almak amacıyla acı verilmesini— kabul etmez; savaş dışında sakat bırakmayı veya yaralamayı, itiraf elde etmek için işkenceyi de kabul etmez. Zehir kullanımı hiçbir şekilde kabul edilemez; bir bölgenin sebepsiz yere tahrip edilmesi de kabul edilemez…. Genel olarak askerî zorunluluk, barışa dönüşü gereksiz yere zorlaştıran herhangi bir düşmanca eylemi kapsamaz…”</p>
<p>“Komutanlar, mümkün olduğu durumlarda bir yeri bombalama niyetlerini düşmana bildirirler; böylece bombardıman başlamadan önce sivillerin, özellikle kadınların ve çocukların, o yerden uzaklaştırılması sağlanabilir.”</p>
<p>“Kamu savaşı, egemen uluslar veya hükümetler arasında silahlı düşmanlık durumudur…. Bununla birlikte son yüzyıllarda uygarlık ilerledikçe, özellikle kara savaşlarında, düşman ülkeye ait sıradan birey ile silahlı askerleri temsil eden düşman devlet arasında bir ayrım giderek daha fazla kabul görmüştür. Silahsız vatandaşın kişiliğinin, mülkiyetinin ve onurunun savaşın zorunluluklarının izin verdiği ölçüde korunması gerektiği ilkesi giderek daha çok benimsenmiştir. Özel kişiler artık öldürülmemekte, köleleştirilmemekte veya uzak diyarlara sürülmemektedir; zararsız birey, güçlü bir savaşın zorunlu talepleri izin verdiği ölçüde, özel ilişkileri bakımından mümkün olduğunca az rahatsız edilmektedir.”</p>
<p>“Avrupalıların ve dünyanın diğer bölgelerindeki onların soyundan gelenlerin yürüttüğü modern düzenli savaşlarda, düşman ülkenin zararsız vatandaşının korunması kuraldır; özel hayatın yoksun bırakılması ve bozulması ise istisnadır…. Savaş hukuku, adalet, sadakat ve onur ilkeleri üzerinde birçok sınırlama ve kısıtlama getirir.”</p>
<p><strong>Savaşın Ortasında Bile İnsancıl Muamele</strong></p>
<p>Lieber, savaş kurallarına ilişkin <strong><em>Instructions</em></strong> adlı eserinde okulların, hastanelerin, kiliselerin, müzelerin, üniversitelerin ve bilimsel araştırma kurumlarının saygı görmesi ve ihlal edilmemesi gerektiğine dair etik ve hukuki ilkeleri de ortaya koymuştur. Ayrıca özgür bir devletin köleci bir devletle savaş halinde olması durumunda ele geçirilen kölelerin derhal “özgür bir insanın hak ve ayrıcalıklarına” sahip olması gerektiğini savunmuştur. Bunun yanında şu hükmü de açıkça dile getirmiştir: “Yetkili bir subay tarafından emredilmeyen her türlü mülk tahribi, her türlü soygun, yağma veya talan —bir yer zor kullanılarak ele geçirilmiş olsa bile—; o yerin sakinlerine yönelik her türlü tecavüz, yaralama, sakat bırakma veya öldürme ölüm cezası ya da suçun ağırlığına uygun görülecek başka ağır cezalarla yasaklanmıştır.”</p>
<p>Lieber, savaşan bir ulusun ve onun üniformalı silahlı kuvvetlerinin hukuki anlamını tanımladıktan sonra, savaş esirlerinin haklarını da belirlemiştir. Buna göre savaş esirleri zulümden, fiziksel zarardan, işkenceden ve çoğu kişisel eşyalarının gasp edilmesinden korunmalıdır. Esirler, şartların izin verdiği ölçüde beslenmeli, giydirilmeli ve barındırılmalıdır; intikam ya da zulüm amacıyla bu ihtiyaçlardan mahrum bırakılmamalıdır.</p>
<p>Lieber ayrıca kaçaklar, casuslar, ateşkes bayrağının kötüye kullanılması ve savaş koşullarıyla ilgili çok çeşitli durumlar ve eylemler hakkında da ayrıntılı hükümler ortaya koymuştur. Buna göre savaş alanlarında görev yapan doktorlar, eczacılar, hemşireler ve hayır işleriyle uğraşan kişiler, davranışları açıkça karşı ordunun savaş amaçlarına hizmet etmediği sürece savaşan tarafın ajanları olarak görülmemelidir. Burada dikkat çeken husus, bireyin devletten ayrı olduğu yönündeki liberal düşünceden hareketle asker ile sivil arasındaki ayrımın vurgulanması ve hükümetler savaş haline girdiklerinde ölüm ve yıkımın kaçınılmazlığı kabul edilse bile savaşın doğurduğu acıların ve trajedilerin mümkün olduğunca azaltılmaya çalışılmasıdır.</p>
<p>Lieber’in savaş kurallarının temelinde yine liberal düşüncenin şu varsayımı bulunuyordu: İnsanların normal ve arzu edilen durumu barış ve daha önce savaşmış olanlar arasında bile karşılıklı fayda sağlayan ilişkilerin kurulmasıdır. Onun ifadesiyle: “Barış insanın normal durumudur; savaş ise istisnadır. Modern savaşların nihai amacı yeniden barış durumuna dönmektir.” Bu nedenle savaş kuralları iki temel hedef taşır: Şiddetli çatışmanın yıkıcılığını ve insanlık dışılığını mümkün olduğunca azaltmak. Savaşların ardından ortaya çıkan öfke ve düşmanlığı sınırlayarak insanların yeniden barışçıl ilişkilere ve üretim ile ticaretin karşılıklı faydalarına dönebilmelerini sağlamak.</p>
<p>Lieber’in aynı zamanda <strong><em>Essays on Property and Labor</em></strong> (1847) ve <strong><em>Notes on the Fallacies of American Protectionism</em></strong> (1870) adlı eserlerin yazarı olması ya da <strong>Frédéric Bastiat</strong>’nın <strong><em>Sophisms of the Protective Policy</em></strong> (1848) adlı eserinin Amerikan çevirisine bir giriş yazmış olması şaşırtıcı değildir. Savaşta bile insanlık adına yürütülen liberal mücadele, özel girişim, serbest rekabet, ticaret özgürlüğü ve dürüst biçimde edinilmiş mülkiyete ve insan emeğinin özgürlüğüne saygı savunusunun doğal bir tamamlayıcısıydı.</p>
<p>Francis Lieber’in <strong><em>Instructions for the Government of Armies of the United States in the Field</em></strong> adlı çalışması daha sonra 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan Lahey Sözleşmelerinin —savaş kuralları, savaş esirlerinin muamelesi ve sivillerin hakları ile mülkiyetinin korunması ve savaşın yöntem ve araçlarının sınırlandırılması konularındaki düzenlemelerin— esin kaynağı ve ana çerçevesi olmuştur. Bu bağlamda Lieber, hükümetler arasındaki anlaşmazlıkların savaş yerine uluslararası tahkim yoluyla çözülmesi gerektiğini de savunmuştur. Onun sözleriyle: “Tam bağımsızlıklarının ve kendi kendine yeterli egemenliklerinin bilincinde olan güçlü hükümetlerin özgürce başvurduğu uluslararası tahkim, ilerleyen uygarlığın en önemli özelliklerinden biridir — güç gösterisi ya da intikamcı öfkenin yerine aklın, hakkaniyetin ve adalete boyun eğmenin geçmesidir.”</p>
<p><strong>Savaşı Sona Erdirme Yönündeki Liberal Çabaların Başarısızlığı</strong></p>
<p>Klasik liberalizmin savaşı sona erdirmeye ve savaşın etkilerini azaltmaya yönelik barış kampanyası ne yazık ki 19. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmedi. Avrupa’da savaşlar yine meydana gelmeye devam etti; gerçi kabul etmek gerekir ki bunlar genellikle kısa süreli ve nispeten sınırlı yıkıma yol açan savaşlardı. Bununla birlikte gelecekte yaşanacak gelişmelerin tehlikeli bir habercisi, Avrupa’nın “büyük güçleri” arasında giderek büyüyen silahlanma yarışlarıydı. Her yeni teknolojik yenilik, daha fazla ve daha gelişmiş ölüm ve yıkım araçları için yeni askerî harcamaları gerekli kılıyordu. On dokuzuncu yüzyılın sonlarındaki klasik liberaller, savaş araçlarının genişlemesinin ardındaki savaşçı ruhu ve bunun maliyetlerini eleştiriyorlardı. Aynı zamanda bu araçların özellikle Afrika’daki emperyalist fetih yarışında kullanılmasını da sert biçimde kınıyorlardı.</p>
<p>Ne yazık ki yirminci yüzyıl, barışçı bir dünya yönündeki klasik liberal umut ve ideallerin sonunu getirdi. Birinci Dünya Savaşı (1914–1918) en az 20 milyon asker ve sivilin hayatına mal oldu ve savaşın Batı cephesinde her iki taraf tarafından zehirli gazlar kullanıldı. 1920’ler ve 1930’ların iki savaş arası döneminde yükselen liberalizm karşıtı ideolojiler, planlamaya dayalı totaliter sistemlerin kurulmasına, korumacılık yoluyla ulusal ekonomik kendi kendine yeterlilik arayışına ve ulusal refahın savaş yoluyla kazanılabileceği inancına yol açtı. Bunun kaçınılmaz sonucu ise yaklaşık 50 milyon insanın hayatını kaybettiği İkinci Dünya Savaşı (1939–1945) oldu.</p>
<p>Savaşın dehşeti zaten yeterince büyük değilmiş gibi, Ağustos 1945’te Amerika Birleşik Devletleri’nin Japonya’ya attığı atom bombaları, birkaç dakika içinde bütün ulusal nüfusları yok edebilecek bir yıkım gücünün varlığını gösterdi. Patlamadan hemen ölmeyenler ise radyasyon zehirlenmesinin acılarıyla karşı karşıya kalıyordu. Dünya, 1962 Küba Füze Krizi sırasında bu eşiği neredeyse aşmak üzereydi; ancak neyse ki Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği son anda geri adım attılar.</p>
<p>Bugün yirmi birinci yüzyılda, savaş kurallarına ilişkin liberal fikirlerin ve kısmen uygulanan düzenlemelerin çözülmesi devam etmektedir. Yeni drone savaşları çağında öldürmek adeta bir video oyunu gerçekliğine dönüşmektedir. Bu durum, Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyanın çeşitli bölgelerinde “talihsiz yan hasar” (collateral damage) adı altında, Amerikan imparatorluğunu savunma gerekçesiyle yürüttüğü operasyonlarda görülebildiği gibi; Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşında sivillerin evlerini, okulları, hastaneleri ve altyapıyı hedef alarak toplumların bütününü zayıflatmayı amaçlayan saldırılarında da görülmektedir.</p>
<p>Savaş esirlerine ve sivillere insancıl muamele ilkesi ise Afganistan savaşı sırasında Guantanamo gözaltı kamplarında adeta bir kara delikte kaybolmuş ve Irak’taki Abu Ghraib hapishanesinde esir alınan askerlerin aşağılanması ve işkenceye maruz bırakılmasıyla ağır biçimde ihlal edilmiştir. (Bkz. benim “The Dangerous Pursuit of Empire: Russia, China, and the United States,” <strong><em>Future of Freedom</em></strong>, Temmuz 2023 başlıklı makalem.)</p>
<p><strong>Savaştan Arınmış Özgür ve Barışçıl Bir Dünya: Liberal İdeal</strong></p>
<p>Barışın, refahın ve özgürlüğün korunması ve yeniden tesis edilmesi ancak 19. yüzyıl klasik liberalizminin fikir ve ideallerine geri dönülmesiyle mümkündür. Bunlar bireysel hak ve özgürlükleri, özel mülkiyete saygıyı ve insanların hem kendi ülkeleri içinde hem de dünya çapında sınırların ötesinde engel tanımayan gönüllü ve barışçıl iş birliğini savunan fikir ve ideallerdir.</p>
<p>Avusturyalı iktisatçı <strong>Ludwig von Mises</strong> (1881–1973), bundan yaklaşık yetmiş yıl önce <strong><em>Omnipotent Government: The Rise of the Total State and Total War</em></strong> (1944) adlı eserinde bunu şöyle açıklamıştır:</p>
<p>“Serbest ticaretin ve [sınırlı] demokrasinin hâkim olduğu bir dünyada savaş ve fetih için hiçbir teşvik yoktur. Böyle bir dünyada bir ulusun egemenliğinin daha geniş ya da daha dar bir toprak parçasına yayılmış olması önem taşımaz. O ülkenin vatandaşları bir eyaletin ilhak edilmesinden hiçbir avantaj elde edemezler.”</p>
<p>“Bu liberal dünyada —ya da dünyanın liberal kısmında— üretim araçları üzerinde özel mülkiyet vardır. Piyasanın işleyişi devlet müdahalesiyle engellenmez. Ticaret engelleri yoktur; insanlar istedikleri yerde yaşayabilir ve çalışabilirler. Sınırlar haritalar üzerinde çizilidir, fakat insanların göç etmesini ya da malların taşınmasını engellemez. Yerli halkın yabancılara tanınmayan ayrıcalıklı hakları yoktur. Hükümetler ve onların görevlileri faaliyetlerini yalnızca hayatın, sağlığın ve mülkiyetin dolandırıcılık ve şiddete karşı korunmasıyla sınırlar. Yabancılara karşı ayrımcılık yapılmaz. Mahkemeler bağımsızdır ve herkesi resmi makamların keyfi müdahalelerine karşı etkili biçimde korur. Herkes istediğini söylemekte, yazmakta ve yayımlamakta serbesttir. Eğitim devlet müdahalesine tabi değildir. Hükümetler, vatandaşların polis gücünü kullanma görevini emanet ettiği gece bekçileri gibidir.”</p>
<p>“Böyle bir dünyada bir ülkenin sınırlarının nereden geçtiği önemli değildir. Hiç kimsenin yaşadığı devletin topraklarını genişletmekte maddi bir çıkarı yoktur; bir bölgenin devletten ayrılması da kimse için bir kayıp anlamına gelmez. Devlet topraklarının bütün parçalarının coğrafi olarak birbirine bitişik olması ya da başka bir devletin toprağıyla ayrılmış olması da önemli değildir. Ülkenin denize kıyısının olup olmaması ekonomik açıdan hiçbir sonuç doğurmaz. Böyle bir dünyada her köy ya da bölge halkı plebisit yoluyla hangi devlete bağlı olmak istediğine karar verebilirdi. Artık savaş olmazdı; çünkü saldırganlık için bir teşvik bulunmazdı. Savaş kârlı olmazdı. Ordulara ve donanmalara gerek kalmazdı. Suçla mücadele için polis yeterli olurdu. Böyle bir dünyada devlet metafizik bir varlık değil, yalnızca güvenlik ve barış üreten bir kurum olurdu…. Vatandaşın uykusu bölünmez, bombalar evini yıkmaz ve gece geç saatte kapısı çalındığında bunun ne Gestapo ne de [KGB] olduğunu bilirdi.”</p>
<p>İşte özgürlüğün, barışın ve refahın dostu olan herkesin ideal ve hedef olarak görmesi gereken dünya budur. Bütün çabaların nihai olarak yönelmesi gereken amaç da böyle bir dünya olmalıdır.</p>
<p>* “The Liberal Ideal for Peace and Against War”, <em>Future of Freedom</em>, August 2024, The Future of Freedom Foundation.</p>
<p>(Bu yazı AI yardımı ile çevrilmiştir.)</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/baris-taraftarligi-ve-savas-karsitligi-liberal-ideali-richard-m-ebeling/">Barış Taraftarlığı ve Savaş Karşıtlığı Liberal İdeali, Richard M. Ebeling</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İktidar, İlke ve Tutarlılık: Liberal Kimliğin Ölçütü</title>
		<link>https://hurfikirler.com/iktidar-ilke-ve-tutarlilik-liberal-kimligin-olcutu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Kaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 04 Mar 2026 10:26:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208746</guid>

					<description><![CDATA[<p>Giriş Liberal Düşünce Topluluğu’na yöneltilen eleştirilere katkı niteliğinde değerlendirmemdir. Bir düşünürün, aydının, sanatçının ya da kanaat önderinin savunduğu değerler; onun hangi iktidarın yanında konumlandığıyla değil, hangi ilkelere bağlı kaldığıyla değerlendirilmelidir. Özellikle liberal gelenek açısından belirleyici olan, bireyin kendisini “liberal” olarak tanımlaması değil; hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü, sınırlı devlet, kuvvetler ayrılığı ve bireysel haklar gibi temel [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iktidar-ilke-ve-tutarlilik-liberal-kimligin-olcutu/">İktidar, İlke ve Tutarlılık: Liberal Kimliğin Ölçütü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Liberal Düşünce Topluluğu’na yöneltilen eleştirilere katkı niteliğinde değerlendirmemdir.</p>
<p>Bir düşünürün, aydının, sanatçının ya da kanaat önderinin savunduğu değerler; onun hangi iktidarın yanında konumlandığıyla değil, hangi ilkelere bağlı kaldığıyla değerlendirilmelidir. Özellikle liberal gelenek açısından belirleyici olan, bireyin kendisini “liberal” olarak tanımlaması değil; hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü, sınırlı devlet, kuvvetler ayrılığı ve bireysel haklar gibi temel ilkeleri bulunduğu konumda ne ölçüde savunduğu ve hayata geçirmeye çalıştığıdır.</p>
<p>Bu makale, liberal kimliğin ölçütünün öznel beyan değil, ilkesel sadakat olduğunu savunmakta; liberal bir bireyin iktidar içinde ya da dışında hangi sorumlulukla hareket etmesi gerektiğini normatif liberal teori bağlamında tartışmaktadır.</p>
<p><strong>Liberal Kimlik: Beyan mı, İlkesel Bağlılık mı?</strong></p>
<p>Klasik liberal düşüncenin kurucu isimlerinden John Locke, siyasal otoritenin meşruiyetini bireyin doğal haklarına saygı koşuluna bağlar. Locke’a göre devlet, yaşam, özgürlük ve mülkiyet haklarını koruduğu sürece meşrudur. Bu yaklaşım, liberal kimliğin özünü açıkça ortaya koyar: Devlete sadakat değil, haklara sadakat.</p>
<p>Benzer şekilde John Stuart Mill, <em>On Liberty</em>’de ifade özgürlüğünü yalnızca bireysel bir hak değil, toplumsal ilerlemenin epistemik koşulu olarak temellendirir. Mill’e göre çoğunluğun baskısı da en az devlet baskısı kadar tehlikelidir. Dolayısıyla liberal olmak, yalnızca otoriter devletlere karşı değil, popüler çoğunluk baskısına karşı da özgürlükçü bir duruş sergilemeyi gerektirir.</p>
<p>Bu bağlamda, bir kişinin kendisini liberal olarak tanımlaması yeterli değildir. Liberal kimlik, retorik değil; normatif tutarlılık meselesidir. Eğer bir kişi ifade özgürlüğünü yalnızca kendi görüşleri için savunuyor, muhalif görüşler söz konusu olduğunda sınırlamaları meşrulaştırıyorsa, bu tutum liberal değil araçsaldır.</p>
<p><strong>İktidar İçinde Liberal Olmak: Sadakat Kime?</strong></p>
<p>Liberal bir bireyin iktidarda görev alması başlı başına bir çelişki değildir. Nitekim anayasal liberalizm, devletin tamamen ortadan kaldırılmasını değil, sınırlandırılmasını savunur. Ancak burada temel soru şudur: Liberal bir aktör, bulunduğu makamda iktidarın ideolojik yönelimlerine mi sadık kalmalıdır, yoksa savunduğu evrensel ilkelere mi?</p>
<p>Friedrich Hayek, <em>The Constitution of Liberty</em>’de hukukun üstünlüğünü, keyfiliğe karşı temel güvence olarak tanımlar. Hayek’e göre hukuk; kişilere, gruplara ya da güncel siyasal amaçlara göre şekillenmemeli, genel ve soyut kurallar bütününe dayanmalıdır. Bu perspektiften bakıldığında, bir liberalin iktidar içinde üstlendiği görev, siyasal sadakati değil, kurumsal tarafsızlığı ve hukukî genelliği güçlendirmek olmalıdır.</p>
<p>Benzer biçimde Karl Popper, <em>The Open Society and Its Enemies</em>’te siyasal sistemlerin değerini “iyi yöneticiler üretme kapasitesiyle” değil, “kötü yöneticileri barışçıl biçimde görevden alabilme kapasitesiyle” ölçer. Poppercı anlamda liberal bir tutum, iktidarın kendi denetim mekanizmalarını zayıflatmasına sessiz kalmayı değil; eleştirel aklı kurumsallaştırmayı gerektirir.</p>
<p>Dolayısıyla liberal bir aktör için sadakat hiyerarşisi nettir:</p>
<ol>
<li>Önce evrensel hak ve özgürlük ilkeleri,</li>
<li>Sonra anayasal çerçeve ve hukukun üstünlüğü,</li>
<li>En son olarak siyasal aidiyetler.</li>
</ol>
<p>Bu sıralamanın tersine çevrilmesi, liberalizmin içinin boşaltılması anlamına gelir.</p>
<p><strong>Liberalizmin Asgari İlkeleri ve Tutarlılık Sorunu</strong></p>
<p>Çağdaş liberal teoride John Rawls, adaletin iki temel ilkesini ortaya koyar: Eşit temel özgürlükler ve adil fırsat eşitliği. Rawls’a göre temel özgürlükler, ekonomik ya da siyasal fayda gerekçesiyle askıya alınamaz. Bu yaklaşım, liberal tutarlılığın sınırlarını belirler: Eğer bir liberal, “daha yüksek bir amaç” adına ifade özgürlüğünü ya da hukuk güvenliğini askıya almayı meşru görüyorsa, Rawlsçu çerçevede liberal adalet anlayışından sapmaktadır.</p>
<p>Türkiye bağlamında liberal düşünceyi savunan isimlerden Atilla Yayla da liberalizmi, devletin sınırlandırılması ve bireysel hakların önceliği üzerinden tanımlar. Yayla’ya göre liberalizm, “devletin iyi niyetine” değil, kurumsal sınırlamalara dayanır. Bu nedenle liberal bir entelektüelin, iktidarın niyetlerine değil; uygulamalarının hak ve özgürlüklerle uyumuna odaklanması gerekir.</p>
<p>Burada kritik ölçüt şudur:</p>
<ul>
<li>Liberal olduğunu söyleyen kişi, ifade özgürlüğünü kendi ideolojik çevresi için mi savunuyor?</li>
<li>Hukukun üstünlüğünü yalnızca muhalefetteyken mi talep ediyor?</li>
<li>Devletin sınırlanmasını yalnızca “öteki” iktidar döneminde mi önemsiyor?</li>
</ul>
<p>Eğer ilkeler konjonktüre göre esnetiliyorsa, bu liberalizm değil; siyasal pragmatizmdir.</p>
<p><strong>İlkesel Eleştiri Kültürü ve Liberal Aydın Sorumluluğu</strong></p>
<p>Liberal gelenek, eleştiriyi ihanet olarak değil; kamusal aklın zorunlu unsuru olarak görür. Mill’in “yanlış fikirlerin bile bastırılmaması gerektiği” yönündeki argümanı, yalnızca epistemolojik değil, siyasal bir savdır: Hakikat, otoriteyle değil, tartışmayla güçlenir.</p>
<p>Bu nedenle liberal bir aydının temel sorumluluğu, bulunduğu mevki ne olursa olsun, güce karşı mesafesini korumaktır. Liberalizmin özü, iktidarın merkezine yakınlaşmak değil; iktidarı sınırlayan ilkelere sadık kalmaktır. Bir liberal, iktidar içinde görev alabilir; ancak liberalliği, iktidarın söylemine uyumuyla değil, iktidarın sınırlarını hatırlatma cesaretiyle ölçülür.</p>
<p><strong> Sonuç: Liberal Kimlik Bir Pozisyon Değil, Bir İlke Rejimidir</strong></p>
<p>Sonuç olarak liberal kimlik:</p>
<ul>
<li>Bir parti aidiyeti değildir.</li>
<li>Bir iktidar tercihi değildir.</li>
<li>Bir ideolojik etiket değildir.</li>
</ul>
<p>Liberal kimlik, hukukun üstünlüğünü, ifade özgürlüğünü, bireysel hakları ve sınırlı devleti hangi koşulda olursa olsun savunma iradesidir. İktidarda ya da muhalefette olmak, bu ilkelere bağlılığın ölçütü değildir; fakat o ilkelere sadakat, her pozisyonda sınanır.</p>
<p>Bir kişi kendisini liberal olarak tanımlayabilir; ancak onun liberalliği, ilkelere ne kadar bağlı kaldığı ve onları ne ölçüde kurumsallaştırmaya çalıştığıyla değerlendirilmelidir. Liberal teori açısından asıl soru şudur:</p>
<p>“Hangi iktidarın yanında durdun?” değil,<br />
“Bulunduğun yerde özgürlüğü ne kadar savundun?”</p>
<p>Bu ölçüt, liberal eleştirinin hem etik hem de siyasal temelini oluşturur hem de samimiyet göstergesidir. Liberal bir bakış açısı, kişileri değil; ilkeleri merkeze alır. Ve bu ilkesel tutarlılık, liberalizmin hem teorik hem pratik varlık koşuludur.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-toplulugunun-son-donemi-uzerine-bir-muzakere/">Liberal Düşünce Topluluğu’nun Son Dönemi Üzerine Bir Müzakere, Abdülkadir Pekel</a></p>
<div class="td_block_wrap tdb_title tdi_49 tdb-single-title td-pb-border-top td_block_template_1" data-td-block-uid="tdi_49">
<div class="tdb-block-inner td-fix-index">
<p class="tdb-title-text"><a href="https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-topluluguna-elestirel-bir-bakis-hakkinda/">Liberal Düşünce Topluluğu’na “Eleştirel bir Bakış” Hakkında,</a> <a class="tdb-author-name" href="https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-topluluguna-elestirel-bir-bakis-hakkinda/">Atilla Yayla</a></p>
</div>
</div>
<div class="td_block_wrap tdb_title tdi_49 tdb-single-title td-pb-border-top td_block_template_1" data-td-block-uid="tdi_49">
<div class="tdb-block-inner td-fix-index">
<p class="tdb-title-text"><a href="https://hurfikirler.com/34-yilinda-liberal-dusunce-toplulugu-son-doneme-elestirel-bir-bakis/">34. Yılında Liberal Düşünce Topluluğu: Son Döneme Eleştirel Bir Bakış, Abdülkadir Pekel</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ldtnin-son-donemi-tartismasina-dair-notlarim/">LDT’nin Son Dönemi Tartışmasına Dair Notlarım, Harun Kaban</a></p>
</div>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/nerede-duruyorsun-ya-da-hangi-ilkeye-dayaniyorsun-oguz-turan-yayla/">“Nerede duruyorsun?” ya da “Hangi ilkeye dayanıyorsun?” – Oğuz Turan Yayla</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iktidar-ilke-ve-tutarlilik-liberal-kimligin-olcutu/">İktidar, İlke ve Tutarlılık: Liberal Kimliğin Ölçütü</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Nerede duruyorsun?” ya da “Hangi ilkeye dayanıyorsun?” &#8211; Oğuz Turan Yayla</title>
		<link>https://hurfikirler.com/nerede-duruyorsun-ya-da-hangi-ilkeye-dayaniyorsun-oguz-turan-yayla/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz Turan Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 02 Mar 2026 12:34:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208728</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son dönemde kişisel hayatımda siyasi pozisyonlarını muhalif olarak belirlemiş fakat insanî pahada son derece kıymetli insanlarla bir aradayım. Kimiyle akrabalık, kimiyle arkadaşlık ve dostluk bağlarıyla düşe kalka münasebetimizi sürdürüyoruz. Haliyle tabiatı gereği zaman zaman siyasî sohbetler kaçınılmaz oluyor. Çok zıt taraflarda durduğumuz zamanlar olduğu gibi eleştirilerde aynı noktada durabildiğimiz anların arttığını da söylemeliyim. Lakin temelde [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/nerede-duruyorsun-ya-da-hangi-ilkeye-dayaniyorsun-oguz-turan-yayla/">“Nerede duruyorsun?” ya da “Hangi ilkeye dayanıyorsun?” &#8211; Oğuz Turan Yayla</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son dönemde kişisel hayatımda siyasi pozisyonlarını muhalif olarak belirlemiş fakat insanî pahada son derece kıymetli insanlarla bir aradayım. Kimiyle akrabalık, kimiyle arkadaşlık ve dostluk bağlarıyla düşe kalka münasebetimizi sürdürüyoruz. Haliyle tabiatı gereği zaman zaman siyasî sohbetler kaçınılmaz oluyor. Çok zıt taraflarda durduğumuz zamanlar olduğu gibi eleştirilerde aynı noktada durabildiğimiz anların arttığını da söylemeliyim. Lakin temelde anlaşamadığımız en büyük nokta yeteri kadar eleştiriyor olamamam. Yani temelde bu ilişkilerdeki en büyük sorun benim onları tatmin edecek, kendi pozisyonlarına uygun şekilde eleştiriyor olmamam. Durumu çok iyi bildiğim ve tanıdığım için bu tatminsizliklerinin öyle kodlanmalarından kaynaklandığını da anlayabiliyorum. Fakat bu süreç beni hayatta bazı şeyler konusunda eğitti. Aslında bir nevi benim için katılımlı gözlem durumu yarattı. Çıkardığım sonuç: Eleştiri, eleştirmek için yapıldığında bir değer üretmez. Eleştirmiş olmak için ise illa ortak bir pozisyonda durmak gerekmez. Yani, daha açık bir ifadeyle, eleştirinin kimsenin iç dünyasını ya da içindeki öfkeyi tatmin etmek için yapılmayacağı.</p>
<p>Türkiye’de medenî ölçülerde eleştiri kültürü nadir bulunan element gibi. Zaman zaman böyle eleştiriler görmek insana umut verdiği gibi, öyle gözükmesine rağmen alt metninde “benim gibi düşünmüyor, bu sebeple doğru olanın yanında durmuyor.” düşüncesini saklayan ve yumuşatılmış haliyle “Eleştiriyorsan keskin/sert olmalısın. Keskin tavır almıyorsan eleştirmiyorsun” minvalinde hislerle yapıldığı anlaşılan yaklaşımlar benim nezdimde ne bir mana taşıyor ne de bir değer oluşturuyor.</p>
<p>Tam da bu çerçeveden baktığımda, son zamanlarda Liberal Düşünce Topluluğu’na yöneltilen eleştiri bunun önemini bir kez daha gösteriyor.  Elbette eleştiri ciddiye alınmalıdır; çünkü bir düşünce geleneği eleştiriyle güçlenir. Fakat eleştirinin yöneldiği yer ile durduğu zemin arasındaki mesafe büyüdüğünde, orada bir problem başlar.  Yapılan bazı eleştirilerde sezdiğim temel mesele tam da budur. LDT’nin ilkesel çizgisiyle değil, beklentilerle tartılması. Bir düşünce topluluğu, özellikle de liberal düşünceyi referans alıyorsa, refleksle değil ölçüyle hareket etmelidir. Refleks hızlıdır; ölçü ağırdır. Refleks tatmin eder ölçü çoğu zaman yalnız bırakır. Türkiye’de siyasi tartışma kültürü ise hız ve tatmin üzerinden şekilleniyor. Bu yüzden bir kurumdan beklenen şey, ilkesel tutarlılık değil, siyasal konumlanma oluyor. Ne yazık ki “Nerede duruyorsun?” sorusu, “Hangi ilkeye dayanıyorsun?” sorusunun önüne geçiyor.</p>
<p>Dile getirilen bazı noktalar elbette tartışmaya açıktır ve kıymetlidir. Mesela LDT’nin kamusal siyaset tartışmalarındaki görünürlüğünün, LDT’nin son dönemdeki etkinlik yoğunluğunun ya da kamusal etki kapasitesi de eleştiriye açık, kabul edilebilir. Fakat burada kritik ayrım şudur: Bu eleştiriler, “ilkesel savrulma” iddiasına mı dayanıyor, yoksa “yeterince sert değilsiniz” sitemine mi? Ben açık konuşayım: Türkiye’de “yeterince sert/keskin değilsiniz” eleştirisi çoğu zaman şu anlama gelir: “Bizim bulunduğumuz siyasî hattın duygusal yoğunluğunu paylaşmıyorsunuz.” Bu bir duygu beklentisidir; ilkesel bir eleştiri değildir.  “LDT’nin son dönemde kamuoyunda belirleyici bir entellektüel ağırlık koyamadığı” eleştirisi ise aklıma “Kamusal etkinin ölçütü nedir?” ve “Görünürlük mü yoksa ilkesel üretim mi?” sorularını getiriyor. Kamusal etkinin yalnızca siyasal sertlik/keskinlik üzerinden ölçülmesi, entelektüel etkinin doğasını daraltır. LDT’nin herhangi bir siyasi aktörle temas kurması, kongreye bir bakanın katılması ya da farklı çevrelerden isimlerin bir araya gelmesi üzerinden yapılan değerlendirmeler, liberal düşüncenin doğasını da göz ardı eder.   Kamusal temas, siyasal angajmanla eşitlenirse, liberal kamusal alan fikri daraltılmış olur. Liberalizm, kamusal alanı kapatma ideolojisi değildir. Aksine, farklı pozisyonların bir arada konuşabildiği bir zemini savunmalıdır. Eğer bir düşünce kuruluşu sadece “hoşa gidenler” ile temas kuracaksa, zaten liberal bir pozisyonda değildir. Bahsi edilen siyasi figürün siyasi figür haline gelmeden önce bile LDT ile bağları bulunduğu çeşitli şekillerde dile getirilse bile yine tatmin edemiyor.</p>
<p>Bir başka mesele de şu: Eleştirilerde sezilen ton, LDT’nin geçmişte “doğru yerde durduğu”, bugün ise aynı netliği göstermediği yönünde. Fakat burada “doğru yer” tanımı belirsiz. Doğru yer; ilkeye sadakat midir, yoksa belirli bir siyasal konjonktürde alınan sert/keskin pozisyon mudur? Eğer ölçü ilkeye sadakat ise, bunun göstergesi duygu yoğunluğu değil, tutarlılıktır. LDT’nin 34 yıllık tarihine bakıldığında, temel liberal ilkeleri, hukukun üstünlüğünü, ifade özgürlüğünü, sınırlı devleti, bireysel hakları terk ettiğine dair somut bir örnek gösterilmeden yapılan eleştiri, ister istemez siyasal beklenti eleştirisi haline geliyor. Uzaklaşmanın hangi ilke üzerinden gerçekleştiğinin sabitliğinden emin olmak için izlenimsel değil analitik bir analiz ya da değerlendirme yapılmalıdır.</p>
<p>Şunu da yinelemek ve açıkça söylemek gerekir: Türkiye’de eleştiri kültürü çoğu zaman “eleştiriyorsan keskin pozisyon alacaksın” seviyesine indirgenmiş durumda. Sakin bir ton, ölçülü bir analiz ya da tarafların tamamına aynı mesafede durma çabası, zayıflık olarak algılanıyor. Oysa liberal düşünce tam da bu nedenle zor bir pozisyondur. Çünkü o, herkesin alkışladığı anda alkışlamayabilir; herkesin sustuğu anda konuşabilir. Bu kolay bir yer değildir. Hele ki bugünün siyasal atmosferinde hiç değildir.</p>
<p>Eleştirilerin haklı olduğu bir nokta varsa, o da liberal düşüncenin Türkiye’de daha görünür, daha etkili ve daha cesur olması gerektiğidir. Buna katılmamak mümkün değil. Fakat cesaret istenirken yine bir beklenti doğuruyor. Bana göre cesaretin ölçüsü, sesin yüksekliği değil; ölçünün sabitliği ve çoğunluğun duygusal iklimine teslim olmamaktır. LDT burada da son derece cesaretli davranıyor. Her dönemin bir ruhu vardır. Fakat o ruh, ilkeyi askıya almayı meşru kılmaz. Eğer bir düşünce kuruluşu “zamanın ruhu” adına kendi ölçüsünü değiştirirse, o zaman gerçekten eleştirilmelidir. Fakat ölçü sabitken, beklenti değişmişse, burada sorun ölçüde değil beklentidedir. Benim gördüğüm şey şu: LDT’den beklenen, ilkesel tutarlılığın sürdürülmesi değil; belirli bir siyasal cephede daha net konum alması. Bu beklenti anlaşılabilir olabilir fakat liberal değildir.</p>
<p>Liberal düşünce, kimden gelirse gelsin gücü sınırlamayı savunur. Bu bazen iktidarı rahatsız eder, bazen muhalefeti. Eğer bir düşünce çevresi her iki tarafı da zaman zaman rahatsız edebiliyorsa, bu onun savrulduğunu değil, ölçüsünü koruduğunu gösterebilir. Yine de eleştiri değerlidir. Fakat eleştirinin değeri, bizi kendi pozisyonumuza yaklaştırdığı ölçüde değil; ilkelerimizi daha berrak hâle getirdiği ölçüdedir. Bugün LDT’ye yöneltilen eleştirilerin bir kısmı gerçekten daha güçlü bir liberal kamusal varlık talebini içeriyorsa, bu daha da kıymetlidir. Ama eğer bu eleştiri, “bizimle aynı sertlikte konuşun” ya da “aynı keskin tavrı takının” beklentisine dayanıyorsa, o zaman mesele liberal düşünce değil; siyasal aidiyet ihtiyacının ortaya çıkması olur. Liberal Düşünce Topluluğu’nun daha görünür, daha etkili ve daha güçlü olması elbette arzu edilir. Fakat bu güç, siyasal sertlikten değil; her koşulda mutlaka ilkesel tutarlılıktan beslenmelidir. Eleştiriler, eğer bu tutarlılığı daha berrak hâle getirmeye katkı sunuyorsa haklıdır. Aksi hâlde, yalnızca pozisyon tartışmasına dönüşür. Benim için önemli olan, tartışmanın daha net, daha ölçülü ve daha sahici bir liberal zemine taşınıp taşınmadığıdır. Eğer bunu başarıyorsa, fikir ayrılıkları bir problem değil, düşünsel canlılığın işaretidir. Bu hepsinden daha kıymetlidir.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-toplulugunun-son-donemi-uzerine-bir-muzakere/">Liberal Düşünce Topluluğu’nun Son Dönemi Üzerine Bir Müzakere, Abdülkadir Pekel</a></p>
<div class="td_block_wrap tdb_title tdi_49 tdb-single-title td-pb-border-top td_block_template_1" data-td-block-uid="tdi_49">
<div class="tdb-block-inner td-fix-index">
<p class="tdb-title-text"><a href="https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-topluluguna-elestirel-bir-bakis-hakkinda/">Liberal Düşünce Topluluğu’na “Eleştirel bir Bakış” Hakkında,</a> <a class="tdb-author-name" href="https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-topluluguna-elestirel-bir-bakis-hakkinda/">Atilla Yayla</a></p>
</div>
</div>
<div class="td_block_wrap tdb_title tdi_49 tdb-single-title td-pb-border-top td_block_template_1" data-td-block-uid="tdi_49">
<div class="tdb-block-inner td-fix-index">
<p class="tdb-title-text"><a href="https://hurfikirler.com/34-yilinda-liberal-dusunce-toplulugu-son-doneme-elestirel-bir-bakis/">34. Yılında Liberal Düşünce Topluluğu: Son Döneme Eleştirel Bir Bakış, Abdülkadir Pekel</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ldtnin-son-donemi-tartismasina-dair-notlarim/">LDT’nin Son Dönemi Tartışmasına Dair Notlarım, Harun Kaban</a></p>
</div>
</div>
<p><a href="https://hurfikirler.com/iktidar-ilke-ve-tutarlilik-liberal-kimligin-olcutu/">İktidar, İlke ve Tutarlılık: Liberal Kimliğin Ölçütü, Hasan Kaya</a></p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/nerede-duruyorsun-ya-da-hangi-ilkeye-dayaniyorsun-oguz-turan-yayla/">“Nerede duruyorsun?” ya da “Hangi ilkeye dayanıyorsun?” &#8211; Oğuz Turan Yayla</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Liberal Düşünce üzerine Atilla Yayla ile Söyleşi</title>
		<link>https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-uzerine-atilla-yayla-ile-soylesi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Mar 2026 09:12:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208711</guid>

					<description><![CDATA[<p>23 Mayıs 2024 Perşembe, ZOOM/YouTube Konferansı ANKARA SOSYAL BİLİMLER VAKFI (ASBV) SOSYAL BİLİM SÖYLEŞİLERİ &#8211; 15 Bekir Berat ÖZİPEK: Teşekkür ederim Sayın Hocam. Sayın Hocalarım, bugün bizim için de güzel bir belki şey olacak çünkü bir taraftan moderatörlük yapacağım, bir taraftan, arada Atilla Hoca ile de konuştuk, söze de karışacağım. Çünkü karışmak gerekiyor, söyleyecek şeyler [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-uzerine-atilla-yayla-ile-soylesi/">Liberal Düşünce üzerine Atilla Yayla ile Söyleşi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>23 Mayıs 2024 Perşembe, <a href="https://www.youtube.com/watch?v=5mWwcwSBQY0&amp;list=PLuCp6TI2Q4catv--2GMuyWREYOqqjaQVs">ZOOM/YouTube Konferansı</a><br />
ANKARA SOSYAL BİLİMLER VAKFI (ASBV) SOSYAL BİLİM SÖYLEŞİLERİ &#8211; 15</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK:</strong> Teşekkür ederim Sayın Hocam. Sayın Hocalarım, bugün bizim için de güzel bir belki şey olacak çünkü bir taraftan moderatörlük yapacağım, bir taraftan, arada Atilla Hoca ile de konuştuk, söze de karışacağım. Çünkü karışmak gerekiyor, söyleyecek şeyler var. Arada da şeytanın avukatlığını da yapacağım, yani sorulması gereken ama belki nezaketen sorulmayacak olan bazı sorular da olabilir, onları da ben, tabiri caizse, biraz kanırtarak sormak istiyorum, yani daha konuşulmamış bir şey de kalmaması bakımından. Liberal Düşünce Topluluğu nasıl ortaya çıktı, nasıl kuruldu, onun Türkiye fikir hayatına ya da yaşadığımız coğrafyadaki entelektüel dünyaya ne tür bir etkisi oldu, ne ölçüde etkisi oldu, içinden geçtiği dönemler neler, o dönemlerde Liberal Düşünce Topluluğu nerede durdu, ne tür bir rol oynadı, bugün ne durumda ve geleceğe dönük olarak da nasıl bir perspektifi beraber geliştirebiliriz? Burada konuşulması gereken çok önemli bir isim tabii Prof. Dr. Atilla Yayla. Atilla Yayla, Liberal Düşünce Topluluğu&#8217;nu aslında var eden ilk hamleyi, ilk etkiyi ortaya koyan kişi, aynı zamanda Liberal Düşünce Topluluğu&#8217;nun kurumsallaşması bakımından da önemli bir rolü oldu. Pek çok kurum Türkiye&#8217;de kişilerle kaim olarak ortaya çıktı. Onların böyle çok aktif olduğu zamanlarda çok&#8230; Adı duyulan durumlar halindeydi ama sonra o kişilerle beraber yavaş yavaş unutuldu. Kurumsallaşması Liberal Düşünce Topluluğu&#8217;nun o bakımdan önemli. Ben önce bu bakımdan birkaç şey söylemeye ihtiyaç duydum ama sözü şimdi Atilla Hoca&#8217;ya özellikle bırakacak bir soru sormak istiyorum. Atilla Hocam, Liberal Düşünce Topluluğu&#8217;nun kuruluşu, kuruluş süreci pek çok defa aslında anlattınız ama, öncelikle nasıl gerçekleşti? Zihninizde böyle bir düşünce bir topluluk fikri nasıl oluştu? Ve bu süreç nasıl adım adım gerçekleşti? Öyle sorarak başlayayım.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA:</strong> Teşekkür ediyorum Berat. Önce vakfa, başta Beşir Bey ve Ömer Bey olmak üzere davetleri için ve bu programda bizi ağırladıkları için teşekkür ediyorum. Liberal Düşünce Topluluğu&#8217;nun kuruluş hikâyesi aslında 1980’lerin ikinci yıllarında başlamıştır denilebilir. Ve bu süreçte de ben ve yakın arkadaşım olan Mustafa Erdoğan önemli bir rol üstlendik. Biz aslında üniversite yıllarında sağcı bir grubun içerisindeydik. Fakat farkında olmadan sosyalist olmuştuk. Ben üniversiteyi bitirdiğimde kendi kendime sordum, ben neyim falan diye. Komünizme şiddetle karşıydım ama sosyalist fikirlerin tamamını savunuyorduk. Mesela birey değil toplumu önemsiyorduk. Devletin gözettiği, çekip çevirdiği bir ekonomiyi piyasa ekonomisine tercih ediyorduk. Özel mülkiyet başta olmak üzere insan hakları konusunda bir hassasiyetimiz yoktu. Bu beni rahatsız etti ve bir arayış içerisine soktu. İki kişi olmamızın da büyük bir avantajı vardı. Çünkü bulunduğumuz camiada entelektüel ilgileri ve merakları olan iki kişi olarak birbirimize destek veriyorduk ve birbirimizle devamlı tartışıyorduk. İlk keşfettiğimiz şey demokrasi oldu. Şimdi 75-80 arasında üniversitede öğrenci olarak bulunanlar ne demek istediğimi daha iyi anlarlar. O zamanlar demokrasi insanların siyasi tercihlerinde önemli bir rol oynanmamaktaydı ve demokrasiyi keşfetmek bize muazzam bir keşif gibi göründü. Çünkü demokrasi farklılıkların bir arada yaşamasını temin edecek başlıca yol olarak beliriyordu. Demokrasi üzerine çalışmaya başladık. Ben mesela İngiltere&#8217;ye gittim 1988-89&#8217;da ve orada daha ziyade kütüphanede demokrasiyle ilgili eserler okudum. Başlangıçta büyük bir tatmin duyuyorduk, fakat bir süre sonra demokrasinin yetmediğini, demokrasiye başka bir şey eklenmesi gerektiğini düşünmeye başladım. Ve o zaman liberal demokrasinin farkına vardım. Henüz Sovyet Bloku çökmemişti ve sosyalizmin demokrasiyle ilgili iddiaları devam ediyordu. Ve bunun üzerine liberal demokrasi üzerine okumaya başladım. Yine büyük bir memnuniyet duydum ilk okumalarımdan. Fakat belli bir yerde tekrar bir tatminsizlik duymaya başladım. Ve dedim ki, önemli olan demokrasi değil, liberalizmdir. Çünkü demokrasiye değerleri taşıyan, değerleri aşılayan liberalizmdir. Ve liberalizm okumaya başladım. İlginçtir. Ben bir çeşit doçentlik çalışması olarak liberalizm üzerine bir kitap yazmaya karar verdim. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi&#8217;nde o zaman araştırma görevlisiydim. 1986&#8217;dan itibaren de doktor araştırma görevlisi olarak görev yapmaktaydım. Kütüphaneye yolum düştü. Kütüphanede liberalizmle ilgili Türkçe kitap bulmak hemen hemen imkânsızdı. İngilizce kaynaklar vardı. Orijinal kaynaklar vardı. Mesela işte Locke&#8217;un orijinal kitapları vardı. Ve Locke ve Hume&#8217;dan orijinal okumalar yapmaya başladım. 1980&#8217;lerin sonu 1990&#8217;ların başı itibariyle artık liberalleşmiştim. Fakat etrafta benim gibi bir iki kişi vardı. Başka da hemen hemen hiç kimse yoktu. Bir tesadüf sonucu ya da Kazım Berzeg&#8217;in bizi takip etmesinin sonucu olarak Kazım Bey&#8217;le tanıştık.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK:</strong> Gelmişti üniversiteye hatırlıyorum evet.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet. Üniversiteye gelişinde sen muhatap olmuştun. Ve sana telefon numarasını bırakmış, benimle görüşmek istediğini söylemişti. Hatırlarsan, daha önce iki defa telefon etmişti, not bırakmıştı. Her ikisinde de ben “avukattır, avukatlar dediğin çoğu zaman üçkâğıtçıdır, bir işe yaramaz” falan diye kendisini aramayı ihmal etmiştim. Ama bizzat gelince tabii ki ihmal etmek ayıp olacaktı. Gittim, kendisiyle görüştüm. Baktım aynı şeyleri de konuşuyoruz. Hatta bana şöyle dedi. Benim liberalizm kitabım 1992 başlarında Turan Yayınevinde yayınlanmıştı. Bana dedi ki “ben başından beri kendisini liberal olarak tanımlayan ve bilen birisiyim. Ve sizin kitabınızı görünce önce şaşırdım sonra içimden düşündüm. Yani birisi yine saçmalamıştır liberalizm hakkında diye kitabı aldım ve okumaya başladım. Okudukça da çok şaşırdım. Aynı fikirde olduğumuzu gördüm ve çok memnun oldum.” Böylece grup üç kişiye çıktı. Ama biz ağırlıklı olarak akademik ortamlarda bulunan kimselerdik. Akademik ortamlarda ise temel insan hak ve özgürlükleri, sınırlı devlet, piyasa ekonomisi, özel mülkiyet serbest teşebbüs gibi değerleri, kavramları savunan hiç kimse yoktu hemen hemen. Bu bizi bir yalnızlık duygusuna itmişti. Ne yapalım, ne edelim diye düşündük ve ben bir toplantı organize ettim. 26 Aralık 1992&#8217;de Ankara&#8217;da dokuz kişiyi Kızılay’da Yüksel Caddesi’ndeki Pigalle Restoran’da toplantıya çağırdık. Şimdi hatırlıyorum. Ankara dışından, İstanbul&#8217;dan Turan Yay&#8217;ı da çağırmıştık ama gelmedi. Dokuz kişi toplantı yaptık, benim önerilerim vardı. “Liberal kapitalist birlik”, “liberal hareket”, “liberal düşünce topluluğu” gibi isim önerilerim vardı. Sonunda Liberal Düşünce Topluluğu ismini almaya karar verdik. Çünkü biz bir hareket olamazdık. Sert, hiyerarşik bir yapımızın olması imkânsızdı. Başlangıçta tek yapmak istediğimiz birbirimizden haberdar olmak, çeşitli bilimsel toplantılar düzenlemek, ders kitapları yazmak ve üniversitelerde bunları okutmaktı. 1992&#8217;nin 26 Aralık’ı liberal düşünce topluluğunun kuruluş tarihi olarak görülebilir. Bu sene 32. yılımızı doldurmak üzereyiz. Bu da Türkiye&#8217;deki sivil toplum hareketleri arasında bir başarı sayılabilir, çünkü, Türkiye&#8217;de, malum, sivil toplum kuruluşları fazla uzun ömürlü olmuyorlar.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK:</strong> Ben hatırlıyorum. Bir araştırma görevlisiydim Hacettepe&#8217;de ve genç bir araştırma görevlisi olarak orada ilk kez Kazım Berzeg’le tanışmıştım. Sizi ziyarete gelmişti. Elinde hem sizin kitabınız vardı hem de kendisinin yazdığı <em>Türk Tarımı ve Toprak Reformu</em> kitabı vardı. Bir de çeşitli dönemlerde gazetelerde yayınlanmış makalelerinden oluşan bir dosya vardı. Çok kibar bir insandı, çok zarif bir insandı, çok etkilemişti bu haliyle ve tavrıyla beni. Kendisini kıdemli, istikrarlı bir liberal demokrat olarak tanımlıyordu. Ve “işte bu kitabı görünce şimdi kim bilir yine bir zibidi ne saçmalamıştır diye düşündüm” demişti, O’nun kavramıyla söylüyorum. Ama sonra kitabı okuduktan sonra evet sizin dediğiniz gibi “Allah Allah, benim söylediklerime çok benzer şeyler söylüyor” diye düşünmüş. Kazım Berzeg&#8217;le buluşma iki akademisyenin bilgisiyle aynı zamanda pratikten gelen, çiftçilikten gelen birinin bilgisiyle birleşti. Kazım bey biraz kendisini bu bakımdan Menderes&#8217;le de aynı hatta görüyordu. Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurucu başkanlığını yaptı. Hem de onun ofisi Liberal Düşünce Topluluğu&#8217;nun ilk ofisi oldu. Onun bir odası. Oradan devam ederseniz.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong> Bir dernek statüsü almaya karar verdik. Öncelikle dernek olmayan bir sivil toplum oluşumu olarak devam ettik 1992&#8217;den 1994&#8217;e kadar. Ayda bir yemekli toplantılar düzenliyorduk mesela. Sen geldin mi bilmiyorum, Yüksel Caddesi&#8217;nde Pigalle’de buluşurduk sohbet ederdik. Daha sonra bir sıfat almak istedik ve bir dernek olmaya karar verdik. O zamanlar üniversite öğretim üyelerinin dernek üyesi olması sıkıntılıydı. Rektörlükten izin almak gerekiyordu. Dolayısıyla ben ve Mustafa Erdoğan kurucu üye olamadık. Kazım Bey&#8217;in öncülüğünde başka arkadaşların katılımıyla bir dernek kurduk ve Kazım Bey kurucu başkan olarak dernekte görev aldı. Aynı zamanda kendisinin Karanfil Sokak&#8217;taki bir avukatlık bürosundaki bir boş odayı da sağ olsun bize tahsis etti. Bununla da ilgili ilginç hatıralar var tabii. Mesela Kazım Bey olmadığı zaman bütün ofisi kullanıyorduk. Kazım Bey olduğu zaman sadece bir odaya sığınıyorduk filan. Dolayısıyla ilk hareketimiz, ilk oluşumumuz böyle başladı diyebilirim.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK:</strong> Ondan sonra da yavaş yavaş yayıncılık faaliyetleri başladı. <em>Liberal Düşünce</em> diye bir dergi çıktı? Ve o dergi hala istikrarlı bir şekilde devam ediyor. Türkiye&#8217;de zannediyorum çok uzun zaman böyle devam eden yayınlardan birisi. İlk amaç herhalde entelektüel atmosferi değiştirmekti. Çünkü özellikle sosyalist fikirlerin çok yoğun olduğu bir atmosferdeydi Türkiye.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>LDT yayın faaliyetlerine bülten yayınlayarak başladı. Liberal Düşünce Topluluğu&#8217;nun 3 ayda bir çıkan bir bülteni vardı. Birkaç sayı çıktı zannediyorum ki. Sonra da <em>Liberal Düşünce Topluluğu Yayınları</em> adı altında bir iki kitap yayınladık. Mesela Hayek’in <em>Kölelik Yolu</em>’nun ilk baskısı Liberal Düşünce Topluluğu yayınları olarak çıkmıştır.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK:</strong> Daha sonra Kazım Berzeg’in ofisinde yayınevi kuruldu.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet. Daha sonra 1998&#8217;de <em>Liberte Yayınevi</em> kuruldu. Çünkü bir marka oluşturma ihtiyacı boy göstermişti. Yani markası olmayan bir yayınevinin isim yapması pek mümkün değildi. Dernek yayınlarının da pek itibarı yoktu. Bu yüzden Liberte Yayınevi’ni kurduk. 1996 yılında <em>Liberal Düşünce Dergisi’</em>ni yayınlamaya başladık. Seni de işaret ettiğin gibi Liberal Düşünce Dergisi&#8217;nin hikâyesi de kendi başına bir başarı hikâyesi olarak görülebilir. Çünkü bu sene dergi 28. yılını yaşıyor. Bir derginin 28 yıl ayakta kalması, hayatta kalması, Türkiye&#8217;nin fikir hayatı açısından da büyük bir başarıdır. Sonra bir ara bir dergi daha çıkarttık. <em>Piyasa</em> adlı bir iktisat dergisi yayınladık. İki sene kadar da o dergiyi yayınladık. Fakat sonra kapattık dergiyi. Bu arada telif ve çeviri kitaplar yayınlamaya başladık. Yayıncılık faaliyetine aslında daha önce ilk olarak <em>Siyasal Kitapevi</em>’nde başlamıştık. Siyasal Kitapevi’nden benim galiba iki kitabım Mustafa Erdoğan&#8217;ın bir kitabı çıktı. Daha sonra kendi yayın evimize taşıdık tabii ki bu eserleri. Sonra o kadar çok faaliyet yürüttük ki… Haftalık toplantılar yaptık mesela. Bu toplantılara belki on binlerce insan katılmıştır. Ankara’da her cuma günü yapardık, daha sonra perşembeye alındı bu toplantıların günü. Kongreler yaptık. Yılda iki kongre yapıyorduk eskiden. Hukukçular ve Siyaset Bilimciler Kongresi ile İktisatçılar Kongresi olarak bir ara iki kongre yaptık. Sonra teke indirdik. Çeşitli araştırma projelerine imza attık. Üniversitedeki arkadaşlara danışmanlık yaptık, rehberlik yaptık. Üniversitelerde liberaller yavaş yavaş belli bir yer edinmeye başladılar. Bugün aşağı yukarı her üniversitede liberaller vardır. Yani bir kişi bile olsa liberallerin her üniversitede karşımıza çıkması gayet muhtemel bir durumdur. Ve bu da büyük ölçüde Liberal Düşünce Topluluğu’nun çalışmaları sayesinde vuku bulmuş bir şeydir. Burada belki bir hususa da işaret etmekte fayda var. Türkiye tarihinde acaba liberal düşünce topluluğu dışında liberal hareketler olmuş mudur diye bakmak lazım.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK:</strong> Onu soracaktım bende aslında. <em>Hür</em> <em>Fikirleri Yayma Cemiyeti</em> gibi mesela. Derneklere de biraz benzeyen tarafı var ama orada tutunamayanlar ya da orada kalıcı olmayanlar burada tutundu, kalıcı oldu. Belki biraz onu da konuşmak gerekir.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet, ilk örneği tabii ki Prens Sabahattin&#8217;in cemiyetidir. Ama Prens Sabahattin belki de günlük şartlar içerisinde aktif siyasetle çok yakından ilgili ve ilişkili olmuştur. Bu da onun belki entelektüel bir oluşum olarak ortaya çıkmasına ve gelişmesine engel teşvik etmiştir. Ayrıca Prens Sabahattin&#8217;in liberalliği mesela bizim liberal çizginin ortalanmasına göre çok da sağlıklı bir liberal çizgi sayılmayabilir. Savunduğu temel ilkelerde pek problem olduğu söylenebilir. Keza Sakız Dohanes Efendi&#8217;nin iktisat kitabı, Mehmet Cavit Bey&#8217;in İktisat İlmi kitabı gibi çabalar olmuş Osmanlı Devleti&#8217;nde. Ama sistematik bir liberal oluşum ortaya çıkmamış. Ahrar Fırkası gibi liberal fikirleri taşıyan bir siyasi parti de doğmuş. Sonra Tek Parti Cumhuriyeti kuruluyor. Tek Parti Cumhuriyeti tabii ki bütün fikir akımlarını bastırdığı gibi liberalizmi de bastırıyor. Ve bu 1947&#8217;ye kadar devam ediyor. 1947&#8217;de Ali Fuat Başgil ve Ahmet Emin Yalman&#8217;ın öncülüğünde Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti ortaya çıkıyor. Fakat o cemiyet de çok iyi bir cemiyet olmasına ve Türkiye tarihine özellikle bugünkü seçim sisteminin benimsenmesi meselesinde imza atmasına rağmen aktif olarak üç sene çalışıyor. 1950&#8217;den sonra ilginç bir şekilde Ali Fuat Başgil cemiyeti terk ediyor. Ahmet Emin Yalman&#8217;ı kontrolü ele geçiyor ve CHP&#8217;ye eklemleniyor. Hiç unutmam, ben, yıllar önce İzmir&#8217;de bir arkadaşla tanışmıştım. Hür Fikirleri Yayma Cemiyetinin İzmir Şubesi başkanıymış ve tipik CHP&#8217;liydi. Yani o dönemin şartları içerisinde siyasetin bir hayat tarzı kavgasına dayanıyor olması ve o arkadaşların hayat tarzının CHP tabanın hayat tarzına yakın olması onları CHP’li etmiştir. Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti’nin en büyük başarılarından birisi, dediğim gibi, seçim sisteminin gelişmesine katkısıdır. İkincisi de Hür Fikirler diye aylık bir dergi yayınlamıştır. Liberal Düşünce Topluluğu Hür Fikirler üzerine bir proje yürüttü ve Hür Fikirler dergisini de olduğu gibi yayınladı. 11 sayı olduğu gibi yayınlandı. Dergi çok güzel yazılar ihtiva etmektedir. Hakikaten büyük bir kazançtır. Ama entelektüel alanda fazla da bir varlık gösterememiştir ve unutulup gitmiştir. Yani özellikle sağcı ve solcu kolektif sakınlar karşısında hemen hemen hiçbir esamesi okunmamıştır desek yanlış olmaz.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK:</strong> Liberal Düşünce Topluluğu’nun burada farkı, sanıyorum, belki diğer ideolojilerde, diğer ideolojik akımlardan da farkı, bilmiyorum ne dersiniz, Türkiye&#8217;de aslında liberalizmin de böyle bir tür Kemalizm’in soft versiyonu olarak inşa edilmesi ya da temsil edilmesi de mümkündü. Öyle bir risk hep vardı. Daha önce solun, sosyalizmin başına gelen şeylerin pekâlâ liberalizmin de başına gelmesi mümkündü. Ve zaten öyle bir damar da vardı, ya da o türden insanlar da vardı. Ama Liberal Düşünce Topluluğu liberalizmin daha evrensel anlamıyla ve içeriğiyle daha sahih bir şekilde ilişkili ve tabiri caizse Türkiye&#8217;de bu fikirlerin temsili içinde önemli bir işlev gördü diyebiliriz diye düşünüyorum. Ne dersiniz?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet, aynı fikirdeyim. İktisat profesörü olan bir arkadaşımız var. O, dernekte bir gün grup olarak otururken şöyle dedi. “Ya bu Atatürkçülüğün bir itibarı var. Her fikir hareketi Atatürk’ün arkasına sığınarak mesafe almaya çalışıyor, biz niye bundan yararlanmıyoruz.” Ben de hatırladığım kadarıyla bunun yanlış olacağını ve Atatürkçülüğün liberalizmi yozlaştıracağını söyleyerek cevap verdim. Bu cevabın doğru olduğunu bugün aynı zamanda hem Kemalist hem de liberal olduğunu iddia eden insanlarda görmek mümkün. Yani Kemalizm tabii ki sosyalizm kadar kuvvetli ve gelişmiş bir ideoloji değil. Ama netice itibariyle mahalli ve antidemokratik damarı ağır basan bir ideoloji. Kemalizm’le eklemlenen her ideolojinin yozlaşması aşağı yukarı kaçınılmaz bir gerçek olarak ortada duruyor. Belki de Liberal Düşünce Topluluğu’nun Ankara&#8217;da ortaya çıkması böyle bir şey sağladı. Liberaller için bir diğer tehlike İstanbul merkezinde ortaya çıkmaktı. İstanbul&#8217;da, biliyorsunuz, değişik akımlar var ve bu akımlar zaman zaman kişilerin elinde oyuncak haline de geliyor. Bizim Ankara&#8217;da ortaya çıkmamızın ve geldiğimiz sosyal ve kültürel kökenin, liberalizmin daha sahih çizgide kalmasına büyük katkıda bulunduğu kanaatindeyim. Bugün tabii ki sosyal medyaya falan baktığımızda çeşitli insanlar liberal tezleri savunuyormuş rolü yapabilirler yahut da savunuyor olabilirler ama uzun vadede liberalizm hakkında yazılmış çizilmiş şeylerin hemen hemen tamamına yakınını Liberal Düşünce Topluluğu çevresi ortaya koymuştur.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Zaten liberalizmin böyle Türkiye&#8217;de resmi ideolojinin sağ versiyonu veya sağ versiyonlarından birisi olarak ortaya çıkmaması çok önemli oldu. Çünkü birilerinin aslında oluşturmaya çalıştığı o söylemi de o çizgide inşa edilebilirdi. Hani aydınlar böyle düşünüyor, aydın olmak böyle bir şeydir. Batılı herhangi bir düşünce zaten böyle ifadesini bulur. Biraz böyle resmi ideolojinin serbest piyasacı versiyonu, birazcık böyle birey haklarını genel olarak vurgulayan ama somut bireylerin haklarına gelince, yani diyelim ki işte muhakkak mütedeyyin insanların başörtülü kadınların Kürtlerin ve diğerlerinin yani resmi ideolojinin kalın kırmızıçizgileriyle karşılaşmadıkça özgürlük, kuşlar çiçekler diyen ama o sorunlar söz konusu olduğu zaman aniden resmi bir refleks gösterip diğerleriyle aynı yerde hizalanan bir çizgi şeklinde inşa edilmesi de mümkündü. Böyle olmadığını da zaten en fazla 28 Şubat&#8217;ta gördük, değil mi hocam?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Çok önemli işler gördü Liberal Düşünce Topluluğu.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Bu çizgi başlangıçta bilinçli bir tercih ürünü olmadı. Sadece genel entelektüel birikimimizin bizi yönlendirdiği bir istikamet oldu. Ve bu istikametin ne kadar isabetli olduğunu Türkiye&#8217;nin bütün hassas meselelerinde sağlam bir duruş sergileyerek Liberal Düşünce Topluluğu bünyesindeki liberaller gerçekleştirdiler. Mesela bunlardan birisi 28 Şubat sürecidir. 28 Şubat süreci, malum, post modern bir darbe olarak yapıcılarından birisi tarafından adlandırılmıştır. Ve ilginç bir şekilde 28 Şubat sürecinde sadece dini eğilimleri olan siyasi liderler tecrit edilmemiş, cezalandırılmamıştır. Aksine, dini eğilimleri olan geniş toplum kesimleri, başta üniversiteli kızlar olmak üzere, başörtülü öğrenciler olmak üzere, hedef alınmıştır. Bu dönem tabii çok karanlık bir dönemdi, çok zor bir dönemdi. Bir taraftan öğrenciler hedef alınmıştı, bir taraftan da öğretim üyeleri hedef almıştı. Bunu mesela Kırıkkale&#8217;de yaşanan olaylardan çok iyi biliyoruz. O dönemde biz oturup kendi aramızda bu konuda nasıl bir tavır takılmalıyız diye hiç tartışmadık, hatırladığım kadarıyla. Sadece şunu düşündük, insan hak ve özgürlükleri insanlara onların dini eğilimlerinden, ekonomik durumlarından, cinsiyetlerinden, dillerinden, kültürlerinden bağımsız olarak verilmesi gereken haklardır. Dolayısıyla, bu haklar çerçevesinde bir başörtülü kız öğrenci de üniversiteye girme hakkına sahiptir, başını örtme hakkına sahiptir. Bizim bu argümantasyonumuz dindar kesimde büyük bir yankı yaptı. Çünkü dindar kesim genellikle, işte, “bu Allah&#8217;ın emridir, Allah&#8217;ın emrine uymak bir farzdır, bundan dolayı biz başımızı örtüyoruz” şeklinde bir argümantasyon gerçekleştiriyordu. Ama karşı tarafın kulakları zaten bu argümana sağırdı. Dolayısıyla, bizim genel bir insan hakları çerçevesine başörtüsü takmayı veya takmamayı yerleştirmemiz dindar muhafazakâr kesimin içinde büyük bir sürpriz oldu tabiri caizse ve bize bir ilgi artışı gerçekleşti.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Aslında bir şeyden rahatsızlardı hocam. Yani bunu diyelim ki hani sadece Allah&#8217;ın emri meselesi değildir, başörtüsü bir hak kullanımıdır, özgürlük kullanımıdır sözünü muhafazakâr dindar ya da İslami kesimden birisinden duymak onları çok yaralamıyordu. Ama işte o Batılı düşüncenin de tam batısından, en içinden, böyle gördükleri liberalizmden yani onun temsilcilerinden duymak çok asap bozucuydu onlar açısından. Yani siz niye savunuyorsunuz gibi sözleri hatırlıyorum, hatta bazıları o süreçte Liberal Düşünce Topluluğu’ndan da uzaklaştılar.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet birkaç kişi uzaklaştı. Fazla isim vermeye gerek yok, ama mesela bir meşhur iktisat hocası bu tavra şaşırdı ve ilişkisini kesti. Bir başka arkadaş, Ankara Hacettepe Üniversitesi’nde şimdi profesörlük yapıyor. Benzer bir vakadan dolayı uzaklaştı. Tabii liberal düşünce topluluğu hiyerarşik bir yapılanmaya sahip değil. Bir yönetim kurulu var ama dernek statüsü onu gerektirdiği için bir yönetim kurulu var. Liberal Düşünce Topluluğu’na gelmek de serbest, Liberal Düşünce Topluluğu’ndan gitmek de serbest. İsteyen gelir isteyen gider. Kimse kimseye gitme veya kimse kimseye git diyemez. Dolayısıyla, bu ortam içerisinde, tabiri caizse, senin dediğin gibi, Batılı entelektüel geleneklerin içinden konuşan bir insan grubunun başörtüsü bir insan hakkıdır demesi büyük bir yankı uyandırdı. Karşı taraf büyük bir şaşkınlığa uğrattı. Şimdi iyi hatırlıyorum, o zamanlar yanıma çeşitli üniversitelerden mağdur edilmiş dindar hocalar, genç hocalar gelirdi. Yeni doktorası yapmış hocalar…</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Ben geliyordum bazen de. Beraber geliyorduk evet arkadaşlarla.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Onlarla sohbet ediyorduk. Aslında bizim yaptığımız onlara sadece moral vermek ve uzun vadeli düşünmelerini ve kendi geleceği hazırlamalarını tavsiye etmekten ibaretti. Çünkü elimizde bir yetki bir imkân yoktu. Herhangi bir problemi çözme gücümüz yoktu. Mesela ziyaretimize gelen başörtülü kızlara da başörtülü kız öğrenci gruplarına da aynı tavsiyelerde bulunduğumuzu hatırlıyorum. Ben diyordum ki, “bu problem çok kısa vadede çözüleceğe benzemiyor ama üniversite demek her şey demek değildir. Önemli olan sizin ayakta kalmanızdır. Çeşitli şeyler yapabilirsiniz. Bir defa paralel eğitim kurumları kurabilirsiniz. Ayrıca sanata, müziğe, resme ilgi göstererek ayakta kalabilirsiniz. Bugünler de geçicidir.” Bu şeklinde bir moral aşılaması yapıyorduk. Bunlar tabii bazen işe yaradı bazen işe yaramadı ne yazık ki. Ve 28 Şubat sürecinde yüzlerce kişinin, binlerce kişinin hayatı heba edildi. Benzer bir durumu Kürt probleminde gördüm. Liberal Düşünce Topluluğu çevresinden Kürt meselesine, Kürt etnisitesini merkeze almadan, genel bir insan hakları problemi olarak yaklaşıldı. Mesela 2010&#8217;lu yıllara kadar ben yazılarımda daha ziyade MHP&#8217;nin Türk etnisitesine dayanan bir siyaset yapması ne kadar makul ve meşru ise aynı şekilde bir Kürt siyasi partisinin de siyaset yapmasının makul ve meşru olduğu yönde yazılar yazıyordum. Yani temel talebimiz Kürtlerin siyasi alanda serbest hareket edebilmesiydi. Bu büyük ölçüde gerçekleşti. Ve bunda bizim yazılarımızla payı olduğunu düşünüyorum.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Güzel çalışmalar oldu. Yani bu barış içinde bir yerde var olma arayışıydı…</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Barış&#8217;a Bak hareketine de destek verdik mesela. Ben trenle İzmit’e kadar gittim. Daha sonra Diyarbakır&#8217;a uçakla gittim ve orada gruba orada katıldım tekrar. Kürt camiasında da liberal fikirler böylece duymaya ve yayılmaya başladı. Dolayısıyla, Düşünce Topluluğu Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ve Osmanlı Devleti&#8217;nin son dönemi içerisinde en fazla ses getiren, en uzun süre ayakta kalan ve yörüngesinden çıkmayan, yörüngesini saptırmayan bir oluşum olarak boy gösterdi. İnşallah bundan sonra da böyle devam eder temennisindeyim.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Şimdi Topluluk bireylerden oluşuyor deseniz de aslında birçok defa çeşitli zamanlarda suçlandı. İşte neden liberal düşünce topluluğu şu konuda şu tavrı göstermiyor diye. O konuda ne demek istersiniz? Yani nasıl bir cevabınız olur? Neden Liberal Düşünce Topluluğu işte ülkenin şu önemli meselesi konusunda bir ortak açıklama yapmadı gibi. Çok fazla ortak açıklama yok zannediyorum. Belki iki, üç tane…</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Ortak açıklama pek yok. Bunun ana sebebi Liberal Düşünce Topluluğu’nun kolektivist bir kimlik olmaması. Yani Liberal Düşünce Topluluğu’nun belli bir siyasi ve kültürel kimliği yok. Her liberal kendi başına ve her liberal ne düşünüyorsa onu yazar, çizer ve bizim yayın organlarımızda veya başka yayın organlarında yayınlar. Tabii bu dönemde daha fazla tanınmış bazı kişiler, sanki Liberal Düşünce Topluluğu adına konuşuyormuş gibi, bir hedef hâline getirdiler. Bunlardan birisi de benim. Ama hiçbir zaman sözlerimin Liberal Düşünce Topluluğu’ndaki arkadaşları bağladığıyla ilgili bir şey söylemedim ben. Ve Liberal Düşünce Topluluğu’nun resmi görüşü olarak da hiçbir görüşü açıklamadım. Zaten Liberal Düşünce Topluluğu’nun bu özelliği uzun vadede en büyük güç kaynağıdır. Liberal Düşünce Topluluğu aktif siyasetle ilgili değildir. Siyasi partiler arasında kategorik olarak taraf olmaz. Ama bünyesindeki liberaller kendi alacakları pozisyonları kendileri belirlerler. Bu Türkiye&#8217;de pek karşılaşılan bir tarz değil. Fakat bizim aramızdaki bütün farklılıklara rağmen bir arada kalmamızı sağlayan da bu. Yani sen hatırlayacaksındır Ankara&#8217;daki toplantılardan biz bir araya geldiğimizde hangi siyasi partiye oy verelim, hangi siyasi parti iyidir filan gibi şeyler hiç konuşmadık ki. Hatta bu konuları hiç açmadık Herkesin siyasi tercihi kendisine bağlar. Fakat bize eleştirileri yönetenler belli bir siyasi pozisyon alıyorlar ve bu siyasi pozisyonun en doğru pozisyon olduğunu düşünüyorlar ve kendileri gibi meseleleri görmemizi ve hatta kendilerinin üslubuyla eleştirmemizi, kendilerinin tarzıyla meseleye yaklaşmamızı bekliyorlar. Bu olacak şey değil tabii ki. Şimdiye kadar olmadığı gibi bunda sonra olması için de bir sebep göremiyorum.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>28 Şubat süreci işte 2000&#8217;li yıllara doğru olan o süreç aslında Liberal Düşünce Topluluğu’nun da kendi varlığını ispat ettiği, yayınlarıyla bir farklılık oluşturduğu, entelektüel hayata da etkisinin çok bariz bir şekilde görüldüğü yıllardı. Adalet ve Kalkınma Partisi&#8217;nin kurulduğu ilk dönemde özellikle o partinin entelektüel bakımdan ihtiyaç duyduğu bazı fikirlerin oluşturulması, o süreçte yapılan bazı ortak çalışmalar ya da muhafazakârlıkla ilgili bir uluslararası sempozyumun düzenlenmesi bu türden çalışmalardı. Liberal Düşünce Topluluğu’nun belki en parlak olduğu, en görünür olduğu yıllardı. Ama son Adalet ve Kalkınma Partisi ile Liberal Düşünce Topluluğu arasındaki ilişkiler de çeşitli çevrelerce sorgulandı. Liberal Demokrat Parti ile de olan ilişkiler de aynı şekilde sorgulandı. Bu konuda neler söylemek istersiniz?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Liberal Düşünce Topluluğu’nun kurumsal olarak hiçbir partiyle bir ilişkisi olmamıştır hemen hemen. Bazı partilerle belli projelerde ortak çalışma olabilir ama o partilerin ne bir parçası olmuştur ne de bir uzantısı olmuştur. Bu çerçevede mesela ilk yıllarımızda Mustafa Erdoğan ve ben Mesut Yılmaz&#8217;a danışmanlık yaptık ama bu diğer arkadaşları bağlayan bir şey olarak görülemezdi. Daha sonra Doğru Yol Partisi&#8217;nin ikinci demokrasi programı diye bir çabası vardı. Tansu Çiller’in öncülüğünde. Ona katkıda bulmaya çalıştık. Besim Tibuk&#8217;un Liberal Demokrat Partisi&#8217;ne de katkıda bulmaya çalıştık. Ama bütün bu katkılar entelektüel katkılardı. Yani günlük siyasetin akışına müdahil olma anlamında herhangi bir şey yapmamız söz konusu değildi. AK Parti ile de böyle bir çalışmamız oldu. 2004&#8217;te bir Uluslararası Muhafazakâr Düşünce sempozyumu düzenledik. Burada da gözettiğimiz şey şuydu. Muhafazakârlıkla liberalizm aşağı yukarı birbirine yakın ideolojiler olarak görülebilirler. Muhafazakârlığın liberal fikirlerden etkilenmesi, muhafazakâr düşüncenin daha makul, daha müşlayim bir yerde yer almasına sebep oluyor. Liberal fikirlerden uzaklaşması ise otoriterleşmesine sebep oluyor.  Bu düşünceyle biz muhafazakâr fikriyatın liberal fikriyatla tanışması ve liberal fikriyatla iç içe geçmiş bir hâlde yolunda devam etmesi için çaba sarf ettik. Çok da başarılı geçen bir uluslararası sempozyum düzenledik. Ya da bazı bakımlardan başarılı geçen bir sempozyum düzenledik. Ama bu AK Parti içerisinde, duyduğum kadarıyla, bir tartışmaya sebep oldu. AK Parti&#8217;nin MKYK&#8217;sında galiba bazıları Liberal Düşünce Topluluğu’yla iş birliği yapılmasına şiddetle itiraz ederken bazıları da bunu savunmuşlar. Sonunda da Tayyip Erdoğan şimdiye kadarki iş birliğimiz iyiydi, bundan sonra iş birliğimiz yoktur, olmayacaktır” şeklinde konuşarak bitirmiş meseleyi. Şüphesiz Liberal Düşünce Topluluğu bir entelektüel oluşumdur. Entelektüel oluşum olarak bütün siyasi partileri etkilemeye çalışır. Yani mesela Cumhuriyet Halk Partisi Liberal Düşünce Topluluğu’yla temas kurmak isterse ve mesela bize Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;nin ideolojik pozisyonuyla ilgili bir rapor sunun dese onu da yapmaya çalışırız.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Hocam hatırlıyorum, Baykal&#8217;ı ziyaret etmiştik biz mesela bu demokratikleşme, açılım, değişim, dönüşüm döneminde. Yani en azından CHP&#8217;nin bu süreçle ilgili engelleyici tutumundan vazgeçmesi, gerektiğine dair fikirlerimizi paylaşmıştık.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet, evet. Hatta şöyle demiştik, ben şöyle dediğimi hatırlıyorum. “AK Parti&#8217;ye gayrimüslimlerin haklarını iade etmek, gayrimüslimlerin insan hak ve özgürlüklerinden tam olarak yararlanmasını sağlamak yakışır. Size de başörtüsünü problemini çözmek, başörtüsü problemini çözmek yolunda adım atmak yakışır.”. Ama tabii bir sonuç alamadık ne yazık ki. Baykal&#8217;ı ziyaret etmiştik evet.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Sonra belki bir 17-25 Aralık operasyonları ve o süreçte Liberal Düşünce Topluluğu’nda kısmi bir ayrışma yaşandı. Onunla ilgili neler söylemek istersiniz?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Şimdi, Liberal Düşünce Topluluğu’ndaki arkadaşlar, genel olarak entelektüel ilgilerinin peşinden giden arkadaşlar, günlük hayatı çok da sıkı takip ettikleri söylenemez. Mesela ben kendi namıma konuşacak olursam, birkaç sene öncesine kadar gündelik siyaseti uzaktan takip etmeye çalışıyordum. Yazılarım daha ziyade akademik muhtevalıydı. Dolayısıyla, 17-25 Aralık vuku bulunduğunda, hatta ondan önce Gezi olayları vuku bulunduğunda durum buydu. Gezi belki de ülke açısından bir dönüm noktasıdır. Liberaller açısından da bir dönüm noktasıdır. Gezi&#8217;ye bazı genç liberaller büyük bir iştahla destek vermeye koştular. Çok ilginçtir. Orada tamamen yabancı pozisyondaydılar. Çok küçük bir azınlıktılar. Nitekim daha sonra birkaç yerde dayak falan da yediler bu katılanlar. Ayrıca dışlandılar. Fakat bunu bir demokrasi hareketi, bir çeşit diktatörlüğe direniş hareketi olarak gördüler ve canı gönülden destek verdiler. Ben ise Gezi isyanlarının özü itibariyle demokrasiye isyan hareketi olduğunu, çünkü insan haklarına ilişkin olmayan herhangi bir konuda karar verme otoritesinin meşru otorite olması gerektiğini ve Gezi hakkında karar verecek meşru otoritenin de Beyoğlu Belediyesi veya İstanbul Belediyesi veya ilgileniyorsa Ankara&#8217;daki hükümet olması gerektiğini filan söyledim. Gezi&#8217;de başlayan ayrışma 17-25 Aralık&#8217;ta tabii ki devam etti. Önce 17-25 Aralık vuku bulduğunda Gezi&#8217;ye katılanlar şaşırdılar ve bize yakın durdular. Sonra tekrar öbür tarafa geçtiler. 17-25 Aralık tabii ki bir polis ve hukukçu operasyonuydu hükümete yönelik. 17-25 Aralık&#8217;ın böyle olduğunu anlamam benim için 3-4 saat aldı. Oral Çalışlar daha kısa sürede anladı. Bir seferinde demişti ki, “arabada giderken haberleri dinledim, 10 dakika içerisinde bunun ne olduğunu anladım.” Ben o kadar hızlı davranamadım. Ne yazık ki 3-4 saat aldı hakikati anlamam. O günlerdeki yazılarıma bakılırsa yolsuzluğa da hayır, darbeciye de hayır filan şeklinde başlıklarla yazılar kaleme aldığım görülür. 17-25 Aralık meşru bir otoriteye, seçilmiş bir siyasi otoriteye, devlet içerisine sızmış, devlet içerisine yapılanmış, devlet imkânlarını ve devlet görevlilerinin formasını yani devlet otoritesini kullanan bir insan grubunun bir anlamda operasyon çekmesidir. Bu da bir çeşit bir darbe teşebbüsü olarak görülebilir. Bu belki polisin öne çıktığı bir darbe olarak görülebilir kanaatindeyim. Bu kanaati de tabii ki yansıttık sağda solda. Ve uzun vadede bakıldığında, geri dönüp tekrar bakıldığında, haklı olduğumuz aşikâr şekli ortada.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Burada bir de bir bölünme de yaşandı. Yani bir kısım arkadaş Liberal Düşünce Topluluğu’ndan ayrıldı ve başka bir dernek kurdu. Soldaki birçok bölünmeden ya da diğer kesimlerdeki bölünmeden farklı olarak bu çok daha medeni bir şekilde gerçekleşti değil mi? Ayrıca bu bazılarının iddia ettiği gibi ortadan bir bölünme değildi. Yani belki yüzde seksen beşi ana kitlede kaldı. Geriye kalan yüzde on beşin ayrıldığını belki söylemek mümkün ama kalanlar gidenlerle ilgili kamusal olarak çok fazla konuşmadılar. Bu konuşmamanın sebebini neye bağlıyorsunuz ya da siz niye konuşmadınız özellikle? Kriminalize etmemek için mi?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Bir defa, senin de de haklı olarak işaret ettiğin gibi, çok büyük bir bölünme değildi. Özellikle merkezde yer alan iki-üç arkadaş söz konusuydu. Bunlardan birisinin veya ikisinin FETÖ ile ciddi bağları olduğu kanaatindeyim ben. Diğerinin ise şahsi özelliklerinin bu sürece yol verdiği kanaatindeyim. Onlar ayrı bir dernek kurdular. Derneğin açılış resepsiyonunda mesela FETÖ&#8217;cüler ağırlıktaydı ve ilginç bir şekilde bu arkadaşlar liberal düşüncenin FETÖ&#8217;yü desteklediği, FETÖ&#8217;yü desteklemesi gerektiği kanaatine sahiptiler. Biz o kanaatte değildik. Çok iyi bir noktaya temas ettin. Ayrılanlar hakkında kalan arkadaşlar pek bir şey konuşmadılar. Pek bir şey söylemediler. Ben bir iki şeyi söyledim ama benim söylediklerim de mesela karşı taraftaki arkadaşların söylediği şeylere nispetle çok az kalır. Yani ben genellikle cevaben bir şeyler söyledim ama fazla da ayrıntıya girmedim. Zannediyorum ki bu arkadaşların genel problemi Liberal Düşünce Topluluğu’nun genel çizgisini anlayamamaları. Yani Liberal Düşünce Topluluğu kurumsal olarak herhangi bir konuda görüş açıklamaz. Şimdiye kadar sadece bir iki konuda görüş açıklamıştır. Ama liberal düşünce topluluğu bünyesindeki liberaller kendi görüşlerini açıklayabilirler. Ve bu görüşler arasında farklılıklar da olabilir. Yani ille de yüzde yüz uzlaşmak gerekmez. Mesela işte bugünkü yönetim kurulu başkanımız Profesör Taner Demirel&#8217;le diyelim ki benim veya senin belli bir meseleye bakışta şu veya bu oranda farklılaşması söz konusudur. Ama bu bizim birbirimizden ayrı gayrı düşmemizi ve arkadaşlığımızı bozmamızı gerektirmez. Hâlbuki bizden ayrılan arkadaşlar böyle bir beklenti içerisine girdiler. Neden herkes bizim gibi düşünmüyor? Neden herkes bizim gibi tavır almıyor? şeklinde bir politika geliştirdiler ve bu ayrılığa sebep oldu. Çok büyük umutlarla yola çıktılar ama tabi fazla mesafe alamadılar. Tarih nasıl yazacak onları bilmiyorum artık.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Zaman içinde belki daha sonra sorular da olacaktır ama bir de özellikle şeytanın avukatlığını da yapmak lazım. Sizin AKP&#8217;ye yakın olduğunuz, hatta o yüzden hükümetten bazı destekler vesaire de almış olabileceğiniz söyleniyor. Eğer aldıysanız bize hiç haber vermemeniz de kötü bir şey bu arada, hiç haberimiz olmadı çünkü, şeklinde görüşler var, yorumlar var. Hatta bir keresinde Twitter&#8217;da görmüştüm lüks bir arabanın önünde fotoğraf çektirmişsiniz. Altına da yazmışlar. Tabii AKP&#8217;ye yakın olursanız işte bu tür şeyler yandaşlara verilir diye. Verildi mi? Verildiyse bize niye hiç söylemediniz Bizimle paylaşmadınız mesela bu tür şeyleri. Verilmediyse niye o araba sizin olmadığınız halde önünde poz veriyorsunuz?</p>
<p><strong>Ömer DEMİR:</strong> Berat Hocam sizde bir kızgınlık görüyorum.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Tabii varsa bilelim hocam ya. Değil mi? Bilgi edinme hakkı diye bir şey var hocam.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Şimdi benim siyasi partilere karşı, AKP’ye veya başka siyasi partilere karşı pozisyonum belli. Bu partilerin eğer iktidardaysalar antidemokratik usullerle iktidardan indirilmek istenmesi halinde kesinlikle bu partilerden yanayım. İkincisi bu partilerin dayandığı toplumsal tabanın aşağılanması, dışlanması halinde bu partilerden yanayım. Bunun dışında siyasi partilere bakışım şöyle. Siyasi partilerin doğru gördüğüm şeylerini desteklerim, yanlış gördüğüm şeylerini de eleştiririm. Şimdi AKP&#8217;ye ilişkin olarak belki yüzlerce eleştiri yazısı yayınladım. Hatta bazı şeylerde tek başıma kaldım marifette. Mesela bunlardan bazıları yardım doçentliğin kaldırılması, EYT, yeni bir ekonomik sistem söylemi, faize şiddetle karşı çıkılması gibi mesellerdi. Bazı konularda hemen hemen benden başka medyada muhalefet eden hiç kimse çıkmadı. Böyle birkaç mesele oldu. İşte iktisat politikasını eleştirdim, nastır diyerek faizi bastırmasını eleştirdim. Şimdilerde mesela fahiş fiyat konusunda eleştiriler yapıyorum. En son 28 Şubat darbecilerinin affedilmesini eleştirdim falan. İlginç bir şekilde beni AK Parti taraftarı olmakla suçlayanlar hiç bu yazıları görmüyorlar. Onlar AK Parti&#8217;nin her dediğine alkış tuttuğumu, “aferin aslanlar, çok yaşayın, yola devam edin” dediğimi zannediyorlar. İkincisi, eleştirirsem bile eleştirici yazılarımı gördükleri zaman da “böyle eleştiri mi olur” falan diyorlar. Onlar kategorik karşıtlar, benden de onlar gibi bir karşıtlık ve küfür yağdırmamı mi bekliyorlar? Bu benim yaptığım ve yapabileceğim bir şey değil. AK Parti ile mali ilişkilere gelince, yani ne Liberal Düşünce Topluluğu’nun ne de şahsımın AK Parti ile ciddi bir mali ilişkisi olmuş değil. İşte banka hesaplarımız ortada, hayat seviyemiz ortada. Kazandığımız paralar ve yaptığımız harcamalar da ortada. Yani maalesef sana da bir pay çıkacak bir AK Parti kıyakları elde etmedim. İlginç bir şekilde, mesela Topluluk’tan ayrılan bazı arkadaşların AK Parti ile daha yakın ticari bağları olduğunu söylemekte fayda var bu arada.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Öyle ama bazen sizin ama bazen Twitter&#8217;da mesela diyelim ki bazı mesajlarınız var ve bazen bizim arkadaşlar da çok hoşlanmıyorlar. Yani bazen fazla yandaş buluyorlar ya da mesela diyelim ki Atilla Hoca bunları yapmasa daha iyi olur, çok hoşuma gitmiyor ya da bunları paylaşmasa iyi olur diye düşünüyorlar. Laf arasında bazen ben de öyle düşünüyorum. Yani o konuda ne demek istersiniz acaba? Daha sonra bu sözlerimi inkâr etmeyi düşünüyorum.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet, senin de böyle düşündüğünü biliyorum. Burada önce şu araban meselesine açıklık getireyim. Araban 2013 model Qashqai. 62 bin liraya almıştım. Hala 25 bin kilometrede. Talip olanlar varsa lütfen bana ulaşsınlar. Fotoğrafını koyduğum, sosyal medya fotoğrafını koyduğum şey de bir Kapadokya gezisindeki bir klasik araba. Yani klasik arabalar sergileniyor ya. İşte böyle bir arabanın önünde fotoğrafımı çektirdim ve “işte yeni arabam” diye sosyal medyaya koydum. Bunu ciddiye alan insanlar olmuş. Altına çeşitli yorumlar yazılmış falan. Akademisyenlikten zengin olmak hemen hem imkânsız. Zengin olan akademisyenlerin sayısı çok azdır. Ortalamada akademisyenler nasıl yaşıyorsa ben de aşağı yukarı aynı hayatı yaşamaktayım. Liberal Düşünce Topluluğu’nun da gelir seviyesi ve bütçesi de bellidir. Ve Liberal Düşünce Topluluğu benzeri kuruluşlara nispetle çok küçük bir mali tabloya, mali bütçeye sahiptir. Yani yıllar önce mesela bir kuruluşa ziyarette bulunmuştum. Orada bütçesini sordular. Bir arkadaş 6 milyon mu 7 milyon mu ne dedi. Bir başka arkadaş 7 milyon değil 12 milyon bizim bütçemiz diye düzeltti. Bana soruldu sizin bütçeniz ne kadar diye. Ben dedim ki, “zannediyorum bizim bütçemiz yılda 250 bin lira falan. Ama dedim sizden daha etkiliyiz. Çünkü biz daha geçerli fikirleri savunuyoruz. Dünyayı yeniden icat etmeye, keşfetmeye değil de dünyada var olmuş ve etkili olmuş fikirleri savunuyoruz.” Bunu Liberal Düşünce dergisi üzerinde de görmek mümkün. Mesela Türkiye Günlüğü dergisiyle Liberal Düşünce dergisini reklamlar bakımından karşılaştırırsak, Liberal Düşünce dergisinin haline ağlamak gerekir. Herhangi bir reklam alma imkânımız olmadı şimdiye kadar. Hiçbir kamu bankasından ciddi ve sürekli reklam almadık mesela. Artık teşebbüs de etmiyoruz Bir ara biraz çabalamıştık reklam alalım diye ama almadık, alamadık. Ama buna karşı mesela Türkiye Günlüğü dergisini veyahut da Sabah grubun kendi dergileri, mesela Turuvaz grubundaki dergilere bakın. Lacivert Dergisine bakın. Devamlı kamu reklamları aldıklarını falan görürsünüz. Dolayısıyla Liberal Düşünce Topluluğu’nun AK Parti&#8217;den veya başka bir partiden bir destek alması söz konusu değil. Bu belki zayıflık olarak görünebilir ama uzun vadede de avantajımız olabilir.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Liberal Düşünce Topluluğu’nun Türkiye&#8217;deki egemenlik ilişkileri, Türkiye&#8217;deki ayrışmalar konusunda nerede durduğunu da gösteren bir gösterge daha var. Belki son kısımda onu da konuşalım isterseniz. Çünkü 45 dakika demişti Beşir Hoca, 41. dakikadayız Ondan sonra soru cevap kısmına geçmemiz gerekiyor. İyi moderatörlük yapmam lazım diye düşünüyorum. Devleti anladık ama Liberal Düşünce Topluluğu’nun dergilerine, eserlerine, çalışmalarına mesela özel sektör de, Türkiye&#8217;deki büyük sermaye de destek vermedi. Hatta, ilginç bir şekilde, sol dergilere ya da yayınlara verdiği desteği Türkiye&#8217;deki büyük sermaye Liberal Düşünce’ye vermedi. Aslında bir taraftan liberalizm kapitalizmin ideolojisi olarak görülür. Dolayısıyla herhangi bir sermaye grubunun otomatik olarak destekleyeceği varsayılır. Ama Türkiye&#8217;de nedense alt ve orta sınıflarla onların temsilcisi olan dernekler, vakıflar, sendikalar ya da bireyler liberal fikirlere daha fazla yakınlık gösterirken büyük sermaye baştan beri kategorik denebilecek şekilde uzak durdu. Burada Türkiye&#8217;deki o egemenlik ilişkileriyle Liberal Düşünce Topluluğu’nu oluşturan insanların ağırlıklı olarak nerede durduğunun da bir ilişkisi var herhalde değil mi?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Bir ilişkisi var ama ne kadar bu ilişki vardır üzerinde düşünmek ve araştırmak gerekir. Fakat senin altını çizdiğin husus doğru. Türkiye&#8217;deki egemen sermaye çevreleriyle Liberal Düşünce Topluluğu’nun ciddiye alınacak bir ilişkisi olmadı. Ben bir ara dergiye reklam bulmak için İstanbul piyasasında büyük şirketlere dolaşıyordum. Bu çerçevede Alarko Holding, Eczacıbaşı Holding filan gibi şirketleri ziyaret ettim. Koç’un kapısını bile çalmadım. Çünkü Koç asla size yüz vermez filan dediler. Hemen hemen ziyaret ettiğim bütün şirketlerden bol bol nasihat aldım. Hatta ilginç bir şey söyleyeyim, Besim Tibuk&#8217;tan bile yeterli desteği alamadığımızı söyleyebiliriz. Çünkü Besim bey siyasi faaliyete çok büyük miktarda para aktarmış ve para harcamış olmalı. Bu paraları mesela Liberal Düşünce Topluluğu’nun faaliyetleri için harcamış olsaydık bugün Türkiye&#8217;de belki liberal düşünce daha iyi bir durumda olabilirdi. Dolayısıyla liberal düşüncenin bu genel yanlışa ilişkin tavrı şöyledir. Liberal fikirlerle iş adamları arasında zorunlu bir bağ yoktur. Türkiye&#8217;de ve dünyanın hemen her ülkesinde devlet büyük bir güçtür. Ve zengin olmak isteyenler devlete yanaşmaktadırlar. Devlet sırtından, devlet imkânlarıyla zengin olmaya çalışmaktadırlar. Dolayısıyla, liberal fikriyat ise bunun tam tersini savunmaktadır. Yani liberal düşünce devletin her şeye karışmamasını, burnunu sokmamasını, piyasaya pek müdahil olmamasını istemektedir. Bundan dolayı da Liberal Düşünce dergisinin pek reklam alma şansı olmadı şimdiye kadar.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Evet. Son bir soru mu …</p>
<p><strong>Beşir ATALAY:</strong> Siz vakit alabilirsiniz</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Öyle mi Hocam? Biraz önce onu mu söylüyordunuz hocam? Sanki konuşuyordunuz sesiniz duyulmadı gibi.</p>
<p><strong>Beşir ATALAY:</strong> Evet. Vakit alabilirsiniz. Yani daha fazla vakit kullanabilirsiniz. Sorunuzu bitirin.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Tamam hocam. O zaman iki soruyla ben soruları tamamlayayım. Ondan sonra yine ben konuşurum. Söze karışırım, çünkü benim de söyleyeceklerim oluyor zaman zaman. Arada yine söylüyorum ama belki yine olabilir. Ama Liberal Düşünce Topluluğu’nun o zaman bugünü ve geleceğine dair iki soruyla hocam tamamlayayım. Arka arkaya sorayım. Şimdi diyelim ki 28 Şubat sürecini düşünün. Ondan sonra Türkiye&#8217;deki demokratikleşme, özgürleşme süreci, sessiz devrim ilk on yıl. Mesela o yıllarda Liberal Düşünce Topluluğu’nun görünürlüğü, etkisi çok daha belirgindi. Şimdi o kadar değil görünüyor. Bugünkü durumla b ilgili benim bu tespitim doğru mu sizce? Bir de geleceğe dönük olarak eğer öyleyse de öyle değilse de Liberal Düşünce Topluluğu’na biçtiğiniz bir gelecek var mı? Yani ileride nasıl olmasını düşünüyorsunuz Türkiye&#8217;nin içinden geçtiği çeşitli dönemlere mi bağlı Liberal Düşünce Topluluğu’nun tekrar çok daha belirgin bir şekilde varlığını hissettirmesi? Yoksa artık bundan sonra daha çok entelektüel alanda yüzlerce kitap yayınlandı, pek çok şey yapıldı. Bu şekilde yoluna devam mı edecek?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Liberal Düşünce Topluluğu, unutmayalım ki, entelektüel bir oluşumdur. Ve ana amacı da entelektüel faaliyet yürütmektir. Türkiye&#8217;de kamusal alanda bazen daha çok görünür oluyor, bazen daha az görünür oluyor. Ama akademik dünyada görünür bir varlığa sahip olduğu da açık bir hakikattir. Hatta şöyle de söyleyebiliriz. Liberal düşünce topluluğu belki de Türkiye&#8217;deki en büyük üniversite olarak da görülebilir. Bu üniversite bir üniversite çatısı altında yapılanmış değildir. Değişik üniversitelerde mensupları vardır. Hemen hemen her üniversitede Liberal Düşünce Topluluğu mensupları vardır. Ve bunlar entelektüel faaliyete devam etmektedir. Yani fikir üretmektedir ve fikir insanı yetiştirmektedir. Dolayısıyla Liberal Düşünce Topluluğu şimdiye kadar bana göre Türkiye&#8217;ye damgasını vurmuş bir oluşumdur. Bu oluşum tarihe böyle kaydedilecektir. Fakat aynı şekilde daha fazlasını yapmaya ihtiyacı var. Yani yüzlerce değil binlerce kitap yayınlaması lazım Liberal Düşünce Topluluğu’nun. Yüzlerce değil binlerce akademisyen yetiştirmesi lazım. Köşe yazarları yetiştirmesi lazım. Araştırmacılar yetiştirmesi lazım. Dolayısıyla, Liberal Düşünce Topluluğu’na ihtiyacın ortadan kalktığını söylemek mümkün değil. Temennim odur ki Liberal Düşünce Topluluğu yeni nesillerle de yolda devam edecektir. Mesela bu bakımdan İngiltere&#8217;deki Fabian Cemiyeti&#8217;ne benzetilebilir. Fabian Cemiyeti, 100 yılı aşkın bir süredir, yaklaşık 150 senedir varlığını ve faaliyetlerini devam ettiriyor. Ve zaman zaman çok etkili oluyor. Veyahut da yine İngiltere&#8217;deki Institute of Economic Affairs&#8217;e benzetilebilir. Institute of Economic Affairs bir liberal kuruluştur. 1956&#8217;da kurulmuştur. Ve özellikle Margaret Thatcher reformları esnasında çok etkili olmuştur. Ama hala faaliyetlerine devam etmektedir. Zaten liberal fikriyat temel fikriyatlardan birisidir. Ortadan kalkması da mümkün değildir. Bu liberal fikirleri eninde sonunda savunan insanlar olacaktır. Ama bunların daha sağlıklı savunması, günlük olayların rüzgârına kapılmaması, ülkelerin kültürlerinin esiri olmaması filan gibi hususlarda Liberal Düşünce Topluluğu’nun bıraktığı izler herhalde kalıcı olacaktır kanaatindeyim.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Teşekkür ederim hocam. Bu aşamadan sonra sizin sorularınızla da devam edelim isterseniz. Ömer Demir Hoca ilk soru için elini kaldırdı. Ömer Hocam buyurun.</p>
<p><strong>Ömer DEMİR:</strong> Atilla Hocam teşekkür ederiz, Berat Hocam teşekkür ederiz. Küçük bir iki değerlendirme yapıp bir soru da soracağım. Değerlendirme Liberal Düşünce Topluluğu’nun oluşum süreçlerinde bizim de biraz da Berat arkadaşımızla olan bağlantımız nedeniyle o Liberal Düşünce Topluluğu2nun oluşturduğu özgürlük ikliminin de imkân vermesiyle çok yakın ilişkilerimiz oldu. Liberte’de kitaplar yayınladık, Liberal Düşünce’de makalelerimiz oldu. İktisatçılar Kongresine belli aralıklarla katıldık. Böyle bakıldığı zaman hakikaten burada anlatılan hikâyenin bir tarafına bizlerinin şahitliği var. Özgürlükçü bir ortam ve Atilla Hoca o süreçte burada anlattığı gibi, hakikaten totaliter olmayan, otoriter olmayan bir ortamın oluşturulmasında başrol oynadı. O bölünmelerde ve ayrışmalarda çok içeriden ben takip edemedim. Zaman zaman o dernek olarak kurulan arkadaşlar gelip aslında kendilerinin haklı olduğunu, zamanın kendilerinin haklı olduğunu göstereceğini söylediler ama şu anda düşünüyorum hangi gerekçeleri söyleyerek ayrıldılar hatırlayamadım. Yani bana da o zamanlar hatta belki de bizlerle olun demişlerdir diye ama emin değilim yani. Ama konuştuklarını hatırlıyorum o dönemde, bu LDT’den ayrışma dönemlerinde. Ve bu Atilla Hoca&#8217;nın anlattığı o sürecin bütün detaylarına, bizimle ilgili tarafına, yayınlara hep aşağı yukarı üç dört tane kitabın edisyonunda çevrilmesinde vesairesinde dolaylı veya doğrudan katkılarımız oldu. Hep şahit olduk, katkı sağlamaya çalışıyor. Hakikaten teşekkür ederiz bu ortamı oluşturduğu için. Benim sorum da şu Atilla Hocam, bakıyorum şöyle liberal özgürlük taraftarlığı gibi bir şey, ilginç bir konuya değindiniz. Yani serbest piyasa koşullarında para kazanan, serbest piyasa yani piyasa süreçlerinde büyüyen, zengin olan, doğrudan devletten beslenmese bile beslenenler vardır ama doğrudan piyasada faaliyet yürüten aktörler düşünsel düzeyde, liberal düşünce böyle çok yakın destek olmadı. Hani biz de görüyoruz öyle bir semiyotik bir ilişki yok gibi sanki. Yani liberal düşünce ayrı bir şekilde gidiyor. O liberal düşüncenin savunduğu özgürlükler, serbestliklerden faydalanan insanlar da belki de böyle bir teorik temellendirme ihtiyacı duymadan ayrı bir yerden gidiyorlar. Bunun bir teorik açıklaması var mıdır? Birinci sorum bu. Yani bu önemli bir şey çünkü. Siz birileri adına bazen solcular, sol söylem işte işçi sınıfı hakkını savunur ama sonra der ki, ya lanet olsun onların haklarını savunuyoruz, kıllarını kıpırdatmıyorlar, artık onları nasıl savunacağız filan. Hani o şeyde de, o cenahta da öyle bir sitemi duyarsınız. İşçi sınıfı, ezilenler, azınlıklar, onların haklarını savunuyoruz. Sonuçta bizi işte parti kurduğumuzda oy vermiyorlar destek olmuyorlar, dergilerimizi almıyorlar, hâlbuki biz onlar için çalışıyoruz. Burada da onun bir tersi var gibi, bunun bir teorik açıklaması var mı? İkinci sorum, bu özgürlük taraftarlığı, yani herkes özgür olsun, özgürlükler temel olsun, insanlar özgürlükler için içeriğine bakmaksızın, kimin hangi özgürlüğü nasıl kullanacağı konusunu onun takdirine bırakarak soyut özgürlükleri savunmak, biraz böyle tuzu kuru kişilerin mi işidir acaba? Sonuçta insanlar ideolojilerle kitleleri denetim altına alıyorlar. Böyle hani çok fazla kitleleri mobilize edip etrafına toplamak istemeyen veya ondan bir çıkar ummayan insanların mı ideolojisidir bu? Yani onu tuzu kuruyu biraz tırnak içinde biraz belki argo bir ifade, yani argoya kaçan bir ifade ama onun için kullandım. Böyle bir hard ideoloji olarak görebilir miyiz bunu? İçeriğine girdiğinizde özgür olsun. Peki, ne yapacak bu özgürlüğü? Ne yaparsa yapsın. Ama bu ideolojilerin çok sempati duyduğu bir sonuç değildir. İdeolojiler bir şeyler yapmak isterler, bir yerlere götürmek isterler. Sırf onu yapmayı mümkün kılan çerçevelerin var olması ile yetinmezler ve insanların yüzde doksanı da ideolojilerle bir yerlere giderler. Bu konuda biraz böyle bir temel sorunu var mı liberal düşüncenin? Onu sormak isterim. Teşekkür ederim.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Teşekkür ediyorum Ömer. Liberal Düşünce Topluluğu’na büyük katların oldu. Onlar için ayrıca teşekkür ediyorum. İkinci sorudan başlayayım. Özgürlük insanın her istediğini yapması demek değildir. Özgür olan insan aynı zamanda sorumlu olan insandır. Birinin özgürlüğünün başladığı yerde diğerinin özgürlüğü biter. Yahut birisinin özgürlüğü diğerinin özgürlüğüne bir hak ihlali yaparak zarar veriyorsa orada o kişinin özgürlüğünün bitmesi gerekir. Liberal düşüncenin diğer ideolojilerden temel bir farklılığı var. Bunun altını çizmekte büyük bir fayda görüyorum. Sosyalizm gibi, faşizm gibi, bir ölçüde muhafazakârlık gibi muhtevası olan değerleri savunan ideolojilere nispetle liberal düşünce muhtevası olmayan değerleri savunur. Başka bir deyişle çerçeve değerleri savunur. Bir iki örnek vereyim. Mesela liberal düşünce özel mülkiyete çok önem verir ve onun temel bir insan hakkı olduğunu düşünür. Ve özel mülkiyetin hukuki olarak tanınması ve korunması gerektiğini belirtir. Ama bu liberal düşüncenin insanlara mülkiyet edilmesi konusunda talimat vermesi anlamına gelmez. Liberal bir toplumda isteyen mülkiyet peşinde koşar, isteyen mülkiyeti tamamen dışlayan bir hayat yaşar. Dolayısıyla mülkiyet burada bir çerçeve değerdir. Keza bir diğer çerçeve değeri liberal düşünce açısından din ve ifade, din özgürlüğüdür. Din ve vicdan özgürlüğüdür. Liberallerin din ve vicdan özgürlüğünü tanıması insanların hangi Tanrı&#8217;ya inanacağını ve hangi Tanrı&#8217;ya nasıl ibadet edeceğini ve dini nasıl yaşayacağını ve yansıtacağını seçmesi hakkıdır. Dikkat edersek burada insanların din özgürlüğüne sahip olması insanların şu veya bu dini yahut da şu dinin o veya bu yorumunu seçmesi mecburiyetini getirmiyor. Tam tersine insanların istediği dini seçmesi ve genel olarak insan hakları çerçevesinde o dini yaşamasını ve yaşatmasını ediyor. Bir benzer çerçeve değer ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğü insanların görüşme kanaatlerini, özellikle kamu otoritesi ve kamu kaynağı kullananlarla ilgili görüş ve kanaatlerini serbestçe ifade etmesi anlamına gelir. Bu, kişilere şu konuda bunu söyleyin, bu konuda da şunu söyleyin şeklinde talimat vermek anlamına gelmez. Dolayısıyla liberal düşüncenin savunduğu değerler çerçeve değerlerdir. Ve bunlar genel olarak insanların farklılıklarına rağmen barış içerisinde bir arada yaşamasının aracı olarak görülür. Çünkü her insan toplumu tabiatıyla çoğulcudur. İnsan toplumu mesela Türkiye&#8217;de bugün gördüğümüz çoğulculuk tekelci bir resmi ideoloji olmasına rağmen vardır. Dolayısıyla, bu çoğulculuğu ya yok edeceksiniz, tek bir çizgiye indirgeyeceksiniz herkesi, tek bir çizgiyi takip etmeye zorlayacaksınız. Veyahut da bu çoğulluğun unsurlarının neyse o olarak ve birbirlerine müdahale etmeden yaşamasının yollarını arayacaksınız. Liberal düşünce bu bakımdan yumuşak bir ideolojidir. Çerçeve değerler savunur. Muhtevası olan ve kişilere ne yapacağını dikte eden değerleri savunmaz. Bu bakımdan özellikle sosyalizm gibi, faşizm gibi ideolojilerden farklı bir ideolojidir. Ve işte sen de biliyorsun özgürlük liberal düşüncenin temel değeridir. Hatta liberalizm eşittir özgürlük teorisi dememiz de mümkün. Bu özgürlüğün ayrıca özellikleri var. Belki fazla uzatmaya gerek yok ama işte negatiftir, birey temellidir, insan-Allah ilişkisi, insan-tabiat ilişkisi, insan-kendi vücuduyla olan ilişkisini dışlar. Yani insanın Allah&#8217;la olan, tabiatıyla olan ve tabiatla olan ilişkisi özgürlük çerçevesinde ele alınamaz. İnsan-insan ilişkisi çerçevesinde özgürlüğü ele almak gerekir. Öbür soruna gelince, evet ilginç bir şekilde sosyalistlerle bir benzerlik olduğu belki söylenebilir. Gerçi sosyalistler, işçi sınıfının yeterince bilinçlenmiş olmadığı için kendilerinin anlamadığını, takip etmediğini ve destek vermediğini düşünecektir. Ama liberallerden bu tür bir şikâyet gelmez. Daha ziyade şöyle bir anlatım gelebilir Türkiye&#8217;de devlet çok büyük bir iktisadi güçtür. Hemen hemen bütün dünyada büyük bir iktisadi güçtür. Devlet lisanslama, regülasyon ve doğrudan piyasa müdahaleleri yoluyla iktisadi hayatın işleyişine karışmaktadır. Dolayısıyla bu müdahaleler aynı zamanda bir imkân yaratmaktadır. Bireyler için bir imkân yaratmaktadır. Ve müteşebbis nerede imkân varsa onun peşinden gider. Devlet bu tür imkânları yaratıyorsa insanlar da bu tür imkânların peşinden gitmek durumundadır. Galiba böyle bir şey var. Birinci boyutu bu. İkinci boyutu da ideolojik hegemonya. Yani mesela sosyalist muhitlerde büyümüş ve sonra tırnak içerisinde kapitalist bir iş adamı olmuş ama hala sosyalist fikirleri savunan birçok iş adamı var Türkiye&#8217;de. Veya Kemalist fikirler çerçevesinde büyümüş ve Kemalizm’in dünyanın ebedi hakikati olduğunu ve Mustafa Kemal&#8217;in bütün tarihi belirlediğini düşünen insanlar var. Yani bu insanların bu fikirlere karşı çıkan insanlara destek vermesi tabii ki pek düşünülebilecek bir şey değil. Galiba liberal düşünceye ancak devletle ilişkisi az olan, kendi çabalarıyla zenginleşen ve işini yürüten, devletle mümkün mertebe iş yapmayan orta boy ve küçük boy iş adamları ilgi gösterebilir kanaatindeyim ben. Benim muhatap olduğum büyük iş adamlarından sadece Güler Sabancı liberal düşüncenin önemini anlamış ve işte dört sayı süren bir reklam vermişti ama bugün onun da muhtemelen farklı bir yerde olduğu kanaatindeyim. Onun da daha Kemalist, daha sisteme entegre olmuş bir çizgiye geldiği kanaatindeyim. Fakat bu sadece liberal düşüncenin Türkiye&#8217;deki problemi değil. Genel olarak dünyada da bu problemdir. Mesela Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nde birkaç tane büyük şirket vardır liberal fikirleri anlayan ve destek veren. Diğer şirketler, şirketlerin büyük bölümü, Ford gibi şirketler daha ziyade sola yakın şirketlerdir ve sola destek vereceklerdir. Liberallerin en büyük şansı şu yalnız, hayatın kendisi liberal. Hayatın kendisinin liberal olması, insanların kendi menfaatinin peşinden koşması, kendi iyiliğini düşünmesi, herkesin kendi özgürlüğüne düşkün olması, herkesin özgürlük istemesi gibi şeyler hayatı liberalleştiriyor ve biz insanlara bu açıdan da ulaşma ve dokunma imkânına sahip oluyoruz.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Teşekkür ederim hocam. Şimdi el kaldıranları yine sırayla söz verelim. Sadece soru olması gerekmiyor tabi, yorum, eleştiri, her şey değerli o bakımdan. Aziz Zahid Öztürk, buyurun.</p>
<p><strong>Aziz Zahid ÖZTÜRK:</strong> Hocam merhabalar, hayırlı akşamlar. Ben Aziz Zahid Öztürk, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi bölümü üçüncü sınıf öğrencisiyim. Ben de Liberal Düşünce Topluluğu’yla üniversitede tanıştım, takip etmeye başladım, yapılanları, yayınladıklarını. Hocam ben şunu sormak istiyorum, şu an kendi anlatımınızda şey demiştiniz, liberalizm Kemalizm’in içinde erir gibi bir şey kullanmıştınız Türkiye&#8217;de. Ben şunu merak ediyorum, şu an Türkiye&#8217;de bir sol liberalizm gibi bir şey çıktı veya işte liberal sol diye bir tanım çıktı ve işte bireyselliği ön plana alan, bireysel özgürlükçülüğü savunan ama işte ekonomide daha farklı sosyalist bir tavır izleyen bir şekilde hareket ediyorlar. Sizce bu sol liberal Kemalizm’in içinde eriyen liberalizm midir yoksa Türkiye&#8217;de farklı bir akım mıdır veya Türkiye&#8217;nin ekonomik olarak veya normal olarak çıkışı sol liberalizm midir sizce? Ben bunu merak ediyorum. Teşekkür ederim.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Şimdi sol liberalizm sadece Türkiye&#8217;de ortaya çıkmış değil ve ilk defa da Türkiye&#8217;de ortaya çıkmış değil. 19. yüzyıldan 20. yüzyıla geçişte liberalizmde bir anlam kayması olmuştur. Özellikle Anglosakson ülkelerinde bilhassa Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nde sol fikirleri savunanlara liberal denmiştir. Bu Nahit’inde işaret ettiği gibi iktisatta daha devletçi ama bireysel özgürlükler alanında sınır tanımayan bir yaklaşımdır. Bugün mesela Amerika&#8217;daki Demokrat Parti bu çizgide bir siyasi parti olarak okunabilir ve Amerika&#8217;daki liberaller Türkiye&#8217;deki liberallerden farklıdır. Amerika&#8217;da liberal deyince solun çeşitli renkleri kastedilir. Çünkü bu ülkenin tarihi genelinde sosyal demokrasi kavramı yoktur, yerleşmemiştir. Dolayısıyla sosyal demokrasi kavramının yerini liberal kavram almıştır ve sol liberal diye biz bu insanlara diyoruz. Aslında liberalizm ideolojik olarak sol veya sağ biçimde tasvir edilebilecek bir ideoloji değil. Liberalizmi mesela ikincil ideoloji olarak yahut da açık ve yumuşak bir ideoloji olarak tasvir etmek daha doğru olur kanaatindeyim. Türkiye&#8217;de de kendisine sol liberal denilebilecek kişiler bir miktar var olabilir ama bunların fazla bir entelektüel varlığının bulunduğunu ve iddialı eserler ortaya koyduklarını da pek düşünmüyorum. Bu çerçevede Kemalizm’e biraz daha temas etmekte fayda var. Şimdi Kemalistler genellikle kendilerinin Batıcı olduğunu ve Batıdaki her şeyin Türkiye&#8217;de olmasını istediklerini söylüyorlar. Acaba bu Kemalistlerin Batıcı olduğu anlamına gelir mi? Soru bu. Şimdi burada da altının çizilmesi gereken şey şu: Batı bir bütün olarak savunulabilecek bir yapıda değil. Batıda yanlış olan, yanlış olduğu tarihi tecrübeyle ve teorik olarak ispatlanmış olan ve tecrit edilmesi ve takip edilmemesi gereken çizgiler de vardır. Mesela komünizm ve faşizm Batı ürünüdür. Ve komünizm ve faşizm en ciddi uygulamalarında Batı’da bulunmuştur. Mesela kölelik ve klasik kolonyalizm de büyük ölçüde Batı ürünüdür. İnsan cinsinin ıslah edilmesi gibi bir anormal hedefin peşinden koşan öjenik de bir Batı ürünüdür. Dolayısıyla Batı uygarlığı deyince asıl kastettiğimiz şey büyük bir ihtimalle liberal Batı uygarlığıdır. Ve bu liberal Batı uygarlığının temel değerleri de bellidir. Din ve vicdan özgürlüğü, ifade özgürlüğü, serbest teşebbüs özgürlüğü, seyahat özgürlüğü gibi özgürlüklerdir. Şimdi Türkiye&#8217;deki Kemalist kitleye baktığımızda bu fikirlere karşı nasıl bir tavır alıyorlar. Mesela Kemalizm’e karşı bu değerlerin bir hükmü var mıdır? Hayır hiçbir hükmü yoktur. Yani Kemalizm ne diyorsa o geçerlidir Kemalist zihniyete göre. Dolayısıyla, Kemalistleri tipik anlamda Batıcı olarak görmek de büyük bir yanılgıdır. Peki o zaman Batıyı niye bu kadar önemsiyorlar? Zannediyorum ki Kemalistler şekilde Batıcı yahut da kültürel hayatta ve yaşama biçimlerinde Batıcı daha ziyade. Mesela Kemalistler Batılar gibi giyinmeyi seviyor. Mesela Kemalistler batı müziği dinlemeyi tercih ediyor. Mesela Kemalistler içki içmeyi seviyor filan. Bu yönüyle Batıyla bir benzerlikleri var. Ama Batıyı Batı yapan, liberal Batıyı, liberal Batı yapan değerler bunlar değil ki. Liberal Batıyı Batı yapan değerler ifade özgürlüğü, din özgürlüğü, seyahat özgürlüğü, mülkiyet özgürlüğü gibi değerlerdir. Bu, üzerinde durulması ve düşünmesi gereken bir konu. Batıcılığın doğru anlaşılmış bir şekilde Kemalizm’in tekeline bırakılması zannediyorum ki Türkiye&#8217;deki fikir ortamı için de çok zararlı. Fikri gelişmeye de set çekici bir durum.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Teşekkürler. Gülsen Hocam sıra sizde ardından da  Metin Toprak Hoca var, ama hala el kaldırıyor mu Metin Hoca bilmiyorum. Vazgeçti sanki.</p>
<p><strong>Gülsen KAYA:</strong> Merhaba hocam. Ben de evet birazcık teşekkür, yorum ve küçücük bir soruyla söz almak istedim. Bilkent’te doktora yaparken kendimi çok yalnız hissediyordum. Rahmetli Metin Heper de bu meslek yalnız bir meslektir diyordu. Düşünsel anlamda yalnız hissediyordum aslında. Bu bağlamda Türkiye&#8217;de benim ilk yazımın çıktığı Düşünce dergisi ve ilk kongresine katıldığım kuruluş da  Liberal Düşünce Topluluğu’ydu. Böyle hani bir kimsesizlerin kimsesi gibi, yani kolektif kimliği çok oturmamış bir yere çok angaje olmamış insanlara ben çok önemli bir yer açtığını düşünüyorum. O nedenle hem Berat Hoca&#8217;ya hem Atilla Hoca&#8217;ya hem de bugün bu konuşmayı tertip eden Ömer Hoca&#8217;ya, Beşir Hoca&#8217;ya çok teşekkürlerimi sunuyorum. Bunun ötesinde herhalde dinleyicilerin birçoğunun dikkatini çekmiştir. Biz Türkiye&#8217;de az önceki tanık olduğumuz, izlediğimiz tartışma ortamını çok özledik, her iki tarafta da çok özledik. Yani hem muhalefette hem iktidar kanadında medya kuruluşlarında işte her gün dönen tartışmalara baktığımızda yani şu sizin birbirinize yönelttiğiniz sorular ve bu nezaket, karşı tarafın sorusunu anlama, bunu kişiselleştirmeme deneyimini biz çok özledik gerçekten. Sanırım liberal düşünce de bu anlamda çok özel bir platform sağlıyor. Yani Berat Hoca o hoş üslubuyla çok güzel ve aslında çok da kritik sorular yöneltti. Atilla Hoca da gayet soğukkanlılıkla bunları cevapladı. İkna olup olmamak aslında biraz da izleyicilere kaldı ama bu ortamın sağlandığı yer Liberal Düşünce Topluluğu. Bu anlamda ben aslında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Kişisel bir merak aynı zamanda da aslında liberal düşüncenin soy kütüğüne ilişkin bir veri olması açısından önemsediğim için soruyorum. Özellikle Atilla Hoca ben sağdan geliyordum dedi. Ben aslında Atilla Hoca&#8217;nın hep soldan geldiğini düşünmüştüm şimdiye kadar, yıllardır da tanışırız, hiç öyle sağdan geleceğini de düşünmemiştim. Sağın ne tarafından geldiğini yani tam olarak bir lokasyon koordinat vermesini ben mümkünse kendisinden rica edeceğim. Hangi sağ, ne kadar sağ, tam olarak nereden? Çok teşekkür ederim.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Aslında benim de sormam gerekiyordu başlangıçta. Çünkü sağ kolektivist bir cenahtan geliyorum deyince Atilla Hoca genellikle arkasından izah ederdi ama bu sefer hızlı geçti o kısmı. Teşekkür ederim yorumunuz için de. Aslında liberal düşünce topluluğunu bugünlere taşıyan en önemli emek en önemli çaba benim çabam tabii ki. Yani sağ olsun Atilla Hoca&#8217;nın da zaman zaman katkısı olmadı değil yani. Onu da tespit etmek gerekiyor. Hocam buyurun.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Ben lise üçüncü sınıftayken, hala ayakta mı bilmiyorum ama, Yeniden Millî Mücadeleciler diye bir grupla tanışmıştım. Aşağı yukarı üniversite üçüncü sınıfa kadar bu grupla ilişkilerim devam etti. Üçüncü sınıfta, tabii, tereddüde düştüm ve şüphelenmeye başladım. O zaman Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi&#8217;ndeki iktisat hocamız Prof. Dr. Aydın Yalçın&#8217;dan da etkilendim. Üniversiteyi bitirdiğimde de bir anlamda soldan geldiğimi bu şekilde söyleyebilirim. Sağcı sosyalistim. Şimdi sadece sosyalist kavramı bazı insanlara tuhaf gelebilir ama mesela Hayek&#8217;in <em>Kölelik</em> <em>Yolu</em> adlı kitabının bütün partilerin sosyalistlerine ithaf edildiğini görürsünüz. Sosyalizm o kadar egemen bir fikir ki, sağcılar da sol fikirleri savunuyorlar. Mesela Türkiye&#8217;de özellikle iktisadi anlamda bazı İslamcı yazarların sosyalist fikirleri savunduğu açık bir gerçektir. İsim vermek gerekir mi bilmiyorum ama İhsan Eliaçık. Kendisi İslam&#8217;ı temel referans olarak alıyor fakat savunduğu fikirler iktisatta özellikle İslami bir terminolojide tipik sol fikirlerdir. Dolayısıyla sağcı sosyalist bir gelenekten geliyorum. Daha sonra bu değişti tabii ki. Hala eski grubundan bazı arkadaşlar zaman zaman bana ulaşmaya çalışıyorlar. Ben onlara diyorum ki benim sizinle bir irtibatım olması hemen hemen imkânsız. Yani insani ilişkiler tabii ki olabilir da ama fikri bir irtibatımın olması imkânsız. Çünkü ben bir entelektüel göç yaşadım diyorum. Yani bulunduğum yeri tamamen terk ettim yeni bir paradigmayı benimsedim ve yola öyle devam ettim. Hâlbuki eski arkadaşlar eski çizgilerinde devam ediyorlar. Onlar çeşitli insani problemlerle bu gruptan ayrıldığımızı falan zannediyorlar. İnsani problemler olmuş olabilir ama ana problem fikir farklılığıydı. Yani ben mesela eski arkadaşlarımın tipik sosyalist ekonomi savunduğunu gözlemlemiştim. Eski arkadaşlarımda da birey hakları diye bir kavramı yoktu. Bu anlamda sağcı sosyalist bir gelenekten geldiğimi söyleyebilirim.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Teşekkürler. Yeterli oldu mu bilmiyorum. Metin Hocam orada mısınız?</p>
<p><strong>Metin TOPRAK:</strong> Ben buradayım. Sayın moderatörüm izniniz olursa ben de bir şey söylemek istiyorum.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Hocam biraz endişeli bir şekilde dinliyorum sizi. Buyurun. Bana da değecek bir şeyler olacak gibi düşünüyorum da o bakımdan. Nedense.</p>
<p><strong>Metin TOPRAK:</strong> Yok uyarıyı aldım ben ona göre daha dikkatli konuşacağım. Bunu da bir liberal uyarı olarak almış olduk yani. Şimdi gerçekten hem Ömer Demir&#8217;in söylediği hem Atilla Hoca&#8217;nın söylediği gibi liberalizm böyle çerçeve değerler, böyle katalog suçlara benzer bir kategorizasyon yapıyor. O dönemde de Ömer Hoca&#8217;yla konuşup ya bu liberalizm çerçeve sunuyorsa içini neyle dolduracak? İşte Müslüman Müslüman mı olacak? Ya da mesela Kemalizm bir değerler silsilesi ise batıdan farklılaşan ya da Fransız şeyi gibi o da öyle mi dolduracak? Şimdi bugün Atilla Hoca&#8217;nın da söylediğinde ben yine o zamanki kanaatimizin çok değişmediğini zannediyorum Ömer Hoca&#8217;yla. Şimdi liberalizm aslında bireylerin özgürleşmesini istediklerini yapmasını hani başkalarının alanına girmeden söylüyor ama aslında liberalizm daha çok devletle ilgili standartlar ortaya koyuyor. Bireylerle ilgili koymuyor. Yani liberalizm toplumla, sivil toplumla, bireylerle ilişkili değil. Tersinden öbür tarafı tanzim ederek bu tarafa karışmamasını öneriyor. Ömer Demir&#8217;le bir şey yazmış bu iktisadi sistemleri karşılaştıran, şimdi biz iktisatçı olduğumuz için doğası itibariyle Batı iktisadı zaten liberal bir perspektifi ortaya koyuyor. Bizim liberal değerlere aşinalığımız o yüzden çok organik oluyor. Çok kolay gidiyoruz o tarafa. Batı iktisadı okuduğumuz için. Biz sistemleri böyle sosyalizm, kapitalizm, İslam gibi değerlendirmemiştik. Özgürlükçü ve güdümcü modeller diye daha böyle liberalizme de uyacak bir şekilde kategorize etmiştik. Şimdi Atilla hocaya sormak istediğim şu. Yirmi küsur yıllık İslamcı bir parti, hani sonuçta gelenek öyle bir gelenek. Geldiğimiz nokta da belli. Hem bu FETÖ darbesi hem Kemalist ordunun irticacı bir darbe yapması. Hani görüntü böyle. İslamcı bir partinin demokrasiyle imtihanı ve sonuçta liberallere de ihtiyacımız kalmadı gibi yine en yüksek düzeyde seslendirdik. Yani Müslümanların tırnak içinde İslamcıların Türkiye&#8217;deki muhafazakâr kesimlerin dünya liberalizmine, özgürlüğüne, demokrasisine model olarak olumsuz anlamda değil hani evet, Türkiye&#8217;de gösterdi ki İslamı demokrasiyle bağdaştırdık. Bunun dışında bir şey, bir katkısı oldu mu hocam? Hem içerik hem çerçeve olarak bir bu medeniyetin yaşadığımız yüzyıl bakımından söylüyorum. İslam medeniyeti çok ileri bir şey olur. Yani bir katkısı, kayda değer böyle diş kovuğunu doldurur, bir katkısı olduğunu düşünüyor musunuz Türkiye tecrübesini.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Teşekkür ediyorum Metin. Senin söylediğin tabii aslında birçok soruyu bünyesinde barındırıyor. Mesela İslam medeniyeti dedin. Bana göre İslam medeniyeti diye bir medeniyet yoktur. Hristiyan medeniyeti diye de bir medeniyet yoktur. Bu medeniyetleri dine göre adlandırmak yanlıştır veya coğrafyaya göre adlandırmak. Bana göre tek bir insan medeniyeti vardır. Bu da ortak insan medeniyetidir. Bu insan medeniyetinin de temel kurumları bellidir. Dindar muhafazakâr camiada veya İslamcı camiada bunun anlaşılamamış olduğunu görüyoruz. Gerçi bu fikri düşünce dünyasında savunan kişi de çok az, onu da söyleyeyim. Yani Batı&#8217;da birkaç kişi var. Türkiye&#8217;de benden başka bu fikri savunanı görmedim. Çünkü herkes ağzını açtığı zaman Yüce İslam medeniyeti filan diyor. Kemalistler bunu reddediyor mesela. Kemalistler işte Batı medeniyetinden, Kemalist medeniyetlerinden bahsediyorlar filan. Ama bu ayrı bir tartışma konusu. Senin işaret ettiğin noktalardan en önemlisi bence liberalizmin devlet için daha ziyade önerilerde bulunması. Yani devletin ne olması, nasıl olması gerektiği konusunda tavsiyelerde ve tekliflerde bulunması ve topluma fazla müdahaleyi öngörmemesi. Tamamen katılıyorum ben bu görüşe. Çünkü sivil toplum diye bir şey var. Sivil toplum ve siyasi toplumun ikilisi üzerinden işte analizleri yapıyoruz. Sivil toplum kendi haline bırakılmış bir toplumdur. Peki toplumu kendi haline bırakmayacak olan güçler nelerdir? Toplumu kendi haline bırakmayacak ana güç devlettir, hiç şüphesiz. Çünkü hiçbir gücün imkânları, kabiliyetleri ve meşruiyeti devlet kadar kuvvetli değildir. Hiçbir gücün topluma müdahalesi devletin müdahalesi kadar derin ve yaralayıcı olamaz. Türkiye tarihi bunun bir örneğidir. Mesela tek parti cumhuriyetinde sivil toplumun allak bullak edilmesi, hatta yok edilmesi ve topluma dil, din, kültür alanda derin müdahalelerde bulunması söz konusudur. Bundan dolayı liberalizmin temel hedefi devleti sınırlandırmaktır. Devleti neyle sınırlandıracaksın? İşte anayasal yönetim ilkelerine bağlı devlet olacak. Temel hak ve özgürlükler anayasada sayılacak ve koruma altına alınacak. Bu konularda daha az ihtilaf var zannediyorum ki. Yani bu konuların daha geniş bir mutabakat sağlaması imkânı var. Ama iktisadi konulara gelince iş değişiyor. İktisadi konularda insanlar devletin mesela fiyatlarını artmasını önlemesini, insanlara iş bulmasını veya vermesini filan talep ediyorlar.  Bu da hem iktidarda bulunanları müdahaleciliğe teşvik ediyor, tahrik ediyor. Diğer taraftan iktidarda bulunanlar da kendilerinin muazzam bir güce ve kudrete sahibi olduklarını ve toplumsal hayatın her alanına müdahale ederek istedikleri sonucu alabileceklerini düşünmeye meylediyorlar. AK Parti&#8217;nin başına gelen budur. Bu AK Parti dindar bir gelenekten geldiği için olan bir şey değildir. Bu olağan bir durumdur. Yani toplumdan siyasetçilere bu kadar yoğun talep gidiyorsa siyasetçi de kendisine bir görev addederek fiyatlara müdahale edecektir. Mesela fahiş fiyat tartışması. Nedir fahiş fiyat? Tanımı yok fahiş fiyatın. Fahiş fiyat suçlamasıyla mahkemeye verilen birisi var mı, o da yok. Ama fahiş fiyatla ilgili kanun çıkartıyor. Bu anlamsız bir şey. Mesela şu anda otomobil fiyatları ve ev fiyatları düşüyor. Niye düşüyor? Çünkü panik halinde insanlar saldırmışlardı ve herkes fiyatlar artacak diye bu alana girmeye çalışıyordu. Yani iktisadi hayat krizsiz olacak bir şey değildir. İktisadi hayatta tabii ki sıkıntılar olabilir. Ama sabretmek lazım. Müdahale etmemek lazım. Ama Türkiye&#8217;de devletçi iktisat anlayışı hem sağcısında hem solcusunda hem İslamcısında hem Kemalist’inde bulunan iktisat anlayışı buna pek izin vermiyor. Dolayısıyla Türkiye&#8217;nin bu anlamda temel probleminin kültürde olduğunu söylemek mümkün. Peki dünyanın diğer ülkeleri nasıl? Dünyanın diğer ülkelerinde de aşağı yukarı durum aynı ne yazık ki. Dolayısıyla kelimenin gerçek anlamında otantik liberalizme bağlı olan insanlar dünyanın hemen hemen her tarafında küçük bir azınlık durumundalar. Bunu da kabul etmek mecburiyetindeyiz. Peki ne olacak? Şöyle söyleyeyim. Liberal Düşünce Topluluğu mensuplarına belki şu tavsiyede bulunabilirim. Entelektüel faaliyetlerine devam etmeliler. Doğru bildiklerini yazıp çizmeliler. Siyaseti ve siyasi partileri fikirleri üzerinden etkilemeye çalışmelılar. Yapabilecekleri tek şey bu. Bu uzun vadede belki bir avantaj sağlayabilir ama kısa vadede tabii ki dezavantajdır. Fahiş fiyatla ilgili birkaç yazı yazdım. Kimse tınmadı. Ne demek istiyorsun falan diye kimse sormadı bile. İkide bir Cumhurbaşkanı konuştuğunda fahiş fiyata verip veriştiriyor. Milletin lokmasına, göz dikenlere işte hesap soracağız gibi anlamsız şeyler söylüyor. Ne yazık ki Türkiye&#8217;de siyasetin kaderi bu. İktidar böyle olduğu gibi muhalefet de böyle. Muhalefetten CHP bir milletvekili geçen gün “yüzde yirmi beş kira sınırının kaldırılması çok yanlış olur bu büyük bir talihsizliktir” gibi sözler etti. Bilmiyorum takip ettiniz mi medyada. Dolayısıyla, bu problem böyle devam edecek. Bu çerçevede de liberallerin tırnak içerisinde mutlak zafer anını beklemesi saçma sapan bir şey. Yani gelişli gidişli. Bazen daha liberal, daha piyasa ekonomisi taraftarı, bazen daha illiberal, daha az piyasa taraftarı bir çizgide hayat devam edecek diye düşünüyorum.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Teşekkür ederim hocam. Biraz önce sizin birden fazla medeniyet yok, tek medeniyet var demiştiniz. Burhanettin Aktaş Hoca da Ali Bardakoğlu bu şekilde düşünüyor ve dillendiriyor bence demiş. Sanıyorum onunla ilgili söyledi. İslam tarihi Hazreti Peygamber&#8217;in vefatıyla bitmiştir demekle tam da bunu söylüyor sanırım diye yorumlamış. Onu da belirteyim. Zeynep Burcu Uğur Hoca. Hocam buyurun.</p>
<p><strong>Zeynep Burcu UĞUR:</strong> Hocam iyi akşamlar. Amerika kendini her zaman özgürlükler ülkesi olarak niteliyor. Bir de bir de anayasa olarak da bildiğim kadarıyla diğer ülkelerden farklı olarak devletin söylemin içeriğine karışmaması gibi bir yasa varken şu anda tam tersine dönüp devletin söylemin içeriğini de belirlemesi yönünde devlet eliyle yapılan bazı şeyler var. Bu da size liberal düşüncenin biraz kırılgan olduğunu çağrıştırmıyor mu? Yani siz dediniz ya liberal düşünce her zaman, yani insanlık devam ettiği sürece devam edecektir ve aslında her zaman taraftarı olacaktır. Bana da sanki şöyle gibi geldi, son olaylarla beraber hani Kampüs Protestolarına karşılık olarak devlet saldırgan. Köklü gelenekleri de var ama ona rağmen çok da kolay kanunları değiştirmeye başladılar. Bunu nasıl yorumluyorsunuz? Onu merak ettim.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Amerika&#8217;da vuku bulanlar sizin de işaret ettiğiniz gibi liberal değerlere ters şeyler. Mesela Filistin&#8217;e destek veren insanların ifade özgürlüğü çiğneniyor. Öğrencilere destek veren hocaların işten atılması, baskı altına alması gibi şeyler söz konusu. Ama bu liberal değerlerin kırılgan olduğunu, liberal düşüncenin kırılgan olduğunu göstermiyor. Amerikan yönetiminin kırılgan olduğunu gösteriyor. Yahut da Amerikan yönetiminin liberal değerlere bağlılık iddiasının bu bakımlardan çöktüğünü gösteriyor. Dolayısıyla, burada zayıflayan, ortadan kalkan değerler değil. Biz yine bu değerlere dayanarak Amerika&#8217;yı değerlendiriyoruz. Mesela niye eleştiriyoruz Amerika&#8217;yı? İfade özgürlüğünü çiğnediği için eleştiriyoruz. Ama ifade özgürlüğü değer olarak kıymetli ki ona dayanarak Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ni eleştiriyoruz. Amerika ile ilgili değerlendirmelerde iki şeye dikkat etmek lazım. Daha doğrusu Amerika&#8217;nın güçlü bir sivil toplum geleneği olduğuna, bir de Amerikan devleti olduğuna dikkat etmek lazım. Biz genellikle bu ikisini birbirine karıştırmaya meyilliyiz. Amerika Birleşik Devletleri dünyanın en güçlü sivil toplumlarından birisine sahipti, çok yakın zamanlara kadar. Çünkü klasik liberal değerler üzerine kurulmuş bir toplumdu ve devlet toplumsal hayata fazla müdahil olmamaya çalışıyordu. Ama son 150 senedir aksine bir giriş var. Bu aksine giriş İsrail&#8217;in Filistin&#8217;deki hareketlerine destek vermesi suretiyle zirveye vardı. Bugün Amerika&#8217;yı dünyadaki demokrasinin öncüsü, liberal değerlerin öncüsü ve koruyucusu olarak görme imkânı hemen hemen ortadan kalkmıştır diyebiliriz. Bu olayların daha çok yansıması olacağı kanaatindeyim ben. Dolayısıyla, bir defa daha söylemem gerekirse Amerika&#8217;nın tavrı ve diğer batı ülkelerinin tavrı liberal değerlerin işe yaramaz olduğunu, kırılgan olduğunu göstermiyor. Tam aksine, bu ülkelerin devletlerinin liberal değerlere bağlılık iddialarının çok kırılgan olduğunu gösteriyor.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Teşekkür ederiz. Bir yorum da var bu arada. 28 Şubat sonrası dönemi 28 Şubatçıların hedefindeki kesimin nefes aldığı bir platform ve mecra oldu Liberal Düşünce Topluluğu. Başta Atilla Hocam olmak üzere bu iklimi oluşturanlara şükranla. Bu akşamki sohbet içinde ASBV&#8217;ne konuşmacımız Atilla Yaylı Hocamıza ve moderatörümüz Bekir Berat Hocamıza teşekkür ederiz demiş. Teşekkür ederiz, sağ olun Nurullah Hocam. Ünal Çamdalı. Hocam Bekir Berat’ı sizi mi eklediniz? Metinde yok sanki. Yok yok orada daha fazla şeyler yazacaktı da belki olmadığı için şey yapmış. Evet. Katkıları Hocam sanıyorum beni daha yukarıya yazacaktınız ama yanlışlıkla aşağıya mı yazıldı? Teşekkür ederim. Hocam buyurun.</p>
<p><strong>Ünal ÇAMDALI:</strong> Atilla Hocam öncelikle teşekkür ediyorum. Ben daha çok bugün liberalizmi anlatacaktınız diye düşünmüştüm. Ama bu siz daha çok içerisine bulunduğunuz etkinliği anlattınız ve  belki ben yanlış anladım alanın dışında boğulduğum için. Ama yani bu alanda bayağı etkiliymiş Hocam. Ben de sizi ilk defa dinleme şansı buldum ve pek çok şey öğrendim. Fakat anlattığınız konularda konularda bir iki şeyi dikkatimi çekti. Dediniz ki liberalizm, yani bu anlayış, bu ideoloji ekonomik görüşten belki kaynaklanarak ortaya çıkan bir görüş. Daha çok hayatın kendisi içerisinde, yani hayatın kendi olan doğası içerisinde ortaya çıkmış bir düşünce gibi söylüyorsunuz Ama liberalleri de azınlık olarak söylüyorsunuz Yani bu hayatı mekanizmasını, sistemini çok küçük bir azınlık mı anlıyor? Diğer azınlıklar, diğerleri bunu anlayamıyor mu? Yani buradan böyle bir mantık çıkmıyor mu hocam? Birinci sorum bu.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Fikir olarak liberalizmi anlamak ve liberalizmi genel bir değerlendirmeye tabi tutmak toplumdaki insanlar arasında çok az insan tarafından gerçekleştirilen bir fiil. Ama kendi menfaatinin peşinden koşmak, kendi iyiliğini düşünmek, kısa vadeyi uzun vadiye tercih etmek gibi açılardan hemen hemen herkeste liberal eğimler var. Yani hiç kimse mesela kendi diline ve dinine müdahale edilmesini istemez. Ama aynı şeyin diğer insanlar için istemesi söz konusu mu tartışılır. Mesela bir Türk Türkçeye müdahale edilmesini istemez. Fakat Kürtçeye gelince mesela Kürtçenin yasak olmasını normal karşılayabilir. Bu tür çelişkilerle yaşamaktayız. Kastettiğim bu. Yani hayatın çoğulluğu, toplumların çoğulluğu, doğal olarak liberal değerleri öne çıkartıyor. Ama insanlar bu liberal değerleri bir bütün olarak ve kendilerine ait olan hakların bütün insanlara ait hakları olarak görerek yorumlamıyor. Ana problem bu.</p>
<p><strong>Ünal ÇAMDALI:</strong> Bir sorum daha vardı hocam. Şimdi bir liberal düşünce daha çok devletlerin milletlerin kültürel değerlerinden bağımsız olarak ortaya çıkmalı veya öyle gelişmeli falan gibi bir şey söylediniz. Ama bu sonuçta bir Batı düşünce ürünü değil mi hocam liberalizm? Yani şimdi Batı’da ortaya çıkmış bir düşünceyi Batı kültüründen, değerlerinden bağımsız gibi sunmak ne kadar gerçekçi ve doğru hocam?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Batı deyince sadece liberalizmi anlamamanız lazım. Mesela komünizm gibi, faşizm gibi teoriler de Batıda ortaya çıkmıştır. Ama Batı ne deyince onları kastetmiyoruz. Niye kastetmiyoruz? Çünkü onları kınıyoruz, ayıplıyoruz. Çünkü onların insanlığa faydalı değil, zararlı olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla onları otomatik olarak dışlama eğilimindeyiz. Bu yanlıştır. Asıl kastedilen şey liberal Batıdır. Fakat buradaki Batı kavramı da fazla. Çünkü son zamanlarda yapılan incelemeler liberal değerlerin sadece Batıda ortaya çıkmadığını gösteriyor. Mesela iki isim vereyim ben. Çinli filozof Mozi tarafından Konfüçyüs&#8217;ün teorisine karşı daha çok liberal değerlerin savunulduğu söyleniyor. Keza bir Müslüman düşünür olarak İbni Haldun&#8217;da da bazı liberal değerleri bulmak pekâlâ mümkün. Fakat bu Batı merkezli söylem Batı tarafından üretilmiş bir söylemdir esas itibariyle. Kendilerini dünyanın merkezine koyuyorlar. Hatta bunu Batılı arkadaşlarla da tartışıyoruz. Liberalizmin judeo-hristiyan kültürünün bir ürünü olduğunu söyleme eğilimdeler onlar. Bana göre bir ideolojinin Batısı doğusu olmaz. İdeoloji, ideolojidir. Fikir fikirdir. Yerlisi ve millisi de olmaz bir fikrin. Doğrusu ve yanlışı olur. İsabetlisi ve isabetsizi olur. Hayat tarafından doğrulanmışı veya yanlışlanmışı olur. Dolayısıyla, böyle batı doğu filan gibi kategorileştirmeler de çeşitli sıkıntılara sebep oluyor. Toparlayacak olursak, liberal düşüncenin ana kaynakları insan tabiatı, dünyanın içerisinde bulunduğu ekosistemin tabiatı ve iktidarın tabiatıdır. Ve bunlar kültürlere göre ve coğrafyalara göre ve dinlere göre farklılık göstermezler. Mesela örnek vereyim. Devlet sınırlandırmalıdır. Niye sınırlandırmalıdır? Çünkü sınırlandırmayan devlet yozlaşır. Dikkat edin. Devlet iktidarının burada Müslümanların elinde mi, Hristiyanların elinde mi olduğu, namaz kılanların elinde mi, kılmayanların elinde mi olduğu söylenmiyor. Sadece sınırlı mı, sınırsız mı ona bakılıyor. Ne kadar sınırsızsa o kadar yozlaşmaya açıktır devlet deniyor. Dolayısıyla böyle bakıldığında liberal değerlerin aslında temel insani değerlerle büyük ölçüde çakıştığını da söylemek mümkün. Fakat şunun da altına çizmekte fayda var. Bu demek değildir ki liberalizm her insanın hayattaki her probleminin çözümüne ihtiva eden ve her konuda bir dediği olan bir yaklaşımdır. Bu bakış da yanlış tabii ki. Eğer bu bakışı abartırsak totaliter bir ideolojiye çevirmiş oluruz liberalizmi ve diğer ideolojileri ve hatta diğer dinleri dışlaması gerekir. Liberalizm sınırlı bir alanda temel beşeri problemlere cevap arayan ve bulduğu cevaplarında diğer ideolojilere göre daha başarılı olduğu, tarihi tecrübeyle kanıtlanmış olan ve teorik olarak ispatlanmış olan bir yaklaşımdır bu kadar. Ama her şeyin de bir liberali bir illiberali yoktur tabii ki.</p>
<p><strong>Arzu KILIÇLAR:</strong> Hocam iyi akşamlar. Atilla hocam teşekkür ediyoruz. Aslında uzatmadan kafamı karıştıran bir şey cevap vermenizi rica edeceğim. Şöyle ilk dönemlerde AK Partili bir iletişim ve işbirliği içerisinde olduğunuza dair bir şey söylediniz. Ve böyle bir iş birliğin yani bir tarafın muhafazakâr, bir tarafın liberal olduğu bir iş birliğini sizin açınızdan anlamak kolay, ki bunu sunumunuzun içerisinde zaten siz de ifade ettiniz. Herhangi bir dine, inanca, ideolojinin mensuplarına karşı özgürlükçü yaklaşabilirsiniz Ama burada muhafazakâr dediğimiz kitle sonuç itibariyle semavi, kitaplı bir ilim mensubu olan Müslümanlar ve Müslümanlık sonuç itibariyle dogmatik bir sistem. Dolayısıyla burada o uyum ve senkronizasyon nasıl sağlandığı noktasında biraz kafam karışıyor. Şöyle ki yani orada o zemin nasıl oluştu? Yani oradaki ekip bir yandan işte dinde zorlama yoktur ya da benim dinim bana senin dinin sana özgürlükçe yaklaşımı içerisinde mi oldular? Ayetlerde ifade edilen. O zaman bu konuda ne düşündünüz? Hangi zemine nasıl tutuldukları noktasında? Şimdi geriye bakıp ne düşünüyorsunuz yani acaba faydacı bir yaklaşım içerisinde olmuş olabilirler mi gibi bir endişe hasıl oluyor mu diye sormak istedim hocam. Teşekkür ederim.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Sağ olun hocam. Hocam belki bunu bir şeyle de desteklemek lazım. Acaba AK Parti liberalleri kullandı mı tartışması var. Bazen de liberaller AK Parti&#8217;yi kullandı mı diyenler de var ama daha çok birincisi soruluyor. Bu soruları da ekleyerek belki cevaplarsanız daha iyi olur. Buyurun hocam.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Şimdi AK Parti ile Liberal Düşünce Topluluğu’nun bir iş birliği yapması söz konusu değil. Yani iş birliği kavramı burada yanlış bir kavram. Çünkü iş birliği yapmak için benzer vasıflara sahip ve benzer hedefleri takip eden iki tane entitenin olması gerekir. AK Parti bir siyasi partidir. Her siyasi parti gibi iktidara gelmeyi amaçlamaktadır. Liberal Düşünce Topluluğu ise bir entelektüel oluşumdur. Ve bu entelektüel oluşum tabiri caizse spillover etkisiyle, yani bardağın dolması, taşması ve suyun etrafa yayılmasıyla ilgilidir. Etrafta kime suyun bulaşacağı çok da önemli değildir. Mühim olan bütün etrafa yayılması ve mesela bütün siyasi partilere liberal fikirlerin nüfuz etmesidir. Ne kadar çok liberal fikir ne kadar çok siyasi parti tarafından savunulursa o kadar iyidir. Türkiye için de iyidir, dünya için de iyidir. Müslümanlığa gelince, bu zor bir konu. Böyle bir heyette de konuşmak ne kadar doğru bilmiyorum, ama ben Müslümanlığın fanatik yorumlarının olabileceği gibi mutedil yorumlarının da olabileceği kanaatindeyim. Müslümanlığın fanatik bir yorumun Müslümanlığı bir ideolojiye çevireceğini düşünüyorum. Ve bu ideolojiye İslamizm adını veriyorum. İslamizm komünizm gibi, faşizm gibi totaliter bir ideolojidir. İnsanların muhtevası olan değerler empoze eder ve devlete kamu otoritesine insanların bu değerlere uymasını gözetleme imkanı ve görevi verir. Bu tabii ki Müslümanlık ille de böyle yorumlanacaktır anlamına gelmez. Mesela AK Parti&#8217;ye bakalım. AK Parti şüphesiz dindar insanlar tarafından kurulmuş bir partidir. Ama AK Parti kurucuları İslamcı mıdır? Bana göre İslamcı değildir. Geleneksel dindardır AK Parti kurucuları. Mesela Tayyip Erdoğan çok pratik ve pragmatist bir siyasetçi olarak ortaya çıkmıştır. Mesela geçen sene Nas&#8217;tan dolayı faizi reddediyordu. Bu sene faizde ortodoks politikaları, doğru politikaları uygulayan bir iktisat yönetimi kurdu. Ama genel olarak dindar camiada, Müslüman camiada böyle bir problem var. İslamizm, hayatta her şeyin bir İslami boyutu olduğunu ve İslam&#8217;ın her şeyle ilgili söylediği bir şey olduğunu iddia eden bir yaklaşımdır. Ben bu yaklaşımı pek makul bulmuyorum. Mesela trafikte soldan mı gideceksin, sağdan mı gideceksin? İslam&#8217;ın bu konuyla ilgili bir görüşü yok. Hangi mesleği seçeceksin? Bu konuyla da ilgili bir görüşü yok. Hangi renkler tercih etmeye değer? Bu konuyla da ilgili bir görüşü yok. Hangi sanat iyidir, hangi sanat kötüdür? Yani İslam&#8217;ın bütün hayatı kuşatması diye bir şey söz konusu değil. Ama İslamizm dediğimiz ideoloji, totaliter bir dine çevirdiği İslam&#8217;ı her şeye müdahil etme eğiliminde. Dolayısıyla bu, Türkiye&#8217;deki muhafazakâr camianın bana göre en büyük problemlerden biridir. Belki de en büyük problemdir. Ama bu problem nasıl çözülür, bilmiyorum. Genellikle bu görüşte olanlar, mesela benim yazdıklarıma işte İslam buna çözüm bulmuştur falan diyor geçiyor. ikinci cümleyi, üçüncü cümleyi, dördüncü cümleyi söylemiyor. Mesela basit bir örnek vereyim. İslam içerisinde doğal bir çoğulluk var. Yani Sünni ve Alevi diye veya Sünni ve Şii diye ikiye ayrılmışız. Bunlar da kendi içlerinde alt grupları ayrılmışlar. Bu problemi çözmek nasıl mümkün olur? Bu problemi çözemezsiniz ki. Dolayısıyla yapmanız gereken şey bu toplumsal unsurların neyse o olarak yaşamasını sağlayacak bir vasat kurmaktır. İşte burada da liberal düşüncenin önemi ortaya çıkmaktadır. Ama liberalizme bağlanmak da insanların inancından vazgeçmesini gerektirmez tabii ki. Netice itibariyle bir inanç insanların takip ettiği bir şeydir. İnsanların önemli bir bölümünün bir inancı vardır. İnancını takip edebilir. Ama inancını daha ziyade şüphesiz kendisini odağına aldığı, merkezine aldığı bir şekilde takip edebilir. Ama kamu otoritesi zoruyla kendi inancının başkalarına dayatılmasını istediği noktada şüphesiz liberal değerlerle bir çatışma ortaya çıkar. Dindar muhafazakâr camianın bu konuda daha çok düşünmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu çerçevede de Katolik düşüncesindeki siyasi dönüşüm emsal alınabilir. 1960&#8217;lara kadar Katolik siyasi düşüncesinde de çok illiberal unsurlar vardı. Ama 1960&#8217;larda meydana gelen değişiklikler bugün Katolik dünyasındaki problemleri büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Bu çerçevede zannediyorum ki bir İslam&#8217;dan İslam&#8217;a dayandırılan bir doğal hukuk anlayışı ve İslam&#8217;a dayandırılan bir birey anlayışı fikrinin geliştirmesine ihtiyaç var. Bunu yapacak insanlara ihtiyaç var.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Hocam AK Parti ile ilişkilerle ilgili kısmı da vardı sorunun. Yani bu kullanılma kullanılmama meselesi gibi de anlaşılabilir.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>AK Parti kullanılma kullanılmama ilişkisi açısından kullanılma-kullanılmama çerçevesinde bakmak pek de sağlıklı bir şey değil. Çünkü Liberal Düşünce Topluluğu bir fikri temsil etmeye ve geliştirmeye çalışan bir kuruluş. AK Parti de bu fikirden yararlanmaya çalışan bir kuruluş olarak boy gösterdi. Ve bazı fikirleri de benimsedi. Buna karşı bir tersi de söylenebilir. Mesela liberallerin de AK Parti&#8217;yi kullandığı da söylenebilir. Liberaller AK Parti sayesinde belki daha geniş bir toplumsal kitleye hitap etme imkânı bulmuşlardır. Ama bilinçli bir kullanma ve kullanılma ilişkisi olduğu kanaatinde değilim. Mesela ben şahsen beni hiç kimsenin kullandığını düşünmüyorum.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Ekrem Erdem Hoca&#8217;ya söz vermeden önce ben de bir şey eklemek istiyorum bu noktada. Türkiye&#8217;de Adalet ve Kalkınma Partisi bir dönem Türkiye&#8217;de özgürlüklerin, demokrasinin önünün açılması konusunda 1950&#8217;deki gibi, 1983&#8217;teki gibi, 2002&#8217;de de önemli bir değişim dönüşüm sürecini başlattı. Bu süreçte bir liberalin o bakımdan hayal kırıklığına uğrayacağı bir şey yok. Yani zaten her halükarda adı ister liberal parti olsun ister Ana Vatan Partisi olsun ister başka bir parti olsun zaten o konuda tam da yapılması istenen şeyleri yapıldığını söylemek mümkün. Yani işte OHAL’in kaldırılmasından Kürt sorununun çözümüne, başörtüsü engelinin ya da işte din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili kısıtlamaların kaldırılmasından gayrimüslim vakıflarının mallarının iadesine kadar ortalama bir liberalin de, ortalama bir demokratın da zaten rahatlıkla evet diyeceği, destekleyeceği şeylerdi bunlar. Dolayısıyla bence burada bir hayal kırıklığı söz konusu değil. Ekrem Hocam buyurun.</p>
<p><strong>Ekrem ERDEM:</strong> Hocam teşekkür ediyorum. Size de teşekkür ediyorum. Özellikle Atilla Bey&#8217;i burada görmekten çok memnun oldum. Şimdi ben kısa kısa birkaç şey söyleyeceğim. Öncelikle Atilla Bey&#8217;in şahsıyla alakalı, fikirleriyle alakalı. Ben genellikle Atilla Bey&#8217;i tanıdığımdan itibaren pozitif düşünmüşümdür. Bugün de öyle gördüm. Ben açıkçası Atilla Bey&#8217;i Türkiye coğrafyasında öyle eşine pek de fazla rastlayacağımız bir aydın olarak görmedim açıkçası. Atilla Bey’i ilk tanıdığımdan beri yazdıkları çizdikleriyle, duruşuyla, eylemleriyle, fikirleriyle Türkiye&#8217;de ortalamanın çok üzerinde bir standartta, tutarlı bir aydın olarak düşünüyorum. Yani bu her görüşünü ille de dillendiriyorum anlamına gelmez Atilla Bey&#8217;in. Şunu söylemek daha doğru olur bu cümleden sonra. Yani ben Atilla Bey gibi bir aydının Türkiye&#8217;nin her kesimi için, en azından zor günlerinde, çok değerli katkılar sunabileceğini düşünüyorum. Öyle de olmuştur. Örneğin özellikle AK Parti ile ilişkilerinde çok tartışıldı ben de yakından takip ettim. Yani en azından Türkiye&#8217;nin 28 Şubat krizinde Atilla Bey&#8217;in katkılarını çok yakından takip edemedim doğrusu. Ancak 17-25 Aralık ve sonrasında yaşanan o büyük travmada yakından okudum, hatta bir defasında kendisi de belki hatırlar, aradım ve tebrik ettim. Ondan sonra özellikle yanlış hatırlamıyorsam Yeni Şafak&#8217;taki yazıları ciddi şekilde tetkik edilmesi gereken önemli katkılar sunan bir liberal aydının meselelere nasıl baktığını, yani meşruiyet meselesini, meşruiyet ve özgürlük çizgisini orada çok iyi işlediğini düşünüyorum. Yani bunu birçok akademisyenin de okumasında fayda mülahaza ediyorum. Çünkü Atilla Bey orada benim hatırladığım kadarıyla meşruiyetin zemininin kaybolduğu bir yerde özgürlükten bahsedilemeyeceği üzerinde duruyordu esas olarak, yanlış ifade etmiyorsam. Ben özellikle o yazılarından dolayı o çizgide durdu. Orası çok zor bir noktaydı açıkçası. Yani 2013&#8217;teki Gezi olaylarında ve ardından devam eden o 17-25 Aralık sürecinde. Böyle bir özellikle Türkiye&#8217;de meşruiyetin hamisi gibi gözüken, İslami duyarlılığı olan insanların yanında yer alması, hatta bir liberal aydının devletin meşruiyet çizgisinde yer almış olması pek çok kimseye belki çelişki gibi gözüktü. Ama ben Atilla Bey&#8217;in orada devlet değil meşruiyet zemini üzerinden hareket ettiğini gördüm. O konuda tekrar yorum yapmak isterse memnun olurum. İkinci bir husussa ben açıkçası özellikle Liberal Düşünce Topluluğu’nu ve Atilla Bey&#8217;i AK Parti&#8217;nin iktidara geldiği tam da o yıllardan biraz daha öncesinde tanıma fırsatım oldu. Bizim de işte bu Ömer Bey, arkadaşlar, sizler de söylediniz. Yani bizim de küçük çaplı bazı şeylerde kitaplarda makalelerde vesaire küçük çaplı katkılarımız oldu topluluk nezdinde. Tabii iktisat kongrelerine katılıp oralardan istifade ettik. Ama şunu söylemem lazım, yine Atilla Bey ve Liberal Düşünce Topluluğu’yla alakalı olarak. Ben Liberal Düşünce Topluluğu’nun benim kuşağımdaki ve ondan biraz önce biraz sonraki arkadaşlarımızın pek çoğunda, itiraf etmeliyiz ki, şahsım adına söyleyeyim, Atilla Bey&#8217;in ve Liberal Düşünce Topluluğu’nun önemli katkıları olmuştur. En azından düşüncelerimizin yırtılmasına, yani dünyaya bakışımıza. Daha özgürleşmemizde, İslam&#8217;ı yorumlayış biçimimize de katkı sunduğunda kuşku duymuyorum açıkçası. Belki de benden kuşkusuz çok daha fazla etkilendiğini sandığım, gördüğüm düşündüğüm arkadaşlarım var, itiraf etmek zor bir şey, ama ben şahsım adına o bakımdan teşekkür ederim. Atilla Bey&#8217;i bilemem ama liberal düşünce topluluğunun da muhafazakâr, bizim kuşağımızdaki arkadaşların birlikte hareket etmesinin varlığını zenginleştirdiğini düşünüyorum. Atilla Bey de umarım bunu teyit edecektir. Karşılıklı pozitif etkileşim olduğunu sanıyorum. Bu da önemli bir tespit olsa gerek. Şimdi burayı Atilla hocama sormak isterim. Hocam daha sonraki dönemlerde burada bir ayrışma oldu oradaki bazı arkadaşlarla. O ayrışmanın bir tarafının, yani önemli bir yanının muhtemelen bizim gibi arkadaşların orada varlığı da olmuş olabilir diye düşünüyorum. Ona ne dersiniz? Katıldığım bazı toplantılarla şimdi baktığım zaman ayrılan arkadaşlarımızla zaten hep düşünüyordum. Yani söz gelimi bizim varlığımızdan bizim düşüncelerimizden fevkalade rahatsız olduklarını biliyorum, bilmiyorum hatırlar mısınız, ama bir toplantıda Boğaziçi&#8217;nden Murat hocanın bir sunumu vardı. Onun moderatörü de Hacettepe&#8217;den emekli bir hocamız, iktisatçı hocamızdı. Şimdi diğer grupta yer almış. Orada ben bir soru sormak istediğimde ciddi bir sıkıntı çıkmıştı. Yani zannediyorum 2002 yılının nisan ayının başlarıydı. Hatırlayacaksınız, ben salonu terk etmek durumunda kaldım. Ömer Demir falan yani siz kalmamı istediniz kaldım. Arkasından siz kalktınız Ekrem haklı dediniz, bu noktada bana destek verdiniz. Arkasından dışarı çıktığımda o hocamız ben kahve alırken yanıma geldi arkadan, “ya azizim sen bizdenmişsin” dedi, “özür dilerim” dedi, “Hayırdır hocam” dedim, ya “profesörmüşsün, ben seni asistan zannettim, onun için biraz azarladım” dedi. Sonra oturup çay içerken bana dedi ki “bunları nereden biliyorsun sen, Kur&#8217;an&#8217;daki bu ayetlere dair referans bulunuyorsun yoksa imam hatip mezunu musun” dedi. Sonra durdu, “namaz kılıyor musun, oruç tutuyor musun?” diye sordu. “Gerçekten nasıl kılıyorsun namazı_” falan dedi. Ya orada vefat eden bir diğer hocamız daha vardı Hacettepe&#8217;den, ikisi birlikte çok farklı bir yerde duruyorlardı zaten. Demem o ki yani bizim gibi arkadaşların oradaki varlığıyla bu kopuşun da acaba bir alakasını siz kuruyor musunuz? Bir ikincisi de sonraki süreçte, yani bizim arkadaşları da sizin ihmal ettiğinizi düşünüyor musunuz? Neden bu soğukluk oluştu? Son olarak size bir şey sormak istiyorum, bu Gazze olaylarından hareketle. Biliyorsunuz, liberal düşünce içerisinde dünyada bu Yahudi kökenli insanlar da var. Yani ben kendi mesleğimizden biliyorum, sizin de hepimizin de çok iyi bildiği Milton Friedman var. Dünyada özgürlükten bahsetmek gerekirse özellikle Nobel ödülü alışında da bir önemli katkısı vardır bu adamın. Siz acaba, bugün daha iyi takip ediyorsunuzdur, Yahudi liberallerin Gazze meselesindeki duruşunu bize kısaca özetleyebilir misiniz? onların net bir tavrı var mı, bir omurgalı çıkışları, duruşları destekleri var mı? Ya da ne diyorlar onlar. Onlar nerede duruyorlar hocam çok teşekkür ederim.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Teşekkürler hocam buyurun.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Ekrem Bey ben de size teşekkür ediyorum. Hem varlığınızla büyük bir katkıda bulundunuz hem de çeşitli faaliyetlerimize katılarak katkılarınızı sürdürdünüz. Bahsettiğiniz türden bir problem vardı. Yani bazı arkadaşlar dindar muhafazakâr arkadaşlarının ortada olmasından bir rahatsızlık duyuyorlardı. Ben bu rahatsızlığın bir kısmını daha sonradan öğrendim. Bir kısmına şahit olmuştum ama bir kısmını ve bu çerçevede yaşanan olayları daha sonradan öğrendim. Ama ilginç bir şekilde Liberal Düşünce Topluluğu’ndaki arkadaşların önemli bir bölümü muhafazakâr bir geçmişten gelmektedir. Yani muhafazakârlar liberal fikirlere daha kolay ısınmakta ve daha içten bir bağlılık göstermektedir. Bu da hakikat. Yani mesela sosyalistlikten liberalliğe geçmiş arkadaş sayısı çok azdır bizde. Veya işte ülkücü- milliyetçi çizgiden liberal çizgiye gelmiş insan sayısı da çok azdır. Bunu bir taraftan muhafazakâr fikirlerle liberal fikirler arasındaki yakınlığa verebiliriz. Bir taraftan da muhafazakârların düşünmeye ve eleştirmeye daha açık olmalarından kaynaklandığını da düşünebiliriz. Şimdi Türkiye&#8217;deki siyasi sistem hala bana göre bir karma sistemdir. Türkiye bir karma istem içerisinde yaşıyor. Bu sistem otoriter unsurları, totaliter unsurları ve demokratik unsurları bir arada barındırıyor, ilginç bir şekilde. Belki de her ülkede de bu özellikler vardır, ama önemli olan bu unsurlar içerisinde demokratik unsurun ağır basması ve kritik zamanlarda boy göstermesidir. Türkiye&#8217;de sistemin demokratik unsuru Türkiye sistemine 1950&#8217;de eklenmiştir, malumunuz. Totaliter unsuru 1920&#8217;lere kadar gitmektedir. Otoriter unsur ise zaman zaman politikacıların ve bürokratların tavırlarında kendisini bulmakta ve göstermektedir. Bizim yapmaya çalıştığımız şey, şüphesiz, siyasi sistem içerisindeki demokrasi cephesini kuvvetlendirmeye çalışmaktır. Bu da doğrudan doğruya liberal değerlerin toplumda daha çok yayılmasından ve daha çok kabul görmesinden geçmektedir. Bunda da muhafazakâr kitle asıl hedef alınması gereken kitledir. Çünkü muhafazakâr kitle Türkiye&#8217;deki ana toplumsal kitledir. Ağırlıklı toplumsal kitledir. Muhafazakârları, dindar muhafazakârları dışlayan bir çaba pek sonuç verecek bir çaba değildir. Ayrıca insanların özgürlüğe sahip olması insanların kendi inançlarını ve kendi tercihlerini kendilerinin belirlemesini gerektirir. Bir insanın dindar olması, namaz kılması, oruç tutması bir liberali ilgilendirmez. Herkesin hesabı kendisinedir. Herkes kendi kendisinin hesabını vermek mecburiyetindedir. Son zamanlarda meydana gelen olaylar, özellikle İsrail&#8217;in Gazze’de yaptıkları ve Batı dünyasında buna karşı takınılan tavır, sizin de işaret ettiğiniz gibi, liberal düşüncede de problemler ortaya çıkartıyor. Biraz önce bir hanım arkadaşımın sorusuna cevap verirken, çöken değerlerin aslında liberal değerler olmadığını, çökenin Batı&#8217;nın liberal değerlere bağlılık iddiası olduğunu söylemiştim. Batı&#8217;nın liberal değerlere bağlılığı yanında bazı Batılı liberallerin de, yani Avrupa ve Amerika&#8217;da yaşayan kimi liberallerin de, İsrail olayları çerçevesinde liberal değerlere bağlılıkları ciddi şekilde tartışılmaya açıktır. Mesela Milton Friedman ve August von Hayek bugün yaşasaydı, İsrail&#8217;e mi destek verirlerdi yoksa Filistin&#8217;e mi destek verirlerdi diye bir soru soruyorum kendi kendime. İsrail&#8217;e destek vermeleri ihtimalinin yabana atılmayacak bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Bu bizim entelektüel alanda bir mücadeleye girmemiz gerektiğini de gerektiriyor.</p>
<p><strong>Ekrem ERDEM:</strong> Pardon ne dediniz orayı tam tekrar edebilir misiniz?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA:</strong> Büyük ihtimalle İsrail&#8217;e destek verirlerdi diye düşünüyorum. Yani savundukları liberal değerleri göz ardı ederek İsrail&#8217;e destek verirlerdi. Bunda da işte İsrail&#8217;in bir nefsi müdafaa hareketi içerisinde olduğunu düşünerek böyle bir şey yaparlardı kanaatindeyim.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Ayn Rand kesin destek verirdi İsrail’e.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Evet, Ayn Rand kesin verirdi. Milton Friedman ve Hayek hakkında da endişelerim var. Büyük ihtimalle destek verebilirlerdi. Çünkü bugün Amerikalı liberallere baktığımızda gördüğümüz manzara o. Mesela Enrico Colombatto adlı bir arkadaş var, İtalya&#8217;da. Önemli bir liberal iktisatçıdır. Tweetlerine falan baktığımızda doludizgin İsrail&#8217;e destek veriyor. Gerçi olay uzadıkça ve olayın boyutları büyüdükçe insanlar tavırlarını yeniden gözden geçirmek zorunda kalacaklardır. Ama bu Türkiyeli liberallerle Avrupalı ve Amerikalı liberallerin bir tartışma içerisine girmesini gerektiriyor. Çünkü İsrail bütün liberal değerleri alt üst ediyor. Mesela özel mülkiyete sayı göstermiyor. İnsanların özel mülkiyetini resmen çalıyor. İsrail&#8217;in yaptığının nefsi müdafaa olarak da görülmesi mümkün değil. Çünkü orantısız şiddet kullanıyor. Yani Hamas&#8217;ı yok edeceğim derken bir toplumu yok ediyor. Hamas’ı yok etme sevdası peşinde koşarken çocukları öldürüyor. Genellikle dini bir retorik kullanıyor mesela. Hatta Filistinlileri insan olarak görmüyor. Siz de takip ediyorsunuz olayları. Dolayısıyla, bu bakımdan ciddi bir problem var. Bu da Türkiye’den dünya çapında ses getirecek çalışmalara imza atacak ve dünya çapındaki tartışmalara katılacak liberal entelektüeller olması ihtiyacını ortaya çıkartıyor. Bilmiyorum bu ihtiyaca ne kadar cevap verebileceğiz biz. Ekim ayında Türkiye&#8217;de bir toplantı yapılması söz konusu. Katılırsanız göreceksiniz ki orada sadece Batılı entelektüeller değil, Müslüman entelektüellerin de bir kısmı İsrail&#8217;e destek veriyor Hamas ve Filistinliler karşısında. Bu alanda ciddi bir problem var.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Teşekkürler. Ünal Gündoğan&#8217;ın, Ünal&#8217;ın bir yorumu var. Bunu da ben buradan okumak istiyorum. Ünal&#8217;ı da bir göreyim dedim. Acaba kilo aldı mı almadı mı diye. Sadece başını görüyorum. Evet şimdi gördüm. Ünal merhaba. Şunu söylemiş, devletlerin liberal ya da değil değerlere bağlılık konusu uluslararası sistem konusu olduğunda sapıyor. Batı ya da Doğu devletlerinin uluslararası sistemdeki davranışları, yani dış politikaları, ideolojiden ziyade reel politik ekseninde gelişiyor. Uluslararası sistemin doğası devletlerin iç politik ekonomik pozisyonlarından farklı politikalar izlemelerine yol açıyor. Sonuçta dış politikadaki bu durum içeriğe de illaki yansıyor. Bir de yine başka bir yorumu, Kur&#8217;an’ı, hadisleri, İslam tarihini daha özgürlükçü, belki tam liberal değil ama geleneksel yorumlardan farklı bir perspektiften yorumlayan ve İslami fıkhın Ortodoks yorumundan sapan fikirler ve akımlar son dönemde gelişmeye başladı. Bence Türkiye&#8217;nin demokrasi ve liberal siyasi ve ekonomik anlatımları elbette sorunlarıyla beraber bu tür yorumların oluşmasında bir eğilim oluşturmaktadır diyor. Hocam hem bu yorumlarla ilgili fikrinizi sorayım. Artık soru kalmadı. Son bir soru da olsun. Ben de dış mihraklarla ilişkinizi sorayım Liberal Düşünce Topluluğu’nun. Biraz önce de değerlerin yerlisi ve millisi olmaz dediniz. Ama ben hatırlıyorum, daha önce Friedrich Naumann Vakfı&#8217;yla ya da bazı Amerikan, İngiliz liberal derneklerle daha yakın bir iletişim söz konusuydu. Ama son dönemde, son dönem dediğimiz aslında belki son 10 yıl, bu ilişkiler epeyce zayıfladı. Benzer bir ilişki Mısır&#8217;daki liberallerle de ya da İslam coğrafyasındaki başka liberallerle de yaşandı. Bunu nasıl açıklamak gerekir? Siz burada nerede duruyorsunuz?</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Ünal beyin yorumuna katılıyorum. Ülkeler dış politikada milli menfaatler dedikleri şeyi peşten koşuyorlar. Ve bu milli menfaatler adına tüm insani değerleri harcamakta bir beis görmüyorlar. Bu belki de devletlerin genel bir problemi. Mesela Türkiye ile ilgili benzer yorumlar yapılabilir. Mesela Irak Kürdistan&#8217;ında bir referandum yapılmasına Türkiye şiddetli bir tepki gösterdi. Ve gereksiz bir tepki gösterdi. Hatırlayacaksınızdır. Tayyip Erdoğan&#8217;ın da son derece sert sözleri vardı. Anlamsız sözleri vardı. Hâlbuki o başka bir ülke ve başka ülkenin insanları. Başka bir ülkenin insanlarının ne yapacağını kendileri bilirler. Kendileri karar verirler. Türkiye tabii dünya çapında bir güç olmadığı için dış politikası sınırlı bir alanda etkili ve bu tür çelişkiler daha az ortaya çıkıyor. Ama Amerika ve Avrupa&#8217;nın çelişkileri aşikâr. Mesela Amerika her şeye rağmen İsrail&#8217;in arkasında durmaya devam ediyor. Hâlbuki, demin dediğim gibi, tüm insani ve İslami değerleri çiğneyen bir çizgide İsrail. Dış ortaklara gelince, şimdi Liberal Düşünce Topluluğu fikirlerde yerlilikle ve millilikle ilgili değil. Fikirlerin doğruluğuna ve yanlışlığına inandığı için kendi fikrinde olan her türlü kişi ile ve her türlü kuruluşla ilişki içerisinde olmaya çalışıyor. Bu çerçevede de dünyanın çeşitli yerlerindeki liberal enstitülerle ilişki içerisindeydi. Bunlardan birisi de Alman Naumann Vakfı&#8217;ydı. Ama Naumann Vakfı ile ilişkiler nispeten erken sonlandırıldı. Çünkü Naumann Vakfı, anladık ki, Alman dış politikasının bir aracıdır. Ve Naumann Vakfı&#8217;nın genel çalışmaları Alman dış politikasına uygundur. Hatta bu çerçevede Naumann Vakfı bize bir ara bir Kürt meselesi toplantısı yapma teklifinde bulundu. Biz de reddettik. Yani bu hassas bir meseledir. Naumann Vakfı&#8217;nı da çok ilgilendirmez dedik. Ve Naumann Vakfı tipik Kemalist laiklik anlayışını savunan bir çizgiyi benimsedi. Bu çizgideki tırnak içerisinde liberal kişilik kuruluşlara destek vermeye çalıştı. Bunun üzerine biz de ilişkileri sonlandırdık Naumann Vakfı ile. Amerika&#8217;daki ve dünyanın diğer yerlerindeki ilişkide bulunduğumuz kuruluşlara gelince, onların bir kısmı bizimle ilişkileri sonlandırdı. Veyahut da bizimle olan ilişkilerini azalttı, ilginç bir şekilde. Bunda da son olaylardan önce Türkiye&#8217;deki olan bitene yanlış bakmaları ve bir kara propagandanın, Türkiye aleyhtarı bir havanın dünyaya yayılması etkili oldu. Yani Türkiye hakkında dünyaya giden haberler genellikle FETÖ ve PKK kanalından gidiyor. Bunlar Türkiye&#8217;yi her halükârda yanlış yapmış, kötü yolda ilerleyen bir ülke olarak gösteriyor. Mesela Tayyip Erdoğan&#8217;ı tipik bir diktatör olarak görüyorlar. Ama Sisi&#8217;yi diktatör olarak görmüyorlar. Böyle tuhaf ve çelişkili bir pozisyonları var. Ve Türkiye&#8217;deki çeşitli kişi ve kesimler de bu liberal kişi ve kuruluşlara bilgi taşıyorlar. Mesela benimle ilgili bilgi taşıyorlar. İşte iktidara destek veriyor diyorlar. İktidara destek veriyor ama hangi konuda ve ne için destek veriyor? İktidar nasıl bir problemle karşılaşmış? Bu problemin mahiyeti ne? Bu konuda bilgi geçmiyorlar. Dolayısıyla o kuruluşların bir kısmı da bizimle ilişkileri gevşetti, sonlandırdı. Ama bunda da çok üzülecek bir şey yok netice itibariyle. Hayatta böyle şeyler oluyor. Galiba iç kaynaklara dayanmak daha doğru. Bundan dolayı Liberal Düşünce Topluluğu’nun Türkiye içerisinde kendisine destek veren insanların sayısını arttırması ve varlığını sürdürebilecek, hatta dışarıdaki liberallere kaynak aktarabilecek bir duruma gelmesi lazım. Bu çerçevede ilerlemeye çalışıyoruz. Bir başka dernek kurduk Değerli Eğitim Derneği. Onu büyütmeye çalışıyoruz. Tabii bütün bunlar zor işler. Çünkü hazır bir kolektiviteye dayanmıyor Liberal Düşünce Topluluğu. Bireysel bazlı hareket ediyor ve bireylere ulaşmaya çalışıyor. Ama umut ediyorum ki biz başaramazsak bizden sonraki nesiller bu işi başaracaktır.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Çok teşekkür ederim. Beşir Hocam herhalde artık toparlanabiliriz diye&#8230;</p>
<p><strong>Beşir ATALAY:</strong> Evet. Zaten soru da kalmadı herhalde. Çok teşekkür ederiz. Yani birkaç cümle söyleyeyim ben teşekkür etmek için sadece. Yoksa çok güzel sorular oldu, katkılar oldu. Doğrusu çok verimli ve değerli bir şey bizim için bu akşam sohbetimiz. Yani Atilla Bey de sağ olsun. Çok yorduk, Gerçi uzun oldu böyle. Yani iki saati geçti. Çok net ifadelerle, açık kalple cevaplar verdi. Moderatörün bile vardı sert soruları. Moderatör de çok etkili bir moderatör. Öyle bazen konuşmacıdan da öne geçer falan. Gayet güzel bizim için. İki değerli dostumuz, arkadaşımız ama liberal düşünce hareketi yani sizin de baştan itibaren anlattığınız gibi ben de doğrusu yakın izleyenlerden birisi oldum. Türkiye&#8217;de çok önemli bir entelektüel düşünce hareketidir. Hatta siyaseti etkileyen. Yani bu tür hareketlerin bazen etkisini ölçemezsiniz. Sanılanın çok ötesindedir. Ben liberal düşünce hareketini yazdıklarını, kitaplarını, dergilerini doğrusu bu açıdan değerlendiriyorum. Yani önemli olan inandığınız bir şeyi yapın ısrarla onu sürdürün. Onun çok sadece akademik hayatta değil, pratik hayatta da, siyasi hayatta da çok etkileri oluyor. Dolayısıyla çok bugünkü fikir alışverişi de bir anlamda bizim için büyük bir olay oldu, imkân oldu. Sizin için de eminim bir belge olur. Bunları biz yayınlamak istiyoruz, toplu olarak. Tabii, siz de belirttiniz, benim liberal düşünce hareketinde gördüğüm önemli şeylerden birisi bağımsızlığını korumasıdır. Dürüst ve ilkeli bir hareket ve bağımsız. Düşünce hareketlerinin veya bu tür toplulukların dernek veya vakıf, sivil toplum kuruluşlarının bağımsızlığını koruması kolay değil yani. Bizim gibi ülkelerde daha da zor biliyorsunuz. Siz korudunuz kendinizi. Biliyorsunuz düşünce hareketlerinde iki nokta çok önemlidir. Bir, iktidar ve siyasetle çok bütünleşmek bir risktir. Özgürlüğün en önemli kısıtlayıcısıdır. Bir de para ilişkisi. Siz bu ikisinde de çok hassas oldunuz. O açıdan daha etkili oldunuz. Onu da ben söyleyebilirim. Dolayısıyla, hareketinize, çalışmalarınızda da başarılar diliyorum. Bir cümleniz oldu. Ben ona bir cümleyle katkı vereyim. Yani zaten düşünce hareketinin veya faaliyetinin içine gelen arkadaşların çoğu muhafazakâr yapıdan geliyorlar dediniz. Aslında herhalde liberal düşüncenin teorisyenleri de veya tarih içinde ve dünyada önemli isimlerin çoğu da muhafazakâr dünyanın içinden gelmişler. Ve liberal düşüncenin içinde de onu pek terk etmemişledir. Doğrusu biz AK Parti&#8217;nin kurulduğu dönemde kimliğiyle ilgili çalışmalarda bu kavramları çok fazla irdeledik. Yani o muhafazakâr demokrat kavramını, tabii o çalışmalarda sizin de katkınız oldu. Genel olarak ben öyle bir değerlendirme yapıyorum. Yani şimdi yeni bir tartışma açmak için değil inşallah başka bir zaman konuşuruz liberal düşünceyi. Ben kendimi öyle çok muhafazakâr olarak nitelemem. Yani gençliğimizden beri biraz daha keskinizdir. Muhafazakârlığın ötesinde bir ideolojik kimlikle geldik. Ama yani muhafazakârlık ve liberallik birbiriyle çok iç içe girmiş, çok yakın kardeş kavramlar gibi görüyorum ben doğrusu. Muhafazakârlığın da pek çok tonu var tabii. Liberalizmde de olduğu gibi yani liberallikte de olduğu gibi muhafazakârlığında en statükocudan, en liberale doğru kayan tonlar var tabii. Atilla Bey çok teşekkür ederiz. Hem sizi gördük hem de dostlarla birlikte liberal düşünce hareketini konuştuk. Ve Berat&#8217;a da çok teşekkür ediyorum. Yani bugün bize katıldığınız için, platformumuzda yer aldığınız için, bize zenginlik kattığınız için çok teşekkür ediyorum. İnşallah tekrar görüşmek üzere sağ olun.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Birkaç cümle de söylemek istedim bende moderatörlükten aldığım gücü kullanarak, istismar ederek aynı zamanda, ama fazla uzun konuşmayacağım. Sadece birkaç şey. Öncelikle bu akşam burada bu konuyu konuşmak burada olmak çok güzeldi. Beşir Hoca rektörlük yaptığı günlerden beri yani çok sevdiğim bir hocamdır gerçekten. Her an duyduğum zaman sesini çok heyecanlanıyorum. Atilla Hoca&#8217;yla ilgili bir iki gözlemimi sadece paylaşıp tamamlamak istiyorum. Ben Hacettepe Üniversitesi&#8217;nde Atilla Yayla ve Mustafa Erdoğan geldikten sonra masterdayken şeyi fark etmiştim, üniversite böyle bir yermiş diye. Biz tartışıyorduk, ben liberalizmi eleştiriyordum. Bir sürü şeyler konuşuyorduk Dışarıda o beni savunuyordu. Atilla Hoca için birçok şey söylenebilir. Yani bazen mesela bu sosyal medyada da görüyorum işte yandaş işte şunu yaptı bunu yaptı. Hükümetten kesin bir beklentisi vardır falan diye. Atilla Hoca doğru bildiği şeyleri söylüyor. Yani hata yaparken de samimi, onu gözlemliyorum ben, bunu burada özellikle belirtmek istiyorum. Birçok hocanın, birçok arkadaşın siyaseten doğrucu tavırları var. Mesela diyelim kişi konuşurken, yazarken, tweet atarken falan iki düşünüyor, üç düşünüyorlar. Atilla Hoca direkt yazıp sonra düşünüyor ya da sonra maliyetleriyle belki karşılaşıyor. Bu iyi mi kötü mü? Ama yani bir tarafını özellikle belirtmek lazım, hesapsız. Yani bu konuda çok net gözlemim var. Yılların gözlemi bu. AK Parti ile ilgili yazarken de acaba bu partiden bir beklentim mi olur? Muhalefetle bir şey yapar mıyım diye bir şey beklemeden yazıyor. Bazen mesela diyelim ki sosyal medyada bir şey yazıyor. Bazen korkuyorum yazacağı şeylerde. İşte hocam diyorum bari işte böyle bir, bari bir kısmı diye yazın ki bir istisna payı bırakın. Ne bir kısmı ya hepsi böyle deyip pat diye entere basıyor ve gönderiyor mesajı. Hani bazı mesajlarını da katılmasam bile en azından hesapsızlığını biliyorum. Liberal Düşünce Topluluğu ile ilgili olarak da, Topluluğu bugüne kadar getirmekte birçok insanın emeği var, bu doğru. Ama böyle bir tür misyon gibi algılayıp bunu bugüne kadar getiren asıl çaba ya da asıl belirleyici etken O’nundur. Onu da belirtmek lazım. Hocam isterseniz birkaç cümlede siz söyleyip tamamlayalım. Atilla hocam. Sizinle kapatalım.</p>
<p><strong>Atilla YAYLA: </strong>Ben teşekkür ediyorum Berat sana ve diğer arkadaşlara. Benim için de iyi bir imkân oldu. Ayrıca bir kayıt olması da iyi bir şey. Çünkü bazen insan yaptıklarını unutuyor ya da yaptıklarını anlatmıyor. Bu fırsat oldu diye düşünüyorum. Teşekkür ediyorum hepinize.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Peki. Herkese iyi akşamlar dilerim o zaman.</p>
<p><strong>Ömer DEMİR:</strong> Teşekkür ederiz. Ama bu Berat&#8217;ın liberal düşünceye katkısı yeterince açıklanmadı bu akşam.</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK:</strong>  Onu ayrı beş program yapalım hocam bence. Bir program yetmez yani.</p>
<p><strong>Ömer DEMİR:</strong>  Berat hocam. Aynı odadasınız ve yazdıklarını okuduğunuzu anladım. Twitter&#8217;larını adına yazmıyorsunuz değil mi?</p>
<p><strong>Bekir Berat ÖZİPEK: </strong>Yok hocam. Ayrıca da ben zaten olumsuz bir şey söyleyeceğim zaman kesinlikle yüzüne karşı söylemiyorum hocanın. Hep arkasından konuşuyorum. Daha güvenli oluyorum. Herkese iyi akşamlar.</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/liberal-dusunce-uzerine-atilla-yayla-ile-soylesi/">Liberal Düşünce üzerine Atilla Yayla ile Söyleşi</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ben, Domates  &#8211; Tarladan Sofraya Domatesin Trajikomik Macerası</title>
		<link>https://hurfikirler.com/ben-domates-tarladan-sofraya-domatesin-trajikomik-macerasi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Atilla Yayla]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Feb 2026 14:12:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[MANŞET]]></category>
		<category><![CDATA[qoshe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://hurfikirler.com/?p=208685</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ben bir domatesim. Evet, yanlış duymadınız. Ben bir domatesim. Fiyatım yükseldiğinde televizyonlarda “ulusal mesele” olurum; düştüğünde ise sessizce salatanıza karışırım. Arada bir de şu olur: Etiketime bakıp iç geçirirsiniz, sonra beni değil de “domatesin fiyatını” satın alır gibi konuşursunuz. Kimi zaman beni bir gıda maddesi olarak değil, bir ahlâk sınavı olarak görürsünüz. Sanki ben, insanın [&#8230;]</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ben-domates-tarladan-sofraya-domatesin-trajikomik-macerasi/">Ben, Domates  &#8211; Tarladan Sofraya Domatesin Trajikomik Macerası</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ben bir domatesim.</p>
<p>Evet, yanlış duymadınız. Ben bir domatesim. Fiyatım yükseldiğinde televizyonlarda “ulusal mesele” olurum; düştüğünde ise sessizce salatanıza karışırım. Arada bir de şu olur: Etiketime bakıp iç geçirirsiniz, sonra beni değil de “domatesin fiyatını” satın alır gibi konuşursunuz. Kimi zaman beni bir gıda maddesi olarak değil, bir ahlâk sınavı olarak görürsünüz. Sanki ben, insanın içindeki iyiyle kötünün ortaya çıkartan kırmızı bir turnusol kâğıdıyım.</p>
<p>Oysa ben, sizin görmediğiniz uzun bir yolculuğun sonunda raflara ulaşan sıradan bir tarım ürünüyüm. Sıradanım; ama hikâyem sıradan değil. Çünkü benim hikâyem, riskin, maliyetin, iş bölümünün, kârın, bilginin ve insan psikolojisinin hikâyesidir. Üstelik bu hikâye her gün yeniden yazılır: Bir gün yağmur gecikir, bir gün dolu vurur, bir gün mazot fiyatı artar, bir gün talep birden fırlar. Siz akşam eve giderken markete uğrayıp “bugün domates kaç lira?” diye sorarken, ben çoktan on farklı kararı, on farklı riski, on farklı masrafı üstümde taşırım.</p>
<p><strong>Tarihten günümüze</strong></p>
<p>Önce küçük bir tarih dersi. Ben bir zamanlar “zehirli” diye damgalandım. Avrupa’da ilk günlerimde sofraya konmak yerine bahçelerde süs bitkisi oldum. Bazı akrabalarım gerçekten toksikti; ama hangimizin zararlı, hangimizin yenilebilir olduğunu belirleyen şey bir kurul kararı değildi. İnsanlar denedi, yanıldı, ayıkladı, ıslah etti, geliştirdi. Kötü olanlar elendi, iyi olanlar seçildi. Benim “yenebilir” hâle gelmemin arkasında, emir-komuta değil; deneme-yanılma, merak ve gündelik hayatın binlerce küçük gözlemi vardı. Bilgi, bir merkezden inmedi; hayattan çıktı.</p>
<p>Bugün beni sofranıza getiren süreç de aynı mantıkla işler: Birileri risk alır, birileri maliyet üstlenir, birileri iş görür, birileri fireyi taşır, birileri koordinasyon kurar. Ve bu zincirin çalışması için herkesin hayatta kalması gerekir. Hayatta kalmanın adı da çoğu zaman kârdır. Kârı konuşunca yüzler ekşir; ama kâr olmayınca raflar boşalınca da aynı yüzler daha çok ekşir. Ben buna “kâr fobisi, kıtlık terapisi” diyorum. İnsanın ilacı bazen düşüncedir; ama düşünceyi sevmeyenler, kıtlığı bir tür öğretmen olarak seçer.</p>
<p>Dalımdayken romantiktim. Koparıldığım an ekonomik olmaya başladım.</p>
<p>Tohum satın alınır. Gübre alınır. İlaç alınır. Sulama için su ve elektrik harcanır. Traktör çalışır, mazot yanar. İşçi gelir; kasa taşır, çapalar, toplar. Çiftçi bir yatırım kararı verirken gökyüzüyle de bir sözleşme imzalar: “Olur da don vurursa, dolu yağarsa, hastalık yayılırsa, sel baskını olursa…” diye başlayan bir sözleşme. Bu sözleşmenin altındaki imza, her yıl yeniden atılır. Çünkü tarım hayatı, sadece emek değil; belirsizlikle imzalanmış bir sözleşmedir.</p>
<p>Ama asıl mesele, benim üretildiğim yerle tüketildiğim yer arasındaki uçurumdur. Tarladaki üreticinin şehre doğrudan erişimi her zaman yoktur. Her çiftçinin soğuk hava deposu, kamyon filosu, hal giriş kartı, büyük marketlerle kontratı olmaz. Çoğu durumda, bilhassa hasat zamanında, nakit ihtiyacı vardır: İşçiye ödeme, gübre borcu, mazot borcu… Bu yüzden her çiftçi ürününü elinden çabuk çıkarıp paraya dönüştürmek ister. İşte bu noktada aracı dediğiniz aktör ortaya çıkar. Siz “aracı olmasa her şey ucuzlar” diye düşünürsünüz; ama aracı bazen sadece “aracı” değil, aynı zamanda finansmancıdır, lojistikçidir, depocudur, risk üstlenicidir.</p>
<p>Ben tarlada 6 liraya satıldım diyelim. Satın alan ilk toplayıcı (bazı yerlerde komisyoncu, bazı yerlerde tüccar, bazı yerlerde toptancı) beni alır. Bu kişi beni tarladan çıkarmak için kasa getirir, işçileri organize eder, kamyon ayarlar. Bazen aynı gün birkaç tarlayı dolaşır; bazen de bir iki gün içinde yeterli miktarı toparlayana kadar beni bekletir. Bu bekleyiş bile masraflıdır: Güneş vurur, nem değişir, çatlama riski artar. Bir de gerçeği söyleyeyim: Tarlada beklemek, romantik değildir. Ben dalımda beklemeyi severim; kasada beklemek ise ceza gibidir.</p>
<p>Sonra küçük depo gelir. Küçük depoda ayıklama yapılır. Benim gibi “güzel” görünenler ayrılır; “biraz yorgun” görünenler geriye bırakılır. Siz rafta yalnızca “güzel” olanı gördüğünüz için, ayıklamanın maliyetini görmezsiniz. Oysa ayıklama, aslında bir kalite kontrol faaliyetidir. Kalite kontrol demek emek demektir. Emek demek maliyet demektir.</p>
<p>Ayıklanan ürünlerin bir kısmı fire olur. Fire bazen doğal çürümedir, bazen ezilmedir, bazen de seçiciliktir. Siz “ben kusursuz domates isterim” dediğiniz anda fire oranını yükseltirsiniz. Fire oranı yükselince, hayatta kalan domateslerin maliyeti artar. Bu cümle kulağa acı gelebilir ama doğru: Kusursuzluk talebi, maliyet üretir.</p>
<p>Küçük depodan sonra daha büyük bir depoya geçerim. Bu daha büyük depoda daha çok ürün birikir. Birikir çünkü nakliye, özellikle şehirler arası nakliye, ölçek ister. Kamyonu yarım doldurup yola çıkmak pahalıdır. Biriken ürün, bir yandan “stok” diye görülür; ama diğer yandan “taşıma verimliliği”dir. Yani beklemenin amacı çoğu zaman “pahalı satmak” değil, “makul maliyetle taşımak”tır. Tabii ki bazıları fiyatın artacağını öngörür ve bekler. Buna da kızarsınız. Ama o bekleyişin riskini de çoğu zaman unutursunuz: Fiyat artmazsa zarar eder. Ürün bozulursa zarar eder. Yani “beklemek” de bedava bir oyun değildir.</p>
<p>Sonra kamyon yolculuğu başlar. Kasalara doldurulurum. Üst üste. Sırt sırta. Alt kasada ezilen bendim. Üstteki kuzenlerim aristokrattı; ben ise alt sınıf domatestim. Kasanın alt katında hayat serttir: Üstünüzde ağırlık, yanınızda çürük, önünüzde yol, arkanızda da “acele edin” diye bağıran bir görevli olur.</p>
<p>Kamyon 600 kilometre sallanır. Yol sadece mesafe değildir; yol masraftır. Mazot yandı. Şoförün emeği, sigortası, dinlenme süresi, bakım masrafı, lastik, amortisman… Otoyol geçişi, köprü parası… Bunların hepsi, siz kasiyere “Bu ne ya!” demeden önce benim üstüme yazılan satırlardır. Dahası, kamyonun bir de fırsat maliyeti vardır: Kamyon bu işi yaparken başka iş yapamaz. Siz “bu nakliye işi zaten yapılır” sanırsınız; ama bir kamyonun günleri sınırlıdır, bir şoförün saatleri sınırlıdır. Kısıtlı kaynak, maliyet doğurur.</p>
<p>İstanbul’a geldik. Bu noktada yeni bir dünyanın içine girerim: Hal. Hal dediğiniz yer, bir şehirde sebze-meyvenin damar sistemi gibidir. Halin kendisinin işletme maliyeti vardır: yer tahsisi, kira, işçilik, güvenlik, temizlik, vergi ve harçlar. Halde ürün hızla döner; ama hızlı döndükçe fire riski de artar. Çünkü hız, dikkat ister. Dikkat emek ister. Emek maliyet ister.</p>
<p>Halden sonra bazı ürünler büyük zincir marketlerin depolarına gider. Bu depoların soğuk zinciri vardır. Soğuk zincir, yalnızca “lüks” değildir; bazen “çürümenin freni”dir. Soğutma enerji tüketir. Enerji pahalılaşınca soğuk zincir pahalılaşır. Soğuk zincir pahalılaşınca maliyet ürün fiyatına yansır. “Domates neden pahalı?” sorusunun bazen cevabı, domatesin kendisinde değil; onu serin tutan elektrik faturasındadır.</p>
<p>Bazı ürünler ise semt pazarlarına, manavlara, küçük perakendecilere gider. Orada da masraf bitmez: Tezgâh kirası, günlük yer parası, çalışan, poşet, zayiat… Siz pazarda domatese dokunup “hmmm” dersiniz. Dokunmanız bile maliyet yaratır: Her dokunuş, her sıkma, her “bir bakayım” bir domatesi biraz daha yorar. Yorgun domates, daha çabuk bozulur. Bozulan domates, fire olur. Fire, fiyatı yükseltir. Yani pazarda benim kaderim, bazen sizin parmak uçlarınızdadır.</p>
<p>Bu arada talep dediğimiz şey sabit bir taş değildir; dalgalıdır. Bayram öncesi talep artar. Okullar açılınca ev içi tüketim değişir. Bir dizide menemen sahnesi görürsünüz, ertesi gün “menemen krizi” olur. (Şaka ediyorum… ama tamamen de etmiyorum.) Talep artınca fiyat yükselir. Talep düşünce fiyat düşer. Sizin “ahlâk” dediğiniz şey, çoğu zaman “dalga”dır.</p>
<p>Bir de hava olaylarının etkisi var. Dolu vurur, üretim azalır. Sera baskını olur, ürün gider. Hastalık yayılır, verim düşer. Yağmur çok olursa çatlama artar. Sıcak çok olursa yumuşama artar. Kısacası ben, hava ile konuşan bir ürünümdür. Hava ile konuşan ürünün fiyatı da hava gibi değişkendir. Siz havaya kızmadığınız için bana kızarsınız. Ben hava kadar güçlü değilim; üzerime yüklenmek daha kolay.</p>
<p>Sonunda İstanbul. Raf. Işık. Etiket: 25 lira.</p>
<p>İşte tam o anda, benim üzerime ideoloji yağar. Bir anda “sebze” olmaktan çıkar, “toplumsal adalet” simgesine dönüşürüm. Fiyatım, bir yandan “hayat pahalılığı”nın kanıtı; bir yandan da “tüccar ahlâksızlığı”nın belgesi sayılır. Ben ise rafın üzerinde, etiketimin altında sessizce durur ve içimden şunu söylerim: “Keşke bana bir mikrofon verseniz de konuşsam.”</p>
<p>Ve bir gün verdiniz.</p>
<p>Tam burada, yani benim fiyatım bir etikete dönüştüğü yerde, siz genellikle “tek bir sebep” ararsınız. Çünkü insan zihni basit hikâyeleri sever. “Şu oldu, bu yüzden pahalı.” Oysa ben, tek bir sebebin değil, birçok sebebin üst üste bindiği bir denklemim. Beni pahalı yapan bazen mazottur, bazen doludur, bazen işçiliktir, bazen de sadece mevsimdir.</p>
<p>Mevsim demişken: Benim yaz domatesi hâlim vardır, bir de kışın “sera çocuğu” hâlim. Yazın güneş daha cömerttir; üretim artar; maliyetler nispeten gevşer; ben de çoğu zaman ucuzlarım. Kışın ise ısıtma, aydınlatma, örtü, bakım, hastalık riski ve enerji maliyeti artar.</p>
<p>Kış domatesi, sizin sandığınız gibi “aynı domatesin kış versiyonu” değildir; o, daha zor şartlarda hayatta kalmış bir işçilik yoğun üründür. Siz aynı kaliteyi, aynı görünümü, aynı sürekliliği istersiniz; ama aynı maliyeti istemezsiniz. İşte tartışma burada başlar.</p>
<p>Bir de şehirli gözün kaçırdığı başka bir gerçek var: Benim fiyatım bazen yükselir ama çiftçi zengin olmaz. Çünkü çiftçi, çoğu zaman fiyat sinyalini geç duyar. Fiyat yükseldiği gün, üretici çoktan ürününü satmış olabilir. Ya da üretici fiyat yükselirken tarlada ürün yoktur; çünkü dolu vurmuştur. Yani “domates pahalı → çiftçi köşeyi döndü” mantığı her zaman doğru değildir. Bazen tam tersi doğrudur: Domates pahalıysa, bir şeyler ters gitmiş demektir; ters giden şeylerin faturası da çoğu zaman önce üreticiye çıkar.</p>
<p>Bu noktada bir parantez açıp “aracı” meselesine yeniden döneyim. Aracıdan nefret etmek kolaydır; çünkü aracı gözünüzün önündedir. Çiftçi uzaktadır; kamyon uzaktadır; depo uzaktadır. Ama aracı, şehirde bir yüzdür. Yüz gördüğünüzde suçlamak kolaylaşır. Oysa aracı dediğiniz kişi çoğu zaman şu işleri yapar: Ürünü birleştirir (toplar), kaliteyi ayrıştırır (ayarlar), zamana yayıp piyasayı dengeler (bekletir), lojistiği kurar (taşır), bozulma riskini üstlenir (fireyi taşır), satışı örgütler (dağıtır). Bu faaliyetlerin her biri maliyetlidir. Hepsini “ahlâksızlık” diye adlandırırsanız, bir gün bu faaliyetleri yapan kimse kalmaz. O gün domates ucuz filan olmaz; sadece bulunmaz.</p>
<p>Bir zamanlar “aracısız ekonomi” hayali kuranlar oldu. “Çiftçi doğrudan satsın!” dediler. Güzel fikir. Peki çiftçi, Antalya’dan İstanbul’a her gün kamyon kaldırabilecek mi? Depo kurabilecek mi? Soğuk zincir yatırımı yapabilecek mi? İstanbul’daki binlerce perakendeciyi tek tek dolaşıp para tahsilatı yapabilecek mi? Bu işleri yaparsa çiftçi çiftçi olmaktan çıkar; lojistikçi, depocu, pazarlamacı, tahsilatçı olur. Bazıları bunu yapabilir; ama herkes yapamaz. İş bölümü tam da bu yüzden vardır: Herkes her işi yapmasın ve her iş en iyi şekilde yapılsın diye.</p>
<p>Bir de şu tuhaf beklenti var: Siz hem sürekli domates olsun istiyorsunuz hem de fiyatı hiç değişmesin istiyorsunuz. “Her gün, her saat, her yerde, aynı fiyatta domates.” Bu, modern hayatın konfor talebidir. Konfor, maliyet üretir. Bir şeyi sürekli erişilebilir kılmak için stok tutarsınız, depo kurarsınız, nakliye planlarsınız. Bu sistemin maliyeti vardır. Eğer “süreklilik” istiyorsanız, fiyatın da “süreklilik maliyetini” yansıtmasına razı olmanız gerekir. Yoksa süreklilik, bir gün mutlaka kırılır.</p>
<p>Sizin domatesle ilişkiniz de garip bir ikilik taşır: Bir yandan “çok ucuz olsun” dersiniz, bir yandan “en iyi olsun” dersiniz. Çok ucuz ile en iyi arasında çoğu zaman bir gerilim vardır. En iyi domatesi isterken en ucuz fiyatı istemek, bir bakıma “bedava mükemmellik” talebidir. Bedava mükemmellik yoktur. Eğer olsaydı, onu da birileri “stokçuluk” diye yorumlardı.</p>
<p>Kısacası, benim fiyatım bir cümlenin içine sığmaz. Benim fiyatım, bir ağın içindeki binlerce küçük düğümün sonucudur. Siz o ağı görmeyince, gözünüze sadece etiket görünür. Etiket görünür olunca da öfke görünür olur. Öfke görünür olunca program yapılır.</p>
<p>Bir de dış dünya var. Bazen bir bölgede ürün bolluğu olur, başka yerde kıtlık olur. Bazen ihracat cazip hâle gelir; bazen ithalat gündeme gelir. Kur hareketleri, navlun maliyetleri, sınırdaki beklemeler… Bunlar bile benim fiyatıma dolaylı yoldan dokunur. Siz “domates yerli, bize ne kurdan?” dersiniz; ama ben yolda taşınırım, enerji tüketirim, ambalaja girerim, bazen gübre ve ilaçla beslenirim. Bu girdilerin bir kısmı dışarıya bağlıysa, kur dalgalanması benim üstümde de yankı yapar. Domates, ‘sadece domates’ değildir; o, birçok girdinin birleşimidir.</p>
<p><strong>Televizyon tartışmasında</strong></p>
<p>İşte benim de mikrofona ulaşabileceğim o programın gecesi geldi.</p>
<p>Akşam saat 21.00. Bir haber televizyonu kanalında bir tartışma programı. Alt bant: “DOMATES NEDEN 25 LİRA?” Reji, kırmızı yazıyı özellikle seçmiş: Kırmızı, benim rengim; ama aynı zamanda alarm rengi. “Dikkat! Domates!”</p>
<p>Stüdyo düzeni de klasik: Bir tüketici temsilcisi, bir “serbest piyasa eleştirmeni”, bir de grafiklerle konuşmayı seven bir ekonomi yorumcusu. Sunucu yüzünü ciddileştiriyor; ciddiyet ekranda reyting getirir. Ekran ciddileşince, gerçek de ciddileşiyor sanılır.</p>
<p>Tüketici temsilcisi başlıyor:</p>
<p>“Vatandaş domates alamıyor. Burada bir fırsatçılık yok mu?”</p>
<p>Serbest piyasa eleştirmeni coşuyor:</p>
<p>“Tarlada 6 liraya alınan domates markette nasıl 25 lira oluyor? Bu sömürü! Aracılar zinciri vatandaşı eziyor!”</p>
<p>Grafikçi ekonomist eliyle ekrana daireler çiziyor:</p>
<p>“Aradaki farkı zincir marjlarıyla açıklayabiliriz. Lojistik, depolama, fire…”</p>
<p>Sunucu dramatik bir sesle soruyor:</p>
<p>“Peki bu işin bir ahlâk boyutu yok mu?”</p>
<p>İşte o anda, rafın üzerinde bir domates olarak, kendimi birden ahlâk dersinin malzemesi gibi hissediyorum. Ahlâk dersinin malzemesi olmak, kolay değildir. Çünkü malzeme konuşamaz. Malzeme savunamaz. Malzeme “bir dakika” diyemez.</p>
<p>Ama ben dedim.</p>
<p>Rejiyi aradım. Telefonu açtılar. Sunucu gülümsedi:</p>
<p>“Şimdi hatta bir domates varmış. Buyurun?”</p>
<p>“İyi akşamlar,” dedim. “Ben bir domatesim.”</p>
<p>Stüdyoda kahkaha… Kahkaha iyidir; ama bazen düşünmeyi tamamen engeller veya en azından geciktirir.</p>
<p>“Bakın,” dedim, “benim fiyatım bir suç belgesi değil. Benim fiyatım, o günkü arzın, talebin, riskin ve maliyetlerin özetidir. Üretim azaldıysa, mazot arttıysa, depo maliyeti yükseldiyse, fire çoğaldıysa, ben de yükselirim. Ben utanç duygusuyla fiyat düşüren bir varlık değilim.”</p>
<p>Tüketici temsilcisi iyi niyetle sordu:</p>
<p>“Ama insanlar gerçekten zor durumda. Ne yapacağız?”</p>
<p>“Bu soru önemli,” dedim. “Ama cevabı bende aramayın. Gelir politikası başka bir başlık. Yardım mekanizmaları, sosyal destekler, vergi düzenlemeleri… Bunlar tartışılabilir. Fakat benim fiyatımı emirle bastırmak, insanları kalıcı biçimde rahatlatmaz; sadece beni raflardan kaldırır.”</p>
<p>Eleştirmen hemen atladı:</p>
<p>“Tavan fiyat koyarsak? Mesela 15 lira!”</p>
<p>“Denediniz,” dedim. “Raflarda iki gün kaldım, sonra kayboldum. Çünkü zarar eden zincir çalışmaz. Zincir çalışmazsa ben gelmem. Sonra ne olur biliyor musunuz? Arka kapılar açılır. Tanıdık müşteriler çıkar. Kayıt dışı satışlar başlar. Kıtlık büyür. Fiyatı bastırırsınız; ama kıtlığı üretirsiniz. Ahlâk dersini de marketin arka kapısına taşımış olursunuz.”</p>
<p>Sunucu, heyecanla:</p>
<p>“Yani çözüm serbest piyasa mı?”</p>
<p>“Çözüm, gerçeği görmek,” dedim. “Fiyatı susturmak değil.”</p>
<p>Stüdyoda bir an sessizlik oldu. Ben o sessizliği severim; çünkü sessizlikte insanlar bazen düşünür. Ama reji sessizliği sevmez. Reyting sessizliği sevmez. Bir şey daha gerekiyordu. Ve ben —evet, biraz da inatla— dedim ki:</p>
<p>“İsterseniz stüdyoya geleyim. Telefonla anlatınca anlaşılmıyor.”</p>
<p>İnanmadılar. Ama reyting ihtimali ağır bastı. “Buyurun,” dediler.</p>
<p>Bir görevli, bir kasa, bir asansör, bir koridor… Ve ben stüdyodayım.</p>
<p>Koltukta bir domates: Ben.</p>
<p>Kameralar bana döndü. Sunucu şaşkın ama memnun:</p>
<p>“Stüdyomuzda bir domates var. Buyurun, devam edin.”</p>
<p>“Kısa konuşacağım,” dedim. “Çünkü ben raflarda uzun süre kalınca zaten çürürüm.” Stüdyo güldü.</p>
<p>Sonra ciddileştim: “Benim yolculuğum, birbirini tanımayan insanların iş birliğidir. Çiftçi, şoför, depocu, halci, market çalışanı… Hiçbiri birbirini sevdiği için değil, hayatını kazanmak için bu işi yapar. Bu kötü bir şey değildir. Tam tersine, modern hayatın mucizesi budur: İnsanlar birbirini tanımadan, birbirine bağırmadan, aynı hedefe hizmet eden bir düzen kurabilir. Buna iş bölümü denir. Buna kendiliğinden oluşan düzen denir.”</p>
<p>“Kendiliğinden” deyince yüzler bazen kuşku duyar: “Kendiliğinden olur mu canım?” Olur. Çünkü kimse “yarın saat 10.00’da şu depodan şu markete şu kadar domates gidecek” diye milyonlarca küçük kararın hepsini tek tek planlamaz. Ama fiyat mekanizması, o kararları birbirine bağlayan bir sinyal üretir. Benim fiyatım, o sinyalin görünür hâlidir.</p>
<p>“Kâr bu zincirin yakıtıdır,” diye devam ettim. “Kârı şeytanlaştırırsanız yakıtı kesersiniz. Yakıt kesilirse kamyon çalışmaz; kamyon çalışmazsa ben gelemem. Kamyon çalışmayınca sadece domates gelmez; hayatın kendisi yavaşlar.”</p>
<p>Grafikçi ekonomist usulca sordu:</p>
<p>“Yani fiyat bilgi diyorsunuz?”</p>
<p>“Evet,” dedim. “Fiyat bilgidir. O günün şartlarını tek sayıya indirir. Arzı, talebi, maliyeti, riski… Hepsini. Siz bu sayıyı zorla değiştirebilirsiniz; ama şartları değiştirmeden sayıyı oynarsanız, sonuç kıtlık olur. Kıtlık olunca da ‘nerede bu domates?’ diye başka bir program yaparsınız.”</p>
<p>Tüketici temsilcisi, iyi niyetle ama hâlâ kararsız:</p>
<p>“Peki stokçuluk?”</p>
<p>“Stok,” dedim, “zamanlar arası köprüdür. Bugün fazla olanı yarına taşır. Siz o köprüyü ‘suç’ diye yıkarsanız, yarın karşıya geçemezsiniz. Üstelik ben depoda beklerken masraf üretirim: soğutma, kira, fire. Yani ‘stoku bedava sanmak’ bir şehir efsanesidir.”</p>
<p>Eleştirmen bir cümle daha söyledi; klasik:</p>
<p>“Devlet planlasın.”</p>
<p>Gülümsedim:</p>
<p>“Hava durumunu kim planlayacak? Dolu vurduğunda hangi komisyon telafi edecek? Tüketicinin o gün menemen mi yapacağını, salata mı yiyeceğini kim bilecek? İnsan zevki planla yakalanmaz; hava planla durdurulamaz; hastalık planla engellenemez. Bilgi dağınıktır. Merkez sınırlıdır. Fiyat, o dağınık bilginin toplu özetidir.”</p>
<p>O anda şunu da ekledim; çünkü bazı yanlış anlaşılmaların inadı vardır:</p>
<p>“Serbest piyasa, ‘kim ne isterse yapsın’ demek değildir. Serbest piyasa, insanların denediği, yanıldığı, öğrendiği, birbirinin hatasından ders aldığı bir süreçtir. İyi üretici ödüllenir; kötü üretici elenir. İşini iyi yapan taşımacı ayakta kalır; işi savsaklayan kaybolur. Bu seçilim, gündelik hayatın sessiz adaletidir.”</p>
<p>Sunucu, beni stüdyoya çağırdıktan sonra, konuklar bir süre “domatesin psikolojisi” üzerinden şakalaştılar. Ben de gülümsedim. Çünkü insanın şakası bitince genellikle düşünmesi başlar. Ama düşünme başlamadan önce bir tur daha sorular geldi.</p>
<p>Tüketici temsilcisi (hakikaten iyi niyetli):</p>
<p>“Peki domates, sen niye bu kadar hassassın? Yani biraz dayanıklı olsan, fire azalır, fiyat düşer…”</p>
<p>“Sayın temsilci,” dedim, “ben lastik değilim. Beni daha dayanıklı yapmak için genetik ıslah yapılır, sera yatırımı yapılır, paketleme teknolojisi geliştirilir. Bunlar da maliyet ister. Siz ‘hem narin olsun, hem dayanıklı olsun, hem de ucuz olsun’ diyorsunuz. Bu üçlüyü aynı anda istemek, su ‘hem ıslatmasın, hem de içilsin’ demek gibi.”</p>
<p>Eleştirmen (kendinden emin):</p>
<p>“Peki sizin bu zincirdeki kâr oranlarınızı denetlesek? Herkes en fazla yüzde 5 kâr etsin!”</p>
<p>“Ben de bir teklif sunayım,” dedim. “Siz de program başına en fazla binde bir reyting alın. Olur mu? Olmaz. Çünkü kâr oranı, riske göre değişir. Bir işi yapmak zorlaştıkça, risk arttıkça, o işi yapanların da daha yüksek getiri istemesi normaldir. ‘Kârı tavanla’ demek, ‘riski cezalandır’ demektir. Riski cezalandırdığınız yerde, risk alınmaz. Risk alınmazsa üretim azalır. Üretim azalırsa fiyat yükselir. Sonra yeniden ‘ahlâk’ konuşursunuz. Kısır döngü budur.”</p>
<p>Grafikçi ekonomist (teknik bir tonla):</p>
<p>“Peki fiyatın bu kadar oynak olması toplumsal huzursuzluk yaratmıyor mu? Fiyat istikrarı için bir mekanizma gerekmez mi?”</p>
<p>“Gerekebilir,” dedim. “Ama fiyat istikrarını fiyatı bastırarak değil, belirsizliği azaltarak ararsınız. Sulama altyapısı, tarımsal sigorta, lojistik verimlilik, rekabetin artırılması, israfın azaltılması… Bunlar istikrarı güçlendirir. Fiyatı emirle sabitlemek ise sadece ‘göstergeleri’ düzeltir; gerçeği düzeltmez.”</p>
<p>Sunucu (kapanışa hazırlanan dramatik bir sesle):</p>
<p>“Peki domates, halkın tepkisini haksız mı buluyorsun?”</p>
<p>“Hayır,” dedim. “İnsanlar zorlanınca tepki verir. Bu anlaşılır. Ama tepkiyi doğru yere yöneltmek gerekir. ‘Fiyat yükseldi → birileri kötü’ demek, ‘yağmur yağdı → biri ahlâksız’ demek gibidir. Hava kötü olabilir, hastalık olabilir, maliyet artabilir, üretim düşebilir. Bunlara karşı politika üretebilirsiniz. Ama gerçekliği inkâr ederek politika üretemezsiniz.”</p>
<p>O sırada reji kulağıma bir şey fısıldadı. Meğer sosyal medyada bir etiket trend olmuş: “#Domates İstifa”. Güldüm. “Ben istifa edersem ne yiyeceksiniz?” dedim. “Beni istifaya zorlamayın; çünkü ben gidersem, yerime ‘ithalat’ gelir. İthalat gelince de başka bir program yaparsınız: ‘Domates niye dışarıdan geliyor?’ Bir de stüdyoda şu efsane cümle dolaşıyordu: “Domates aslında bu kadar pahalı olamaz; çünkü domates çok.”</p>
<p>“Evet,” dedim. “Ben çok olabilirim. Ama ‘çok’ her zaman ‘bol’ demek değildir. Bol, doğru zamanda, doğru yerde, doğru kalitede ve doğru maliyetle bulunmaktır. Bir yerde çok olup başka yerde az olabiliriz. Bir yerde çok olup yolda fire olabiliriz. Çok olup depoda çürüyebiliriz. Çok olup ‘istenen kalite’ filtresinden geçemeyebiliriz. Çok olmak, ekonomide tek başına yeterli bir açıklama değildir.”</p>
<p>Sohbet uzadıkça sorular, “aptalca” demeyeyim, “fazla yaratıcı” hâle geldi.</p>
<p>Sunucu, “Seyircilerimizden çok mesaj geliyor,” dedi. “Bir izleyicimiz soruyor: ‘Domates, senin bir sendikan var mı? Fiyat pazarlığı yapıyor musunuz?’”</p>
<p>“Keşke,” dedim. “Ama biz domatesler sendika kuracak olsak, ilk grevimiz kasalarda başlar. ‘Alt kasada ezilmek istemiyoruz!’ diye pankart açarız. Sonra siz ‘domates terör örgütü’ dersiniz, konu kapanır.”</p>
<p>Eleştirmen ciddi ciddi:</p>
<p>“Peki domates borsası kursak? Fiyatları oradan düzenlesek?”</p>
<p>“Borsa kurarsanız,” dedim, “fiyatı düzenlemezsiniz; fiyatın daha hızlı görünmesini sağlarsınız. Fiyatın hızlı görünmesi ise bazılarını rahatsız eder. Çünkü biz genellikle kötü haberi geç duymayı severiz. Oysa piyasa, kötü haberi erken duyurur. Erken duyurur ki insanlar davranışlarını ayarlasın. Siz borsaya kızarsınız; ama borsa aslında haberciyi hızlandırır.”</p>
<p>Grafikçi ekonomist, elindeki kalemi bıraktı:</p>
<p>“Şu ‘aracı’ meselesini bir daha açalım. Aracı sayısı azalırsa fiyat düşmez mi?”</p>
<p>“Bazen düşer,” dedim. “Ama her aracı aynı değildir. Bazısı gerçekten verimsizdir, rekabetle elenir. Bazısı ise iş görür. Aracı sayısını ‘idari karar’la azaltırsanız, maliyeti düşürmekten çok kapasiteyi düşürürsünüz. Kapasite düşünce de fiyat genellikle düşmez; dalgalanır. Piyasada asıl sorun, aracının varlığı değil; rekabetin zayıflığıdır. Rekabet güçlü olursa, aracı da kendini disipline eder. Rekabet zayıf olursa, aracı da rahatlar. Ama çözüm, ‘aracıyı şeytanlaştırmak’ değil, rekabeti kolaylaştırmaktır.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu “rekabet” kelimesi stüdyoda bir süre havada asılı kaldı. Çünkü rekabet, kimsenin kulağına romantik gelmez. Romantik olan “yasak”tır, “tavan”dır, “tek el”dir. Rekabet ise sıkıcıdır: kurallar, şeffaflık, giriş engellerinin azalması, denetim, verimlilik… Sıkıcı ama işe yarar.</p>
<p>Sunucu son bir seyirci sorusu okudu:</p>
<p>“Bir izleyicimiz diyor ki: ‘Domates niye altın gibi oldu?’”</p>
<p>“Altın gibi olmadım,” dedim. “Altın dayanır; ben dayanmam. Altın saklanır; ben çürürüm. Altın küçücük olsa da değerlidir; ben büyükçe olup yine de nazlıyım. Benim pahalı olduğum günler, genellikle sistemin bir yerinde arıza olduğu günlerdir. Altın pahalı olunca kimi sevinir; ben pahalı olunca kimse sevinmez. Bu yüzden beni altınla kıyaslamayın; ben bir kriz göstergesiyim.”</p>
<p>Stüdyo hafif yumuşadı. İnsanlar bazen bir sebzeden bile “gösterge” kelimesini duyunca düşünür. Ben de o fırsatı kaçırmadım:</p>
<p>“Bakın,” dedim, “beni konuşurken aslında bir ülkenin lojistiğini, enerjisini, tarımını, sigortasını, rekabetini konuşuyorsunuz. Domates, küçük bir aynadır. Aynaya kızmak kolaydır; yüzünüzü düzeltmek zordur.”</p>
<p>Sunucu kapanışa yaklaşıyordu. Ama ben, domateslerin de bir onuru olduğunu hatırlatmak istedim:</p>
<p>“Bakın,” dedim, “beni ahlâk tartışmasının sembolü yapmayın. Ben bir sebzeyim. Ama aynı zamanda riskim, lojistiğim, mazotum, kirayım, işçiliğim, fire oranıyım. Ve evet, kârım. Kâr yoksa risk alınmaz. Risk alınmazsa üretim azalır. Üretim azalırsa ben azalırım.”</p>
<p>Sonra tartışmanın finali olacak cümleyi kurdum. Çünkü final, etiket kadar önemlidir:</p>
<p>“Beni ucuzlatmak için fiyatı yasaklarsanız, beni azaltırsınız. Benim fiyatımla savaşmayın; beni üreten şartları anlamaya çalışın. Yoksa bir gün rafta beni bulamazsınız ve o gün, ‘keşke pahalı olsaydı da olsaydı’ dersiniz.”</p>
<p>Kapanışa gelirken, bir cümle daha ekledim. Çünkü benim derdim, size “piyasa her şeyi çözer” gibi rahat bir masal anlatmak değil. Benim derdim, fiyatı bir düşman gibi görme alışkanlığını kırmak. “Fiyat,” dedim, “bir haber bültenidir. ‘Burada kıtlık var’, ‘burada maliyet artıyor’, ‘burada risk yükseldi’ diye bağırır. Siz haberi susturursanız olay ortadan kalkmaz; sadece karanlıkta kalır.” Sonra bir öneri listesi çıkardım; domatesin de bazen yapılacaklar listesi olur:</p>
<p>“Üretimde verim artarsa ben ucuzlarım. Nakliye verimli olursa ben ucuzlarım. Depolama teknolojisi iyileşirse fire azalır, ben ucuzlarım. Rekabet artarsa marjlar incelir, ben ucuzlarım. İsraf azalırsa ben ucuzlarım. Ama bunların hiçbiri ‘etikete kızmakla’ olmaz.”</p>
<p>Ve son bir sitem:</p>
<p>“Beni ‘fahiş’ diye yaftaladığınızda, aslında kendi gözünüzle görmediğiniz emeğe de yafta yapıştırıyorsunuz. Şoförün uykusuna, işçinin mesaisine, depocunun elektriğine, çiftçinin riskine… Sonra da ‘neden kimse üretmek istemiyor?’ diye soruyorsunuz. Cevabı bazen sizde saklı.” Alt bant değişti:</p>
<p>“Domates stüdyoda: ‘Fiyat bilgidir’.”</p>
<p>Program bitti. Ben koltuktan indim. Görevli beni tekrar kasaya koydu. Kameralar başka bir gündeme döndü.</p>
<p><strong>Fiyatın dediği</strong></p>
<p>Stüdyodan çıkarken, koridorda bir temizlik görevlisi bana baktı, gülümsedi ve fısıldadı: “Keşke herkes senin kadar açık konuşsa.”</p>
<p>Ben de içimden “Keşke herkes, konuşmadan önce biraz görse,” dedim. Çünkü benim bütün derdim, size ekonomi dersi vermek değil; görünmeyen emeği görünür kılmak. Fiyatı sevmek zorunda değilsiniz. Ama fiyatın anlattığı hikâyeyi dinlemeden onu yargılamayın. Bir etiketin arkasında çoğu zaman bir ülkenin bütün lojistik haritası vardır. Ve evet… Alt kasada ezilen yine bendim.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="https://hurfikirler.com/ben-domates-tarladan-sofraya-domatesin-trajikomik-macerasi/">Ben, Domates  &#8211; Tarladan Sofraya Domatesin Trajikomik Macerası</a> yazısı ilk önce <a href="https://hurfikirler.com">Hür Fikirler</a> üzerinde ortaya çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
