Faşizme Giden Yol – Randall G. Holcombe

Çevirenin Önsözü: “Faşizme Giden Yol” Makalesinin Türkiye Bağlamında Değerlendirilmesi
…..
Çeviren Atilla Yayla 

Yirminci yüzyılın büyük bölümünde, özellikle Soğuk Savaş bağlamında, kapitalist demokrasiler ile sosyalist diktatörlükleri karşı karşıya getiren ciddi bir ideolojik tartışma vardı. Tartışma hem siyasal hem de ekonomik sistemleri kapsıyordu. Ekonomik açıdan bakıldığında iktisatçılar, ekonomik sistemleri kapitalist piyasa ekonomileri ile sosyalist merkezi planlı ekonomiler arasında uzanan bir düz hat üzerinde tasvir ettiler. Bu hattın bir ucunda özel mülkiyete ve gönüllü mübadeleye dayanan saf piyasa ekonomileri vardı. Diğer uçta ise üretim araçları devletin mülkiyetindeydi ve ekonomik faaliyet merkezi olarak planlanıyordu. Gerçek dünyadaki ekonomiler de, kimisi kapitalist uca daha yakın, kimisi de sosyalist uca daha yakın olmak üzere, karma ekonomiler şeklinde tasvir ediliyordu.(1)

Soğuk Savaş, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ortaya çıkarken, kapitalizm ve serbest piyasa taraftarları sosyalizmi yalnızca serbest piyasalar için değil, daha genel olarak özgürlük için de bir tehdit olarak gördüler. Hayek (1944) sosyalizmi “köleliğe giden yol” olarak adlandırmıştı. Kapitalizmin bir savunucusu olan Schumpeter (1947, 61) ise şu ünlü cümleyi kurmuştu: “Kapitalizm ayakta kalabilir mi? Hayır. Kalabileceğini düşünmüyorum.” Schumpeter’in argümanı şuydu: Kapitalizmden en çok yararlananlar onu savunmak için ayağa kalkmayacaktı. Serbest piyasaları desteklemek yerine kapitalistler, kendilerini piyasa rekabetinden koruyacak sübvansiyonlar, vergi ayrıcalıkları ve düzenleyici avantajlar talep ederek devlete yönelecekti. Bu sırada sosyalizm taraftarları da kendi gündemlerini ilerleterek karma ekonomiyi bu ekonomik sistemler hattının kapitalist ucundan daha da uzaklaştırıp sosyalizme doğru iteceklerdi.

Charlotte Twight, America’s Emerging Fascist Economy (1975) adlı kitabını yayımladığında ekonomik sistemlere ilişkin entelektüel tartışmanın durumu buydu. Söz konusu kitap, birkaç nedenle bu tartışma içine rahatça oturmuyordu. Birincisi, faşizm kapitalizm ile sosyalizmin bir bileşimi değildir. O, farklı bir ekonomik sistemdir. Faşizm, işletmelerin özel mülkiyetine dayanır. Üretim araçlarının giderek artan bir bölümüne devletin el koyduğu bir sürünen sosyalizm değildir. Bununla birlikte faşist ekonomide ekonomik üretimi devlet yönlendirir; dolayısıyla bu sistem serbest piyasa kapitalizmi de değildir. Twight’ın tasvir ettiği ekonomik sistem, kapitalizm-karma ekonomi-sosyalizm hattı üzerinde düzgün biçimde bir yere yerleşmediği için, Twight’ın kitabı yayımlandığı sırada hararetle süren Soğuk Savaş ideolojik tartışmasına da düzgün biçimde oturmamıştır.

İkinci bir neden, belki de birinciden daha önemlisi, “faşizm” teriminin Nazi Almanyası ve İkinci Dünya Savaşı öncesi İtalya ile açık biçimde ilişkilendirilmiş olmasıdır. Batı blokundaki kapitalist demokrasiler ile Doğu blokundaki sosyalist diktatörlükleri karşı karşıya getiren Soğuk Savaş döneminde, Batı blokunda yer alanların Amerikan ekonomisi ile Nazi Almanyası ekonomisi arasında herhangi bir ilişki bulunduğunu kabul etmeye gönülsüz olmaları beklenirdi. Amerikalılar kitabın tezine verilecek herhangi bir desteği vatanseverliğe aykırı görebilirlerdi; hatta kitabın başlığının kendisi bile Amerikalıları kitabın fikirlerini ciddiye almaktan caydırmış olabilir.

Oysa bu kitap ciddi bir akademik çalışmadır ve dikkatli biçimde ele alınmayı hak eder. Bunun anlamı, bir faşist ekonomiyi neyin oluşturduğunu ve 1970’lerin Amerikan ekonomisinin bu özellikleri hangi ölçüde taşıdığını kavramaktır. Ayrıca kitabın yayımlanışından elli yıl sonra, Twight’ın uyarısının günümüzdeki anlamını tartışmak da önemlidir. Kitap gerçekten de bir uyarıdır; zaten bu amaçla yazılmıştır.

Faşist Ekonomi

Twight’ın “Faşizmin Ekonomik İlkeleri” başlıklı ilk bölümü faşist ekonomik politikaları tasvir eder. Faşizmi, “bireyin haklarından üstün ‘kolektif’ hakları bir gruba tanıyan kapitalist kolektivizm” olarak nitelendiren Twight (1975, 14), “faşizm kapitalizmin ilkelerine felsefi olarak bağlı değildir. Özel mülkiyet ve kârlar, yalnızca devletin toplam ekonomik denetimi doğrudan gasbetmediği alanlarda yararlı teşvikler olarak görülür” diye yazar (1975, 17).

 

Twight’a göre “faşizm, kolektivist sistemler arasında, kapitalizmi görünürdeki ekonomik eşi olarak seçmesi bakımından benzersizdir” (1975, 16). Faşist ekonomik politikaları tartışırken şunu da ekler: “Ekonomik faaliyet, temelde birbirleriyle bağdaşmayan iki farklı amaca hizmet edebilir. Ya tüketicilerin mal ve hizmetlere yönelik fiili taleplerini mümkün olan en düşük maliyetle karşılamaya çalışır ya da ekonomik maliyetlere ve tüketicilerin isteklerine yalnızca yüzeysel bir dikkat göstererek belirlenmiş siyasal liderlerin toplumsal hedeflerini gerçekleştirmek için kullanılır. Birinci yaklaşım piyasa ekonomisinin özünde vardır; ikincisi ise faşizm dâhil bütün totaliter siyasal sistemler tarafından benimsenir” (1975, 17).

Twight, faşist devletin önce birkaç “hayati” sektörü denetimi altına aldığını, ardından da siyasal hedefleri ilerletmek amacıyla tüketici taleplerini göz ardı ederek kontrol alanını giderek genişlettiğini açıklar. Faşist devlet para arzını kontrol eder; bu da enflasyon yaratma eğilimindedir ve nihayetinde devletin dayattığı ücret ve fiyat kontrollerine yol açar. İşletmeler için zorunlu devlet lisansları, zorlama görüntüsü vermeden devletin firmaları kontrol etmesini mümkün kılar. Şirketleri devletin belirlediği fiyatlarla mal üretmeye zorlayan idari emirler, bazı şirketleri iflasa sürükleyebilir ya da iyi bağlantıları olanları ödüllendirmek için kullanılabilir. Faşizm, sektörlerin kartelleşmesine de yatkındır; çünkü zorunlu yükümlülükler, lisanslar ve devletçe yönetilen fiyatlar içeridekileri ve güçlü bağlantılara sahip firmaları kayırır.

Twight, faşizmin otoriter ve milliyetçi yönelimine de dikkat çeker. Üretim araçları özel mülkiyette kalsa da faşist ekonomi devletin denetimi altındadır ve bireylerin çıkarlarından çok ulusal çıkarları ilerletmek üzere örgütlenir. Faşizm zorunlu olarak korumacıdır; çünkü faşist örgütlenme firmaların verimliliğini ve uluslararası rekabet gücünü azaltır. Bunun sonucu otarşidir, yani ekonomik kendine yeterlilik. Faşist ekonomi uluslararası ölçekte rekabetçi olmadığı için bu noktaya varır. Nitekim bu, faşist liderlerin milliyetçi gündemlerinin bir parçası olarak isteyerek seçtikleri bir şeydir.

Twight, “Faşizm iktidarını sürdürebilmek ve ekonomik amaçlarına ulaşabilmek için halkını ekonomik ve psikolojik olarak devlete bağımlı kılmaya çalışır” diye yazar (1975, 27). İşletmeler devlet lisanslarına bağımlıdır; ücretler ve fiyatlar devlet tarafından belirlenir; devlet sözleşmeleri kayrılan firmaların kârlılığına katkıda bulunur ve tayınlama, kaynakların tüketicilere ve firmalara sunulabilirliğini belirler.

Bu tablo 1975 yılındaki Amerikan ekonomisinin bir tasviri gibi geliyor mu? Twight’ın kitabının büyük bölümü, faşist ekonomik politikaları ilerleten mevzuatı ve yargı kararlarını anlatarak kanıt sunmaya ayrılmıştır. Araştırması kapsamlı ve ikna edicidir. Twight bu kanıtlara dayanarak şu sonuca varır: “Kendi çıkarı ile faşist ekonomik politikalar arasında devletin beslediği yanılsamadan yararlanarak, Birleşik Devletler hükümeti 1975 yılına gelindiğinde ekonomik hayatın hemen her yönü üzerinde faşist kontroller kurmayı başarmıştır” (1975, 280).

Faşizm ve Diğer “İzmler”

Twight’ın belgelendirdiği programlar, politikalar ve mahkeme kararları, Amerikan hükümetinin vatandaşlarının ekonomik özgürlüğünü aşındırdığı ve onların ekonomik yaşamları üzerinde giderek daha fazla denetim kurduğu yönünde güçlü olgusal bir vaka ortaya koyar. Ancak yine de şu soru sorulabilir: Devletin insanların ekonomik hayatlarına doğru bu genişlemesi gerçekten faşizm tanımına uyuyor mu? Faşizm hem Twight’ın kitabında hem de başka yerlerde oldukça gevşek tanımlanmıştır. Buna karşılık, devletin ekonomik politikalarını eleştiren birçok yazar, aynı tür kanıtlara atıfla, Amerikan ekonomisi -ve diğer ekonomiler- üzerindeki sonuçları korporatizm, klientelizm, kronizm, kayırmacılık, siyasal kapitalizm, sürünen sosyalizm ve daha açık ifadelerle şantaj ve yolsuzluk olarak adlandırmıştır.

Bunların aynı şeyin farklı sözcüklerle ifade edilmesinden ibaret olduğu ileri sürülebilir. Ancak etiketleri bir kenara bıraktığımızda bu kavramların temelinde önemli nüanslar vardır ve bunların açıklığa kavuşturulması gerekir. Bu diğer “izmler”, değişen derecelerde de olsa, iyi bağlantıları olan içeridekileri kayıran, bağlantısız olanlara maliyet yükleyen bir hükümet izlenimi verir. Siyasal ve ekonomik elitler karşılıklı yarar için işbirliği yapar, maliyetleri de kitlelere yükler. Genel olarak anlaşıldığı ve Twight’ın tasvir ettiği biçimiyle faşizm ise, siyasal iktidarı elinde bulunduranların ekonomik faaliyette bulunanlara hükmettiği ve ekonomik faaliyeti siyasal elitin hedeflerini ilerletmek için boyun eğdirdiği bir sistemdir.

Diğer “izmler”, siyasal ve ekonomik elitlerin kendi karşılıklı çıkarları için işbirliği yaptığı bir sistemi tasvir eder. Buna karşılık faşizm, insanların ekonomik faaliyetini siyasal elitin emirlerine tâbi kılan bir sistemi anlatır.(2) Ekonomik faaliyette bulunanlar, kendi ekonomik çıkarlarını hükümetlerinin siyasal buyruklarına tâbi kılmaya zorlanan piyonlara dönüşür.

Twight’ın kitabı, siyasetin ekonomik analizi olan kamu tercihi yaklaşımının iktisadın ana akımına yeni yeni girdiği bir dönemde yazılmıştı; bu yüzden kamu tercihi fikirlerine atıfta bulunmaması anlaşılırdır. Bulunsaydı muhtemelen eleştirel olurdu; çünkü o sıradaki kamu tercihi yaklaşımı, devlet politikalarının yurttaş tercihlerini tatmin edecek şekilde tasarlandığını ileri sürme eğilimindeydi. Kamu tercihinin bugün de önemini koruyan çalışmalarında Downs (1957), siyasal adayların ve partilerin platformlarını seçmen tercihlerine uydurduklarını açıklar; Buchanan ve Tullock (1962) ise anayasal demokrasinin kurumlarının genel refahı ilerleten politikaları teşvik ettiğini öne süren bir teori geliştirir.

Twight’ın kitabının yayımlandığı sıralarda kamu tercihi teorisi önemli bir dönüşüm geçirdi. Siyasal karar alma süreçlerinin yurttaş tercihlerini ilerletme eğiliminde olduğu fikrinden uzaklaşıldı; bunun yerine siyasal kararların çoğu zaman az sayıda kişiyi kayıran ve çoğunluğun aleyhine işleyen verimsiz politikalara yol açtığı gösterildi. Holcombe (2023) bu dönüşümü anlatır. Rant kollama, düzenleyici ele geçirme, bürokratik verimsizlik ve çıkar grubu siyaseti, kamu tercihi araştırma programının temel unsurları hâline geldi.

Bu gelişme kamu tercihini faşizm için bir teorik temel oluşturmaya kısmen yaklaştırır, ama yalnızca kısmen. Bu kamu tercihi fikirleri faşizmden çok diğer “izmler” ile daha uyumludur. Bununla birlikte, kamu tercihi modellerinin daha ileri götürülmüş bir versiyonunun, Twight’ın tasvir ettiği gibi “belirmekte olan bir faşist ekonomi”ye işaret ettiği de savunulabilir.

Kamu Tercihi Modelleri

Rant kollama teorisi Tullock (1967) tarafından geliştirilmiştir; fakat bu yaklaşım Krueger’in (1974) kavrama adını veren makalesinden sonra kamu tercihinin ana akımına girmiştir. “Rant kollama” terimi biraz yanıltıcıdır; daha doğru bir ifadeyle buna “transfer kollama” denebilirdi, çünkü rant aslında başkalarından rant kollayana aktarılan bir transferdir. Teoriye göre rant kollayanlar, bir rantı kazanmak için birbirleriyle yarışmak amacıyla kaynak harcarlar. Bazıları kazanır; ama rant için yarışan bütün aktörlerin harcadığı kaynaklar israf edildiği için refah kaybı ortaya çıkar.

Rant kollama literatürü teorik olarak bu süreci, rant kollayanların bir rantı kazanmak için kaynak ayırdığı ve rantın en yüksek bedeli ödeyene gittiği bir yarışma olarak tasvir eder. Congleton ve Hillman (2015), rant kollama üzerine derledikleri kitapta sekiz bölümü rant kollama teorisine ayırır; bu sekiz bölümün tümü rant kollamayı bir yarışma olarak tanımlar. Bu modeller rantı talep edenlerin davranışını tasvir eder; fakat Holcombe’un (2017) işaret ettiği gibi rantı arz edenler hakkında pek bir şey söylemez.

Stigler’in (1971) düzenleyici ele geçirme teorisi de rant kollama literatürüne benzer; çünkü kamu yararına hizmet etmek yerine iyi bağlantıları olan içeridekilerin çıkarlarını ilerleten kamu düzenleyicilerini betimler. Benzer şekilde Olson (1965), daha küçük ve yoğunlaşmış çıkar gruplarının daha büyük ve dağınık çıkar gruplarına göre neden avantaja sahip olduğunu ve bu nedenle kitlelerin aleyhine olmak üzere kendileri için yarar sağlamak üzere devleti lobi faaliyetiyle etkileyebildiklerini açıklar. Niskanen (1971) ise kamu bürokrasilerinde içkin bulunan verimsizlikleri tasvir etmiştir.

Kamu tercihi araştırma programında büyük yer tutan birçok teori, siyasal süreci, yoğunlaşmış ve iyi bağlantıları olan çıkarları kitlelerin çıkarları karşısında kayıran bir süreç olarak gösterir. Bu tasvir, daha önce tartışılan “izmlerin” çoğuyla uyumludur; fakat faşizmle özgül biçimde ilişkilendirilen siyasal ekonomi unsurlarını anlatmaz. Bununla birlikte bu teoriler faşizmi anlatmak amacıyla geliştirilmemiştir. Amaçları rant kollamayı, düzenleyici ele geçirmeyi ve çıkar grubu siyasetinin doğasını açıklamaktı. Dolayısıyla bu teorilerin faşizmi tarif etmemesi bir kusur sayılmaz. Yine de bu kamu tercihi teorileri iki biçimde genişletilebilir ve böylece faşizmin ortaya çıkışını açıklayan teorik bir temel sunabilir: Birincisi, bu teorilerin ima ettiği uzun dönem teşviklerini inceleyebilirler. İkincisi, teorilerin anlattığı patolojilerin birikimli niteliğini tanıyabilirler.

Uzun Dönem Teşvikleri

Tullock (1975), rant kollayanlar için rantlar yaratıldığında rant kollayanların rant biçiminde geçici bir kazanç elde ettiklerini, fakat zaman içinde rantın değerinin, rantı alabilmek için sahip olunması gereken varlıklara kapitalleştiği için aşındığını açıklar. Uzun dönemde rant aşındığı için rant kollayanlar, eğer rant hiç yaratılmamış olsaydı elde edecekleri normal getiri oranından fazlasını kazanamazlar. Rant yaratan politikalar verimsizdir; ama Tullock’a göre onlarla baş başayızdır, çünkü süreci tersine çevirip rantı ortadan kaldırmak, rantı alanlar için geçiş dönemine özgü bir kayıp yaratacaktır. Ranttan yararlananlar da bunların yerinde kalmasını sağlamak için siyasal süreçte mücadele edeceklerdir.

Tullock’un makalesi, rant kollamayı bir yarışma olarak gören çerçevenin ötesine geçen önemli bir ilerleme getirir. Yarışma modelinde rant kollama müsabakası yapılır, biri rantı kazanır ve süreç biter. Tullock ise bir kez yaratılan rantların belirsiz bir süre varlıklarını sürdürme eğiliminde olduğunu görür. Örneğin motor yakıtlarında etanol bulunmasını zorunlu kılan ve etanolün büyük bölümünü üreten mısır çiftçilerine ve mısır işleyicilerine rant sağlayan düzenlemeyi düşünelim. Bu zorunluluk 2005’te yaratıldı; fakat varlığını sürdürdüğü sürece yıl be yıl devam eder. Rantlar yalnızca bir kerelik ödüller değildir.

Tullock şunu söyler: “Gelecekte bu tür tuzaklara düşmemeye çalışmalıyız. Bizden öncekiler kötü hatalar yapmıştır ve biz onlarla baş başayız; ama en azından torunlarımızın daha da büyük ağırlık kayıplarına maruz kalmaması için çaba gösterebiliriz” (1975, 678). Tullock, rantların yaratılmasının uzun dönem maliyetleri konusunda haklıdır; ancak bu rantlar yanlışlıkla yaratılmış değildir.

Rant alıcıları, rantların akmaya devam etmesine bağımlı hale geldikçe, rant yaratanlar -yasama organı üyeleri ve düzenleyiciler- gelecekte kendilerine yarar ve destek sağlamak için şantaj yapabilecekleri bir hedef edinmiş olurlar. Rant alıcıları rant yaratıcılara borçlanmış durumdadır; dolayısıyla rant yaratıcılar da rantın sürmesine izin verme karşılığında ödeme istemeye devam edebilir.

McChesney’nin (1987; 1997) ve Schweizer’in (2013) açıkladığı gibi bu durum rant yaratıcıların yaptığı bir şantaj anlamına gelir. Tehditler açıkça dile getirilmez; ama herkes sürecin nasıl işlediğini bilir. Bir yasa koyucu rant alıcılarına şöyle diyecektir: “Sizin şirketinizle/sektörünüzle her zaman iyi ilişkilerimiz oldu ve bunun devam etmesini umuyoruz.” Bunun ne anlama geldiğini herkes anlar. Eğer rant alıcıları yasa koyuculara ödeme yapmayı sürdürmezse rant akışı sona erdirilecektir.

Sürece daha derinlemesine bakıldığında, başlangıçta hükümetin rant alıcısına sunduğu bir yarar gibi görünen şeyin, aslında rant alıcılarını devlete bağımlı kılmanın bir mekanizması olduğu ortaya çıkar. Rant alıcıları özerkliklerini yitirir; devletin emirlerine uymak zorunda kalırlar, aksi halde varlıklarını sürdürmeleri riske girer. Aynı argüman, düzenleyici ele geçirme ve daha genel olarak çıkar gruplarına sağlanan devlet ayrıcalıkları için de geçerlidir. Düzenleyici faydalar karşılığında ödeme yapılmazsa “ele geçirilmiş” düzenleyici kurum politikalarını tersine çevirebilir.

Çıkar grupları, devletten kayırmacı muamele beklerken bunun karşılığında bir şey vermek zorundadır. Bu gruplar devlet politikalarına bağımlı hâle geldikçe, kayırılan muamelenin geri çekileceği tehdidi çıkar gruplarının üzerinde asılı kalır ve rant kollama ekonomisini faşizme doğru iter. Bu kamu tercihi teorilerine uzun dönemli bir perspektiften bakıldığında, ekonomik faaliyeti giderek daha fazla devlet politikasına bağımlı kılarak gücün siyasal elit lehine kaymasının temelini döşedikleri görülür. İşte bu faşizme giden yoldur.

Devlet Patolojilerinin Birikimli Niteliği

Rant kollama, düzenleyici ele geçirme ve çıkar grubu siyasetine ilişkin bu teoriler statik bir çerçeve içinde geliştirilmiş ve sunulmuştur. Düzenlenen bir firma kendisini düzenleyen kurumu ele geçirir. Bir rant kollayıcı bir rantı kazanır. Fakat bu eylemler birikimlidir. Önceki bölümde belirtildiği gibi, bir kez yaratılan rant genellikle belirsiz bir süre sürer. Rant alıcıları bu rantlara bağımlı hale gelir; rant yaratıcılar da bunları, rant kollayıcılarından şantaj yoluyla çıkar elde etmek için kullanarak gücü özel sektörden siyasal elite doğru kaydırır.

Bunun sonucu şudur: Bugün yaratılan rantlar, geçmişte yaratılmış ve hâlâ varlığını sürdüren rantlara eklenir. İşletme kârlarının giderek daha büyük bir bölümü tüketici isteklerini tatmin etmekten değil, devlet bağlantılarından gelir. Olson’un (1982) gözlemlediği üzere, eski siyasal bağlantılar çözüldüğünde (Olson buna savaş sonrası Japonya ve Almanya örneklerini verir) işletmeler kârı tüketici taleplerini karşılayarak aramaya başlar; bu da Olson’un “ulusların yükselişi” dediği şeye yol açar. Siyasal sistem olgunlaştıkça ekonomik ve siyasal çıkarlar arasında giderek daha fazla bağlantı gelişir; firmalar için tüketicilere değer üretmektense rant kollama faaliyetlerine girişmek daha kârlı hale gelir. Devlet ekonomi yönetimine giderek daha fazla müdahil oldukça, Olson’un “ulusların gerileyişi” dediği süreç ortaya çıkar.

Olson’un anlattığı bu birikimli süreç, giderek daha fazla siyasal elitin denetimi altına giren bir ekonomiyi tasvir eder. Özel sektördeki ekonomik faaliyetlerin giderek daha büyük bir bölümü, ekonomik varlığını sürdürebilmek için devlete bağımlı hale gelir ve ekonomi faşizme giden yola girer.

Faşizm mi, Siyasal Kapitalizm mi?

Holcombe şöyle yazar: “Siyasal kapitalizm, ekonomik ve siyasal elitlerin karşılıklı yarar için işbirliği yaptığı ekonomik ve siyasal bir sistemdir. Elitler, siyasal ve ekonomik güçlerini, siyasal ve ekonomik hiyerarşilerin tepesindeki konumlarını korumak için birlikte kullanırlar” (2018, 1). Az önce tartışılan kamu tercihi teorileri, siyasal kapitalizmi betimlemek için bir temel sağlar. Siyasal kapitalizm ile faşizm arasındaki fark güç dengesinde yatar.

Siyasal kapitalizm, siyasal elit ile ekonomik elitin birbirleriyle işbirliği yaptığı bir sistemi anlatır. Karşılıklı yarar sağlayan değiş tokuş ve karşılıklı destek sistemidir bu. Faşizm ise ekonomik faaliyette bulunanların siyasal gücü elinde tutanlara tâbi kılındığı bir sistemi anlatır. Her iki sistemde de siyasal elit, kendi destekleri için özel sektörün üretkenliğine bağımlıdır. Siyasal kapitalizm, siyasal ve ekonomik elitler arasındaki değiş tokuşun karşılıklı yarar sağladığı bir süreci betimler. Faşizm ise özel sektör aktörlerinin siyasal elite tâbi kılındığı bir sistemi anlatır. Peki güç dengesi ne tarafından belirlenir?

Kamu tercihi teorileri faşizmi açıklamakta yetersiz kaldıkları gibi siyasal kapitalizmi açıklamakta da yetersiz kalırlar; çünkü bu teoriler, tarif ettikleri patolojilere katılımın nüfusun yalnızca küçük bir bölümüne açık olduğunu dikkate almazlar. Çoğu insan rantlar için yarışabilecek ya da düzenleyici kurumları ele geçirebilecek bir konumda değildir. Sosyal bilimlerde köklü bir elit teorisi, elitler ile kitleler arasındaki ayrımı tasvir eder (Bentley 1906; Mosca 1939; Truman 1951; Mills 1956). Elit teorisini kamu tercihi teorisiyle birleştirmek, küçük bir elit azınlığın siyasal ve ekonomik kurumları kendi yararları için nasıl kullandığını daha eksiksiz bir biçimde görmemizi sağlar.

Faşizm bir adım daha ileri giderek pazarlık üstünlüğünün siyasal elite geçtiği ve ekonomik elitin ona tâbi kılındığı bir sistemi anlatır. Twight, 1970’lerde Amerikan ekonomisinin faşist özelliklerini tasvir ederken güçlü bir vaka ortaya koyar; ancak elli yıl sonra aynı özellikler mevcut olsa da, ekonomi faşizmden çok siyasal kapitalizme daha fazla benzemektedir. Ekonomik elitin siyasal elite tâbi kılındığını söylemek güçtür.

Bunun nedeni şudur: Faşizm bir siyasal iktisat sistemidir. Hem ekonomik hem de siyasal kurumları kapsar. Twight, ekonomik kurumların faşist niteliğini tasvir eder; bu kurumlar o yazdığından bu yana geçen yarım yüzyılda yalnızca daha da aşırı hale gelmiştir. Twight’ın analizinden yola çıkarak söylemek gerekirse, faşizmin ekonomik önkoşulları mevcuttur. Faşizm, Amerika’nın faşist siyasal kurumlara sahip olmaması nedeniyle dizginlenmektedir.

İktidar Arayışı

Faşist hükümetlerin karizmatik otoriter diktatörler tarafından yönetilmesinin bir nedeni vardır. Demokratik kurumlar, siyasal iktidarı elinde tutanların düzenli aralıklarla seçimlere tâbi olmasını gerektirir; eğer rakipler yurttaşlara daha iyi bir seçenek sunduklarına onları ikna edebilirse iktidarlarını kaybedebilirler. Bu da siyasal elitin ekonomik eliti tâbi kılma yeteneğini sınırlar -ama yalnızca seçmenler sandığa geldiklerinde güvenilir alternatifler arasında gerçekten seçim yapabiliyorsa.

Daha da önemlisi, demokratik siyasal kurumlar güçler ayrılığıyla karakterizedir; bu da iktidarı korumak isteyenlerin onu kötüye kullanmasını zorlaştırır. Rekabet halindeki elitler birbirlerinin gücünü dengeleyip sınırlar. İçsel denge ve denetim mekanizmaları, seçimlerle birlikte, siyasal elitin gücünü kötüye kullanma yeteneğine sınırlar getirir.

Bu meselelerin önemini yirmi birinci yüzyıl Rusya’sında açıkça görebiliriz. Vladimir Putin demokratik olarak seçildi; ancak zaman içinde siyasal gücü öyle yoğunlaştırmayı başardı ki yeniden seçilme yalnızca bir formaliteye dönüştü ve artık rekabet eden elitler kalmadı. Putin’in üstünlüğüne meydan okumaya kalkışanlar kendilerini altıncı kattaki otel pencerelerinden düşerken, zehirlenirken, hapsedilirken ya da özel jetleri vurulurken buluyor. Putin gücü yoğunlaştırdıkça Rus oligarkları da konumlarının Putin’in onayına bağlı olduğunu anlamış oldular. Rusya’daki ekonomik faaliyet Putin’in siyasal gündemine tâbi kılınmıştır. Amerika’da henüz dizginlenmiş olsa da Rus ekonomisinde faşizm ortaya çıkmıştır.

ABD hükümeti, tek bir kişinin ekonomik politikayı dikte etmesini önleyen makul ölçüde işleyen bir denge ve denetim sistemine sahiptir. Siyasal elitin üyeleri güç için birbirleriyle rekabet eder ve ekonomik elitin desteğini kazanmak amacıyla onunla pazarlık yaparlar. Bu güç bölünmesi ve ABD Anayasası’na yerleştirilmiş denge-denetim mekanizmaları, siyasal elit üyelerinin ekonomik eliti ne ölçüde tâbi kılabileceğini sınırlar. Amerikan ekonomik elitinin üyeleri, kendilerine daha iyi bir teklif sunabilecek siyasal elit üyelerine ittifaklarını kolaylıkla kaydırabilirler. Amerikan ekonomik elitinin siyasal pazarlık gücü vardır; faşist ekonomilerde bu yoktur.

Amerikan siyasal kapitalizminin faşizme evrilmesini önleyen bu güç dengesi, çoğu zaman sanıldığından daha kırılgan olabilir. Schlesinger (1973), yirminci yüzyılda Amerikan başkanlığının artan gücünü “imparatorluk başkanlığı” olarak adlandırmıştı. Başkanlığın gücü Franklin Roosevelt döneminde, Büyük Buhran’la mücadele etmek ve İkinci Dünya Savaşı’nı yürütmek için yetkileri kendi elinde toplamasıyla önemli ölçüde arttı. Bu eğilim daha sonraki başkanlarla da devam etti. Unutulmamalıdır ki Adolf Hitler de demokratik olarak seçilmişti. Putin de demokratik olarak seçilmişti. Karizmatik ve ikna gücü yüksek bir Amerikan başkanı, yurttaşları ikna ederek ve diğer siyasal elit üyelerinin desteğini alarak, başkana diktatoryal yetkiler verilmesini sağlayabilir. Bu başka ülkelerde de olmuştur.

Higgs (1987), ülkeler krizlerle karşılaştığında yurttaşların çözüm için devlete yöneldiğini ve bunun sonucunda devletin büyüklüğü ile kapsamının kalıcı olarak yukarı doğru tırmandığını gösterir. Coyne ve Hall (2018) ise Amerikan gücünün dışarıda kullanılmasının yurda dönüp Amerikalıları içeride nasıl baskı altına aldığını açıklar. Algılanan bir kriz, ikna gücü yüksek bir başkanla birleştiğinde, güç dengesini başkana diktatoryal yetkiler verecek şekilde değiştirebilir. Başka ülkelerde olduğu gibi, rakip elitlerin ortadan kaldırılması başkana ekonomik eliti tâbi kılma yeteneği kazandırabilir ve faşist bir ekonomi ortaya çıkabilir. Twight’ın yarım yüzyıl önce tasvir ettiği gibi ekonomik önkoşullar zaten mevcuttur. Başkanlık gücü Büyük Buhran’dan bu yana, ciddi bir geri tepkiyle karşılaşmaksızın yavaş yavaş artmaktadır. Faşist siyasal kurumları tamamlayarak süreci nihayete erdirecek bir senaryo, ihtimal dışı değildir.

Amerikan faşizminin ortaya çıkmasını engellemek için makam sahiplerinin özdenetimine güvenilemez. İnsanlar, başkaları üzerinde güç kullanmak istedikleri için siyasete girerler. Galbraith şöyle yazar: “Bütün toplumlarda, en ilkellerinden görünüşte en uygarlarına kadar, iktidarın kullanılması derin bir haz verir” (1983, 24). Adam Smith de şöyle der: “İnsanın gururu ona hükmetmeyi sevdirir ve hiçbir şey onu, aşağı gördüklerini ikna etmeye tenezzül etmek zorunda kalmak kadar incitmez” ([1776] 1937, 365). Bertrand Russell, Nobel dersinde (1950) şu gözlemde bulunur: “Her otokratik rejimde, iktidar sahipleri, iktidarın verebildiği hazların tecrübesi arttıkça giderek daha zalimleşirler. İnsanlar üzerindeki güç, onlara yapmak istemedikleri şeyi yaptırmakla gösterildiğinden, güce duyulan sevgiyle hareket eden kişi haz vermektense acı çektirmeye daha yatkındır.” Holcombe (2020, bölüm 1), siyasetçilerin güç maksimize ediciler olduklarını varsaymanın neden makul olduğunu daha ayrıntılı biçimde tartışır.

Amerika, ilk bakışta göründüğünden daha fazla faşist bir ekonomiye yakın olabilir. Ekonomik kurumlar yerindedir. Gerekli olan tek şey, uygun bir kriz ile ikna gücü yüksek ve iktidar hırslısı bir başkanın birleşimidir; bu da faşizme giden yolu açabilir.

Sonuç

Okurlar, Twight’ın kitabı yayımlandıktan yarım yüzyıl sonra Amerikan ekonomisini faşist diye tanımlayan çok az kişi bulunduğu için, bu kitabı hafife alma eğilimine girebilir. Fakat Başkan Donald Trump’ın eleştirmenleri ona “faşist” demiş ve Trump ile Hitler arasında paralellikler kurmuşlardır; dolayısıyla bu terimin güncel bir karşılığı da vardır. Twight, faşist ekonomilerin karakteristik düzenlemelerini, mahkeme kararlarını ve kamu politikalarını ayrıntılı biçimde tasvir eder; ekonominin bu unsurları da son yarım yüzyılda yalnızca artmıştır. En azından Amerikan faşizmi fikri ciddiye alınmaya değerdir.

Öte yandan Amerikan ekonomisini, ekonomi üzerinde daha fazla devlet kontrolüyle sonuçlanan diğer “izmler” -korporatizm, klientelizm, kronizm, sürünen sosyalizm, devletçilik- ile ilişkilendiren yaygın bir tartışma da olmuştur. Bu diğer “izmler” ile faşizm arasındaki temel fark, diğerlerinin siyasal elit ile ekonomik elitin karşılıklı yarar için işbirliği yaptığı bir düzeni anlatmalarıdır; buna karşılık faşizm, bütün ekonomik faaliyetin siyasal elitin hedeflerine tâbi kılındığı bir sistemdir. Buradaki kilit fark ekonomik elitin statüsüdür. Diğer “izmler”, ekonomik eliti de siyasal elit gibi sistemin yararlanıcıları arasında görür. Faşizm ise bütün ekonomik faaliyeti siyasal elitin buyruklarına tâbi gösterir.

Faşizm ekonomik ve siyasal bir sistemdir; Twight da 1975’te bile Amerikan ekonomisinin faşizme özgü özellikler taşıdığını göstermiştir. O zaman eksik olan ve bugün de eksik olan şey, faşizmin siyasal bileşenidir. Eğer karizmatik bir diktatör iktidara gelirse, Amerika’yı faşist bir devlete dönüştürecek ekonomik önkoşullar zaten mevcuttur. Bu kulağa akla aykırı geliyorsa, Hitler’in ve Putin’in de demokratik biçimde seçildiklerini hatırlamak gerekir. Ayrıca Amerikan başkanlığının gücü, makamı kimin işgal ettiğinden bağımsız olarak, geçen yüzyıl boyunca sürekli artmıştır. Uyarı işaretleri oradadır ve Twight’ın kitabı potansiyel tehditleri görünür kılmaya yardımcı olur.

Benim kendi kanaatim, Amerikan siyasal kurumlarının, faşizmin gerektireceği türden bir siyasal güç yoğunlaşmasına direnebilecek kadar sağlam olduğudur. Bununla birlikte direnç sürekli teyakkuz gerektirir. Krizle karşı karşıya kalan rehavete kapılmış bir ulus, karizmatik bir popülist liderin etkisine girebilir. Bu, 1930’larda İtalya ve Almanya’da, yirmi birinci yüzyıl Rusya’sında ve bir dereceye kadar Roosevelt başkanlığı sırasında Birleşik Devletler’de olan şeydir. Ekonomik önkoşullar yerindeyken dikkatsiz, çekingen ve korku içindeki bir Amerika kendisini faşizme giden yolda bulabilir.

Dipnotlar

(1) Heilbroner (1962), ekonomileri piyasa, kumanda ve geleneksel ekonomiler olarak sınıflandırır; karma ekonomiler ise piyasa ile kumanda ekonomisi arasında yer alır. Adams (1965) ile Loucks ve Whitney (1973), yirminci yüzyılın karşılaştırmalı ekonomik sistemler sınıflandırmasına ilişkin başka örnekler sunar.

(2) Sosyalizm ile faşizmin ortak yanı, ekonomik faaliyetin siyasal elitin hedeflerine hizmet edecek şekilde tâbi kılınmasıdır. Aralarındaki fark şudur: Sosyalizmde üretim araçları devlete aittir; dolayısıyla siyasal elit aynı zamanda ekonomik elittir. Faşizmde ise üretim araçları özel mülkiyettedir; fakat devletin düzenleyici denetimi altındadır.

Kaynakça

Adams, George P., Jr. 1965. Comparative Economic Systems. Thomas Y. Crowell Company.

Bentley, Arthur F. 1906. The Process of Government; A Study of Social Pressures. University of Chicago Press.

Buchanan, James M., and Gordon Tullock. 1962. The Calculus of Consent: Logical Foundations of Constitutional Democracy. University of Michigan Press.

Congleton, Roger D., and Arye L. Hillman, eds. 2015. Companion to the Political Economy of Rent-Seeking. Edward Elgar.

Coyne, Christopher J., and Abigail R. Hall. 2018. Tyranny Comes Home: The Domestic Fate of U.S. Militarism. Stanford University Press.

Downs, Anthony. 1957. An Economic Theory of Democracy. Harper & Row.

Galbraith, John Kenneth. 1983. The Anatomy of Power. Houghton Mifflin.

Hayek, Friedrich A. 1944. The Road to Serfdom. University of Chicago Press.

Heilbroner, Robert L. 1962. The Making of Economic Society. Prentice-Hall.

Higgs, Robert. 1987. Crisis and Leviathan: Critical Episodes in the Growth of American Government. Oxford University Press.

Holcombe, Randall G. 2017. Political Incentives for Rent Creation. Constitutional Political Economy 28 (1): 62-78.

Holcombe, Randall G. 2018. Political Capitalism: How Economic and Political Power Is Made and Maintained. Cambridge University Press.

Holcombe, Randall G. 2020. Coordination, Cooperation, and Control: The Evolution of Economic and Political Power. Palgrave-Macmillan.

Holcombe, Randall G. 2023. The Transformative Impact of Rent-Seeking on the Study of Public Choice. Public Choice 186 (1/2): 157-67.

Krueger, Anne O. 1974. The Political Economy of the Rent-Seeking Society. American Economic Review 64: 291-303.

Loucks, William N., and William G. Whitney. 1973. Comparative Economic Systems, 9th ed. Harper & Row.

McChesney, Fred S. 1987. Rent Extraction and Rent Creation in the Economic Theory of Regulation. Journal of Legal Studies 16 (1): 101-18.

McChesney, Fred S. 1997. Money for Nothing: Politicians, Rent Extraction, and Political Extortion. Harvard University Press.

Mills, C. Wright. 1956. The Power Elite. Oxford University Press.

Mosca, Gaetano. 1939. The Ruling Class. McGraw-Hill.

Niskanen, William A. 1971. Bureaucracy and Representative Government. Aldine-Atherton.

Olson, Mancur. 1965. The Logic of Collective Action. Harvard University Press.

Olson, Mancur. 1982. The Rise and Decline of Nations. Yale University Press.

Russell, Bertrand. 1950. What Desires are Politically Important? Nobel Prize Lecture.

Schlesinger, Arthur M., Jr. 1973. The Imperial Presidency. Houghton Mifflin.

Schumpeter, Joseph A. 1947. Capitalism, Socialism, and Democracy, 2nd ed. George Allen & Unwin.

Schweizer, Peter. 2013. Extortion. How Politicians Extract Your Money, Buy Votes, and Line Their Own Pockets. Houghton Mifflin Harcourt.

Smith, Adam. (1776) 1937. The Wealth of Nations. Random House, Modern Library.

Stigler, George J. 1971. The Theory of Economic Regulation. Bell Journal of Economics and Management Science 2 (1): 3-21.

Truman, David B. 1951. The Governmental Process: Political Interests and Public Opinion. Alfred A. Knopf.

Twight, Charlotte. 1975. America’s Emerging Fascist Economy. Arlington House Publishers.

Tullock, Gordon. 1967. The Welfare Cost of Tariffs, Monopolies, and Theft. Western Economic Journal 5: 224-32.

Tullock, Gordon. 1975. The Transitional Gains Trap. Bell Journal of Economics 6: 671-78.

* “The Road to Fascism”, The Independent Review, vol. 30, n. 3, Winter 2025/26 pp. 395-405.

Randall G. Holcombe, Independent Institute’de kıdemli araştırmacı ve Florida State University’de DeVoe Moore İktisat Profesörüdür. Mont Pelerin Society’nin başkan yardımcısı, Public Choice Society’nin eski başkanı ve Society for the Development of Austrian Economics’in eski başkanıdır.

The Road to Fascism

Bu yazı AI yardımıyla çevrilmiştir.

Bu Yazıyı Paylaşın

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,714TakipçilerTakip Et