Ana Sayfa Blog Sayfa 475

CHP hangi yönde ilerleyecek?

0

 

Olağanüstü kurultaylar partisi CHP, bu hafta cumartesi ve pazar günleri peş peşe iki kurultay gerçekleştirecek.

Bir taktik savaşına sahne olma yolundaki bu kurultayların CHP açısından ne sonuç vereceğini göreceğiz. Ancak genel başkan ve parti yönetimi seçiminin kurultay gündemlerinde yer almaması ve toplantıların ana konusunun parti tüzüğü olması sebebiyle fazla bir değişiklik beklemek anlamsız. Muhtemeldir ki; hafta sonunda Kılıçdaroğlu ve ekibi partiye pençesini iyice geçirecek, sonrasında muhaliflerin bir kısmı yeni kurultay hesapları yaparken bir kısmı da partisine küsecek, belki de onu tamamen terk edecek.

CHP, Türkiye’nin anamuhalefet partisi olarak, önemli bir mevki işgal ediyor. Demokraside muhalefetin en az iktidar kadar mühim ve gerekli olduğunu biliyoruz. Demokrasinin gerek yaşatılması gerekse güçlendirilmesinde muhalefete düşen roller ve görevler de var. Peki, CHP bu rolleri üstlenip, gerektirdiği şeyleri yapıyor mu? “Evet” cevabını vermek hayli zor. Bu zorluğun çeşitli işaretleri var. En başta geleni, partinin geleneksel ideolojik çizgisinin sapasağlam ayakta durması. CHP ideoloji problemiyle yüzleşmekten kaçınıyor, hem de ısrarla. Ama belki de bu yorum abartılı bir iyi niyete dayalı, çünkü CHP’nin böyle bir problemin varlığını kabul ettiğini varsayıyor. Belki de yanılıyoruz; belki de CHP böyle bir problemin varlığını kabul etmiyor veya onun farkında değil. Eğer böyleyse, ne kadar çok kurultay yaparsa yapsın CHP’de kayda değer bir ideolojik değişiklik gerçekleşmesini beklemek hayalperestlikten öteye geçmez. Bu durumda olabilecek şey, en fazlasından, bir vitrin değişikliği, bir retorik cilalaması.

CHP, Türkiye’nin kurucu partisi olduğunu, yani TC devletini kurduğunu söylüyor ve bununla övünüyor. Oysa tersi doğru; CHP’yi zamanın bazı ülkelerinde yükselen otoriter, totaliter siyaset ruhuna uygun olarak, parti adı altında, fakat bir parti olarak değil, toplumu kontrol altına alma ve dönüştürme aygıtı olarak devlet kurdu. Yani CHP bir devletçi parti olduğu kadar bir devlet partisi de. Nitekim tek parti yönetiminde kendi kendini, devlet-parti aynılığı sayesinde iktidara atayan CHP, demokrasi döneminde de, halk tarafından asla tek başına iktidara getirilmemesine rağmen, her zaman devlet iktidarının sahibi veya büyük-belirleyici ortağı oldu. Halk tabiriyle davulu boynunda demokratik seçimlerle iktidara gelen hükümetler taşırken CHP tokmağı daima elinde tuttu. Belli başlı iktidar alanları olan eğitim, medya ve bürokraside tartışılmaz üstünlüğünü muhafaza etti. Bu konumundan asla vazgeçmedi, muhafaza etmek için darbe dâhil her yolu mubah gördü. Bu zihniyet CHP’yi ideolojik olarak kısırlaştırdı. Partinin sola dümen kırması da, bu otoriteryen duruşu zayıflatmadı, aksine, pekiştirdi. CHP’nin otoriteryen sola demir atması sürpriz olmadı. Eşyanın tabiatı icabı, suyun mecrasında akışı gibi, pürüzsüz vuku buldu. Böylece, sol-Kemalizm veya ulusalcılık dediğimiz bileşim ortaya çıktı.

Otoriteryen sol ile Kemalizm’in buluşması ve örtüşmesi ne tesadüf ne de tuhaf. Bu iki çizgi, toplum ve siyaset anlayışında, birçok bakımdan ortak. Toplumu beğenmeyip tümüyle dönüştürme ideali; bunu yukarıdan aşağıya zor kullanarak yapmayı meşru ve gerekli görme; bu amaçla iktidar temerküzüne yönelme ve toplumsal hayata neredeyse sınırsız müdahaleyi isteme; “cahil” halk yanılmaz liderliğe ihtiyaç duyacağı için çelik disiplinli bir öncü kadro oluşturma. İşte bunlar otoriteryen sol ile Kemalizm’in ortak özellikleri ve bu yaklaşımların günümüzde buluştuğu ideolojik çizgi ulusalcılık, ana siyasi parti ise CHP. Bu çizgi toplumun geniş kesimlerinden rağbet görmüyor. Hataları eksik olmayan, yıllanmış bir iktidar partisine rağmen CHP büyümüyor. Son birkaç kamuoyu araştırmasının gösterdiği üzere eriyor, küçülüyor. Partinin yönetimi bunun sebeplerini teşhis edemediği ve önceki yönetimle arasında bir ideoloji farklılığı olmadığı için partiye bir canlılık kazandıramıyor. Çifte kurultayın bu manzarayı değiştireceğine dair hiçbir umut ışığı yok.

CHP’nin işi zor. AK Parti’nin belki de en büyük şansı CHP. AK Parti, iktidar dönemlerini uzatmak istiyorsa, CHP’nin bu hal ve anlayışıyla kalmasını sağlamak için açık ve örtülü olarak ne yapmak lâzımsa yapsa yeridir. CHP, Türkiye’yi Meksika, Hindistan ve Japonya’da örnekleri görülmüş olan “hâkim parti” sistemine doğru sürüklüyor. Bu, Türkiye demokrasisi için sakıncalara yol açabilecek bir durum. Sağlıklı bir demokraside iktidar olabilecek genişlik ve güçte merkez sağ ve sol blokların olması gerekir. AK Parti, merkez sağı doldurma yolunda ilerliyor. Merkez sol ise boş ve boşlukta. Bunun ana sebebi CHP. Bu parti, daha önce de yazdığım gibi, ne kendisi demokrat sol bir partiye doğru evriliyor ne de başkalarının bunu yapmasına izin veriyor.

İdeolojik yenileşme geçirmeyen CHP’nin demokratik siyaset yarışında fazla şansı yok. Teşkilatını ne kadar sağlamlaştırırsa sağlamlaştırsın, bu değişmez. Çok katı -mesela, Leninist anlamda organize- bir parti teşkilatı darbe yapmada işe yarayabilir ama demokratik bir seçimi kazanmaya yetmez. CHP’nin, teşkilat bütünlüğünde ısrar ederek, bir bütün olarak dönüşmesi imkânsız. Parti küçülerek büyüme hamlesi yapmalı. Bu yüzden, partideki -varsa- gerçek demokratlarla sol-Kemalistler birbirinden kopmak zorunda. Bu başta korkutucu gibi görünse de, orta vadede CHP’ye gayet yararlı olacaktır. AKP örneği ortada. AKP liderleri nasıl, kendi ifadeleriyle, eski (Milli Görüş) gömleklerini değiştirdiyse, CHP’lilerin de gömlek değiştirmesi, yani sol-Kemalist çizgiyi terk edip evrensel anlamda sol demokrat (sosyal demokrat) bir çizgiye yönelmesi gerekiyor. Bunun olması Türkiye demokrasisi kadar CHP’nin de faydasına. Zira anamuhalefet mevkiini CHP’nin doldurması bir zaruret değil. Etkili bir anamuhalefet, böyle giderse, pekâlâ, siyasi yelpazenin sağ kanadından çıkabilir. Bu durumda CHP iyice marjinalleşir. CHP’lilere naçizane tavsiyem, geniş düşünmeleri ve cesur adımlar atmaları.

 

 

Zaman, 24.02.2012

Kim kimi tasfiye edecek?

Siyasette tasfiye rüzgârları esiyor. Bazen bu, siyasete canlılık ve yenilik getirir.

2002 seçimlerini unutmadık henüz. Koca bir siyaset sınıfı sandığa gömülüp tasfiye olmuştu. Yani, siyasette tasfiye vardır. Ancak bu, seçim gibi doğal yollarla halk tarafından yapıldığında makbuldür. Siyasal mühendislik yöntemleriyle tasfiye ise siyasete dışarıdan müdahale demektir.

Siyaset mühendisliği şu günlerde CHP’de yürütülüyor. Hafta sonu CHP’de kurultay var. Yıllardır CHP’yi yüzde yirmilere kilitleyenler, AK Parti karşısında üst üste seçim kaybedip gitmeyenler, Kemal Kılıçdaroğlu’nu ‘başarısız’ ilan edip tasfiye etmeye çalışıyorlar. Nedeni mi? Tuhaf ama, Kılıçdaroğlu’nun CHP’yi değiştirmesinden korkuyorlar.

Düşünün, ‘ana damar CHP’ için Kılıçdaroğlu ‘revizyonist’, partinin laikçi-Kemalist genleriyle oynayan birisi. Hatta onu ‘Sorosçu’ ilan edenler bile var. Korktukları Kılıçdaroğlu’nun yaptığı yenilik ise neredeyse ‘yeni CHP’ sözünden ibaret ki o lafı da zaten uzun süredir ağzına almıyor. Bir kitle değişimden, yenileşmekten bu kadar korkar mı? Korkarsa toplumun değişim taleplerine nasıl karşılık verebilir?

Herhangi bir sıradan siyasal gözlemci CHP’yi incelesin, vereceği reçetenin başlığı ‘Değişin!’ olur. Tarihinde hiçbir serbest seçimi kazanamayan, son 10 yılda da yüzde 20’lere kilitlenmiş bir partiye başka ne denir?

Partinin programını, kimliğini, kadrolarını ve çalışma yöntemlerini gözden geçirmesi gerek. Memlekette ‘pozitivizm’in babalığını yapan bir hareketten biraz ‘rasyonel’ olmasını bekliyor insan. Aksine onlar dogmalarını sorgulamak, gerçeklerle yüzleşmek, toplumsal talepleri anlamak ve taşımak yerine halkı sorgulamayı ve hatta suçlamayı âdet haline getirmişler.

Hâlâ ‘devletin partisi’ kimliğine sığınan bir parti CHP. Anlaşılan, devletin el değiştirdiğinden bile haberdar değiller. CHP’nin ordudaki, yargıdaki, üniversitelerdeki müttefikleri artık iktidarda değiller. Ekonomi dünyasındaki destekçileri de çoktan ‘yeni devlet’in dağıttıklarını kapmaya çalışmakla helak ediyorlar kendilerini… Kısaca CHP’nin devlet ve sermaye cephesi düşmüş durumda. Artık siyaset yapmaları, seçim kazanmaları gerekiyor. Aslında anlasalar bu durum, CHP’yi iktidarın asıl kaynağı olan ‘halk’a götürecek. Ama nerede?

Ecevit’in 1970’lerde ne yaptığını bile hatırlasalar bir çıkış yolu bulabilirler. CHP, 1960 sonrası en yüksek oy oranına 1977’de ulaştı (yüzde 42). Bu da Bülent Ecevit’in genel başkanlığında oldu. Peki o dönemde Ecevit’in özelliği neydi? Öncelikle anti-militarist oluşu. 12 Mart’tan sonra darbeye destek veren CHP’nin genel sekreterliğinden ayrıldığı için bir yıl sonra ‘milli şef’ İnönü’yü kurultayda devirerek genel başkan olabilmişti. İkincisi, o yıllarda Ecevit yazdıklarıyla ve söyledikleriyle partiyi belki de ‘tarihinin en az Kemalist’ olduğu dönemini yaşattı. Ecevit, gelişmeleri, talepleri, yükselen toplumsal hareketleri doğru okuyarak partiye sol, halkçı, dayanışmacı bir kimlik inşa etti. Sonuç, Kemalizm’den uzaklaşan, halka yakınlaşan bir CHP… Formül bu ve hâlâ geçerli.

CHP bunu yapmak yerine AK Parti karşısında kaybettikçe geriye döndü. Kemalist, devletçi, cumhuriyetçi, elitist, statükocu bir kimlik üzerinden savunma yapmaya kalkıştı. En eski haline döndü ve kitlelerden koptu.

AK Parti de açıkçası bunu çok iyi ‘deşti’. CHP’nin tek parti dönemindeki toplumun hafızasına kazınan yanlışlarını vurgulayarak ‘yeni CHP’yi bu tarihî yanlışları savunmaya zorladı. Dersim tartışması, İsmet İnönü vs. boşa gündeme getirilmedi Başbakan tarafından… CHP de o tarihsel kimliğe, pratiğe ve mirasa sahip çıkarak AK Parti’nin istediği kıvama ve çizgiye geldi. Geçmişiyle hesaplaşıp kendine yeni bir kimlik, program ve vizyon çizemeyen CHP, ‘Atatürk’ün partisi, devleti kuran parti’ söylemine sarılıp ‘laiklik, Cumhuriyet’in kazanımları, şeriat geliyor’ basitliğine düştükçe ‘eski imajı’nı sürekli güncelledi. Böyle olunca da CHP’nin canına okuduğu toplumsal kesimlerin mirasçıları CHP’den hortlak görmüş gibi kaçtılar ve kaçıyorlar. Yanlış da değil; bu CHP bir zombi…

CHP’liler şunu düşünsünler; Başbakan Erdoğan CHP’nin tarihini, tarihî kimliğini ve pratiğini neden sürekli hatırlatıyor? CHP’nin sorunu ne tüzük ne Kılıçdaroğlu… Geçmişi…

 

Zaman, 24.02.2012

PKK’yla müzakerenin çerçevesi

Bir önceki yazımda, yaşadığımız MİT krizi sürecinden çıkarmamız gereken önemli dersler olduğunu, bunlardan birinin de PKK’yla müzakere bağlamında çıkarılabilecek dersler olduğunu yazmıştım.

Önce memnuniyetle tespit etmek gerekir ki, bu kriz kamuoyunun ağırlıklı çoğunluğunun, hükümetin MİT aracılığıyla sürdürdüğü görüşmelere destek verdiğini ortaya koydu. Görüşmelere ilişkin olarak -akla ziyan diye niteleyebileceğimiz- kimi “mutabakat metinleri”nin varlığı iddiasına rağmen, toplum ajite olmadı, tartışmaları olgunlukla izlemeyi bildi ve esas olarak Oslo süreci olarak nitelenen süreç üzerinde herhangi bir müdahaleye prim vermedi. 

Biz zaten bu tabloya daha önce referandum oylamasında da tanık olmuştuk. O dönemde muhalefet, hükümetin PKK’yla görüştüğü bilgisinin ortaya çıkmasının hükümeti fena halde yıpratacağını sanmış ama sonuçlar kamuoyu psikolojisinin hiç de öyle olmadığını ortaya koymuştu. Şimdi bir kez daha, bu “silah”ın işlemediğini görüyoruz. Toplumun çoğunluğu PKK’yla müzakerelere karşı çıkmıyor. Hatta eğer sorunun çözümüne katkıda bulunacaksa müzakere edilmesini destekliyor. 

Ne var ki, bu destek elbette açık bir çek değil… 

Gelinen bu noktada, MİT krizinden de dersler çıkararak yürütülecek müzakerelerin çerçevesi konusunun yeniden tartışılması ve belli ilkelerin netleştirilmesi gerekiyor. Bir başka deyişle silahlı örgüt temsilcileriyle neler görüşülebilir; neler görüşülemez konusunda net olmalıyız. 

Statü gizli pazarlıkla kazanılamaz 

Benim düşünceme göre, görüşen tarafların daha baştan Kürt sorunu ile terör sorununu birbirinden ayırması; “statü”nün belirleneceği yerin devletle yapılan gizli görüşmeler değil meşru zeminlerde cereyan eden açık tartışmalar olduğunu kabul etmesi gerekiyor. 

PKK’yla gizli görüşmelerde statü tartışmasına girmek, her şeyden önce PKK’yı bütün Kürtler’in temsilcisi saymak olur ki bu gerçek değildir. İkinci olarak da, konu sadece Kürtler’in değil bir bütün olarak Türkiye’nin idari yapısına ilişkin anayasal bir meselesidir. 

Anayasal bir tartışma iki küçük grubun kendi arasındaki pazarlıklarla belirlenebilir mi? 

PKK-BDP çizgisi, Türkiye’nin, onların sandığından çok daha gelişkin bir demokrasi kültürüne sahip olduğunun bilincinde değil; MİT’in, askeri istihbaratın ya da herhangi bir devlet yetkilisinin kapalı kapılar ardında Kürtler’e özerklik ya da yerinden yönetim gibi konularda söz vermesinin bir anlam taşımayacağını; ne statü istiyorsa bunu ancak meşru siyasi zeminlerde ortaya koyarak, tek tek bütün siyasi partilerle tartışarak, kamuoyunu ikna etmeye çalışarak, siyasi ittifaklar kurarak, uzlaşmalar yaparak yani meşru zeminde sabırlı bir siyasi mücadele vererek alabileceğini anlamıyor. 

İster federasyon istesin, ister özerk bölge, isterse anayasal vatandaşlıkla pekiştirilmiş eşit yurttaşlık hakkı; bu ilerlemeleri ancak halkın büyük çoğunluğunu ikna ederek yapabileceğini; atılacak bütün adımların ancak ihtiyaç duyulan toplumsal psikoloji oluşmuşsa atılabileceğini göremiyor. Toplumu “by pass” edip halktan gizli görüşmelerde devletle el sıkışarak statü kazanacağını umuyor. 

Ne var ki görüşmelerden sızan bilgilerden, müzakerenin çerçevesi konusunda yetkisini aşanın sadece PKK olmadığını görüyoruz. Müzakerelerin sık sık statüye ilişkin konularda pazarlığa dönüşmesinden, devlet adına orada bulunanların da bu ayrımın pek farkında olmadıkları anlaşılıyor. 

Silah bırakmanın yolu yordamı 

O halde bir kez daha özetleyelim: 

PKK’yla görüşen hiçbir devlet görevlisi, esas olarak anayasal bir konu olan statü konusunda terör örgütü ile tartışmaya girmek, pazarlık etmek ya da söz vermek yetkisine sahip olamaz. Bu görüşmelerin yoğunlaşması gereken alan, doğrudan doğruya şiddetin son bulması için yapılabileceklerdir. PKK’nın silahlı bir örgüt olarak tasfiye edilirken meşru siyaset yapma imkânlarına kavuşturulması için neler yapılabileceği, dağdakilerin nasıl indirilebileceği, topluma nasıl kazandırılabileceği, önder kadronun ne olacağı, gündeme gelebilecek bir affın kapsamı ve niteliği gibi konulardır. 

Bu çerçevenin aşılması, hükümeti kamuoyu önünde savunamayacağı bir pozisyona sokar ki; bu da en fazla barış ihtimaline zarar verir. 

 

Bugün, 24.02.2012

Cemaatlere ve hükümetlere dair

Niye cemaattekiler açık kimlikleriyle konuşmuyorlar?”

Bu soruyu soranlar hangi kantonda yaşıyorlar bilmem, ama bu ülkede sosyolojik bir realite olan cemaatler ve tarikatlar hala yasak. Yunus Emre Cumhuriyet Türkiye’sinde yaşasaydı, İstiklal Mahkemesi tarafından asılır ya da en azından tarikatçılıktan hapse atılırdı. Dini ayin yapıyor diye Mevlana’yı da jandarma basardı. Mevlevilik Tarikatı -bugünkü “turistik cevaz” da olmasa- hala yasak. Alevi Dergahları da öyle.

Dolayısıyla kabahat kitabın ortasından konuşamayanda değil, konuşturmayanda…

Hukukun egemen olduğu bir sosyo-politik düzende, cemaatlerin varlığı normal, faaliyetleri meşrudur. Onu yasaklamak anormal ve gayrimeşrudur.

Gülen Cemaati için de geçerlidir bu, laik cemaatler için de.

Yarın havanın değişmesi halinde, ki bu ülkede çok sık olur bu, “gel bakalım” denmeyeceğinden emin değiller. Bu yüzden de aidiyet atfetmek yerine, kendilerini daha çok “yakın olarak bilenen” şeklinde tanıtıyorlar.

Anlaşılabilir bir kaygı bu.

Ama yine de bu durum, sivil toplum için “muhatap bulma” ihtiyacının önemini kaldırmıyor. Özellikle de bugünkü krizde olduğu gibi, Gülen Cemaati adına konuştuğu düşünülen bazılarının, sosyal medyada fazlasıyla iddialı laflar ettikleri bir ortamda…

***

Cemaatlerle devlet ilişkisine gelince…

Devleti babalarının malı olarak görüp ona “Fethullahçı sızma”dan şikayet edenleri geçelim.

Bugün modern devlet, en demokratik formuyla dahi, içinde yer aldığı toplumdaki güç ilişkilerinden bağımsız değildir. Tersine, o ilişki ve dengelerini bünyesinde taşır ve ondaki değişmelerden etkilenir.

Yeni gelişen sosyal güçler, demokratik kanallar açık olduğunda o koalisyonda kendilerine yer bulur, taşlar yerinden oynar ve sonra yeniden oturur. Bugün de yaşanan bu.

Devleti “ele geçirme”ye gelince…

Türkiye’de devlet, basitçe herhangi bir grubun tek başına ele geçirebileceğinden çok daha karmaşık bir ilişkiler ağıdır. Öyle ki, ona hakim olanların içinden, çok kısa bir süre sonra, başka bir grup süzülüp çıkar ve belirleyici olur. Darbe yapıp “devlet”e el koyduğunu düşünenler için bile böyledir bu. Güç temerküzünü onun alternatifi izler ve yeni bir denge oluşturur.

Kısacası, eski sözdeki gibi, mahkeme kadıya mülk olmaz.

Devlette eski olan sosyal gruplar, bu işleyişin farkındadır. Örneğin Masonlar, sosyal karşılıkları çok zayıf olmasına rağmen bürokraside hala etkili iseler, bunun bir sırrı da burada olmalı. Gülen Cemaati de yeni bir sosyal hareket olarak bunu öğrenme yolunda.

***

Beni asıl ilgilendiren, demokratikleşme sürecinin kesintiye uğramaması.

Çünkü Ergenekon Devleti henüz geride kalmış değil.

İş çevreleri, asker ve sivil bürokratı, medyası ve derin cinayet şebekesiyle o

devlet, bugün geriletilmiş olsa da, gücünü büsbütün kaybetmedi ve iktidarı yeniden halktan geri almak için bekliyor.

Ve onun tasfiyesi için gerekli hukuki altyapı ve kurumsal düzenlemeler akıl almaz biçimde geciktirildiği için de dönüşünün yolu hala açık.

Dolayısıyla, bugünkü krizi çözmek için atılacak adımların, yapılacak hukuki düzenlemelerle, atama ve görevden almaların sonuçları iyi hesaplanmalı, eski devleti nüksettirecek veya domino etkisiyle onun katillerinin önünü açacak düzenlemelerden kaçınılmalı.

Hükümetin çevresinde, yargının yetki aşımına kızıyormuş gibi yaparak, fırsattan istifade derin devlete can suyu anlamına gelecek düzenlemeler önerenler var.

Onlara da itibar edilmemeli.

***

Bu ülkede birbirine hiç benzemeyen kesimlerden pek çok kişi ve grup, bürokratik oligarşinin aşılması için olağanüstü büyük özveri gösterdi. Canını ortaya koyup, vesayeti aşmanın koşullarını birlikte inşa etti.

Şimdi ilk kez, kendi vatandaşının kanıyla dönen o uğursuz devlet çarkını aşıp, iyi kötü demokratik bir hukuk devletine ulaşmaya en yakın olduğumuz yerdeyiz.

Bu süreci heba edecek bir çatışmaya değil, demokrasiyi derinleştirmeye  ihtiyacımız var.

 

Star, 23.02.2012

Bizi birbirimize düşüren hainler kim?

Türkiye’de yaygın bir “müşfik anne davranışı” vardır: İki-üç yaşındaki çocuğu kafasını evdeki sehpaya vurup da ağlamaya başlayınca, bu anne çocuğunu kucaklayıp teskin etmekle kalmaz. “Niye çocuğuma vurdun bakıyım, al sana, al sana” filan gibi laflar ederek sehpayı dövmeye başlar.

Peki böyle bir “korunma” içinde yetişen çocuk acaba nasıl bir “dünya görüşü” geliştirir dersiniz?

Herhalde “biraz kafamı çalıştırayım da başımı artık sağa-sola vurmayayım” demekten çok, “annem gelsin de hain sehpaları dövsün” demeye daha yatkın olur.

Yani, öz eleştiri temelli bir “bireysel sorumluluk” yerine, paranoya temelli bir “otoriteseverlik” sergiler.

Hatasızların ülkesi

Tek bir yazıda haddini fazlasıyla aşan sosyolojik tahliller parçalıyor olabilirim. Ama, biraz abartıyor olsam da, “sehpayı pataklayan anne” temasının Türkiye’nin siyasi kültürüne ışık tuttuğu kanısındayım.

Çünkü bu kültürde, ona eleştirel ve karşılaştırmalı olarak bakan herkesin fark edebileceği bir sorun var:

Burada hemen hiç kimse, hata yaptığını kabul etmeye ve özür dilemeye yanaşmıyor. Ortada varlığı inkar edilemeyecek bir hata olunca da, “hangi hain eller tezgahladı bunu” diye sormaya ve suçu başka bir yerlere atan komplo teorileri kurgulamaya başlıyor.

Bu sorunu bugüne dek aslında en iyi resmi söylemde gördük: Devlet, toplumsal sorunların, örneğin Kürt sorununun kökeninde kendi hatalarının yattığını asla kabul etmedi. Bu yüzden de tüm sorumluluğu “bizi birbirimize düşürmek isteyen hain eller”e yıktı.

Bu ezber, ancak Ankara’daki elitlerin değişmesi sayesinde kırılabildi. Yeni gelenler, eskilerin hatalarını ilan etmekten ve bunları tamir edecek “açılımlar” başlatmaktan çekinmediler. Bu sayede de devleti, en azından eskisine kıyasla, daha yüksek bir “ahlaki zemin”e çekebildiler.

Ancak Türkiye’nin eski ve yeni elitleri arasında ideoloji ve kimlik farkları kadar siyasi kültür benzerlikleri de var. Bu yüzden de hatasızlık fikri, komplo teorisi tutkusu ve “bizi birbirimize düşürmek isteyen hain eller” edebiyatı farklı biçimlerde de olsa devam edebiliyor.

Mossad’ın on parmağı

Ankara’daki MİT ile İstanbul’daki savcılık arasında yaşanan gerilimin orta yerinde hemen “Mossad parmağı” aranması ve “İsrail faktörü” keşfedilmesi, bunun en son örneği oldu.

Ve enteresan bir biçimde, tartışmanın her iki tarafı da bu “Siyonist oyun”u kendi pozisyonlarına yönelik bir komplo olarak algıladılar. (Zaten Türkiye’de kural odur: Her siyasi grubun komplo teorisyenleri, her kimi sevmiyorlarsa, bilumum “karanlık güçleri” onun arkasında sayarlar.)

Öte yandan, daha da geniş bir çevrede, “oyuna gelmeyelim”, “tuzağa düşmeyelim” telkinleri yapıldı. Bunlar akl-ı selime davet çabalarıydı elbette, ama ortada “hata” değil de “oyun” görmeye devam ediyorlardı.

“Peki sen ne görüyorsun kardeşim” derseniz, diyeceğim şudur: Son iki haftada yaşanan “muhafazakarlar-arası gerilim”in tüm detaylarına vakıf değilim. Ama bunun, her devlette rastlanan bir “kurumlar-arası gerilim” olabilecek iken, bu kurumlar hakkında geliştirdiğimiz abartılı algılar nedeniyle haddinden fazla köpürmüş olması mümkün.

Temel sorun ise bence şu: Bizim ülkede hemen hiç kimse “acaba hata bizde mi” diye kendini sorgulamadığı için, sorunların ve krizlerin kaynağını hep dışarda, bilinmeyende arıyor. Bunun sonucunda da, herkesin birbirinden kuşku duyduğu ve karnından konuştuğu, dolayısıyla da her siyasi çizginin bir diğerine bakarak pozisyon aldığı ve bir türlü uzlaşamadığı bir güvensizlik hüküm sürüyor.

Ondan sonra da “bizi birbirimize düşüren hainler kim” diye merak edip duruyoruz. Oysa bizi birbirimize düşüren, biziz.

 

Star, 22.02.2012

Krizden dersler

 

MİT krizi şu aşamada bitebileceği kadarıyla bitmiş -ya da küllenmeye bırakılmış- görünüyor.

Bu yeni aşamada sorulması gereken en hayati soruyu İhsan Dağı dün Zaman’daki yazısında soruyordu: “Bu kriz hükümette reaksiyoner bir kapanmaya mı, yoksa demokratik bir sıçramaya mı yol açacak?” 

Sanıyorum artık hepimizin geçtiğimiz hafta ortalığa saçılan binbir çeşit senaryo üzerinde spekülasyon yapmayı bir kenara bırakıp bundan sonrasına bakmamız ve Dağı’nın sorduğu o soruya cevap aramamız gerekiyor. 

Zira yine Dağı’nın söylediği gibi, eğer doğru dersler çıkarabilirsek, bu kriz bir fırsata dönüşebilir ve birçok olumlu şeyin miladı olabilir. 

Çıkarılacak ders denince benim hemen aklıma gelen iki önemli alan var. 

Birincisi, yaşanan süreçten, “PKK’yla müzakere” adına önemli dersler çıkarılabilir. 

İkincisi, bu kriz epey bir süredir yargı cenahında yanlış giden şeyleri düzeltmek için bir fırsat olabilir. 

Özel yetkili mahkemeler ve TMK 

İkincisinden başlarsak; 

Özel yetkili savcıların yürüttüğü soruşturmalarda veya özel yetkili mahkemelerde sürmekte olan davalarda ortaya çıkan “aşırı” uygulamalardan, fikir ile eylem arasında ayrım yapılmaksızın önüne gelenin tutuklanmasından sadece kamuoyunun değil hükümetin de rahatsız olduğu biliniyordu. Hükümet, bu cenahta yanlış giden her şeyin faturasının kendisine çıkarıldığının gayet iyi farkındaydı ve bu yüzden de her davranışıyla yargıyla arasına mesafe koyarak yargı yıpranırken kendisinin de yıpranmasını engellemeye çalışıyordu. Ama bu mesafe koyma çabalarının pek işe yaradığı da söylenemezdi. Aslolan, yanlışlıklara sebep olan hukuki altyapının düzeltilmesi idi. 

Şimdi hükümetin, son krizde ortaya çıkan tablodan da hareketle hem özel yetkili mahkemelerle hem de duyulan rahatsızlıkların asıl kaynağı olan Terörle Mücadele Yasası’yla ilgili bir reforma gitmesi, “krizi fırsata dönüştürmek” anlamında çok önemli bir adım olacaktır. 

TMK, terörle mücadeleyi zayıflatıyor 

Terörle Mücadele Yasası’nın şimdiye kadarki pratiği bize bu yasanın terörle daha etkili bir mücadeleye yaramadığını, hatta tam tersine terörü azdırıcı bir etki bile yaratabildiğini gösteriyor. Hatırlayın, 1991’den beri yürürlükte olan bu yasanın en acımasızca uygulandığı dönemler aynı zamanda PKK’nın kitle desteğinin en güçlü olduğu günlerdir. Olağanüstü Hal’in en baskıcı dönemleri, “Kürt” lafını ağza almanın bile yasak olduğu, Kürt kimliği ile ilgili en ufak bir talebin hapisle cezalandırıldığı o günler, aynı zamanda köylerden gençlerin akın akın dağlara çıkıp PKK’ya iltihak ettiği günlerdir. 

Böyle bir yasa terörü önlemeye çare olsaydı, sonuç böyle mi olurdu? Bugün de bu yasa, belirsiz terör tanımı, örgüt üyeliği sınırlarını tam çizmeyişi, fikir ile eylemi birbirinden ayırmayışı ile terörle mücadeleyi güçlendirmiyor, aksine yürüyen davaları yıpratarak terör örgütünün ekmeğine yağ sürüyor. 

Özel yetkili mahkemelere gelince… 

Bilindiği gibi MİT krizi sırasında AK Parti’nin etkili isimlerinden birinin bir gazeteciye “Ülkemiz terör ve çetelerle mücadele ettiği sürece bu tür mahkemelere ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz. Ama bunu bizimle bir hesaplaşmaya çevirmek isterlerse, 1 maddelik bir yasa çıkarır ve özel yetkili mahkemeleri kaldırırız” dediği yansımıştı. 

Bir problemi ucu ancak kendisine dokununca fark eden anlayış elbette doğru değil ama öte yandan, eğer bu kriz hükümetin bu mahkemelerin doğurduğu sakıncaları anlamasını sağlayabildiyse bu da bir kazançtır. 

MİT krizinden “PKK’yla müzakere” adına çıkarılabilecek dersleri ise bir dahaki yazıya bırakalım. 

 

 

Bugün, 22.02.2012

‘Yeni Türkiye’ çocuklarını yer mi?

Geçen haftaya damgasını vuran MİT krizi bitmiş gibi görülüyor, ama olup bitenler daha uzun süre ilginç sonuçlar yaratmaya devam edecek. Önümüzdeki günlerde, aylarda yaşanan birçok gelişmenin başlangıç noktası olarak bu krizi anacağız. Tahminim bu yönde. Yani MİT krizi bir milat…

Bu, birçok olumlu şeyin miladı olabilir eğer krizden ‘doğru dersler’ çıkarabilirsek. Demokrasinin derinleşmesi, Kürt sorununun çözümü, hukuk devletinin tahkimi ve demokrasi blokunun yeniden inşası bunların başında geliyor.

Kriz bize gösterdi ki Kürt sorunu çözülmeden demokratik istikrar pek mümkün değil. Sorunun çözümü de ne gizli kapaklı müzakerelerle mümkün, ne de silahlı mücadeleyle. Cesur ve vizyoner siyasetin yapabileceği bir iş bu.

Öte yandan kriz, MİT’i tartışmaların odağı haline getirdi. Son müsteşar Hakan Fidan’ı savunmak adına MİT’i topyekûn aklama girişimleri olsa da Türkiye değişirken MİT’in olduğu gibi kalması mümkün değil. Herhalde Müsteşar Fidan da MİT’te statükonun devamı için değil eski yapıları temizlemek ve dönüştürmek için bulunuyor. Şimdiye kadar siyasal iradeye ne bilgi ne de hesap veren MİT ‘eski Türkiye’nin dayanaklarının başında geliyordu. ‘Karanlık Türkiye’nin karanlık kutusu MİT’ten başka bir şey değildi.

Bence bu kriz MİT’teki dönüşümü, yenilenmeyi ve temizlenmeyi hızlandıracak. Müsteşar Fidan’ın dile getirdiği gibi MİT’in ‘dış istihbarat örgütü’ olarak yeniden yapılandırılması gerekiyor, kendi vatandaşlarını takip etmek, fişlemek yerine… MİT’in böylece Türkiye’nin dış ve bölgesel politikasıyla eşgüdüm halinde hareket etmesi sağlanabilir.

Bunun ne kadar acil ve önemli olduğunu anlamak için Hatay’da bazı MİT mensuplarının Suriyeli bir muhalif albayı, Esad yönetimine teslim ettiği skandalı hatırlamak yeterli. Türkiye Esad rejimini değiştirmek için tüm dünyayı harekete geçirmeye çalışırken MİT’ten birileri Esad rejimine çalışıyor. Olacak iş değil…

Krizin fırsata çevrileceği bir diğer konu Kürt meselesi. Kriz, PKK ile MİT’in yürüttükleri Oslo görüşmeleri üzerinden patladı. Hükümet de ‘hedef’e kendisinin de girdiğini düşünüp tedbir aldı, yasa değiştirdi. Bu arada konunun birçok boyutu tartışıldı, eleştirildi. Ama tartışılmayan ve eleştirilmeyen bir şey vardı; MİT’in PKK ile yaptığı görüşmeler. Yani, toplum da siyaset de terörü bitirmek adına PKK ile MİT’in görüşmesini normal buldu.

Bu kapı artık ardına kadar açık. MİT, bundan böyle arkasına son düzenlemenin korunağını da alıp PKK’yı ikna edebilmeli silahsızlanmaya. Mademki MİT ‘müzakereci’ bir perspektiften bakıyor meseleye ve mademki hükümet de bu duruşun arkasında, o zaman görelim bu sonucu. Belki başlangıç olarak AK Parti hükümeti, özellikle de Başbakan ve İçişleri Bakanı kamuoyu önünde kullandıkları ‘güvenlikçi’ dili bırakıp ‘diyalogcu’ yaklaşımlarını gösterirler. Böylece taraflar arasında güven tesis edilir, diyalog yeniden başlar…

Bunlar umutlar, eğer krizden bir fırsat yaratmaya niyetlenirse siyaset kurumu. Ama olup bitenlerden farklı sonuçlar da çıkarabilirler. Öyle olunca da MİT’teki statükoya dokunulmaz, ‘eski unsurlar’ yeni sahiplerin bazı hizmetlerini görmek karşılığında serbest bırakılabilir. Kürt meselesinde çözüm için inisiyatif almaktansa ihale tekrardan, ama artık güvenilen, askerde kalabilir. AK Parti kendini iktidara taşıyan ‘büyük demokratik koalisyon’un unsurlarını tek tek tasfiyeye kalkışabilir. Bunu yaparken yeni ittifaklar da kurabilir. Uzun süredir kulağına; ‘Sizinle bir sorunumuz yok. Şu liberaller ve cemaati sırtınızdan atın, başımızın üstünde yeriniz var’ diyenlerin sözünü dinlemeye karar verebilir.

Açıkçası ben bu krizden böyle bir ‘reaksiyoner’ kapanma yerine demokratik bir sıçramayla çıkılmasını bekliyorum. Eğer Kürt meselesinde yeni inisiyatifler alınır, güvenlikçi yaklaşımlar terk edilirse; MİT’te yeniden yapılanma süreci devam ettirilirse; demokrasi blokunu yeniden inşa edici bir siyaset dili geliştirilirse bu krizden ‘demokratik süreci’ tahkim edici bir ders çıkarıldığı anlamına gelir. Yok, bunlar olmazsa ‘Yeni Türkiye devrimi’nin kendi çocuklarını yediği süreç başlamış demektir…

 

Zaman, 21.02.2012

Ege Ordusu’nu kaldırmanın tam zamanı

Zordaki komşumuzu kış günü soğukta bırakmamak için vanaları açıvermek çok güzel.

Güzel ama yetmez. Aslında yapabileceğimiz daha güzel şeyler var. Mesela, yıllardır tartıştığımız şu Ege Ordusu’nu kaldırıvermek… 

Bence böyle bir adım atmak için bundan daha uygun bir zaman olamaz. 

Hem onlar hem biz öyle bir hafifler, öyle bir ferahlarız ki… 

Düşünün ki, şu anda yiyecek ekmeği olmayan Yunanistan, “Türkiye korkusundan” sırtındaki o büyük kamburu, o koca orduyu taşımaya ve yeni silahlar almaya devam ediyor. Biz de 2001 krizinde aynı şeyi yapmıştık. Memur maaşlarını ödemekte zorlanırken, bankalar, işyerleri birbiri ardına iflas bayrağını çekerken, hiçbir fonksiyonu olmayan Ege Ordusu’na para akıtmaya devam etmiştik. 

Geçen yılın sonlarında, İngiliz Independent gazetesinde ibretlik bir haber vardı. Gazete, Yunanlılar’ın, savunma bütçesinin azaltılabilmesi için AB’nin, kendilerini Türkiye’den korumasını talep ettiklerini yazmıştı. “Sağlık hizmetleri bile azaltıldı ancak Yunanistan hâlâ silah satın alıyor” başlığıyla yayımlanan haberde Yunanlılar’ın, önlerine konan kurtarma paketlerinin her türlü kamu hizmetini keserken silah harcamalarının aynen devam etmesine öfkeli olduklarını yazıyordu. 

Gazete, Atina Üniversitesi’nden Prof. Yanis Varoufakis’in, “Yunan hastanelerinde bandaj yokluğu yaşanırken, bütçenin AB ve IMF tarafından saldırılmayan tek parçası askerî harcamalar” sözlerine yer vererek durumun çarpıklığını gözler önüne seriyor ve şu yorumu yapıyordu: 

“Yunanistan’ın savunma bütçesi, komşu Türkiye’den tehdit algısı nedeniyle tarihi olarak yüksek. Silah şirketleri de iki ülke arasındaki bu durumdan yararlanıyor. Varoufakis’in deyişiyle, iki tarafa da aynı firkateyni satıyorlar, farklı olan sadece firkateynlerin rengi… ” 

Silah tüccarlarını elbette anlıyoruz, fakat halklar nasıl izin veriyor bu saçmalığın sürdürülmesine? 

Sadece Yunanistan için değil, bizim için de saçmalık. 

Nitekim hem politikadan hem de askerlikten anlayan nice uzmanın yıllardır dillerinde tüy bitti; artık şu 4. Ordu’yu kaldıralım, diye… 

Ege Ordusu 1975 yılında Kıbrıs Harekâtı’nın Türk-Yunan ilişkilerinde yarattığı aşırı gerginleşme ve savaş ihtimalinin artışı nedeniyle kurulmuştu. 

Peki şu anda durum bu mu? 

Türkiye ile Yunanistan arasında gerek Kıbrıs’ta gerekse Ege’de halledilmeyen sorunlar olduğunu biliyoruz. Ama aynı zamanda, bugünkü dünya konjonktüründe bu sorunların asla silahla çözülme noktasına gelmeyeceğini, er ya da geç diplomasi yoluyla çözüleceğini de biliyoruz. 

Her ikisi de Avrupa Birliği çevresinde (biri içinde, biri kapısında) olan iki ülkenin savaşmalarının mümkün olmadığı, artık ne Yunanistan’ın Türkiye için ne de Türkiye’nin Yunanistan için askeri bir tehdit oluşturmadığı bilindiği halde, yıllardır Ege Ordusu’nu kaldıralım çağrıları kulak arkası ediliyor. Çünkü galiba bazıları orduları ihtiyaç olunca kurulan, ihtiyaç kalkınca kaldırılan savaş aygıtları olarak değil; devlet gibi bir kez kuruldu mu bir daha sancağı asla aşağı inmeyen kutsal yapılar olarak algılıyor. Bu anlayış her iki taraf ordusunda da kuvvetle varolan darbeci-vesayetçi geleneğine ideolojik zemin oluşturuyor. 

Ne var ki, artık bu dönemin de sonuna yaklaştık. Türkiye’nin demokrasisi, sivillerin her şeyi olduğu gibi, ordularının konumlanışını, yeni ordu kurulmasını ya da eski bazı orduların lağvedilmesini de tartışma ve karar verme noktasına geldi. 

O yüzden, bugün biz bunu yapabiliriz. Zaten kendimiz için çoktan yapmamız gereken bir değişikliği, komşumuzun böylesine zor durumda olduğu bir zamanda yaparak aynı zamanda çok anlamlı bir barış ve dostluk jesti de gerçekleştirmiş oluruz. Bu jest sadece Yunanistan’ı değil, başta ABD olmak üzere bütün dünyayı etkiler ve yeni 

Türk politikasının gücünü katlar. 

Tabii, böyle bir adım atıldığı anda bu projeyi çökertmek için her iki tarafın “derin” devletlerinin, şahinlerinin, uluslararası silah lobilerinin harekete geçeceği de aşikâr. 

Ama olsun, bununla da birlikte baş ederiz. Hemen ortak bir “Komploları Önleme ve Araştırma Komisyonu” kurarız mesela… Sınır tanımayan, her yere girebilen, herkesi soruşturabilen, kimseden izin istemeyen tam yetkili bir komisyon! 

Ne güzel olur… 

Bugün, 20.02.2012

Kurultaylar son şans olabilir

0

CHP’de parti içi denge arayışları ve muhalefet/iktidar kanadın güçlerini test etme “kurultay” restleşmesi üzerinde yürümektedir. CHP’nin son iki yılda geçirdiği evrim söylem/üye yapılanması değerlendirilmeden şimdilik iki tarafmış gibi gözüken ama kendi içlerinde de çeşitli gruplara ayrışan ekiplerin istemlerini değerlendirme acısından eksik olabilir. Yıllarca CHP’yi “demir yumruk” ile yöneten Baykal/Sav müttefikliği, kamuoyunca da bilinen malüm nedenle dramatik bir şekilde dağılmış, ardından Sav’ın desteğiyle Kılıçdaroğlu, gerek kamuoyu gerekse de parti içinden aldığı destekle tartışmasız ve itirazsız CHP Genel Başkanlığı koltuğuna oturtulmuştur. Asıl düşündürücü olan o günlerde düşman kardeşler haline gelen Baykal/Sav ikilisinin bugün “kurultay” isteme sürecinde tekrar yan yana gelmeleridir.

12. MADDENİN SIRRI

Kurultay süreci değerlendirildiğinde ve muhaliflerin talepleri göz önünde bulundurulduğunda en önemli ayrışımın 12. madde üzerinden yürümektedir. 12. Madde “Genel Merkezin” doğrudan “asil üye” yazımını düzenlemektedir. Bu maddeye göre üye olanlar bekleme süresi olmaksızın direk “asil” üyeliğe kabul edilirler ve seçme ve seçilme hakkından yararlanırlar. Üye yazımını düzenleyen bir diğer madde 9’dur, bu maddeye göre üye olanlar belli bir süre “aday üye” niteliği kazanırlar ve parti organların verdiği çeşitli görevleri ve çalışmaları yaparlar, uygun görüldükleri takdirde “asil üye”liğe kabul edilirler. Aday üyeler “asil üyelerin yükümlülüklerini taşırlar. Ancak, üyelikten doğan seçme ve seçilme haklarını kullanamazlar”. Mahalle/İlçe delege seçimlerinin yapıldığı bu günlerde partiye yapılan “yeni üyelerin” azımsanmayacak düzeyde olması, yıllarca parti içi “delege gücünü” ve “hegemonya” yı sürdürmeye çalışanları sıkıntıya düşürmüştür.

KURTLARLA DANS

CHP tam bir dengeler ve taktikler partisidir. CHP’nin örgütsel yapısı diğer partiler ile kıyaslanamayacak kadar çelişkilere ve bu çelişkilerin çatışmasından çıkan zıtlıkların birlikteliğine sahiptir. Solun bütün renklerini ve sağın eski kadrolarını içerisinde barındırabilen bir tuvale benzemektedir. Siyasi hayatları boyunca hiç ayrılmamış anlayış/yapılar aniden kumdan kuleler gibi dağılabilmekte, hiç yan yana olmamış anlayış/yapılar yıllardır birliktelermiş gibi yan yana durabilmektedirler. Önümüzdeki kurultaylar sürecin de de bunları yaşayarak görebileceğiz.

Parti içi dengeler gözetildiğinde ve mahalle delege listeleri bittiği ölçüde incelendiğinde; yeni/eski, değişim/statüko, iktidar/muhalefet, demokrat/otoriter çekişmesini ve çatışmasını yaşayacağımız gün gibi aşikardır.

CHP içerisinde, gelenekçi yapıdan gelen Baykal/Sav ekibi hala etkinliğini ve gücünü sürdürmektedir. 2000 yılların başında kimisinin ihraç kimisinin de kendi isteğiyle partiden uzaklaşması/uzaklaştırılması durumunda kalan, 2010 yılındaki genel başkan değişiminden sonra partiye tekrar geri dönen eski SHP kökenlilerin de önemli bir üye ve delege yapılanması olduğu bilinmektedir.

Kılıçdaroğlu/Tekin ikilisi özelikle “milletvekili aday” belirleme sürecinde yapmış oldukları taktiksel hatalar nedeniyle, bugün yanlarında olması gereken ittifakları daha dünden kaybetmiş gibi gözükmektedirler.

CHP de tam da burada yeni üyeler ve yeni anlayış ön plana çıkmakta ve önem kazanmaktadır. Bu yeni yapılanmanın tek düze olduğunu söylemek elbette ki zordur. Ama kendi içerisinde güçlü bir birlikteliği olduğu da hiç şüphesizdir.

BELKİ DE SON ŞANS

Önümüzdeki günlerde yaşanacaklara sadece “tüzük” ve “kurultay” olarak bakmamak gerekmektedir. Buralar aynı zamanda asıl mücadele için alanların oluşturulduğu, ittifakların kurulduğu, strateji/taktiklerin belirlendiği bir antreman sahası olarak düşünmek gerekmektedir. Futbol diliyle konuşacak olursak; aynı takımın oyuncuları burada kendi aralarında çift kale maç yapacaklar ve bu maç sonucunda ileride yapılacak olan derbi maç için ilk on biri belirleyeceklerdir. İlk onbir, flaş/süper değişmeyen ilk onbir den mi oluşacak, yoksa yeni oyuncular ilk onbirin değişmeyen/flaş oyuncularını kadro dışı bırakabilecek performansı gösterebilecekler mi?. Ve Teknikdirektör bu değişimi yapabilecek mi?.

Demokrasi nin kurumsallaşması ve güçlenmesi için CHP’nin değişimine ve güçlenmesine ihtiyaç bulunmaktadır. Demokrasi; halkın kendi yöneticilerini seçmesinin yanı sıra aynı zamanda iktidarın seçim yoluyla el değiştirileceğinin de zeminin yaratılması demektir. CHP nin geleceğini belirleyecek olan “yeni üyelerin” ve “yeni grupların” temsil etiği anlayış/yapıların birbirleriyle kuracakları/kurmayacakları ittifaklar olacaktır.

Artık CHP de hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Demokratikleşmeden yana olan, halka inanan, demokrasi dışı yöntemlere yönelmeyen siyaset anlayışı solda bir rüzgar yaratabilir ve iktidar alternatifi olabilir. CHP’den beklenen seçim meydanlarında söylediği “CHP varsa herkes için var”, “Herkes için CHP” sloganlarının içini doldurması, sadece “devletin” değil, “halkın” partisi olmasıdır. Aksi takdirde CHP kendi kendini imha etmeye doğru gitmektedir.

Yeni Şafak, 20.02.2012

Ergenekon’un en büyük zararı

Mâlum; Ergenekon ve Balyoz gibi davaları “muhalifleri susturma operasyonu” olarak görenler var Türkiye’de. AK Parti hükümetine karşı hiçbir darbe girişimi veya arayışı olmamış da, tüm bunları iktidar ve “yandaşları” uydurmuş gibi düşünüyor, en azından bunu iddia ediyorlar.

Ben bu koroya hiç itibar etmedim ve etmiyorum. Çünkü, son 4-5 yıldır ortalığa dökülen nice belge ve ses kaydının ötesinde, AK Parti’yi her türlü anti-demokratik yöntemle tepelemek isteyen “zihniyet”i her gün karşımda görüyorum. Sahiplerine isterseniz “derin devlet”, “statüko” veya “İttihatçı zihniyet”  deyin, yahut benim gibi doğrudan “Kemalist oligarşi” tanımı getirin, kıymeti kendinden menkul “ilke ve inkılaplar” adına kendisinde doğal “iktidar hakkı” vehmeden bir zümre var ortada.

Bu zümrenin elitlerinin bugüne dek bir kez bile ortaya çıkıp “evet, biz demokrasiye hep saldırdık, hata ettik” diye günah çıkarmaması ise, tehlikenin belki de hâlâ var olduğunu ima ediyor.

Asıl tehlike

Ancak ben içinde bulunduğumuz dönemde bundan daha büyük bir tehlike görmeye başladım: Ergenekon realitesinin bazı muhafazakar çevrelerde oluşturduğu “aşırı evhamlı” tutum.

Demek istediğim şu: AK Parti’ye karşı o kadar çok demokrasi-dışı saldırı düzenlendi, o kadar çok ordusal ve yargısal darbe arandı ki, göğüslerini bu akınlara siper edenlerin bazıları, kimi meşru muhalefet ve eleştirileri bile “Ergenekon”a bağlayan yanlış bir refleks geliştirdi.

Bu sorunu ilk Tekel işçileri eylemleri sırasında fark etmiştim. Darbeye karşı birlikte tavır aldığımız kimi dostlarımın “bu eylemlerin arkasında da Ergenekon olmalı” diye kestirip atmasına şaşırmış, “yahu Tekel işçilerinin meşru talepleri de olamaz mı” diye itiraz etmiştim.

Oda TV iddianamesindeki kimi traji-komik suçlamalar (“hükümeti yıpratma”nın darbe girişimi kanıtı sayılması) bu endişemi güçlendirdi.

En son Amerikalı yazar Paul Auster’ın bile bazı yorumcularca “Ergenekon işbirlikçisi” ilan edilmesi problemi iyice karikatürleştirdi. (Bu sadece yanlış bir dünya algısı değil, aynı zamanda bir tür “kendi ayağına sıkma” tavrıydı. Çünkü, siz “ifade özgürlüğü” sorunlarını eleştiren Amerikalı liberal bir yazarı bile “Ergenekon”a bağlarsanız, sizi duyan Batılılar Ergenekon’un bir realite değil de paranoya olduğuna hükmeder, “vah vah, Türkiye’de durum hakikaten kötüymüş” der.)

Çekiçler ve çiviler

Endişem o ki, adına “Ergenekon” denen güç, amacına Yeni Türkiye’yi “otoriter” diye resmederek varacak. Bunu da bu Türkiye’nin bazı mimarlarını hakikaten otoriter bir dil ve tutuma sürükleyerek başaracak.

Bu girdaba kapılmamak içinse bence yapılması gereken iki temel şey var:

Birincisi, hükümet çevrelerinin her türlü eleştiriyi “saldırı” gibi gören aşırı alıngan tutumdan sakınması. Hükümetin yeminli düşmanlarından bile haklı eleştiriler gelebilir; dikkate almak lazım. Hükümeti “kapatma davası” gibi en zor zamanlarında savunarak kendilerini ispatlamış demokratları ise daha da dikkatle dinlemek gerek.

İkinci yapılması gereken, son beş yılda darbecilerin ve çetecilerin üzerine cesaret ve kararlılıkla giden “yargı-polis cihazı”na bir çeki-düzen vermek. Kimisi “özel yetkili” olan bu insanlar çok kahramanca işler başardılar, ama “çekiç olursanız her şeyi çivi gibi görmeye başlarsınız” kuralı gereğince, aşırılıklar da sergilemeye başladılar. En son yaşadığımız “MİT krizi”nde bence bunu iyice gördük.

Sonuçta, emin olun ki, eğer her yerde “rejime yönelik tehdit” görür ve her taşın altında bir “hain komplo” ararsanız, varacağınız nokta otoriterliktir.

Kemalistleri otoriterleştiren de, kibirleri bir yana, böylesi siyasi paranoyalar değil miydi zaten?

Star, 20.02.2012