PKK’yla müzakerenin çerçevesi

Bir önceki yazımda, yaşadığımız MİT krizi sürecinden çıkarmamız gereken önemli dersler olduğunu, bunlardan birinin de PKK’yla müzakere bağlamında çıkarılabilecek dersler olduğunu yazmıştım.

Önce memnuniyetle tespit etmek gerekir ki, bu kriz kamuoyunun ağırlıklı çoğunluğunun, hükümetin MİT aracılığıyla sürdürdüğü görüşmelere destek verdiğini ortaya koydu. Görüşmelere ilişkin olarak -akla ziyan diye niteleyebileceğimiz- kimi “mutabakat metinleri”nin varlığı iddiasına rağmen, toplum ajite olmadı, tartışmaları olgunlukla izlemeyi bildi ve esas olarak Oslo süreci olarak nitelenen süreç üzerinde herhangi bir müdahaleye prim vermedi. 

Biz zaten bu tabloya daha önce referandum oylamasında da tanık olmuştuk. O dönemde muhalefet, hükümetin PKK’yla görüştüğü bilgisinin ortaya çıkmasının hükümeti fena halde yıpratacağını sanmış ama sonuçlar kamuoyu psikolojisinin hiç de öyle olmadığını ortaya koymuştu. Şimdi bir kez daha, bu “silah”ın işlemediğini görüyoruz. Toplumun çoğunluğu PKK’yla müzakerelere karşı çıkmıyor. Hatta eğer sorunun çözümüne katkıda bulunacaksa müzakere edilmesini destekliyor. 

Ne var ki, bu destek elbette açık bir çek değil… 

Gelinen bu noktada, MİT krizinden de dersler çıkararak yürütülecek müzakerelerin çerçevesi konusunun yeniden tartışılması ve belli ilkelerin netleştirilmesi gerekiyor. Bir başka deyişle silahlı örgüt temsilcileriyle neler görüşülebilir; neler görüşülemez konusunda net olmalıyız. 

Statü gizli pazarlıkla kazanılamaz 

Benim düşünceme göre, görüşen tarafların daha baştan Kürt sorunu ile terör sorununu birbirinden ayırması; “statü”nün belirleneceği yerin devletle yapılan gizli görüşmeler değil meşru zeminlerde cereyan eden açık tartışmalar olduğunu kabul etmesi gerekiyor. 

PKK’yla gizli görüşmelerde statü tartışmasına girmek, her şeyden önce PKK’yı bütün Kürtler’in temsilcisi saymak olur ki bu gerçek değildir. İkinci olarak da, konu sadece Kürtler’in değil bir bütün olarak Türkiye’nin idari yapısına ilişkin anayasal bir meselesidir. 

Anayasal bir tartışma iki küçük grubun kendi arasındaki pazarlıklarla belirlenebilir mi? 

PKK-BDP çizgisi, Türkiye’nin, onların sandığından çok daha gelişkin bir demokrasi kültürüne sahip olduğunun bilincinde değil; MİT’in, askeri istihbaratın ya da herhangi bir devlet yetkilisinin kapalı kapılar ardında Kürtler’e özerklik ya da yerinden yönetim gibi konularda söz vermesinin bir anlam taşımayacağını; ne statü istiyorsa bunu ancak meşru siyasi zeminlerde ortaya koyarak, tek tek bütün siyasi partilerle tartışarak, kamuoyunu ikna etmeye çalışarak, siyasi ittifaklar kurarak, uzlaşmalar yaparak yani meşru zeminde sabırlı bir siyasi mücadele vererek alabileceğini anlamıyor. 

İster federasyon istesin, ister özerk bölge, isterse anayasal vatandaşlıkla pekiştirilmiş eşit yurttaşlık hakkı; bu ilerlemeleri ancak halkın büyük çoğunluğunu ikna ederek yapabileceğini; atılacak bütün adımların ancak ihtiyaç duyulan toplumsal psikoloji oluşmuşsa atılabileceğini göremiyor. Toplumu “by pass” edip halktan gizli görüşmelerde devletle el sıkışarak statü kazanacağını umuyor. 

Ne var ki görüşmelerden sızan bilgilerden, müzakerenin çerçevesi konusunda yetkisini aşanın sadece PKK olmadığını görüyoruz. Müzakerelerin sık sık statüye ilişkin konularda pazarlığa dönüşmesinden, devlet adına orada bulunanların da bu ayrımın pek farkında olmadıkları anlaşılıyor. 

Silah bırakmanın yolu yordamı 

O halde bir kez daha özetleyelim: 

PKK’yla görüşen hiçbir devlet görevlisi, esas olarak anayasal bir konu olan statü konusunda terör örgütü ile tartışmaya girmek, pazarlık etmek ya da söz vermek yetkisine sahip olamaz. Bu görüşmelerin yoğunlaşması gereken alan, doğrudan doğruya şiddetin son bulması için yapılabileceklerdir. PKK’nın silahlı bir örgüt olarak tasfiye edilirken meşru siyaset yapma imkânlarına kavuşturulması için neler yapılabileceği, dağdakilerin nasıl indirilebileceği, topluma nasıl kazandırılabileceği, önder kadronun ne olacağı, gündeme gelebilecek bir affın kapsamı ve niteliği gibi konulardır. 

Bu çerçevenin aşılması, hükümeti kamuoyu önünde savunamayacağı bir pozisyona sokar ki; bu da en fazla barış ihtimaline zarar verir. 

 

Bugün, 24.02.2012

Bu Yazıyı Paylaşın

Önceki İçerikCemaatlere ve hükümetlere dair
Sonraki İçerikEvde eğitim

BU YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZAR PROFİLİ

SON YAZILAR

bizi takip edin
sosyal medya hesaplarımız

0BeğenenlerBeğen
0TakipçilerTakip Et
1,735TakipçilerTakip Et