Ana Sayfa Blog Sayfa 476

“Tevhid-i Tedrisat ve eğitim çerçevesinden ‘dindar nesil’ meselesi”

0

 

Başbakanın “dindar nesil yetiştirmek istiyoruz” sözleriyle başlayan tartışma devam ediyor. Cumhuriyet dönemi eğitim ideolojisinin pozitivist dünya görüşü ve Türk milliyetçiliği üzerine inşa edildiği bir ülkede meseleye birde “eğitim” çerçevesinden bakmak gerekir. Bilindiği gibi Türkiye’de “milli eğitimi” -Cumhuriyet dönemi boyunca- Kemalist CHP ideolojisi yön vermiştir. Eğitim kurumları resmi ideolojinin yeniden üretim merkezleri olarak kurgulanmış ve CHP’nin altı oku yasa ve yönetmeliklerle eğitimin tüm unsurlarına sirayet ettirilmiştir. Resmî ideolojinin içselleştirilmesi için eğitimin her şeyden evvel milli ve pozitivist bir nitelikte olması gerekiyordu. Dolayısıyla başta din olmak üzere bu amaca zarar verecek her türlü aykırılığa asla müsaade edilmedi. Kısacası eğitim, ulus devletin ihtiyaçları doğrultusunda kurgulandı.

Ders kitaplarında Milli İman, Dinî İman ayrımı

Tek parti döneminin Kemalist eğitim anlayışı özellikle Vatandaşlık, Yurt Bilgisi, Din Kültürü ve Beden Terbiyesi gibi derslere çok önem vermiştir. Maarif Vekâleti, eğitimi, öğretmenleri ve okulları kutsallaştırarak bireye devlete karşı vazifelerini öğreten milliyetçilik dozu yüksek bilgileri ders kitaplarına yerleştirmiştir. Örneğin dönemin ders kitaplarında “ Dünyada anamızdan da canımızdan da çok sevdiğimiz iki şey vardır; Türk yurdu ve Türk milleti” türünden bilgilere sıklıkla rastlamaktayız. 1927 yıllarında Abdülbaki Gölpınarlı’nın ilkokullar için yazdığı Din Kültürü kitabında ise iman “dinî” ve “milli” iman olmak üzere ikiye ayrılıyor. Milli iman bahsinde; “Bizim bir de milli imanımız vardır. Biz Türküz. Türkler medenidir. Milletimiz daima ileri gidecek, düşmanlarımızı alt edecektir. Türk adı anılınca göğsüm iftiharla kabarır, basım yükselir. Milletime, vatanıma faydası dokunanları severim, mübarek yurduma fenalık edenleri hiç sevmem. İste bu milli iman, bizi yaşatacak, ilerletecek imandır. Bugün Türkiye Cumhuriyeti hükümetine tabi olanların hepsini bu iman birleştiriyor. Biz bu milli imanı, büyük Cumhurreisimiz Gazi Mustafa Kemal Hazretleri’nin ve onun vatansever arkadaşlarının gayretiyle, Cumhuriyet sayesinde kazandık” deniliyor.

“İmanı” bile milli olarak takdim eden bir anlayışın oluşmasına hatta Kemalistlerin neredeyse milli marşı konumuna gelen 10. Yıl Marşı’nda “Türk’üz, bütün başlardan üstün olan başlarız, Tarihten önce vardık, tarihten sonra varız, imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” türü ifadelerin milli eğitimi anlayış olarak beslemesine neden olan Türk milli eğitim tarihindeki en önemli gelişme; 1924 yılında yürürlüğe sokulan Tevhidi Tedrisat yasasıdır.

Kimse kendi inancına göre insan yetiştiremiyor

Bugün farklı kesimlerin kendi inanç sistemlerine göre insan yetiştirmesinin önündeki en büyük engellerden birisidir bu yasa. Çünkü bu yasayla hedeflenen tüm ulusun tek bir terbiye sistemi ile yetiştirilmesidir. Daha da önemlisi eğitim kurumları tamamen devlet tekeline alınarak Althusser’in ifadesiyle birer ideolojik aygıta dönüştürülmüştür. Din eğitimi, din görevlilerinin yetiştirilmesi ve tüm eğitim görevleri Maarif Vek�leti’ne verilmiştir. Bir bakıma din devletten ayrılmamış bilakis devletin emrine verilmiştir. Yasayla devlet tarafından kurulmuş olan din okulları kapatılmış, sivil okullarda din dersi kaldırılmıştır, devlet okulları dışında din eğitimi verilmesi 1924 yılından itibaren suç haline getirilmiştir 1924’ten günümüze kadar da Talim Terbiye Kurulunun onayını almamış hiçbir ders kitabı devlet okullarında okutulmamıştır. Kısacası eğitim doğrudan devletin resmi ideolojisine uygun bireyler yetiştirme işlevini üstlenmiştir.

İnönü 5 Mayıs 1925 tarihinde Muallimler Birliği Kongresi’nde yeni terbiye sisteminin esaslarını şöyle ifade ediyordu: “Milli terbiye istiyoruz; bu ne demektir. Bunu zıddile daha vazıh anlarız. Milli terbiyenin zıddı nedir derlerse söyleyebiliriz, bu belki dini terbiye yahut beynelmilel terbiyedir. Sizin vereceğiniz terbiye dini değil milli, beynelmilel değil millidir. Sistem bu. Dini terbiyenin milli terbiyeye taarruz teşkil etmediğini, zaman, her iki terbiyenin kendi yollarında en temiz bir tecelli göstereceğini isbat edicektir. Beynelmilel terbiyeye gelince esas itibariyle dini terbiye dahi bir nevi beynelmilel terbiye demektir. Bizim terbiyemiz kendimizin olacak ve kendimiz için olacaktı.

Din yok milliyet var!

O dönem “Din Yok, Milliyet Var” başlıklı bir kitapta yazılmıştır. Kitap” Tek parti dönemin idarecileri tarafından rağbet gören yazarlardan aynı zamanda Samsun Milletvekili olan Ruşeni Barkur’un 25 Ekim 1926 yılında Atatürk’e sunduğu 247 sayfalık meşhur kitabıdır. Başlıktan da görüldüğü üzere bu kitapta milliyetçilik neredeyse dinin yerine alternatif olarak önerilmektedir. Kitapta şu ifadeler dikkat çekicidir.” Benim dinim benim milliyetimdir… Bizim kutsal kitabımız, bilgiyi esirgeyen, varlığı taşıyan, mutluluğu kucaklayan, Türklüğü yükselten ve bütün Türkleri birleştiren ulusalcılığımızdır. O halde felsefemizde din kelimesinin tam karşılığı ulusalcılıktır. Ulusunu seven, ulusunu yükselten ve ulusuna dayanan insan, her zaman güçlü, her zaman namuslu ve her zaman onurlu bir insandır.”

Kısacası Tevhidi Tedrisat yasasıyla birlikte devletin aynı zamanda “dini kontrol altında tutma” yönünde bir politika geliştirdiğine tanıklık etmekteyiz. Bu bakımdan bugün Sayın Başbakan “dindar nesil yetiştirme” talebini Tevhid-i Tedrisat yasasıyla birlikte telaffuz edebilmeliydi. Bugün Türkiye’de bir din ve vicdan özgürlüğü sorunu ile beraber din eğitimi sorunu varsa bu sorunun kaynağını tek parti döneminin kendine has ürettiği laiklik uygulamaları ile Tevhid-i Tedrisat Kanunu, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Hakkında Kanun vb. düzenlemelerdir. Dünyadaki gelişmiş demokrasilerin hiçbirisinde “din” bir kurumun tekelinde bırakılmamaktadır.

Alternatif dinî eğitim modelleri yok değil

Bu nedenle evrensel hukuka aykırı bütün düzenlemelerin anayasadan çıkartılması gerekmektedir. Özelikle yeni anayasa sürecinde ülkenin demokratikleşmesi adına eskiden kalma yasaların reforme edilmesi büyük önem arz etmektedir. Her din ve mezhebin özgürce örgütlenmelerine anayasal güvenceler getirilmelidir. Ülkemizde yaşayan farklı inançların, görüşlerin ve mezheplerin kendi okullarını açmalarına ve müfredatlarını kendilerinin belirlemelerine imkân verilmelidir. Bırakalım herkes kendi inancına göre neslini ve din adamını kendi bildiği yoldan yetiştirsin. Ruhban okulu açılsın, Aleviler, farklı inançlar kendi inançlarını özgürce yaşasınlar. Günümüz Türkiye’sine yakışan da bu değil midir?

Diğer taraftan bugün Türkiye’de yaşanılan “dini eğitim” sorunuyla ilgili olarak alternatiflerde yok değildir. Bunlardan en önemlisi Hasan Yücel Başdemir’in “Din Dersleri ve Alevilerin Aktarılması” başlıklı makalesinde önerdiği “Hamburg modeli” ile çoklu müfredatın uygulandığı İngiltere modeli”dir.. Hamburg modeli, bütün dinleri içermektedir. Öğrencilerin velileri seçilen ders konusunda bilgi sahibi olan kişilerdir. Sabit bir müfredat yoktur diyaloga dayalı bir öğrenme yöntemi izlenir. Bireyler dini fikirlerinden ötürü dışlanmaz, baskı altına alınmaz. Derslerde farklı dini inançlardan merak uyandıran materyal ve konular kullanılır ve öğrencilerin şahsi bilgi ve tecrübelerine başvurulur. İngiltere’de ise devlet okullarının hiçbirinde din dersi müfredatı belirli bir mezhebin muhtevası esas olarak hazırlanmaz. Din derslerinin müfredatı bağımsız din adamlarının da içinde yer aldığı ve belirleyici olduğu komisyonlar tarafından yazılır. Ve devlet bunları denetlemez. Din eğitiminde yaş sınırlaması da yoktur. Örneğin ABD’de farklı inanç grupları kendi dini eğitimlerini verme konusunda özgürdürler.

Başbakan Tevhidi Tedrisat’ı tartışmaya açmalıdır

 

Bizde ise ne yazık ki dinle ilgili konular dahi -yazımın başında da ifade ettiğim gibi- endoktrinasyon amacıyla sunulmaktadır. Oysa birey seçtiği dini aynı inanca mensup insanlarla oluşturduğu cemaatlerle yaşama yayma ve örgütleme hakkına sahip olmalıdır. Ne yazık ki hali hazırda yürürlükte tutulan Tevhidi Tedrisat yasası buna manidir. Bu bakımdan tartışmalara mutlaka bu yasa da dahil edilmelidir. Başbakandan bu yasanın günümüz Türkiye’sinin taleplerini ne kadar karşıladığını, getirilerini ve götürülerini dair bir tartışma başlatmasını talep ediyoruz. Kaldı ki sayın başbakanın istediği gibi”dindar nesil yetiştirme” önerisine bu yasa “yetiştiremezsin” demektedir. Bu bakımdan eğitim tek parti zihniyetinin tahakkümü altından kurtulmalıdır.

ufukcoskunn@gmail.com

Taraf, 20.02.2012

Devlet ve memurları

Otuz küsur yıllık yazı hayatım boyunca, ortaya çıkan meselelere hep ilkesel düzeyde yaklaşmaya çalıştım.

Politik pozisyon alma temelinde ortaya çıkan saflaşmalarda “doğru tarafta” yer alma adına doğru bildiğim ilkeleri “unutma” ya da görmezden gelme pragmatizmine düşmedim. 

MİT krizinin başından bu yana da aynı şeyi yapmaya çalışıyorum. 

Çünkü ilkeleri savunmanın, uzun vadede en pragmatik tutum olduğunu; zaten ilke dediğimiz şeylerin de insanoğlunun içinde bulunduğu evrene zaman içerisinde verdiği yanıtlar toplamı olduğunu; yaşam içerisinde düşünce, eylem ve davranışlarımıza yön veren evrensel ilke ve kuralların, bir zamanlar pragmatik olarak ortaya çıkmış olduklarını gayet iyi biliyorum. 

O yüzden de bu yazıda, değiştirilen MİT Kanunu’nun ayrıntılarına girmeden, bu değişikliğin siyaseten kime yarayıp kime yaramadığına hiç aldırmadan meselenin ilkesel boyutu üzerinde duracağım. 

“Lüzum-u muhakeme” 

Malum, yeni MİT Yasası, MİT mensuplarının yargılanmasını idarenin iznine bağlayan hükmü daha da pekiştirmek ve genişletmek amacını taşıyor. 

Yasada yapılan bu değişiklik dolayısıyla karşımıza çıkan tablo, 1913 tarihli Memurin Muhakematı Hakkındaki Kanun’dan bu yana değişmeyen bir zihniyetin son tezahürüdür. 

Nedir bu zihniyet? 

Devletin “kendi adamlarını” halkın bütününden kopararak kendi kanatları altında korumaya alması, çeşitli yasalarla yargıdan kaçırması, onların sıradan vatandaşlarla aynı yargıda yargılanmasına izin vermemesidir. 

Düşünün bir, 1913’ten bu yana ne sular akmış köprünün altından… Koca bir imparatorluk yıkılmış, yeni bir devlet kurulmuş yerine. Osmanlı gitmiş, İttihatçılar gitmiş, rejim değişmiş, meşrutiyet bitmiş, cumhuriyet kurulmuş. hilafet kalkmış, devrimler yapılmış; halkın kılık kıyafeti, yazı dili, takvimi değişmiş. Toplumsal yaşamı derinden etkileyen yeni bir medeni kanun gelmiş. 

Ama devletin kendi memurlarını dokunulmaz kılmak için koyduğu kanun (1999’da yapılan değişiklikle adı değişse de) değişmemiş. Yani devletin niteliği değişmemiş. Osmanlı gitmiş ama Osmanlı’dan kalma devlet anlayışı değişmemiş. 

Yıllardır boşu boşuna, demokratik devletlerde memur, devletin değil halkın memurudur, halkın hizmetinde ve denetiminde olmalıdır deyip duruyoruz. Ama devlet, gözümüzün içine baka baka; “Yağma yok, o benim memurumdur ancak ben lüzum görürsem yargılanır” diyor. Biz, parlamenterlerin dokunulmazlıklarını sınırlamaya çalışa duralım, devlet göğsünü gere gere, milyonlarca memurunu kanatlarının altına alıp yargıdan kaçırma hakkına sahip. 

İtaat ve sadakatin karşılığı 

Peki nedir devletin memuruyla ilişkisi?.. 

Kutsal bir varlıkla ona inananlar arasında ya da efendiyle hizmetkârları arasında bir ilişkidir. Eğer devlet, hikmetinden sual olunmayan; halktan gizli sırları, kendine özgü menfaatleri ya da şerefi olan; elle tutulmaz gözle görünmez metafizik bir varlık ise böyle bir devletin bekası için çalışan insanların da sıradan insanlar olmaları mümkün değildir. Onlar olsa olsa, bu kutsal davanın misyonerleri ya da hizmetkârları olabilirler. 

Efendi, hizmetkârından yalnızca emeğini değil ruhunu da ister; sadece çalışmasını değil, ona inanmasını ve itaat etmesini de bekler. Ama buna karşılık kendisi de onu koruma ve kollama yükümlülüğü altına girer. Hiçbir soylu efendi, kendisi yoksul düşse de hizmetkârını kolundan tutup sokağa atmaz. Ömür boyu itaate karşılık, ömür boyu geçim garantisi verir. İşte bu yüzden devlet, kendisine hizmet edenlerden itaat ve bağlılık beklerken, onları toplumun diğer çalışanlarından ayırıp imtiyazlar tanımak zorundadır. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu bu yüzden vardır; Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun bu yüzden vardır; MİT Kanunu bu yüzden vardır. 

Ben, bırakın devlet memurlarının yargılanmasının izne bağlanmasına, memur kavramının kendisine bile karşı biri olarak, elbette MİT Yasası’nın söz konusu maddesine de karşıyım. Hem eski haline, hem de yeni haline… 

O yüzden de tartışmaya “Hakan Fidan’ın savcılığa çağırılması için Başbakan’dan izin neden istenmedi; yoksa istendi de verilmedi mi” platformunda katılmayı reddediyor ve çok basit olarak, “yargı sıradan vatandaşları hangi usullerle yargılıyorsa, MİT müsteşarını da aynı usullerle yargılamalıdır” diyorum. 

 

Bugün, 18.02.2012

AİHM’nin kararı ve Ergenekon yargılamaları

0

Geçtiğimiz hafta MİT etrafında yaşanan olaylar ve tartışmalar, en az nlar kadar önemli bir başka gelişmenin gölgede kalmasına sebep oldu:

AİHM’nin Ergenekon davası sanıklarından Tuncay Özkan’ın Mahkeme’ye yaptığı başvuru hakkında ara kararını vermesi. Bilindiği üzere Ergenekon yargılamaları ilk başladığı günden beridir Türkiye’de mütemadiyen dile getirilen bazı iddia ve itirazlar var. Bunlara dayanarak bazı çevreler yargılamaların hem usul hem esas bakımından meşruiyet ve hukuk dışı olduğunu söylüyor. Oysa, hem demokrasi hem hukukun hakimiyeti teori ve pratiği açısından söz konusu yargılamalar gayet meşru ve hukukî. AİHM’nin söz konusu kararında bu gerçeği doğrulayan tespitler yer alıyor.

Ergenekon (ve benzeri) davalara yönelik iddiaların bir kısmının, ülke içinden ziyade, veya onun kadar, AB ve ABD’de aleyhte kamuoyu oluşturmaya yönelik olduğu açık. Bunda bir bakıma şaşırtıcı bir yan yok. Demokratik dünyanın bir parçasını teşkil etme iddiası taşıyan bir ülke olan Türkiye’de, demokrasiyi, klasik darbecilik ve bürokratik tahakküm geleneklerini kırarak kuvvetlendirmek isteyen resmî ve sivil güçler de aynısını yaptı, yapıyor ve yapacak. Hatırlayalım, AK Parti iktidarı, ilk yıllarında, özellikle mevzuat yenilemede destek bulma bakımından AB’den azami ölçüde yararlanmaya çalıştı. Statükoyu muhafaza etmeyi hedefleyen parti, çevre ve aydınlar da, bilhassa şimdilerde, çelişkiye düşseler bile, aynı şeyi yapmaya çabalıyor. İşte bu yüzden AİHM’nin kararı büyük önem taşıyor; zira, Mahkeme’nin kararları AB’de ve periferisinde çok itibarlı.

Ergenekon ve benzeri davalara yöneltilen başlıca eleştiriler şöyle sıralanabilir: Davalar siyasî ve hukuka aykırı; muhalefeti susturmayı hedefliyor; suçu değil, en fazlasından darbe yapmayı aklından geçirmeyi, yani düşünceyi cezalandırmaya çalışıyor; tutuklamalar keyfi ve tutukluluk süreleri cezalandırmaya dönüşecek kadar uzun; yargılamalarda ve suç isnatlarında kişilerin mesleki itibar, mevki ve sosyal statüleri dikkate alınmıyor; yargılamalar yavaş; sanıkların bir kısmı neyle suçlandıklarını bilmiyor; özel yetkili savcıların ve mahkemelerin varlığı hukukun hakimiyetine aykırı. Bu tenkit ve itirazların ciddiye alınması ve layıkı veçhile cevaplandırılması şart. Sanırım bu yapılıyor da. Ancak parça parça yapıldığı ve kamuya iyi duyurulmadığı için yeterince etkili olmuyor. Türkiye’nin tarihinden yeterince haberdar olmadıkları ve Türkiye’de dengeli kontaklara sahip olmadıkları için dış dünyadaki gözlemciler bu konularda daha kolay yanıltılıyor, AB’deki liberaller bile bu konumdalar. Türkiye’yi derinlemesine izlememeleri veya Türkiye’de bir kısmı liberal etiketini de kullanan ama aslında CHP zihniyetinin uzantısı olan kişi ve kuruluşlarla muhatap olmaları sebebiyle Ergenekon yargılamalarının ruhuna nüfuz edemiyorlar. Bu yüzden, farkında olarak veya olmayarak, Ergenekon’un ekmeğine yağ sürecek konuşma ve önergelerle ortaya çıkıyorlar.

bizim yargıdaki kronik sorunlar

AİHM’nin kararında vurgulanan noktaları da göz önünde tutarak bu eleştirileri ele alırsak şöyle bir manzarayla karşılaşırız: Davaların siyasi bir boyutunun olduğu açık. Bu ne yanlış ne de bir kabahat; çünkü mücadele özünde siyasi. İki siyasi felsefe çarpışıyor. Bir tarafta bütün yalpalama ve çelişkilerine rağmen AKP’nin ana siyasi gücü teşkil ettiği ama başka siyasi ve özellikle entelektüel unsurların da içinde yer aldığı bir demokrasi cephesi, öbür tarafta demokrasi kelimesini ve alakalı kavramları da zaman zaman kullanmakla beraber aslında ‘eski rejim’i olduğu gibi muhafaza etmek isteyen bir statüko cephesi var. Mücadele esas itibarıyla ikincinin dizayn ettiği bir hukuk sistemi çerçevesinde yürütülmek zorunda. Son zamanlarda bu hukukta bazı gedikler açılmakla beraber durum hâlâ böyle. Bu yüzden davalara siyasi destek hem demokratik siyasi felsefeyi takviye hem de hukuku demokratikleşme istikametinde dönüştürme açısından çok gerekli. Davaların muhalefeti susturmayı hedeflediği iddiası temelsiz. Sanıkların AKP muhalifi olması dönemin şartlarının sonucu. Son on yıldaki bütün darbe tezgâhları AKP’yi hedef aldığına göre bu davalarda herhalde AKP taraftarları değil karşıtlarının yer alması beklenir. Ancak hiç şüphemiz olmasın, aynı sanıklar, yetişselerdi, Menderes’e de, Özal’a da ve ilk dönemlerinde Demirel’e de muhalefet ederlerdi ve bir kısmı zaten etmiştir de. Dolayısıyla, sanıkların çoğunun AKP’ye değil, onun üzerinden demokrasiye muhalif olduğuna inanmak için çok sebep var.

Sanıklara meslek, itibar, statü üzerinden bir masumiyet affetme çabası hukukun hakimiyetine aykırı. Gazeteciler ve doktorlar suç işlemez denemez. Tarihi darbeler ve darbe teşebbüsleriyle dolu bir ordunun mensuplarının darbeye teşne olmaları da istisna değil kural olmaya yakındır. Nitekim, bazı asker sanıkların ve hatta medyadaki tartışmalarda boy gösteren emekli askerlerin sözlerini bir söylem analizine tabi tuttuğumuzda bu gerçek hemen anlaşılmakta. Askerle bir işbirliği yoksa, bir gazetecinin darbeyi gerekli bulduğunu söylemesi belki bir düşünce ifadesi olarak görülebilirse de, askerle sıkı fıkı olanlar için aynı rahatlıkta konuşmak zor. Askerlerse darbenin asla lafını etmemeli, darbe imasında bile bulunmamalı. Bu bir suç. Yargılamaların özel yetkili mahkemelerde yapılıyor olması bazı bakımlardan sakınca yaratsa da, tartışmaların yegâne kaynağı bu değil. Çünkü suçlar da özel ve Türkiye yargısı bu konuda tecrübesiz. Darbeye teşebbüs suçunu hangi mahkeme yargılarsa yargılasın, muhtemelen benzer suçlamalar olacaktı.

Deliller uydurma mıdır, gerçek midir? Buna mahkemeler karar verecek. Bir vatandaş olarak ben uydurma olmadıklarına inansam da, yetki yargıçların. Bazı sanıkların neyle suçlandıklarını bilmedikleri iddiası ise esas itibarıyla bir propaganda teması. Nitekim AİHM de bu iddiayı reddetti. Sanıklar Ergenekon adını kullandığı iddia edilen yapılanmanın parçaları olmakla ve bu yapının talimatları doğrultusunda faaliyet yürütmekle suçlanıyor. Türkiye standartlarında bu yargılamaların ortanın üstünde bir sicile sahip olduğu iddia edilebilir. Şimdiye kadar işkence ve kötü muameleyle, savunma hakkının kısıtlanmasıyla ilgili bir şikâyet duymadık. Oysa bunlar bizim yargı sistemimizin kronik sorunları. Yargılamaların hızı da başka yargılamaları imrendirebilecek seviyede. Geriye sadece tutuklamanın istisna olmaktan çıkartılıp kural haline getirilmemesi ve tutukluluk sürelerinin cezalandırmaya dönüştürülmemesi kalıyor ki, bunda da zaten geniş bir toplumsal mutabakat var.

AİHM’nin ara kararı Ergenekon yargılamalarının demokratik meşruiyetini ve hukuki zeminini kuvvetlendirdi. Bu, umarım, davaların bir an evvel sonuçlanmasına yardımcı olur.

 


Zaman, 17.02.2012

MİT krizi mi, Kürt krizi mi?

MİT krizi bize bir kez daha gösterdi ki, Kürt meselesi çözülmeden bu ülkenin kalıcı bir istikrara kavuşması imkânsız.

Bu meselenin çözümsüzlüğü toplumu da ifsad ediyor devleti de… Devletin son yıllardaki neredeyse tüm karanlık işleri bu mesele üzerinden meşrulaştırılmaya çalışıldı. Aslında son yıllarda değil… İşin başlangıcı 1925 yılına, yani Türkiye’de tek parti rejiminin kuruluşuna kadar gider. Otoriter rejim Kürt meselesi bahane edilerek pekiştirildi, askerin siyaseti kuşatmasında ‘Kürt tehdit’i sürekli kullanıldı. Faili meçhullerden tutun da silah ticaretine, eroin kaçakçılığına, fidyeciliğe vs. kadar birçok karanlık işe kalkışanlar kendilerine Kürt meselesi üzerinden bir korunma kalkanı yarattılar. Yani Kürt meselesi bir yandan Kürt vatandaşlarımızın kimliğinin inkâr edildiği, aşağılandığı, köylerinin boşaltıldığı, dışkı yemeye zorlandığı, öte yandan da devletten birilerinin iktidar ve imtiyaz devşirdiği bir mesele oldu hep. Türkiye, bütün devleti ve toplumu mefluç eden bu zehiri bünyesinden atmak zorunda.

İşte, MİT’le ilgili yaşanan krizin de ana teması Kürt meselesi. İster KCK hakkında bir soruşturmanın MİT mensuplarına ulaşması deyin, ister Oslo sürecinde MİT-PKK görüşmelerini hedef alan bir müdahale; 5 MİT mebsubu için savcılığın ifade çağrısı ve tutuklama emri Kürt meselesi üzerinden oluyor.

Dolayısıyla bu ülkeyi böylesine krizlere saplamadan yönetmek isteyen bir iktidarın Kürt meselesinin çözümünü ertelemesi yanlış. Aslında biliyoruz ki AK Parti hükümeti çözümü hem istedi, hem de bunun için çalıştı. Ağustos 2009’da başlatılan demokratik açılım tam da buydu. Şimdi anlaşılıyor ki aslında PKK ile görüşmeler ‘açılım’ süreci kamuoyuna ilan edilmeden 2008 yılının sonlarına doğru başlamış. Görüşmelerin belli bir noktaya gelmesi üzerine de kamuoyunu çözüme hazırlamak için ‘demokratik açılım’ devreye sokulmuş.

PKK’nın dağdan indirilmesi sürecinin en kritik noktası belki de 34 PKK’lının Habur’dan giriş yapmasıydı. Ne olduysa orada oldu. 19 Ekim 2009 günü dönüşün organizasyonu ve Türk medyasında veriliş biçimi ve ardından gelen Reşadiye saldırısı sürecin ‘kamuoyuna açık’ bölümünü bitirdi.

Bu noktada hükümet taktik değiştirdi. Meseleyi ‘demokratik açılım’ söylemiyle kamuoyu önünde yürütmek yerine doğrudan Öcalan ve PKK ile görüşerek çözmenin daha kolay ve yönetilebilir olacağı düşünüldü. Sonuçta, muhalefetin tutumu ve devam eden PKK saldırıları karşısında hükümet kamuoyunda sertleşmeyi bir politika olarak benimsedi. Ancak öte yandan da Öcalan ve PKK ile görüşmelere devam etti. Bu yaklaşım, meselenin sessiz sedasız, yani siyasetsiz ve müzakeresiz çözülebileceğini varsayıyordu ki yanlıştı.

Hükümetin sert dili ve tutumu güvenlik politikalarına ve yargılama süreçlerine de yansıdı. Başbakan’ın konuşmaları sertleştikçe KCK operasyonları da hız kazandı. Sonuçta PKK’nın silah bıraktıktan sonra siyaset yapacağı kadrolar tamamen tasfiye edildi. Öte yandan PKK’daki sertlik yanlıları da boş durmadılar, varlıklarını göstermek üzere saldırılarını artırdılar. Sonuçta hükümet için görüşmeleri ve müzakereleri kamuoyu önünde savunmak iyice zorlaştı. Güvenlikçi sert pozisyon, bir söylem olmaktan çıkıp politikaya dönüştü.

Bizi MİT krizine getiren kısır döngü bu. Hükümet, kamuoyu önünde ‘güvenlikçi’ bir siyaset dili kullanıp kapı arkasında da ‘müzakere’ yapmaya kalkışınca sistemin sigortaları attı. Artık süreç herkes için şeffaf olmalı. Hükümet gerçekten bir çözüm istiyorsa bunun siyasetini yapmalı ‘PR’ını değil. İnisiyatif almalı ve devletin kurumları arasında kafa karşışıklığına neden olmamalı. KCK operasyonlarını yürüten emniyetçileri dün destekler, bugün cezalandırırsanız ne yapmaya çalıştığınız anlaşılmaz. Ne Emniyet ve MİT’in, ne savcılığın, hükümetin gerçekten ne yapmak istediği, ne yapmaya çalıştığı konusunda tereddüte düşmemesi gerek. Bunun yolu da hükümetin Kürt siyasetinin şeffaf olmasıdır. Son olarak AK Parti’ye bir çift laf; halktan yüzde elli destek almış bir partisiniz. Siyasette rakibiniz yok. ‘Kürt çözümü’nün siyaseten altında kalırım korkusunu bırakın artık.

 

Zaman, 17.02.2012

Kürtler ne hissediyor, düşünen var mı?

MİT krizi ile birlikte ortaya çıkan tabloya birçok açılardan bakıyoruz.

Polisin ve savcıların açısından baktığımızda gördüğümüz haklı ve haksız noktalar var. 

MİT ve hükümet açısından baktığımızda hak verdiğimiz ve eleştirdiğimiz noktalar var. 

Olayın siyasi boyutu var, hukuki boyutu var. 

Yargının çalışmasının yürütme tarafından tıkanması ya da açılması açısından baktığımız zaman ilkesel olarak söylenecek şeyler var. 

Devletin “kendi adamlarını korumaya alması” açısından baktığımızda savunmamız gereken ilkeler var. 

Hükümet-Gülen Hareketi çatışması tezine karşı söylenecek şeyler var. 

Karşı karşıya olduğumuz kriz, günlerdir bütün bu açılardan tartışılıyor, irdeleniyor. Ama hiç bakılmayan, hiç dikkate alınmayan bir başka boyutu daha var bu olayın: Bütün bu olan bitenler, ortaya saçılan olgular ve iddialar karşısında Kürtler ne hissediyor? 

Öyle ya; bütün bu kriz özünde Kürt meselesi etrafında dönüyor diyoruz. Bazı MİT mensupları akla ziyan eylemlerini KCK içinde gerçekleştirmişler. MİT’in PKK’yla yürüttüğü görüşmeler deseniz, bütün Kürt halkının kaderini yakından ilgilendiriyor. 

Öyleyse, bu krizden MİT nasıl etkilenir, yargı nasıl etkilenir, hükümet nasıl etkilenir, muhalefet nasıl etkilenir, Gülen 

Cemaati nasıl etkilenir, Ergenekon davası nasıl etkilenir diye tartışıp dururken, bir de Kürt halkı nasıl etkilenir; okuyup izledikleri karşısında neler hisseder diye düşünmek gerekmez mi? 

Osmanlı’dan bu yana… 

Mesela, Van’da PKK kırsalı için eleman toplayıp dağa gönderen ve 20 kişinin örgüte katılmasını sağlayan KCK’lının MİT elemanı çıkması karşısında, o 20 gencin anne babası ve çocuklarını dağa kaptırmaktan korkan bütün anne babalar, o çocukların PKK değil devlet tarafından kandırılıp ölüme gönderildiği gerçeği karşısında ne hisseder? 

Mersin’de onlarca eylemin düzenleyicisi olan ve birçok terör eylemine karışan KCK sorumlusunun MİT elemanı çıkması karşısında, o eylemler yüzünden bacak kadar çocukları gözaltına alınan, tutuklanan, fişlenen ya da yaralanan aileler devlete karşı ne gibi duygular duyar? 

Kürtlere yıllardır “KCK’nın ne kadar Kürt düşmanı bir örgüt olduğunu” anlatan devletin aslında KCK’yı kendi elleriyle kurduğunu öğrenmek nasıl bir travma etkisi yapar Kürtler üzerinde? 

Barışa susamış milyonlarca Kürt, MİT’in PKK’yla yaptığı görüşmeleri nefesini kesip büyük bir umutla izlerken, MİT’in aslında Öcalan’ın “halk savaşı başlatın” talimatını Kandil’e taşıdığını öğrendiğinde ne hisseder? Bütün bu görüşmelerin amacının PKK’yı seçim sonrasına kadar oyalamaktan başka bir şey olmadığını fark ettiğinde ne düşünür? 

Ve yarın öbür gün Uludere’deki katliamın ardından da MİT çıkarsa, kim nasıl baş eder bunun Kürtler arasında yaratacağı yıkıcı etkiyle? 

Osmanlı’dan bu yana olduğu gibi, devletin yine oyun içinde oyun tezgâhladığını, kendisini bir kere daha kandırdığını düşünmez mi? “Yine devletin oyununa geldim. Bu defa dürüst davranacağına güvenmekle ne büyük hata yaptım” diye pişman olup dizlerini dövmez mi? 

Kürt halkına provokasyon 

Şurası açık ki, KCK içine sızan MİT, giriştiği kirli oyunlarla sadece KCK’yı değil, Kürt halkını da provoke etmiştir. Bu örgüte yakınlık duyan, kenardan sempatiyle izleyen ya da kitle eylemlerine katılan yüzlerce genci de provoke etmiştir. 

MİT krizi dolayısıyla yapılan zarar-ziyan hesaplarında asıl kaale alınması gereken zarar da buradadır işte. 

Oysa Kürt meselesinin çözümünün anahtarı, güven tesis etmekti. Birinci ve en kritik mesele Kürtler’in devletin değiştiğine, artık devlete güvenebileceklerini sağlamaktı. Oysa bu yaşananlar, devletin Osmanlı’dan bu yana süregelen hileye, hurdaya, provokasyona, gizli pazarlıklara, böl ve yönet politikalarına dayanan çizgisinin bir türlü değişemediğini bir defa daha ortaya koydu ve Kürtler’in tarihi güvensizliğini depreştirdi. 

Bundan sonra Kürt sorununu çözmeye kalkışanlar MİT’in verdiği bu güven erozyonunu nasıl tamir edecekler, bilmiyorum. 

Bugün, 17.02.2012

Medyanın Ergenekon sessizliği

“Bir hafta oldu Mahkeme kararını açıklayalı. Bizim medyanın önemli bir bölümü kararı görmezlikten geldi” diyor, hukukçu-yazar Orhan Kemal Cengiz.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) “Tuncay Özkan Kararı”nı değerlendiriyor.

Hukukçu olarak iyi izah ettiğinden, “çanak” sorularla sözü ona vermeyi tercih ediyorum…

Gündem yoğun. Bundan olmasın?

– “Bence bununla alakası yok. AİHM aksi yönde bir karar verseydi, “Tuncay Özkan’ın tutuklanması Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırıdır” veya “gazetecilik faaliyetleri Türk makamlarınca suç olarak nitelenmiştir” deseydi, ne olurdu dersin?

Cevabını bildiğim halde sorayım. Ne olurdu?

– Bu haberin “ana akım medyanın” tamamının manşetlerini süsleyeceğinden en küçük bir şüphen var mı? Ortalığı ayağa kaldırırlardı emin ol.”

“Ana akım medya” eskidendi. Neyse ki oligarşi medyası artık “ana akım” değil. Ama neyse. Kararı görmezden gelenlere gelelim yine…

– Kararı sessizlikle geçiştirmeye çalışanlar, AİHM’nin ne dediğini çok iyi anlıyorlar aslında. AİHM’nin “Özkan’ın tutuklanması” haklıydı tespitinin oldukça ciddi bir hukuki tespit olduğunun herkes farkında. AİHM’nin “tutuklama haklı” demeden önce Ergenekon dosyasını incelediğini, suç delillerini, suçlamayı çok ciddi görmese bu cümleyi telaffuz etmeyeceğini çok iyi biliyorlar.

Ergenekon Davasını itibarsızlaştırmak için harcadıkları bunca çabadan sonra kolay mı?

– Evet, Strasbourg’un aynasında kendileriyle yüzleşmek kolay değil. Hele AİHM’nin tutuklamayı haklı gösterirken telaffuz ettiği bazı cümlelerle. Tuncay Özkan’ın “Ergenekon’un kullanacağı programlar için bir Televizyon kanalı kurduğu…”

Bu anlamda bir Ergenekon medyasından bahsediyor AİHM.

– İddianamedeki cümleleri tekrarlıyor. Ama bunu yaparken, bir gazetecinin bir örgüt talimatıyla haber yapması durumunda, yapılan işin gazetecilik değil, örgüt faaliyeti olacağını da teyit etmiş oluyor.

Kararı görmezden gelerek aşmaya çalışanlar, aksi halde AİHM’nin bir gazetecinin tutuklanmasını ifade özgürlüğüne aykırı bulacağını çok iyi biliyorlar…

– “Canım bu bir ara karar” diyenler, AİHM’nin bu kararda, sonradan değiştirmeyeceği önemli tespitlerde bulunduğunu, Ergenekon davasının meşruiyeti ve hukukiliği konusunda net bir pozisyon aldığını çok iyi görüyorlar. Suçlamaların ciddiyeti veya delillerin gerçekliği konusunda şüpheye düşse, AİHM’nin oldukça farklı bir karara varacağını da.

Tabii bu karar, AİHM’nin daha sonra ihlal görmeyeceği anlamına gelmiyor.

– Öyle. Ama AİHM’nin Özkan’ın “tutuklanmasının haklı” olduğunu söylemesi, “kötü muamele” iddiasını reddetmesi ve “neyle suçlandığını” bildiğini söylemesi, Ergenekon davasının özüne ilişkin olarak AİHM tarafından alınan net bir pozisyonu ortaya koyuyor. Bu pozisyon, Türkiye’de medyanın belli bir bölümünün ve CHP’nin dava başladığı ilk günden itibaren sergiledikleri tutumu ahlaken oldukça sorunlu ve sorgulanır bir hale sokuyor.

Ve söz konusu sessizliği de açıklıyor…

– Sessizliğin nedenlerinden birisi bu olsa gerek. Ama Özkan kararı sessizlikle geçiştirilemeyecek kadar önemli bir dönüm noktasına işaret ediyor. Dolayısıyla bu sessizliği AİHM kararının da, bir “kağıt parçasına” dönüştürüleceği, sağından solundan çekiştirilip “itibarsızlaştırılacağı” ikinci aşamanın izleyeceğini tahmin etmek zor değil…

Söz siyasetin. Ama…

Demokrasi diyorsak, siyasa belirleme yetkisinin seçilmiş siyasi iktidara ait olduğunu tartışamayız.

Hükümetin Kürt Sorununu çözme tarzını eleştirebiliriz, ama söz konusu olan, güvenlik bürokrasisi veya yargı erki üstünden müdahale ile siyasa değiştirme çabasıysa, buna karşı çıkmamız gerekir.

Yetki aşımına izin verilmemeli. Herkes sınırını bilmeli.

Ama…

Öncelikle, bunun için kanun çıkarmak iyi bir fikir değil. HSYK zaten devreye girdi ve yargı erkinin mevcut mekanizmaları sorunu çözmek için yeterli görünüyor.

Bürokrata böyle bir zırh giydirmek, bugünkü somut durumda sorunu çözüyor olsa bile, bu kapının açılması, kapıdan kovmaya çalıştığımız “hikmetinden sual olmaz devlet”e bacadan girmenin yolunu açabilir.

Yarın birileri bu yetkiyi pekala kötüye kullanabilir.

İkincisi bu tasarruf, derin devletin tasfiyesi çabalarına, bu kanunu savunanların öngöremedikleri türden zarar verebilir. Bu anlamda yargının müdahalesinin telafi biçimi, müdahalenin kendisinden kötü olabilir.

Üçüncüsü, yargıya gösterilen haklı tepki, MİT’e dair sorgulanması gerekenleri de unutturmamalı.

Sorguya çağrılmasına kızdık ve Hakan Fidan’ı savunduk diye, Taraf yazarlarının dinlenmesi için MİT’in mahkemeyi yanıltarak izin çıkarması ve son olarak Mehmet Baransu’nun üç MİT ajanı tarafından izlenmesi skandallarını unutmamız gerekmez.

Uludere daha aydınlanmadı.

Bu ülkeye, bizzat onun devletinin içindeki bürokratlar çok zarar verdi ve hala da veriyor.

Kurumların başındakileri değiştirmek o kötücül unsurları da iyi yapmaya yetmiyor.

Gerçek bir arınmaya ihtiyacımız var ve MİT de bundan bağışık kalmamalı…

 

Star, 16.02.2012

Yumurtanın kapıya dayanacağı tarih: 07.07.2012

0

Bakalım ne olacak? Özürlüler Kanunu’nun geçici 2. ve 3. Maddelerindeki sorumluluklar bu kadar kısa bir sürede nasıl yerine getirilecek?

***

Her yıl, “Kentleşme Politikası” derslerimde öğrenci arkadaşlara şu soruyu sorarım (Bu egzersizi siz okuyucular da yapabilirsiniz): “Gözlerinizi kapanız. Yürüme sorunu olan birisi olduğunuzu ve ancak tekerlekli sandalyeyle dışarıya çıkabildiğinizi düşününüz. Apartmanından dışarı kadar çıkabilecek kadar kaç arkadaşımız var?” Yıllardır verilen cevapların oranı değişmez. Yüz kişide bir veya iki kişi, “Evet, bizim apartmandan tekerlekli arabamla çıkabilirim” cevabı verir.  

“Evet” cevabını aldığım arkadaşlara ikinci bir soru daha sorarım: “Sokağa çıktıktan sonra, sağa veya sola devam ediniz. Ne kadar gidebiliyorsunuz?” Genellikle ilk sokak aralığına kadar gidebiliyoruz, o kadar.

***

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 2. Maddesine göre devletimizin niteliklerinden birinin de “sosyal devlet” olduğu yazılı. Bunun bir gereği olarak Ak Parti iktidarında pek çok alanda toplumsal değişim ve dönüşüm yaşandı. Bunlardan biri de sosyal politikalar alanı. İktidar, bu konuda yaptıklarının reklâmını yapmadı. (Ahlâken belki de iyi yaptı.)

Sosyal politikalar alanındaki gelişmelerden biri de 2005 yılında kabul edilen kısaca Özürlüler Kanunu diye bilinen kanunun çıkarılmasıydı. Kanun çok sayıda yenilik içeriyor ama burada, daha önemli ve güncel gördüğümüz bir noktaya değineceğim.

***

5378 sayılı Özürlüler Kanunu’nun Geçici 2. ve 3. Maddeleri şöyle:

Geçici Madde 2.-Kamu kurum ve kuruluşlarına ait mevcut resmî yapılar,  mevcut tüm yol, kaldırım, yaya geçidi, açık ve yeşil alanlar, spor alanları ve benzeri sosyal ve kültürel alt yapı alanları ile gerçek ve tüzel kişiler tarafından yapılmış ve umuma açık hizmet veren her türlü yapılar bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yedi yıl içinde özürlülerin erişebilirliğine uygun duruma getirilir.

Geçici Madde 3.- Büyükşehir belediyeleri ve belediyeler, şehir içinde kendilerince sunulan ya da denetimlerinde olan toplu taşıma hizmetlerinin özürlülerin erişilebilirliğine uygun olması için gereken tedbirleri alır. Mevcut özel ve kamu toplu taşıma araçları, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren yedi yıl içinde özürlüler için erişilebilir duruma getirilir.

5378 sayılı Kanun 07.07.2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Buna göre yukarıdaki iki maddenin 07.07.2012 tarihinde yürürlüğe gireceğini belirtmek gerekir.

Şimdi soru şu: Etrafınıza bakınız. Muhatap olduğunuz kamu kurum ve kuruluşları, bu Kanunla getirilen yükümlülüklerini yerine getirmişler mi? Dahası, Türkiye’nin nüfusunun neredeyse yüzde sekseninin ömrünü geçirdiği, kalanının da bir şekilde uğradığı şehirlerimizde gerekli tedbirler alınmış mı? Ne yazık ki, az sayıda kamu kurum ve kuruluşu geçici 2. Maddedeki sorumluluklarını, yine az sayıda belediye de geçici 3. Maddedeki sorumluklarını yerine getirmiş gözüküyor.

***

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız Sayın Fatma Şahin de –daha önce de- bu tarihe dikkat çekti. Gazetelere ve internet sitelerine baktım. Gereken ilgi gösterilmemiş gözüküyor. Türkiye’nin hâlihazırda çok ciddi bir hesaplaşmaya doğru gittiği şu günlerde “hayata dair” bir mesele önemsiz görülmüş olabilir. Ama zaten hep önemsiz görülen bir konu, tekrar, “yüksek siyaset”in gölgesinde kalabilir. Kalırsa, yazık olur.

***

Bu kadar kısa bir süre kalmışken, Kanunun geçici maddelerinin gereklilikleri yerine getirilebilir mi? Daha gerçekçi bir değerlendirme, bu soruya “hayır” cevabı vermek şeklinde olacaktır. Eğer “az zamanda çok iş yapabilirsek” ne ala.

Bugüne kadarki tecrübelerim bana gösterdi ki: Bu ülkede bir şeyi yapıyormuş gibi gözükmek, her zaman, yapmaktan daha önemlidir. Geçici maddelerdeki sorumluluklar yerine getirilmemiş olursa da, yerine getirilmiş gibi yapılırsa da hakikaten, bu ülkenin hep göz ardı edilen büyük bir kesimine karşı saygısızlık yapmış oluruz.

 

Rota Haber, 15.02.2012

Kuşatmayı kırmak için

Muhalefet kırk yılda bir doğruyu söylüyor.

Gündemdeki MİT Kanunu değişikliği hem kişiye özel yasa çıkarmak yanlış olduğu için hem de MİT gibi denetime son derece muhtaç bir kurumu tamamen Başbakan’ın koruma kalkanı altına alıp yargının hiçbir şekilde uzanamayacağı bir konuma taşıyacağı için yanlış. 

Güncel bir krizi “çözme” adına, gelecekte daha büyük krizlere yol açacak, yapısal bir bozukluğa yol açacak olan bir yasa düzenlemesi yapmak, siyaset yapma denen şeyi çok kısa vadeli ele almak olur. 

Kriz anları, ilkelerin geçici olarak devre dışı bırakıldığı anlar değil, tam tersine ilkeli davranmanın en hayati olduğu anlardır. Nedir bu kritik anda sarılınması gereken temel ilke? Demokratik bir hükümet ne olursa olsun, yargının önünü tıkayıcı bir rol oynamamalıdır. Eğer yargıda yolunda gitmeyen bir şeyler varsa, bunu halletmenin yolu hukukun işlemesini engellemek değil, hukukun iyi işlemesini sağlamak olabilir ancak. 

Daha somut konuşalım: 

Diyelim ki MİT’e karşı başlatılan operasyonun ardında siyasi bir komplo var. Operasyonu yönetenler esas olarak hükümeti hedef alıyor. Ama aynı zamanda ortada MİT’le ilgili son derece vahim suç isnatları bulunuyor. 

Siyasi komplonun varlığı, isnat edilen suçların varlığını ortadan kaldırabilir mi? İlkeli davranan bir hükümetin böyle bir durumda izleyeceği rol, siyasi komployu boşa çıkarmak için suç isnatlarını bastırmak, soruşturulmasının önüne dikilmek olabilir mi?

Ne yazık ki, hükümetin şu ana kadar izlediği yol bu… Ve farkında mı, değil mi bilmem ama tuttuğu bu yanlış yol yüzünden, var olduğu söylenen komplocuların elini güçlendiriyor. Ana muhalefet partisinin son bir haftadır olan bitenler karşısında zil takıp oynamamak için kendini zor tuttuğuna şaşmamak lazım. Zira hükümetin MİT krizinin patlak vermesinden bu yana yargıyla ilgili olarak aldığı “önlemler dizisi” ve Meclis’te görüşülen bu kanun değişikliği ile nice zamandır pompalanan “hükümetin otoriterleştiği ve yargıyı avucunun içine aldığı” iddialarını güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor; dünya çapında yürütülen yıpratma kampanyasına malzeme veriyor. Ve böylece korktuğu “siyasi kuşatmayı” kendi kendine gerçekleştirmiş oluyor. 

Bu resmen tuzağa düşmektir. 

Oysa hükümet, MİT’e kayıtsız şartsız kefil olan bir tutum yerine, iki şeyi birbirinden ayırabilseydi; yani bir yandan Oslo sürecine sahip çıkıp bu konudaki politika tayininin sadece ve sadece hükümetin yetkisinde olduğunu net bir biçimde ortaya koyarken, bir yandan da MİT’te olup bitenler konusundaki bütün iddiaların özgürce soruşturulmasına zemin yaratan bir tutum izleseydi; bundan hiçbir şey kaybetmezdi; tam tersine kazanırdı. Çünkü bu yolla hem komplocuların malzemesini elinden almış hem de Kürt meselesinde siyaset belirleme hakkını korumuş olurdu. 

Ayrıca hükümetin genişletilmiş bir MİT soruşturmasından kendi iktidarı açısından da öğreneceği çok şey olabilirdi. Erdoğan, MİT krizi etrafında gelişen olayları iktidarına karşı bir kuşatma harekâtı olarak algılamakta haklı olabilir ama kuşatanların bir kısmının da MİT içinde olma ihtimalini düşünmesi gerekmez mi? 

Unutmayalım ki, sözünü ettiğimiz örgüt, yarım yüzyıldır içinde farklı kliklerin fink attığı, birbirlerine karşı darbeler yaptığı, Yeşil gibi adamların istihdam edildiği, infaz timlerinin görevlendirildiği, gelen darbelerden bağlı olduğu hükümeti haberdar etmeyen, Ergenekon Terör Örgütü ile aldığı istihbaratı bile tam bir buçuk yıl hükümetten gizleyen bir örgüt… Bu örgüt “derin PKK” ile ilişkileri konusunda sayısız iddianın yıllardır ortalıkta dolaştığı bir örgüt… 

Böyle bir örgütün başına kendi adamınızı getirdiniz diye o örgütün bugünden yarına “temizlendiğini” zannetmek olacak iş midir? 

Bugün, 15.02.2012

2011 Dünya Ekonomik Özgürlük Endeksi

2011 Dünya Ekonomik Özgürlük Endeksi’nde Türkiye 141 Ülke Arasında 75. Oldu

 

Kamu politikaları alanında Kanada’nın önde gelen düşünce kuruluşu Fraser Enstitüsü ve Amerika’nın önde gelen araştırma kuruluşu CATO Enstitüsü’nün hazırladı ve Liberal Düşünce Topluluğu’nun da katkıda bulunduğu Dünya Ekonomik Özgürlük Endeksi 2011 Yılı Raporu’nda Türkiye 141 ülke arasında 75. sırada yer almıştır. Geçen yıl 74. sırada yer alan Türkiye, bu yıl bir basamaklık bir düşüş göstermiştir.

Rapor, daha önceki yıllarda, küresel ekonomik krize verilen tepkilerin sonucunda ekonomik özgürlüklerin de etkileneceğini belirtmiş ve ülkelerdeki özgürlük seviyelerinin de buna paralel olarak düşebileceği tahmininde bulunmuştu. Bu tahmin hala geçerliliğini korumaktadır. Geçen yıl 0.40 puanlık bir artışla 14 sıra yükselen Türkiye, bu yıl 0.08 puanlık bir düşüşle bir sıra gerilemiştir. Geçen yıl İsrail, Çin, Rusya ve Hindistan gibi ülkelerin önünde olan Türkiye bu yıl da yerini muhafaza edebilmiştir. 2009 verilerine göre hazırlanan rapor, 2007 yılından başlayarak global bir düşüş gösteren ekonomik özgürlüğün bu yıl da geçen seneye oranla 6.67’den 6.64’e gerileyerek 0.45%’lik bir düştüğünü göstermektedir.

Uluslararası İstatistikler

Rapora göre dünyanın en büyük ekonomisi olan Amerika Birleşik Devletleri, son 10 yılda en büyük düşüşü göstermiştir. Bu durum ise yüksek kamu harcamaları ve kamu borçları, hukuki yapının ve mülkiyet haklarının zayıflığından kaynaklanmaktadır.

Bu yıl ilk üç ülke yine değişmemiştir, birinci sıradaki Hong Kong’u Singapur ve Yeni Zelanda takip etmektedir. ABD ise 0.36 puanlık bir düşüşle 6. sıradan 10. sıraya gerilemiştir. İngiltere ve Almanya’nın puanı düşerken sıralamada yükselmiş, Fransa ve İspanya’nın ekonomik özgürlük puanı ve sıralamadaki yerleri düşmüştür. Toplam 141 ülke arasında Zimbabwe yine sonuncu olmuştur.

Raporun da teyit ettiği gibi, dünya’da refah seviyesinin en üstte olduğu ülkelerde ekonomik özgürlüğün de daha yüksek olduğunu görüyoruz. Bu ülkelerde yaşayanlar yüksek yaşam standartlarına ve kişisel özgürlüklere sahipken sıralamada altlarda olan ülkelerin vatandaşları genelde yoksul ve birey haklarına pek saygı göstermeyen baskıcı hükümetlerle muhataptırlar.

Raporun tamamına buradan ulaşabilirsiniz. 

 

Dünya Ekonomik Özgürlük Endeksi Nedir?

Dünya Ekonomik Özgürlük Endeksi Raporu’nda dünya genelinde ülkeler sıralanırken ekonomik özgürlüğü destekleyen politikalar baz alınarak 42 farklı ölçüt kullanılmaktadır. Kişisel tercih hakkı, gönüllü mübadele, serbest rekabet ve özel mülkiyet hakları ekonomik özgürlüğün köşe taşlarıdır. Ekonomik özgürlük beş farklı alanda ölçülmektedir: (1) devletin faaliyet alanının genişliği, (2) mülkiyet hakları ve hukukî yapı, (3) sağlam para, serbest ticaret ve krediler, (5) işgücü ve ticari faaliyetler üzerindeki regülasyon.

Ekonomik özgürlüğün neden önemli olduğu üzerine yapılan bir araştırmada ekonomik özgürlüğün bir toplum için hayati derecede önemli olduğuna değinilmiştir. Bu araştırmaya göre, ekonomik özgürlük sonucunda yatırım, kişi başına düşen gelir ve ekonomik büyüme artar. Buna bağlı olarak, yoksulluk azalır ve toplumun genel yaşam standartları artar. Sosyolojik açıdan, kişiler işbirliğine daha yatkın hale gelirler ve toplumsal anlamda daha hoşgörülü ve barışçıl ilişkiler kurulmasına olanak sağlanır. Son olarak,  ekonomik özgürlük bir yandan girişimci ekonomik faaliyetleri artırırken, öte yandan hükümeti sınırlayarak kişilerin haklarını ve mülklerini koruyarak siyasi yozlaşmayı da engeller.

Ayrıca ekonomik özgürlükle kadınların durumu arasındaki ilişki üzerine yapılan ampirik araştırmaya da yer veren 2011 yılı raporunda, Dünya Ekonomik Özgürlük Endeksi ve BM Kalkınma Programı’nın kullandığı Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliği Endeksi arasındaki korelasyona bakarak, ekonomik olarak daha özgürlükçü ülkelerde yaşayan kadınların daha iyi koşullarda yaşadığı tespit edilmiştir. 

 

Endeks hakkında daha fazla bilgi için www.freetheworld.com

İrtibat: Liberal Düşünce Topluluğu

G.M.K. Bulvarı No:108/17 Maltepe 06570 Ankara

Telefon: +90.312.2316069   Faks: +90.312.230 8003    

E-mail: info@liberal.org.tr 

www.liberal.org.tr

 

MİT’te kimin sözü geçecek?

MİT Müsteşarı Hakan Fidan, eski MİT Müsteşarı Emre Taner, eski MİT Müsteşar Yardımcısı Afet Güneş ve kimliği bilinmeyen iki MİT mensubunun KCK soruşturmasını yürüten İstanbul Özel Yetkili savcısı tarafından ifade vermeye çağrılması kamuoyundaki tartışmaların çok ötesinde, kırılmalara ve sonuçlara yol açabilecek bir eşiğe gelindiğini gösteriyor. Bu eşik, taraflarca ancak hali hazırdaki hararet ve toz duman kalktığında fark edilebilecek. Fark ettikleri anda taraflar galibi olmayan bir mücadeleye girdiklerini ve kaybettiklerini görecekler. Bu şekilde Eski Türkiye’nin bürokratik vesayeti tasfiye edilirken ‘yeni Türkiye’nin kurulma aşamasında siyasetin bıraktığı boşluğu doldurmak üzere bürokratik kurum ve hiziplerin yeni bürokratik özerklik ihdas edilmesi gayretleri başarısızlıkla sonuçlanacak.

İrade ve berraklık

Ancak AK Parti’nin siyasi aklı berraklaşmadığı ve güvenlik alanının demokratik denetimi reformu tamamlanmadığı sürece benzeri yeni çatışmaların ve kazaların yaşanması kuvvetle muhtemeldir. Gelinen yer, 10 yıl önce MİT’e gelen bir ihbarla başlayan Ergenekon soruşturmasının geldiği son noktayı ifade etmektedir. Türkiye’de demokratikleşme ve sivilleşme istikametindeki reform süreci ivmesini ve bütünlüğünü kaybetmiş bir şekilde zamana yayılarak devam ediyor. Bu sürecin güvenlik ve istihbarat ayağının uzun bir zaman alması ve fikri takip gerektirdiği başka örneklerden de biliniyor. 

Mesela İspanya’da Savunma Bakanlığı yapan ve güvenlik alanındaki reformları yürüten Serra, 15-20 yıllık bir süreden bahsediyor.  Türkiye’deki problem sadece sürenin uzunluğundan değil, reformun istikamet ve uzun da olsa bir takviminin olmamasından kaynaklanıyor. Bu belirsizlik, reform dönemlerinde artan umutları ve depreşen korkuları tahrik ediyor. Buna bir de reformu yönetmesi gereken iktidarın görüşünün berrak olmadığı endişesi eklenince, hükümet dışındaki aktörlerin yeni dönemde rol ve güç kapma yarışı kontrolden çıkabiliyor.

Yargı ve demokrasi

Türkiye’deki muhalefet ise, reformu zorlamak yerine veya demokratik modeller üretmek yerine anti-AK Partici politika yürütmeyi tercih ediyor. Bu şekilde ‘eski’ tasfiye edilirken ‘yeni’, demokratik bir model ekseninde inşa edilemiyor. Yasama ve yürütmenin bıraktığı boşluk, yargı ve bürokrasi tarafından doldurulmaya çalışılıyor.

Yargı ve bürokrasi ise ideolojisi her ne olursa olsun kendi alanını yasama ve yürütme aleyhine genişletmek istidadı taşımaktadır. Bu alanda eskiden ordunun kurduğu hiyerarşi yıkıldığından ve halen hiyerarşik bir ilişki kurulamadığından çatışma kaçınılmaz oluyor. Çatışma, bu hiyerarşiyi kurmak isteyenlerin mücadelesini de ifade ediyor. Eğer mesele, bu zaviyeden değil bir kişinin tasfiyesi veya PKK ile mücadele konusundaki farklı stratejilerden kaynaklanan hiziplerin çatışmasından ibaret görülürse, doğru teşhis edilemez ve çözüm üretilemez. Mesele, esasen siyasidir ve siyasetin bıraktığı boşluk üzerinde gelişmektedir. Siyasetin bıraktığı boşluk, asker-sivil bürokrasi, istihbarat ve yargı tarafından işgal edilerek siyasetin denetimi dışında özerk alanların inşa edildiği ve anti-demokratik odaklanmaların gelişip serpildiği problemlere yol açmaktadır.

Reformun stratejisi

Demokrasi tarihi, bürokrasinin denetlenmesinin ve özerk alanların ortadan kaldırılmasının hayati olduğunu birçok örnekle ortaya koymuştur. Türkiye içinde bulunduğu reform sürecinde bir yandan bürokratik vesayet kurumlarının karıştığı suçlarla hesaplaşıyor, diğer yandan darbe ve vesayet döneminin uygulamalarına son veriyor. EMASYA’dan milli güvenlik dersine, Genelkurmay Başkanlığı SAREM Komutanlığı’ndan TBMM Muhafız Taburu’na kadar…

Ancak bunların kaldırılma tarzları, bir strateji, kavram ve halkla ilişkiler çerçevesinden, daha da önemlisi bir meşruiyet tartışmasından uzak bir şekilde gerçekleşiyor. Yeni Anayasa yapım süreci bu bakımdan bir yandan avantaj diğer yandan dezavantaj yaratıyor. Yeni Anayasa sürecinin avantajı, bu tartışmaların yapılabileceği bir çerçeve sunmasıdır. Yeni Anayasa sürecinin dezavantajı ise bu tartışmaların zaten yapılacağı düşüncesiyle reformları ve tartışmaları erteleme eğilimidir. Halbuki Yeni Anayasa’dan bağımsız olarak güvenlik ve istihbaratın demokratik denetimi tartışmaları yürütülebilir. Son MİT krizi, bu tartışmanın kaçınılmazlığını gösteriyor.

AK Parti, üç dönemdir iktidarda olmanın, bürokratik vesayetin asker ve yargı ayaklarının bertaraf edilmesi ve güvenilir bürokratları bu kurumların başına atamanın başarısının getirdiği bir yanılsama içine girmiş durumda. Her şeyden evvel birkaç iyi adam bu kurumların oyunlarını bozmaya yeter ama bu kurumları rehabilite etmeye yetmez. Hatta birkaç kişiyi aşan yeni personelle dahi bu problem aşılmaz. Çünkü bu sektör ve kurumların tabiatından kaynaklanan problemler birkaç iyi adamla değil, yeni normlara dayanan sistematik reformlarla çözülebilir.

Bürokratik vesayet 

Bürokratik vesayetin asker ve yargı gibi temel ayaklarından biri de istihbarat kuruluşlarıdır. MİT, uzun yıllar askerin denetimi altında faaliyette bulunmuştur. Hatta sicil amiri Genelkurmay olan muvazzaf bir korgeneralin MİT Müsteşarı olması teamül haline gelmişti. Bu teamül, ancak 1990’larda sivil MİT Müsteşarı atanabilmesiyle ortadan kalkmıştır. Sivilleşme çalışmalarıyla askerin kurumsal denetiminin dışına çıkarılan MİT’in, hükümete bağlı bir kuruma dönüşmesi süreci devam ediyor. Bu süreçte son MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın rolü fevkalade ehemmiyetlidir. Fidan, Başbakan Erdoğan’ın güvendiği bir bürokrat olarak temayüz etmektedir. MİT’teki değişimin Müsteşar Fidan’ın inisiyatifine bırakıldığı anlaşılıyor. Fidan, kamuoyuna da yansıdığı şekilde MİT’te bir yeniden yapılanma ve zihniyet dönüşümünü gerçekleştirmeye çalışıyor. Üstelik Genelkurmay’ın elindeki dinleme ve takip teknolojisinin personeliyle beraber MİT’e devredilmesi, MİT’in güvenlik sektöründeki ağırlığını arttırmıştır. Bürokratik vesayet ve darbe dönemlerinde MİT’in üstlendiği rol dikkate alınırsa, söz konusu değişimin önemi anlaşılacaktır.

Hükümet, bu hesaplaşmayı tesadüflere, bürokrasiye veya yargıya bırakmak yerine bir strateji dahilinde kendi gerçekleştirmezse bu tür krizlerin yaşanması kaçınılmazdır. MİT personeli hakkındaki soruşturma, 10 yıl önce MİT Müsteşarlığı’na gelen Ergenekon istihbaratıyla başlayan sürecin yeni aşamasını ifade ediyor. Meselenin şahsileştirilmesi bütün boyutlarıyla görülmesini engellemektedir. Problem arızi değil, sistematiktir. Sistematik bir reformla güvenlik ve istihbarat sektörü demokratik ve sivil bir denetim altına alınmadıkça da sular durulmayacaktır. Bu bağlamda AK Parti Hükümeti’nin yeni reform paketleriyle meseleye siyasi çözümler üretmesi gerekmektedir.

Bürokratik mücadele ve yargının denetimi, özünde siyasi olan bu konuyu çözmeye ve demokratik bir norma bağlamaya yetmeyecektir.

Açık Görüş, Star Gazetesi, 12.02.2012