Ana Sayfa Blog Sayfa 474

Murat Belge – Hocalı Mitingi

 

Irkçıların Hocalı’yı bahane ederek yaptıkları mitingi bana göre en iyi biçimde izleyen ve değerlendiren, Radikal olmuştu. Bunun Hocalı’da ölenler için duyulan acının sonucu olmayıp, “düşman” belledikleri herkese nefretlerini dışa vurmak için bir vesile olduğunu, bu tür milliyetçilik yapanların, protesto ettikleri karşı tarafın katilleriyle özdeş olduğunu, Hocalı’dan önce bir de Sumgayt olduğunu pek güzel anlatmışlardı, Radikal’in yazarları. Bunlara ekleyeceğim bir şey yok.

Ben daha çok bu mitingde –böyle bir mitingde– “İçişleri Bakanı” sıfatını taşıyan bir kişinin bulunması üstünde durmak istiyorum. Bunun benzerini hatırlamıyorum, yakın tarihimizde.

Bir İçişleri Bakanı herhalde Başbakan’ından habersiz böyle bir şey yapamaz. Dolayısıyla, bu mitingin arkasında, çok da örtülü olmayan bir hükümet desteği vardı, demek herhalde çok yanlış olmaz. Bakın, Bekaroğlu da gitmiş mitinge; çünkü o da Hocalı’da yapılan kıyıma tepki duyuyor. Ama dövizleri görmüş, haykırılan sloganları işitmiş, “Burası bana göre bir yer değil” deyip gitmiş. Ama İçişleri Bakanı orada, konuşuyor, konuşurken söyledikleri, üslûp falan, Bekaroğlu’nu oradan uzaklaştıran genel havanın dışında değil. O dövizlere bakarak, o haykırışları dinleyerek orada bulunmak bu adama herhangi bir sıkıntı vermiyor.

Mitingi düşünen, planlayan, epey pahalıya mal olması gereken ilânları vb. finanse eden kimdir, nedir, bilmiyorum. Umarım kurcalanır ve ortaya çıkar. Böyle şeylerin bilinmesinde yarar vardır. Peki, bunun amacı ne? Daha doğrusu, kime hitap ediyor?

Dünyaya mı bir şey anlatmaya çalışıyoruz yoksa gene Türk Türk’e mi konuşuyoruz? Bunu, “piçsiniz” falan diye pankart taşıyanlara sormuyorum tabii, onlara soracak bir şey yok. Ama İçişleri Bakanı’nı böyle bir mitinge gönderen hükümetin herhalde verecek bazı cevapları olmalı.

Hocalı’da altı yüz küsur insan öldürüldü. Bunun nasıl bir şey olduğunu, kendi gözüyle olayı gözlemlemiş Amerikalı gazeteci arkadaşımdan dinledim. Nasıl bir pislik olduğunu biliyorum. Ama, tekrar edeyim, bu sefer rakamla yazayım, 600 küsur insanın öldüğü iddia edilen (verilen başka rakamlar da var) bir cinayetten, kıyımdan söz ediyoruz. 1915 üstüne ağzımızı açtığımızda, 600 çok küçük bir rakam.

Bu konuya bir biçimde karışan herkese bir laf yetiştirmek için uğraşıp duruyoruz. Fransızlar da Cezayirli öldürmüşler. Evet, öldürdüler. Bizim Sırp isyancı öldürdüğümüz, Bulgar isyancı öldürdüğümüz gibi, onlar da öldürdüler, ağır işkence yaptılar (ama ölenlerin kafalarıyla “Kelle Kule” yapmadılar). Bunlardan kişi olarak en fazla sorumlu olanlar, Salan gibi generallerdi. Onlar da ihtiyarlıklarını –başka nedenle de olsa– hapiste geçirdiler.

Şimdi biz Fransa’ya “Siz genosid yaptınız” dersek, Hocalı için Ermeniler’in tamamını katil ilân edersek, bize söylenenlere cevap vermekte fena halde zorlanırız.

Bu mitingi yapan gözü dönmüş kalabalığın dünyada yaratacağı izlenim de buna ek bir konu. Bu adamlar aslında “Öldürdük, gene öldürürüz” diyorlar. Sözde “Yapmadık! Yalan!” diye reddettikleri şeyi her an yeniden yapabilecek bir makule olduklarını sergiliyorlar. Elbette onlara bunu anlatmanın bir anlamı veya yararı yok. Olan olmuş. Ama bu mitinge İçişleri Bakanı göndererek katılan hükümetin herhalde verecek bir cevabı olmalı. Bu gösterilere katılarak, bu sloganlara sahip çıkarak mı “İnsanlık Ailesi” içinde yer alacaksınız?

Dersim için özür dileyebilirsin (bu tabii çok iyi bir şey). Dilersiniz, çünkü Kemalist değilsiniz. Ama Ermeniler sözkonusu olduğunda ağzınız diliniz kilitlenir. 2012 yılında tarihçilerden komisyon kurmaya kalkışırsınız. Yahudi döven Yeniçeri fıkrasındaki gibi, daha yeni haberiniz oldu çünkü.

Komisyon kuruluyor, ama İçişleri Bakanı hiçbir yerde yanlış bir davranışımız olmadığını ilan etmiş bile. Yirmi birinci ve yirmi ikinci yüzyılları hangi yöntemle Türklük adına fethetmek istediğini açıkça anlatmış.

Taraf, 25.02.2012

 

Suriye’de bizim işimiz!

Suriye konusunda ‘her şey masada’ diyor Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu. Bunun ne demek olduğu açık; Esad rejimine karşı silah kullanılabilir.

Suriye’de tam bir yıl önce başlayan isyanlara yönetimin reformla karşılık vermeye yanaşmayacağını anlayınca aktif bir diplomasi izlemeye başladı Türkiye. ‘Rejim değişikliği’ Ankara’nın resmi Suriye politikası oldu; muhalefete destek verdi. Hem Arap Birliği’nde ve Birleşmiş Milletler’de, hem de Batı başkentlerinde Suriye konusunda ‘sürükleyici’ bir rol oynadı.

Sınırdaki kaos ve Suriye’de yaşanan katliamlar kaygılandırıyor elbette Türkiye’yi. Bir yandan, insani olarak Suriye halkının yaşadıkları, öte yandan da krizin Türkiye’ye taşması ihtimali kaygılandırıyordu hükümeti. Ama bu değerlendirmelerin yanı sıra Ankara’nın Suriye politikasının gerisinde, Esad’ı gönderip ‘yeni Suriye’nin mimarı olma isteği de yadsınamaz. ‘Düzen kuran Türkiye’ misyonu sanırım Suriye üzerinden uygulanmaya çalışılıyor. Dışişleri Bakanı’nın Tunus dönüşü yaptığı açıklamada bunu işaretleri mevcut. ‘Irak’ta masada yoktuk, Suriye’de varız.’ diyor Davutoğlu ve ilave ediyor: ‘Türkiye geçmişte uluslararası topluma yön vermekte etkisiz kaldı… Ama bundan sonra biz masada olacağız, söz söyleyeceğiz’.

Bu ifadelerden benim anladığım Dışişleri Bakanı’nın Suriye meselesine ‘düzen kuran ülke’ perspektifinden baktığı. Bölgeye nizam veren ülke misyonunu pratiğe geçirmek için Suriye krizi bir fırsat olarak görülüyor. Böyle bir yaklaşımın bırakınız görülmesi, hissedilmesi durumunda bile son yıllarda bölgeyi etkisi altına alan ‘yumuşak güc’ümüz zarar görecektir. Suriye’de hegemonik bir güç olmak bütün bölgede önümüzü kapatan bir sonuç yaratabilir.

Suriye’ye müdahale seslerinin iyice yükseldiği bir konjonktürde ‘yumuşak güç’ naif bir yaklaşım olarak nitelenebilir; ama unutulmasın ki yumuşak güç unsurları daha kalıcı ve derin bir etki yaratıyor.

Ne dersek diyelim, Suriye’ye müdahale sesleri yükseliyor ve Türkiye bu konuda hiç de isteksiz görülmüyor. Muhtemel bir müdahalenin yapısı, amaçları ve aşamaları istekli taraflar arasında müzakere ediliyor. Tunus’ta yapılan son Suriye konferansında bu müzakerelerin olgunlaştırıldığını söylemek yanıltıcı olmaz. Bahar yaklaşırken bölgede ‘operasyonel’ koşullar da hazır hale geliyor.

Suriye’ye yönelik bir operasyonu meşrulaştıracak olan da rejimin bizatihi kendisi. Rejim karşıtı muhalefetin artması, bunlara yönelik şiddeti, o da dışarıdan müdahale ihtimalini artırıyor. Yani Esad, halkına yönelik şiddet politikasıyla aslında uluslararası müdahaleye davetiye çıkarıyor.

En büyük yanlış da Humus’ta olduğu üzere kentleri kuşatmaya ve uzaktan vurmaya başlaması. Bu, kitlesel imha politikası demek. Anlaşılan, Esad dış müdahalenin olmayacağını düşünüyor. Müdahale için BM Güvenlik Konseyi’nden karar çıkmayacağından emin. İki daimi üye, Rusya ve Çin veto ediyor kararları çünkü. BM kararı olmadan yapılacak bir müdahalenin meşru olmayacağı ve ülkelerin buna hem kendi içlerinde hem de dünya kamuoyunda destek bulamayacağını hesap ediyor. Müdahale ihtimali karşısında özellikle Rusya’nın ve İran’ın bölgedeki dengeleri ve çıkarlarını korumak adına sessiz kalmayacakları düşüncesi de Esad’ı rahatlatıyor.

Ama yanılıyor. Türkiye dahil bölgesel ülkeler ve Batılı güçler müdahale için artık daha istekliler. Suriye’de derinleşen insani kriz de bu arayışları meşrulaştırıyor. Humus’ta ölenler, yaralılar, tedavi edilemeyenler, açlığa mahkum edilenler, kuşatma altındaki şehre sıkışmış kaçamayanlar… Humus’un Saraybosna ve Srebrenitsa’ya döndüğü konuşulmaya başlandı.

Esad rejimi kitlesel katliamlar yapmaya yöneldikçe ve bu yolla muhalefeti sindirmeye devam ettikçe dış müdahale ihtimalini de artırıyor. Sonuçta müdahale de ‘rejim değişikliği’ amacıyla değil ‘insani yardım’ adına yapılacak. Böylesi daha ‘meşru’ değil mi? Yardım konvoyları gönderilecek, sonra bunların korunması gerekecek, bu amaçla ‘koridorlar’ açılacak, uçuşa yasaklı bölgeler, güvenli şehirler ilan edilecek… Adım adım müdahale.

Bu işleri yıllarca Batı yaptı, biraz da biz yapalım diyor Ankara, en azında ortak olalım… Kim bilir, belki de Batı tek başına bu işi yapamayacağından bizi ortak yapmaya çalışıyordur!

 

Zaman, 28.02.2012

Cafer Solgun – Bir ‘imkânsız yas’ın girdabında…

 

Gündelik hayatın koşuşturması içinde insan unutabiliyor ama çevresinde olup bitenleri fark ettiğinde tabii ki derhal hatırlıyor, durup dururken, mesela trafikte iken, neden birden trafiğin durduğunu ve bazı kişilerin aynı anda kornaya bastıklarını, bazılarının da arabalarından inerek “hazırol” duruşuna geçtiklerini; “sahi ya, bugün 10 Kasım ve saat 9’u 5 geçiyor”… Bu 10 Kasım’da da aynı sahneler yaşandı. TV kanallarında “Atayı anıyoruz” programları yapıldı, gazeteler toplumun Atatürk sevgisine dair haberler, yazılar yayınladı. Çok yakından izlediğimi söyleyemem, ama sanki son yıllarda, yıllardır alıştığımız türden “Atam şu halimize bak” mealinde yayınların sayısında biraz azalma var galiba. Evet, alışmış, alıştırılmıştık, her 10 Kasım’da Atatürk’ün bizlere “armağan” ettiği cumhuriyeti “ne hale” getirmiş olduğumuza dair derin bir üzüntü ve mahcubiyet içerisinde olmalıydık… Tabii ki yine devlet erkanı yıllardır tekrarlana gelen sözcüklerle anma mesajları yayınladı, yine Anıtkabir’de tören düzenlendi, bazı yurttaşlar gözyaşları içinde Anıtkabir’i ziyaret ettiler filan. Ama aynı zamanda tam da 10 Kasım’a denk gelen günlerde medyada “Atatürk diktatör müydü, değil miydi” tartışması yapanlar vardı…

10 Kasım dayağı…

Bu 10 Kasım’da eşimle evden çıkmış işimize gücümüze gidiyorduk, geride bakıcının kollarına bıraktığımız bebeğimizdeydi aklımız, her gün olduğunca. Birden trafik durdu, kornalar çalınmaya başladı, bazı araç şoförleri araçlarından inip hazırola geçti. Camdan kafamı uzatıp “ne oluyor” demeye hazırlanıyordum ki, eşim uyardı; “bugün 10 Kasım”… 10 Kasım deyince benim aklıma 12 Eylül darbesi yıllarında yediğimiz 10 Kasım dayakları geliyor… O gün cezaevinde de sirenler çalar, herkesin olduğu yerden ayaklanıp hazırola geçmesi gerekirdi. Hem yakamızdan tutmuş içeriye atmışlardı bizi, hem de Atatürk için yas tutmamızı istiyorlardı. Tabii hazırol duruşuna geçmeyince, coplarla, kalaslarla sıkı bir dayak yemek için ellerine gayet sağlam bir “gerekçe” vermiş oluyorduk.

12 Eylül yıllarında bende en çok iz bırakan dayak, işkence seanslarından birisi, 10 Kasım 1980 günü o zaman tutuklu bulunduğum Davutpaşa Sıkıyönetim Cezaevi’nde yediğimiz dayaktır. Darbe olmuş, sabah akşam sayımda hazırola geçmediğimiz için, askerlere “komutanım” demediğimiz için, Atatürk eğitimine katılmayı reddettiğimiz için (ve daha neler neler) dayak yiyoruz… O gün de sabah sayımında “olağan” dayağımızı yemişiz. Birden sirenler çalmaya başladı. Ne olduğunu anlayamadık, koridordan koğuşlarımıza çekildik. Ama koridoru gören bir noktadan elinde silahıyla nöbetimizi tutan asker siren sesleri arasından “herkes koridora çıksın, hazırola geçsin” diye feryat ediyordu. Bunun üzerine bazılarımız tekrar koridora çıktık. Ama hazırola geçen olmadı. Siren sesleri kesilince askerler doluştu içeriye. Koridora bakan beş koğuşa sırayla dalıp gelişigüzel hepimizi coplarla, kalaslarla kan revan içinde bırakıp gittiler. Yediğimiz bu “sürpriz” dayağın sebebini hala anlayamamış olanlarımız vardı, “bugün 10 Kasım” deyince anladılar…

Atatürkçü gençliğin ‘imkânsız yası’

Düşünce hayatımızın genç ve başarılı kalemlerinden arkadaşım Hilal Kaplan’ın “Türkiye’nin ‘Ölmeyen’ Babası/Atatürkçü Gençliğin İmkânsız Yası“ adlı kitabını (TİMAŞ, 2011) bugünlerde okudum. Hilal’in birkaç yıldır bu kitap üzerine çalıştığını biliyordum. Emeğine sağlık olsun. Bu vesileyle bir kez daha geçmişten bu yana Atatürk ve Atatürkçülük ve bu arada 10 Kasım üzerine düşünme imkânı buldum. İlk defa sivil, meşru, demokratik bir anayasa yapma durumuna geldiğimiz bugünlerde, bu nitelikte çalışmaların son derece önemli, gerekli olduğunu düşünüyorum. Bugünlere gelebilmenin bedelini tüm Türkiye olarak çok ağır ödedik. Bu nedenle anlamını ve değerini iyi bilmek sorumluluğumuz var. Yeni anayasa, hiç kuşkusuz, yaşadığımız demokratikleşme, aynı anlama gelmek üzere normalleşme sürecinin önemli bir sonucudur ve bu alandaki sorunlarımızın kalıcı bir çözüme kavuşturulmasının temelini atacaktır. Ne var ki mesele sadece yeni anayasa yapmış olmakla bitmiyor. Devlet ve toplum olarak ciddi bir zihniyet devrimine ihtiyacımız var. “Devrim” sözcüğünü tesadüfen kullanmıyorum. Zira ihtiyacımız olan, gerçekten de bir “zihniyet devrimi”dir… Kemalizm’in bir resmi ideoloji formatında hayatın her alanında devlet eliyle ve sistematik bir çabayla yıllardır Türkiye toplumuna empoze ediliyor olmasının etki ve sonuçlarından arınabilmek, sıradan veya yüzeysel değil, belli ki ancak “devrimsel” bir değişimin konusu oluyor. Kuşkusuz bu bir süreç olarak işlemeye devam ediyor. Ama önemi ne denli vurgulansa azdır diye düşünüyorum.

Hilal Kaplan’ın çalışmasına temel teşkil eden veriler, kitabın adından da anlaşılacağı üzere, bazı Atatürkçü gençlerle yaptığı mülakatlar. Gençlerin tercih edilmesi isabetli; zira gençlik, malum, “Atatürk İlke ve İnkılaplarının Bekçisi” olmakla misyonlandırılmış bir toplumsal grup. Resmi ideoloji mantığının kendini sürdürebilmesi ancak gençlik üzerinden başarılması mümkün görülen bir “görev” olduğu için, kafası ilköğretim çağlarından itibaren “Atam sen kalk ben yatam” tarzında çalışan kuşaklar yetiştirilmesine özel bir önem verildiğini biliyoruz. Bu çabanın ne tür sonuçlar verdiğinin bazı örnekleri kitapta mevcut. Varlığını Atatürk’e adayan gençler, “Atatürk olabilmek” için yaşayan gençler, dört bir yandaki Atatürk portrelerine, büstlerine her baktığında gözleri dolan gençler, 2007 yılındaki Cumhuriyet Mitingleri’ne katılmış olmayı hayatlarının en önemli anısı olarak anlatan gençler, Atatürk’ün hayatındaki yerinin anasından babasından önde geldiğini düşünen gençler, Türkiye’nin gidişatından hoşnut olmadıkları için “Atatürk olsaydı…” hüznü yaşayan gençler…

Bu gençlerin ortak özellikleri, Atatürk’ün yaşadığı dönemle ilgili kendilerine okudukları okullarda belletilenler dışında herhangi bir sağlıklı fikirleri olmayışı. Beyinleri resmi ideoloji ile dumura uğratılınca, Atatürk dönemi, ülkemizin “altın çağı” oluyor ve ondan sonrası da genellikle Atatürk’ün eserine ihanet eden aymaz siyasetçilerin yol açtıkları tahribatların tarihi… Bir “zihniyet devrimine” ihtiyacımız olduğunu vurgulamamın sebeb-i hikmeti de zaten bu.

“Bekçi” olmak ya da gençliğe yakışan…

Gençlik, 27 Mayıs darbesinin şartlarını olgunlaştırmak gerektiğinde “Ordu-Millet Ele Ele” diyendi… 60’lı yıllarda, Kemalizm’le sakatlanmış sol düşüncelerin etkisiyle harekete geçtiklerinde “anarşist” ilan edilip idam sehpalarına çıkarılanlardı… 70’li yılların kamplaşmasında aslında 12 Eylül darbesinin şartlarının olgunlaşmasına kan ve can verenlerdi… Ve sonrasında “Tehlikenin Farkında mısınız?” kampanyalarının figüranı olması istenenlerdi…

Gençliğe yakışan, her zaman daha iyi, daha ileri, daha özgür olanı istemektir; herhangi bir statükonun “bekçisi” olmak değil… Gençliğe yakışan, öncelikle sorgulamaktır ve bu sorgulamanın temel konusu, kendilerine “büyüklerinin” atfettikleri rollerle ilgili olmak durumundadır.

Bu süreç işliyor; çünkü hayat devam ediyor ve gençlik, kim ne derse desin, geleceğimizi temsil eden bir dinamik olmaktan alıkonulamaz…

Taraf, 27.02.2012

 

Tamer Çetin, “Devlet ve nesil”

Özellikle Türkiye deneyimi, devletin nesil yetiştirme projesine ilişkin önermeleri, normatif olmaktan çıkarıp, pozitif ve dolayısıyla genel geçer bir konuma sokmaktadır. Bu ülkede ideal nesil yetiştirme gayreti, sürekli ve sadece özgürlüklerin daha fazla kısıtlanmasına neden olmuştur. Devlet, tanımladığı çağdaş yurttaşı idealize edilmiş insan tipine büründürmek için, bir dönem sırtındaki parka ve ayağındaki postalı tehdit olarak algılarken, bir başka dönem başındaki örtüyü, ilkellik ve kamudan tecrit gerekçesi saymıştır. Tanımlanmış ve dayatılmış milliyetçilik, insanların kendilerini hissettikleri ırka mensup olarak tanımladıklarında ölüme kadar giden ihlallere neden olurken, tercih edilen dini temayül, geri kalan ülke insanının zulüm görmesine neden olmuştur. Elde ne var diye bakıldığında devlet, hedeflediği insan tipine ulaşamamakla kalmamış, aksine amaç edindiği bütün bu alan ve konularda tersine bir nesil yetişmesine neden olmuştur. O halde dindar nesil yetiştirme projesi, uzun vadede aksiyle geri dönebilir. Hele bir vicdan meselesi olan din konusunda devletin zorlayıcı gücünü hissettirmesi, açıktır ki aksülamel yapacaktır.

Bir başka açıdan nesil yetiştirme projesinin olumsuzluğu, bu girişimin, pek çok başka alanda devletin bu türden belirleyicilik veya üreticilik eylemlerinden daha yüksek politik ve ekonomik maliyetlere neden olma olasılığıdır. Devlet, bu politika için kaynak ayırmaya başladığında, bu kaynak hangi din grubuna hangi oranda tahsis edilecektir? Normal piyasa süreçlerinde asla var olmayacak bu türden bir rantı, bürokratik veya siyasi karar alıcıların kendi dünya görüşlerine göre dağıtmayacaklarının garantisini kim verebilir? Bir dönem tüm bürokrat ve siyasiler kamu yararının koşulsuz temsilcileri olsun ve kaynakları adilce dağıtsın. Ancak bu durumun uzun soluklu olmayacağı açıktır. Kaldı ki Türkiye özelinde dindar nesille neyin tanımlanacağı şimdiden belirgin görünmektedir. Devlet, geri kalanın dindarlığı beni ilgilendirmez mi diyecektir? İlgilendirir diyorsa, kaynak nasıl adil dağılacaktır? Daha önemlisi, bu politikanın uygulanması için Milli Eğitim veya Diyanet İşleri’nin üstlenici olmasını gerektiren herhangi bir ekonomik rasyonel de bulunmamaktadır.

Dindar nesil yetiştirmenin, modern devlet için tek gerekçesi ahlaklı yurttaşlar yetiştirmek olabilir. Dindar nesil yetiştirmekle murâd edilen, ahlaklı bir toplum inşa etmekse, devlet, ahlaklı bireye neden olacak din tanımını nasıl yapacaktır? İslami ve hatta Sünni geleneği veri alsak bile, İslamiyet dışındaki din mensuplarının dinî yaşam tarzlarına ilişkin talepleri, bu süreçte nasıl karşılanacaktır? Kaldı ki sadece Müslüman yetiştirmenin hedeflendiği durumda bile devletin İslami gruplar arasındaki konumu ne olacaktır? Türkiye’de diyanet deneyimi çok açıktır. Sünni Müslümanlar dışındaki Müslümanları bile dışlayan bu yerleşik kurumsal yapıda, bu anlayışı değiştirmek için ne tür metotlar geliştireceksiniz?

Sonuç olarak devlet, bu türden fiilleri, öncüsü olup üretmek bir yana, kol uzunluğu dışına çıkarmalıdır. Devlet olarak toplumun faydalı nesiller yetiştirmesi hedefleniyorsa ve bunun bir yolunun da dindar ve ahlaklı bir nesil yetiştirmekle gerçekleşeceğine inanılıyorsa, burada devlete düşen rol, bireysel tercihlerin serbestçe işlemesine izin vermek olmalıdır. Tercihlerin, serbestçe ve ama diğerine zarar vermeksizin karşılığını bulabildiği bir ortam, devletin suni çabasından daha doğru bir sonuca neden olacaktır. Nitekim olmaktadır da. Devletsiz nesil, her olası sonuçta genel olarak daha kabul edilebilirdir.

*Doç. Dr., Yıldız Teknik Üniversitesi, İktisat Bölümü Öğretim Üyesi

Evde eğitim 2

 

Son yazımda evde eğitim konusunda dünyadaki uygulamaları özetlemeye çalışmıştım.
Bugün de Türkiye’deki tartışmalara girmek ve biraz da kendi deneyimlerimden söz etmek istiyorum. 
Bu tartışmanın şu an Türkiye için pratik bir anlamı yok. Zorunlu eğitimde delik açarak evde eğitim uygulamasına kapı aralamaya kimsenin niyeti olmadığı zaten tasarının kaleme alınışından da belli. Besbelli ki tasarının yorumlanışında bir yanlış anlama oldu. Ama böylece biz de bu yanlış anlama sayesinde Türkiye’nin en özgürlükçüleri dahil neredeyse herkesin zorunlu eğitime ne kadar meraklı olduğunu da öğrenmiş olduk.
Anlaşılan herkes Cumhuriyet tarihi boyunca sürekli yükselen ve bugün artık neredeyse yüzde yüze varan okullaşma oranının zorunlu eğitim sayesinde gerçekleşebildiğini; zorunlu eğitim bir yerinden delinirse bütün dindarların o açık kapıyı kullanarak çocuklarını okuldan çekip alacağını ve evde rahlenin başına oturtacağını sanıyor. 
Bir araştırma şirketim olsa, hemen şimdi geniş çaplı bir araştırma yapar, anne babalara “Zorunlu eğitim olmasa çocuğunuzu okula yollar mıydınız” diye sorardım. Ve hep beraber görürdük bu halkın yüzde kaçı çocuklarını devlet zoruyla okutuyormuş… 
Her neyse, biz evde eğitimin kendisine dönelim… 
Öncelikle belirtmek gerekir ki, evde eğitim öyle kolay bir iş değil; ancak eğitim meselelerine kafa yoran, bu konuya çok zaman ve emek ayırmayı göze alan ailelerin uygulayabileceği bir mesele. 
Üstelik mesele bunu göze almakla da bitmiyor. Evde eğitim o ülkede belli bir oranda yaygınlaşmamışsa, evde eğitim yapan aileler bir düzeyde örgütlenmemişse sizin bunu tek başınıza başarmanız da mümkün olmuyor. 
Biz bunu denedik… 
Geçen yazımda da söylediğim gibi, oğlumuzu ortaokul çağında iki yıl okula göndermedik ve evde eğittik. Sebep, onun 11 yaşında bin bir emekle girdiği o seçkin özel koleje hiçbir şekilde uyum sağlayamaması, neredeyse psikolojik bunalıma girmesiydi. Aşırı rekabetçi ortam, ağır ders yükü ve alışık olmadığı sert disiplin sonucu okuldan nefret eder hale gelmişti.
(Daha sonraki yıllarda, ayrıldığı okulun kapısının önünden geçerken mide bulantısı yaşadığını söylersem durumu anlayabilirsiniz herhalde.) 
Okuldan alma kararını vermemiz kolay oldu. Ama sonrası o kadar kolay değildi. Onu iddiasız, mütevazı, çocuğu şekillendirmeye çalışmayacak; onun kişiliğine damga vurmaya kalkışmayacak bir okula göndermek ile evde eğitmek arasında uzun süre gittik geldik. Uzun tartışmalardan sonra evde eğitimi denemeye karar verdik. 
Okuldan aldığımız gün hemen bir program yaptık. Aynı anda özel İngilizce dersine, bir bilgisayar kursuna, yüzme okuluna kaydını yaptırdık. Biz de temel derslerini aramızda bölüşüp eğitime başladık. 
Başlarda hayatından çok memnundu. Açıkçası, bilgilenme açısından bir problem de yaşamadık. Ama bir noktada yanılmıştık. Biz, ille de tek bir okulda sosyalleşmesinin gerekli olmadığını, gittiği yüzme okulunda ya da bilgisayar kursunda da arkadaşlar edinebileceğini düşünüyorduk. Ne var ki, o kurslarda tanıştığı yaşıtları, asıl okullarındaki sosyal ilişkilerinden doyum sağladıkları için yan faaliyet olarak katıldıkları bu kurslarda arkadaş edinme ihtiyacı duymuyorlardı. Oğlumuz yalnız kalmıştı. 
İşte bu noktada, evde eğitim yapan çocuk sayısı belli bir düzeye ulaşmadan, aileler belli bir örgütlenme içine girmeden bunu gerçekleştirmenin sakıncalı olacağını gördük. Ve iki yıllık denemenin ardından Ali’yi mümkün olduğu kadar “okul olmayan bir okul” bularak içine soktuk. 
Bugün yeniden baktığımda, eğitimin evde eğitim aşamasına ulaşmasının bireysel bir seçim, bir çeşit sivil itaatsizlik aşamasından toplumsal bir devinim seviyesine çıkmasıyla gerçek olabileceğini görüyorum. 
Bu devinimin ilk ivmesi toplumun zorunlu eğitimden gönüllü eğitime doğru meyletmesi, eğitimi devlete karşı bir görev olmaktan kendine karşı bir sorumluluk olarak görmeye başlamasıdır. 
Ki bizim toplumda bu değişimi -eğer art niyetli değilsek- hemen görebiliriz. 
Bugün, 27.02.2012

 

DDK’nın Dink Raporu: Sivil ve demokratik devletin parametreleri

 

Hrant Dink cinayeti etrafındaki tartışma ve hesaplaşma devam ediyor. Cinayet hakkındaki mahkemenin kabul edilemez hükmüyle yüzyıllık önyargıların, memur dokunulmazlığının, devlet zihniyetinin, güvenlik kurumlarının, istihbarat anlayışının, medyanın tahrik yayınlarının, psikolojik harbin, darbe hazırlıklarının ve bizzat Dink’i mahkûm eden Yargıtay’dan Dink cinayetinin ardındaki yapılamayı yargılayamayan ilk derece mahkemesinin kamuoyu tarafından eleştirildiği ve mahkûm edildiği bir süreç yaşanıyor. 

Kamuoyundaki bu eleştirilere paralel olarak devletteki demokratikleşme ve sivilleşmenin yol açtığı eleştirel bakış açısı da dikkat çekiyor. Cumhurbaşkanından Başbakana devletin en üst makamlarının kamuoyunda yükselen bu eleştirilere katıldıklarını gösteren birçok beyanat verdiği biliniyor. Bu çerçevede, son olarak Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurumu’nca hazırlanan rapor kayda değer bir katkı olarak ortaya çıkıyor. Devlet Denetleme Kurulu 2007 sonrasında şeffaf, hesap verebilir, sivil ve demokratik devletin parametrelerine ve reform sürecine katkı sunan performansıyla takdir topladı. Dink raporunda, cinayet soruşturmasının neden ilerleyemediğini bilhassa kamu görevlilerinin soruşturma ve yargılama mevzuatındaki sistematik sorunlar ile güvenlik sektöründeki yapısal problemler çerçevesinde mufassal bir şekilde ele alınıyor. DDK raporunda, kurumun yetkileri itibarıyla olayın tam anlamıyla aydınlatmaya yetmeyeceğini kaydetse de, kendi sınırları içinde mesele yetkin bir şekilde vazediliyor. Raporda, Anayasa ve AİHM kararına atıfla yaşam hakkının korunması çerçevesinde idarenin hata ve kusurlarının soruşturularak, bu hatanın tespit edilmiş olması otoriter ve denetlenemez devlet anlayışının karşısında demokratik devlet paradigması ortaya konuyor.

AİHM’nin 14/ 09/ 2010 tarihli Dink/ Türkiye kararında “Üç ulusal makamın (…) hiçbirinin, ayrı ayrı ya da birbirleriyle koordineli bir biçimde, planlanmasından ve yakında işleneceğinden haberdar olmasına rağmen Dink cinayetinin engellenmesi amacıyla harekete geçmediği” gerekçesiyle sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiği ve etkili bir soruşturma yapılmadığı saptanmıştı. DDK’nın raporunu takiben İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi yaygın bir şekilde eleştirilen Hrant Dink davasının gerekçeli kararını açıkladı. Kararda “Var olduğu iddia edilen terör örgütünün delillerin toplanması sürecine de yönlendirme yaparak sirayet etme ihtimali dahi vardır…” ifadesiyle bu saptamayı derinleştiriyor.

DDK raporunda, örgütün varlığı iddiasından bağımsız olarak, Dink cinayetiyle ilgili idari birimlerin 28 adet rapor, yargı organlarının 50 civarındaki görevsizlik, yetkisizlik, kovuşturmaya yer olmadığı kararına, iki ana iddianameyle iki ayrı dava açılmasına, iki mahkûmiyet kararına rağmen 18 iddianın kamuoyunu tatmin edici bir şeklide soruşturulmadığı vurgulanıyor. Raporun kamuoyuna açıklanan sonuç bölümünde 5 maddesi gizli olmak üzere 14 maddelik tespit yapılıyor. 

Rapora göre, her şeyden önce Dink cinayetinin idari soruşturması bütüncü bir bakış açısıyla yapılmamıştır. Bu yöntem hatası idari inceleme ve soruşturmalardan sonuç alınamamasına neden olmuştur. Bunun yanı sıra memur ve kamu görevlilerin yargılanmasına ilişkin yüzyıllık sert idari güvence sistemi zihniyeti ve mevzuatın yanlış tatbikatının getirdiği problemler de soruşturma ve kovuşturmanın ilerleyişini engellemiştir. DDK raporu bilhassa bu konudaki tarih bilgisi, mevzuat analizi ve demokratik devlet sistemine daha uygun teklifleriyle ciddi katkılar sunmaktadır.

Bir başka problem de güvenlik sektörüyle ilgili yapısal sorunlardır. Dink cinayetinin yanı sıra Danıştay cinayeti, gazeteci ve aydın cinayetleri, Sivas ve Maraş olayları vb “gerek istihbarat toplanması ve değerlendirmesi gerekse toplumsal ve bireysel güvenliğin sağlanması ile ilgili olarak kurumsal yapılar ve uygulamalarla oluştuğu gözlemlenen bazı sorunlara ve bu alandaki reform ihtiyacına öncelikle temas edilmesi gerekli görülmüştür.” (s. 635) Raporda bu konuda MİT’te yürütülen çalışmalara ve Kamu Güvenlik Müsteşarlığı’nın kurulmasına atıf yapıldıktan sonra şöyle deniyor: 

“Kaos ortamı yaratmaya yönelik eylemlere ilişkin siyasal, ekonomik ve toplumsal risklerin süratle değerlendirilip, muhtemel bireysel ve toplumsal eylem alanlarına/ konularına yönelik etkin ve hızlı bir önleme kapasitesinin oluşturulması, 
 İstihbarat birimlerinin istihbarat toplama yöntemleri ve araçları hakkında kapsamlı bir gözden geçirme ameliyesinin yapılması, 
 Güvenlik sektöründeki gerek koordinasyon gerekse iç/dış denetim ve sivil denetim açıklarının giderilmesi gibi hususlar ve gerekliliklerin; reform ihtiyacının karşılanmasında güvenlik sektörünün bütününü kapsayacak bir reform stratejisinin belirlenmesini ve uygulanmasını zorunlu kıldığı değerlendirilmektedir.” (s. 635) 

Raporda esas itibarıyla idari soruşturmaların hukuka uygunluğu denetlenerek kamu görevlilerin yargılanmasına ilişkin mevzuat geliştirmeye yönelik bir çalışma yapılmış olmakla birlikte güvenlik sektöründeki reform ihtiyacı dile getirilmektedir. Dink’in katiliyle bayrak önünde fotoğraf çektiren paradigmayla yüzleşilmesi, bir kısım kamu görevlilerin de dâhil olduğu hukuk dışı oul – şumlarla mücadelenin sürmesi ve demokratik devletin hayata geçmesi perspektifiyle hazırlanan DDK’nın Dink Raporu, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararından sonra oluşan karamsar havayı hem dava hem de Türkiye’deki demokratik reform süreci bakımından dağıtarak yeni bir umudun önünü açtı.
Türkiye’de 10 yıldır süren reform süreci DDK raporunun da gösterdiği gibi derinleşerek ve genişleyerek devam ettikçe yüzyıllık önyargılar, mevzuatlar, kurumlar, tatbikatlar, mahkemeler, memurlar da değişmek zorunda kalacaktır. 10 yıldır kabası biten Yeni Türkiye’nin iç mimarisi sistematik, kararlı ve gayretli yeni reform süreciyle inşa edilebilecektir. Hrant Dink, mahkemeler ne derse desin kamu vicdanında bu sürece yaşarken ve ölümünden sonra verdiği katkıyla hatırlanacak portrelerden biri olarak Yeni Türkiye’deki müstesna yerini şimdiden almıştır.

Sabah, 26 Şubat 2012

 

Yusuf Tekin, “Yargı siyasetten rol çalıyor”

Darbelerle mücadelenin belki de en zor tarafı halka dayatılarak benimsettirilen, idari yapıya ince ince yerleştirilen ve mevzuata da tepeden tırnağa şekil veren ideolojik unsurların ayıklanmasıdır. Bu anlamda mücadelenin en zor olduğu alanlardan birisi de “hukukun üstünlüğü”, “kuvvetler ayrılığının gereği”, “yargının anayasal düzeni kollama ödevi” gibi mottolarla ve itiraz edilmesi güç formlarla bize dayatılan ve yargı organlarının vesayetini kurumsallaştıran manipülatif ifadelerdir. Açık ve net bir ifade ile ortaya koymak gerekir ki, Türkiye’de yargı bu formları kullanarak kendisini siyaset kurumunun üstünde ve onun belirleyicisi olarak görüyor, ondan rol çalıyor, onun alanını belirliyor ve daraltıyor. En son yaşanan MİT süreci bunun bariz örneğidir. Diğer tartışmalı hukuki sıkıntıları bir yana bu olayda, yargı açıkça siyasetin belirlemesi gereken bir alanda hükümeti engelleme çabasına girdi. Hatta yıllara sari bir biçimde yürüttüğü çalışmaları ani bir erozyona uğrattı. Siyasetinkarar vermesi gereken bir alanda, hükümetin çabalarını adeta bir siyasi rakip edasıyla boşa çıkardı.

Bu süreçte yargı organlarının kendilerini siyasetin üstünde konumlandırmalarını sağlayan bazı kavramları yeniden gözden geçirmekte yarar var. Bunlardan birisi üzerinde neredeyse hiç düşünmeden tartışmayı bitiren argüman olarak tekrarladığımız “hukukun üstünlüğü” ifadesidir. Bu tanımlamanın Batı demokrasilerinde kanunlara ya da hukuk kurallarına ya da yargıçlara değil hukuk yaratan iradeye karşılık geldiğini, altını kalın bir çizgi ile yeniden çizerek hatırlatmak gerekiyor. Açık rejimlerde hukukun üstünlüğü kavramının çıkış noktası “supremacy of parliament” veya “rule of parliament”dır. Yani parlamentonun daha açıkçası halk iradesi sonucu seçilmiş kişilerden oluşan kurumun egemenliği ya da üstünlüğünü ifade eder. Ve yine açıktır ki, buradaki üstünlük vurgusu kim tarafından yapıldığı belli olmayan yasal düzenlemelere ya da bunlara dayanarak karar veren yargı mensuplarına yönelik değildir. Bu tanımlamadan farklı bir biçimde hukuk yapıcı iradeden bağımsız bir kavram olarak hukukun ve hukukçunun üstünlüğünden bahsetmek otoriter rejimlere has bir tanımlamadır. Bu tür bir tanımlamanın dayandığı gelenek modern devlet literatüründe demokrasi ve demokratlarla mücadele için sırtını askerlere dayayan Alman oligarşisinin 1846 Cumhuriyeti sürecinde ürettiği dildir. Ki bu dil Nazizmi üretmiştir. Milli iradeyi yansıtan seçilmiş insanların oluşturduğu parlamentoyu güçsüz kılan bir gelenektir. Türkiye’de sıklıkla kim tarafından yapıldığı belli olmayan ve seçilmiş bir iradeyi yansıtmayan hukukun/hukukçunun üstünlüğü ifadeleri bu anlamda sözünü ettiğimiz manipülasyonu meşrulaştıran bir argümandır. Bilinçli bir yanıltma sürecidir. Hukukun üstünlüğü elbette herkesin saygı duyması gereken bir kavramdır, ama asıl üstün olanın seçilmişler ve onların oluşturduğu hukuk sistemi olduğunu unutmamak gerekir.

61 Anayasa’sının yol verdiği kötülükler

Yine bu süreçte çokça atıfta bulunulan bir diğer ifade kuvvetler ayrılığı prensibidir. Bu ilkenin ortaya çıkış koşullarına ilişkin ayrıntılı bir okuma yaptığımızda, ilkeyi dile getiren entelektüellerin temel çabasının “yargı”yı bir güç olarak ortaya çıkarmak olmadığı rahatlıkla görülür. Başta Montesquieu olmak üzere kavramı kullanan Locke, Hayek ve diğer isimler aslında temel kuvvet olarak yasama ve yürütmenin altını çizerler. Yargı ise bir güç değildir. Yargı, en üstün irade olan halk iradesinin yansıması olan parlamentonun koyduğu kuralları, onun yorumuna ve amacına uygun kalmak koşuluyla uygulamakla görevli bir güçtür. Bu yönüyle onu diğer bürokratlardan ayıran hiç bir vasıf yoktur. Kuvvetler ayrılığı ifadesine yargının eklenmesi onu bu anlamda baskılardan uzak tutmak üzere bir koruma alanı oluşturulmasına matuftur. Montesquieu’nün, ifadesiyle “ağırlığı olmayan kuvvet” olan yargı ve onun mensupları “kanunun sözlerini telâffuz eden bir ağızdan başka bir şey değildir”. Yoksa millet iradesini yönlendiren bir kuvvet olarak asla tasarlanmamıştır. Teoriyi tartışmaya açan siyaset bilimci ve aydınların demokratik toplumlarda asıl gücün seçilmişler olduğunun altını ısrarla çizdiklerini sanırım belirtmeye gerek yoktur. İlginçtir Türkiye’de sürekli tekrarlanagelen bir formda yasama-yürütme ve yargı üçlemesi hatırlatılır. Bu hatırlatmadaki format bünyesinde ciddi bir manipülasyonu da barındırır.

Bu yönüyle yargının yasama ve yürütme ile eşit bir güç olarak tanımlanması ciddi ve vahim bir hatadır. Ki bu hataya sebep olan ifade Türk anayasal geleneğine 1961 Anayasası ile dahilolmuştur. Bu yanılsama 1961 Anayasasının vesayet kurumlarını sisteme dahil eden, ince ayarcı vesayetçi hukukçularının derin işçiliğinin doğal bir sonucudur. Yargı ilk defa 1961 Anayasasında millet egemenliğinin bir parçası olarak sayılmıştır. 1961 Anayasası 1924 Anayasasının 3 ve 4. Maddelerindeki “Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir. Türk milletini ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi temsil eder ve Millet adına egemenlik hakkını yalnız o kullanır.’ İfadesini oluşturulmak istenen yeni vesayet düzeni açısından yeterli görmemiştir. Bu ifadeye millet adına egemenlik yetkisini kullanmak üzere yargı organlarını da dahil etmişlerdir.

Acı ama gerçek, Türkiye’de yargı bürokratları bu vesayetçi mantığı çok çabuk içselleştirdiler ve kendilerini siyasetin üstünde görmeyi kabullendiler. Bu konudaki tartışmaları bir mevzi kaybı olarak görmeye başladılar. Ve hangi ideolojik taraftan geliyor olursa olsun, içinde bulunduğu sınıfın değer yargılarıyla düşünmeye başladılar.

Son yaşanan MİT soruşturması birilerinin kavgası evet. Milli iradeyi yok sayan, küçümseyen sınıflarla halk ve onun seçtiği siyasetçiler arasındaki bir kavga. Bu kavga yeni değil tabi ki. Türk siyaset tarihinde görebileceğimiz çok sayıda örnekte yargının kendisini siyaset ile yani yasama ve yürütme ile eş güçte pozisyonda görmekle kalmamış, bu iki gücü te’dib eder nitelikte kararlar vermiştir.

Mesela, 11 Eylül 1920 tarihli Firariler Hakkında Kanun ile oluşturulan ve Kurtuluş Savaşı’na katkı verilmesini sağlamayı hedefleyen, 31 Temmuz 1922 tarihli İstiklal Mehakimi Kanunu ile yeniden örgütlenen ve fiilen 1927’ye yasal olarak da 1949’a kadar varlığını sürdüren İstiklal Mahkemelerinin siyasete müdahale etmediğini ve siyaset yapmadığını kim iddia edebilir? Ya da 27 Mayıs darbesini meşrulaştıran ve Yassıada garabetini yaşatan yargı bürokratlarının kendilerini halkın iradesinin temsilcilerinin üstünde görmediklerini kim iddia edebilir.

Üzgünüm ama Türkiye’de hukuk ve yargı mensuplarının önemli bir kısmı kendilerini her zaman ama özellikle de 27 Mayıs darbesi sonrasında hep siyasetin üstünde gördüler. Vesayet sisteminin temsilcisi ve yol göstericisi oldular. 27 Mayıs darbesini yapan Orgeneral Cemal Gürsel ve MBK üyeleri için “vatansever, idealist, liberal ve memlekete gerçek demokrasi ve hukuk nizamı kurabilecek azimde insanlar. Onlarla tanışmaktan iftihar duyduk” ifadesi de, 27 Mayıs darbesini “meşru bir hakkın kullanılması” olarak ifadesi de çok ünlü“hukukçu”larımıza sırasıyla Nail Kubalı ve Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’a ait. Darbecileri “anayasa da dahil olmak üzere” tüm mevzuatta istedikleri değişiklikleri yapabileceklerine ilişkin fetva da, Yassıada Mahkemelerine ilham kaynağı olan “ceza kanunlarının sanık aleyhine nasıl geriye doğru yürütülebileceğine” ilişkin meşhur fetva da ünlü hukukçulara ait. Yassıada mahkumlarına duruşma esnasında sürekli hakaret eden ve onlara “düşükler” diye hitap edenler de bağımsız yargı mensuplarıydı.

Totalitarizme yargısal çıkış

Veya çok daha yakın bir örnek, Adalet ve Kalkınma Partisi için açılan kapatma davasında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının kullandığı ifadeler. Başsavcı, iddianamesinde doğrudan siyasete müdahil olmuş ve Türkiye’de hangi tür siyasi partilerin kurulmasına izin verme yetkisini kendisinde görmüştü. “Türkiye’deki laiklik uygulamasının kimi Batı ülkelerindeki laiklik uygulamalarından farklı olması gerektiği, İslam dini ile Hıristiyanlık dini arasında benzerlik olmadığından hareketle Türkiye’de Avrupa’daki gibi muhafazakâr partilerin kurulamayacağı, din ve vicdan özgürlüğünün kullanılmasına ilişkin olarak sınırsız bir din hürriyeti ve bağımsız bir dinî örgütlenme anlayışının ülkemiz için tehlikeli olacağı” ifadesi yargı bürokratlarına ait.

Benzer türden içimizi sızlatan çok sayıda yargı karar ve yorumu artık herkesin dilinde. Bunları tek tek zikretmek belki gereksiz olacak. Ama yargının kendisini siyaset ile eşdeğer bir güç olarak tanımlamasının artık önüne geçmemiz gerek. Demokratik toplumlarda iki ana güç asıl. İkisi de halk iradesini yansıtan yasama ve yürütme. Yargı için çizebileceğimiz yegane alan egemenlik kullanımına müdahale etmeksizin bağımsız ve tarafsız bir biçimde kendisine verilen görevleri yapması. Kuşkusuz yargının bağımsız ve tarafsızlığını korumak için onun da bir güç olduğunu tanımlamamız gerekiyor. Ama sadece o kadar. Yargı asla kendisini seçilmişlerin üzerinde bir kurum olarak görmemeli. Ve otoriter rejimleri andırır bir biçimde siyaset üzerinde vesayetin kılıcını sallamaktan vaz geçmeli.

yusuftekin@yahoo.com

Açık Görüş, Star, 26 Şubat 2012

“4+4+4: Alternatif eğitim modellerinin önü açılsın”

0

Modern ulus devletlerde “eğitim ve ideolojinin” birbirinden ayrılmaz iki kavram olduğu bilinen bir gerçektir. Çünkü ulus devletler, egemen resmi/milli ideolojilerini toplumun tüm kesimlerine yaymayı “okullar” aracılılığıyla gerçekleştirmeye çalışır. Diğer taraftan bu tür sistemlerde her şeyin okulla halledilebileceğine dair yaygın bir kanaat üretilir. Kısacası okula tuhaf bir kutsallık atfedilerek “eğitim şart” denilir. Örneğin tek parti döneminin ders kitaplarında okul anlayışı; “Herkes ne olduğunu, nasıl bir millet olduğunu, devlet için yapacağı işleri bilmelidir. Bu bilgi ancak mekteplerde öğretilir.” “Okul bireyleri toplu yaşama, faydalı birer yurttaş haline dönüştüren bir ana kucağıdır” şeklinde ifade ediliyordu. Benzer birçok ifadenin “Maarif Vekâleti” tarafından ders kitaplarına yerleştirildiği bu dönemde, okulun “ana kucağı” olarak tasvir edilmesi kuşkusuz bilinçli bir propagandaydı. Birey devlete karşı vazifelerini bildiği, resmi ideolojiyi sorgulamadığı, devletini kendinden daha çok sevdiği, dolayısıyla itaatkâr birer yurttaş olma yolunda ilerlediği oranda okul şefkatli bir ana kucağına dönüşüyordu.

Bu tür zihniyetlerde çocuk eğitimine de paternalist bir zihniyetle yaklaşılır. Çocuklar, üzerinde en çok yatırım yapılan kişilerdir. Çocuğa doğrudan çocuk olduğu için değil ileride resmi ideolojiyi özümseyen rejime sadık birer vatandaş olacakları için değer verilir. Eğitim kurumları sadece öğretim yapan bilim ve sanat üreten mekânlar olmak yerine kurumsallaşan milliyetçilik anlayışının içselleştirildiği ve resmi ideolojinin sorgulanmadan, eleştirilmeden aşılandığı birer ideolojik aygıtlara dönüştürülür. Devletlerin eğitimi kurumsallaştırmalarının ve zorunlu kılmalarının altında yatan en önemli neden budur. Bu bakımdan devletlerin tek elden yürüttüğü, çekip çevirdiği ve zorunlu kılmak istediği eğitim faaliyetlerine tam da bu nokta kuşkuyla yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Tek bir görüşün, değerin, inancın ve müfredatın dayatıldığı militarist bir eğitim sistemi insan tabiatına aykırıdır.

Demokratik dünyada bazı devletlerin kısmen de olsa eğitimle yollarını ayırdığını görüyoruz. Ancak Türkiye’de bunu söylemek henüz çok erken. Ancak bugünlerde sıklıkla tartışılan 4+4+4 modeli bu anlamda belki ileriye dönük bir umut ışığı olarak değerlendirilebilir. Bu yüzden yapılması gereken mevcut darbe ürünü olan 8 yıllık kesintisiz eğitimin kaldırılmasını savunmak ve devleti yeni uygulamayla alternatif eğitim modelleri noktasında zorlamak olmalıdır.

Kesintisiz zorunlu eğitim 3.Dünya ülkelerine özgü bir uygulamadır

Türkiye’de nedense eğitim hayatını düzenleyen kanunların ve uygulamaların olağanüstü dönemlerde özellikle darbeciler tarafından çıkartıldığını görüyoruz. Örneğin 1961 yılında çıkartılan 222 sayılı ilköğretim kanunu,12 Eylül’de yürürlüğe sokulan zorunlu din dersleri ve anadil yasağı, son günlerde sıkça tartışılan 28 Şubat darbe sürecinin ürünü 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitim uygulamaları bunlardan sadece birkaçıdır. Bilindiği gibi 28 Şubat sürecinde Eski Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’ya ait olduğu iddia edilen bir ses kaydında, Karadayı; “Mesut Yılmaz’a altın tepside iktidar teslim ettiğini söyledikten sonra karşılığında bir takım talepleri olduğunu bunların arasında hükümetten 8 yıllık kesintisiz zorunlu eğitimi mutlaka sağlamalarını istediğini” ifade etmişti. Neticede paşaların dediği oldu ve yapılan bir düzenlemeyle 8 yıllık kesintisiz eğitime geçildi. Ne var ki generaller kesintisiz zorunlu eğitim için kendilerine 3. Dünya ülkelerini örnek almışlardı. Çünkü 298 ülke içinde sadece 20 ülkede bu sistem uygulanıyor. UNESCO verilerine göre bu ülkeler; “El Salvador, Seysel Adaları, Ruanda, Bolize, Bolivya, Virjin Adaları, Dominik Cumhuriyeti, Solomon Adaları, Porto Riko, Afganistan, Şili, Kenya, Yemen” gibi az gelişmiş genelde baskıcı rejimlerin hüküm sürdüğü ülkelerdi bunlar. Bugünlerde yeni uygulamayı neredeyse cumhuriyet eğitiminin çöküşü olarak gösteren ve kesintisiz eğitimi savunan kesimler acaba 28 Şubat ürünü bu uygulamanın çocukları ne kadar mağdur ettiğini biliyorlar mı? Bilindiği gibi 8 yıllık eğitimle birlikte %100 okullaşma oranına ulaşılması, 3 yıl içinde öğrencilerin 30 ar kişilik sınıflarda okuyacağı, 4. ve 5.sınıftan itibaren öğrencilerin en az bir yabancı dil bileceği, her ilçede en 2 okula bilgisayar laboratuarı kurulacağı, taşımalı eğitimde öğrencilere öğle yemeği verileceği, öğretmensiz okul kalmayacağı hedeflenmişti. Bugün baktığımızda bu hedeflerin hiçbirine ulaşılmadığını görüyoruz. Aksine zarar vermiştir.

4+4+4 uygulamasıyla birlikte köklü reformlar devam etmeli

Bu bakımdan yeni uygulamanın başta bu talihsiz uygulamayı bitirecek olması olumlu görülmelidir. Diğer taraftan yeni uygulamanın ilk 4 yıldan sonra eğitimi okul dışına taşıyacak olması da bir diğer olumlu gelişmedir. Ancak bu yeni uygulamayla birlikte eğitimde yeni reformların yapılması da ayrıca önem arz etmektedir. Türkiye’de eğitimin hâlâ ideolojik bir endoktrinasyon kurumu olarak işlev görmesi ve militarist bir takım yönetmeliklerin uygulanıyor olması ayrıca 80 yıllık tektipçi bir eğitim politikasının(Tevhidi Tedrisat) devam ettirilmesi gibi ciddi sorunlar karşımızda durmaktadır. Devletin, çocuğu ebeveynin değer yargılarına, hayat anlayışına, dinî inancına, mezhebine dahası çocuğu için ne talep edip etmediğine, mevcut eğitim yöntem ve anlayışını takdir edip etmediğine bakmaksızın, çocuğu ailesinden alıp kendi bildiği yoldan terbiye etme çabalarına artık son verilmelidir.

Bugün bazı Avrupa ülkelerinde zorunlu kesintili eğitim süreleri fazladır. Ancak bu ülkelerde çocuklar -bizde olduğu gibi- ne her gün “rahat, hazır ol” komutlarıyla yemin etmektedir ne törenlerde asker yürüyüşü yapmaktadır ne de çocuklara ders kitapları aracılığıyla resmi ideoloji dayatması yapılmaktadır. Bizde durum farklı, dünyanın geldiği bu noktada hâlâ çocuklar tek tip kıyafet ve nöbetçi öğrencilik uygulamalarına tâbi tutuldukları gibi örneğin eğitimcilerin bıyıklarını nasıl ve ne şekilde keseceklerine varana kadar her şeyleri yönetmeliklerle belirlenmiş durumdadır. 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu da hâlâ eğitimin zihniyetini tayin etme açısından karşımızda durmaktadır. Bu bakımdan yeni uygulamanın ve anlayışın 2023 Türkiye’sine katkı sağlaması için artık standart tek tip eğitim modelinden vazgeçilmesi gerekiyor.

Alternatif eğitim modellerine imkân tanınmalı

Türkiye’de ebeveynlerin çocuklarının geleceği için eğitimlerine verdikleri önemin artık farkına varılması gerekmektedir. Aynı şekilde çocukları, devletten başka kimsenin eğitemeyeceğine dair tabuların da yıkılması gerekiyor. Devletin eğitimde rolü olmalı ne var ki bunu eğitimi tekelleştirerek yapmamalıdır. Kendisi de okullar kurmak kaydıyla farklı/esnek eğitim modellerinin işletildiği okulların açılmasına imkân tanımalıdır. Bunu da eğitimi büyük ölçüde topluma bırakarak yapabilir. Sürekli gelişen ve bilinçlenen Türkiye’de toplumun eğitim faaliyetlerini de yürütebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Eğitim kalitesinin; farklı tercihlerin, esnek eğitim modellerinin, yol ve yöntemlerinin harmanlandığı, yarıştığı bir rekabet ortamında daha fazla artacağına inanıyorum.

Homeschooling bizde de uygulanabilir

Türkiye’de ne yazık ki alternatif eğitim modelleri üzerinde ciddi manada kafa yorulmadığı görülmektedir.1 Mart 1924 yılında çıkarılan 430 sayılı yasa ise hâlâ geçerliliğini muhafaza etmektedir. Çünkü bu yasa “evde eğitim” gibi alternatif eğitim modellerinin uygulanmasına fırsat tanımamaktadır. Oysa demokratik dünya 50 yıldır alternatif eğitim modellerini tartışıyor ve uygulamalarına müsaade ediyor. Örneğin ABD, Kanada ve İngiltere gibi ülkelerde uzun yıllardır alternatif eğitim tartışmaların yaşandığını ve uygulandığını görmekteyiz. Demokratik dünyada gerek veliler gerekse eğitim uzmanları artık okulun çocukların doğal gelişimini olumsuz yönde etkilediğini dolayısıyla çocukların naturasını bozduğunu dillendirmeye başladılar. Bu yüzden esnek eğitim modelleri üzerinde kafa yorarak farklı projeler üretiyorlar. “Homeschooling” (evde eğitim) bunlardan sadece biri.

Araştırmalara göre son yıllarda özellikle evde eğitim alan öğrencilerde bir artış görülüyor. Çünkü bu öğrencilerin gittikçe kamu öğrencilerine göre daha başarılı olmaya başladıkları gözlemlenmiş. Örneğin bu öğrenciler artık Amerika’nın en prestijli üniversitelerinden olan Harvard, Yale ve Stanford’dan burs kazanmaya başladılar. Yapılan araştırmalar Amerika’da halkın neredeyse yüzde 59’unun, evde eğitim alan öğrencilerin en az devlet okuluna devam edenler kadar iyi bir eğitim aldığını düşündüğü gösteriyor. “Evde Eğitim Gören Öğrencilerin akademik başarıları (Exploring Academic Outcomes of Homeschooled Students)” başlıklı çalışmada, evde eğitim gören öğrenciler kamu öğrencilere göre, AP testlerinde yüksek başarı elde ettikleri görülmüş. Akranları 3.1 GPA alırken evde eğitim alan öğrencilerde bu rakam 3.1 GPA. Üstelik kız ve erkekler başarıda paralel gidiyorlar. Eğitim araştırma enstitüsü NHERI’nin (National Home Education Research Institute) verilerine göre bugün ABD’de evde eğitim alan öğrenci sayısı 2.040 milyona ulaşmış.

Bu uygulama çok yönlü olarak tartışılarak Türkiye’de de işlerlik kazandırılabilir. Yeni yasa teklifi 4 yıldan sonra bunun önünü açabilecek durumda. Eğer bu halka imkân tanınırsa “kız çocuklarını bile okula göndermez” gibi hâlâ tepeden bakan, halkı cahil ve bilinçsiz bulan seçkinci zihniyeti bırakabilirsek neden olmasın.

Eğitim Politikaları Merkezi Koordinatörü

ufukcoskunn@gmail.com

Evde eğitim

 

Zorunlu eğitimin kademeli olarak 12 yıla çıkarılması konusunda 6 Ocak tarihinde, tasarı henüz Meclis’e gelmeden “Bir kere de imam hatipsiz olsun” başlıklı bir yazı yazmıştım.

“Eğitimdeki tartışma konularını, ‘dini eğitimi engelliyor mu, yoksa önünü mü açıyor’ perspektifinden kopuk, bağımsız bir mesele olarak konuşmaya başladığımız gün kurban keseceğim” diye başlamıştım o yazıya. 

Yürüyen tartışmalara baktığımda kurban keseceğim günün hâlâ hayli uzak olduğu görülüyor. 

Ben o yazıda zorunlu eğitim yılının sürekli yükseltilmesine karşı çıkmış ve bunun gerekçelerini yazmıştım, o yüzden şimdilik tekrarlamayacağım, belki ileride tekrar yazarım. 

Bugün üzerinde durmak istediğim konu ise tasarıda adı geçen ama nasıl formüle edileceği henüz belli olmayan evde eğitim (home schooling) meselesi… Bu konuda hem şahsi deneyimim var hem konu üzerinde uzun uzun düşünmüşlüğüm… Zira ben ve eşim, oğlumuz orta okul çağındayken evde eğitimi iki yıl kadar bizzat denemiş ebeveynleriz. 

Ama önce, konuyla ilgili genel bilgi vermek üzere 10 Kasım 2010’da yazdığım bir yazıyı hatırlatmak istiyorum: 

“Evde eğitim” başlığına bakıp, bütün dünyada tek tip bir sisteminin olduğu zannedilmesin. Şu anda onlarca ülkede uygulanan bu model, uygulandığı her ülkede (hatta eyalet sistemi söz konusu ise her eyalette) kendine özgü farklılıklar taşıyor. Örneğin bazı ülkelerde devlet velinin çocuğuna belli bir müfredat uygulamasını zorunlu kılıyor. Bazı ülkelerde ise veliler müfredat konusunda tamamen serbest bırakılıyor. 

Bazı yerlerde (mesela Fransa’da) bakanlık evde eğitilen çocukları yılda bir kere denetliyor. Çocukların gelişim grafiğine, özellikle de bir yıl önceki durumuna göre gösterdiği gelişmenin yeterli olup olmadığına bakılıyor. Eğer çocuğun yeterli gelişimi gösteremediği görülürse tedbirler alınması gündeme geliyor. Rusya’da (ki 1994’ten beri evde eğitilen çocukların sayısı üçe katlanmış durumda ve şu anda yaklaşık bir milyon evde eğitilen çocuk var) devletin evde eğitimle ilgilenen özel bir kurumu var. Aileler bu kurumdan her türlü eğitim materyali ve öğretmen desteği talep edebiliyorlar. Ayrıca devlet bu ailelere, kendi okullarındaki öğrencilere yaptığı ortalama yıllık harcama kadar miktarda para ödemesi yapıyor. 

Evde eğitimi okulla birleştiren sistemler olduğu gibi okuldan tamamen koparan sistemler de var. ABD’nin birçok eyaletinde, devlet okulları bütün imkânlarını evde eğitim yapan çocuklara açmak zorunda. Çocuk evde eğitim gördüğü halde, bölgesinde bulunan devlet okulunun istediği her faaliyetine katılabiliyor. Okul korosuna girebiliyor, okul takımında oynayabiliyor, sanat dersleri alabiliyor, çeşitli atölyelerinden yararlanabiliyor. 

Evde eğitim yapılırken benimsenen eğitim felsefesi, kullanılan yöntemler, teknikler ve kullanılan eğitim malzemesi de ailenin seçimine bağlı olarak birbirinden çok farklılık gösteriyor. Birden fazla yöntemi bir arada kullananlar oldukça yaygın. Bazen aile, çocuk için en iyi yöntemi buluncaya kadar birkaçını bir arada kullanıyor. 

Yapılan araştırmalar ABD’de evde eğitim gören çocukların yaklaşık yarısının, bir home schooling kurumu tarafından geliştirilmiş eğitim malzemelerini ve müfredat paketlerini kullandığını ortaya koyuyor. Önemli bir kesim bölgelerindeki okulların müfredatını izliyor. Uzaktan eğitim alanlar, internetten yararlananlar da az değil. Evde eğitimi seçen aileler oldukça örgütlenmiş durumda. Aynı çevrede yaşayan aileler aralarında birleşip dernek tipi kuruluşlar oluşturuyorlar. Genellikle haftada bir çocukları bir araya getirip ancak grup halinde yapılabilecek çalışmaları yapıyorlar. (Çeşitli sanat projeleri, tartışmalar, bilimsel deneyler vb.) 

ABD’de yapılan bir araştırmada ailelere neden evde eğitimi tercih ettikleri sorulmuş. 

Cevaplar tasnif edildiğinde, en önde gelen sebebin “çocuğa daha iyi bir eğitim verme isteği” olduğu görülüyor. Bunu, dini sebepler, okulları yeteri kadar güvenli bulmama, uyuşturucu ve şiddet korkusu, çocuğa daha iyi bir kişilik kazandırma, okula ulaşım zorluğu (kırsal bölgede yaşayanlar için) çocuğun özel ilgiye ihtiyaç göstermesi, işi nedeniyle ailenin sürekli yer değiştirmesi gibi nedenler takip ediyor. 

Gallup’un yaptığı bir araştırmaya göre son yirmi yılda Amerikan halkının evde eğitim meselesine bakışında ciddi değişiklik olmuş. 1980’li yıllarda Amerikalılar’ın yüzde 73’ü homeschooling’e olumsuz bakarken 2001’de bu oran yüzde 54’e düşmüş durumda. 

Peki bu çocuklar üniversite yaşına gelince ne oluyor? 

Tıpkı diğer çocuklar gibi onlar da üniversite giriş sınavına (ABD’de SAT denilen sınav) giriyor ve kabul edildikleri okula yerleşiyorlar. Evde eğitim gören gençler bu testlerde genel başarı ortalamasının altında kalmıyorlar. Hatta son bulgular evde eğitilenlerin ACT ve SAT testlerinde ulusal ortalamanın üstüne çıktığını ortaya koyuyor. 

Ve son bir nokta: ABD Ulusal Evde Eğitim Araştırma Enstitüsü’nün evde eğitim görmüş ve şu anda yetişkin olan 7300 kişi üzerinde yaptığı araştırma, evde eğitim görenlerin sosyalleşme becerileri konusunda toplumun genel ortalamasından iyi durumda olduklarını ortaya koyuyor. Söz konusu 7300 kişinin yüzde 58.9’u kendisini “çok mutlu” olarak tanımlıyor. Ülke genelinde aynı soruyu “çok mutluyum” diye cevaplayanların oranı ise yüzde 27.6. 

Bugün, 25.02.2012

 

Ak Parti, er Ryan’ları kurtaracak mı?

0

Ak Parti, üç dönemdir milletvekili olanları ne yapacak? Şu günlerde çokça tartışılan konuların başında bu soru geliyor.

Önce genel bir tespit yapalım: Türkiye’nin siyasî hayatında istekli bir şekilde siyasetten çekilen ve bir daha geriye dönmeyen kaç siyasetçi var? Bir kişi. O da Erdal İnönü. Ya diğerleri?

Diğerleri iki şey yaptı: Ya ömrünün sonuna kadar siyasette kalmanın yollarını denedi ya da bir şekilde siyasetten uzaklaşanlar kendisine bir sinyal yakılmasını ve tekrar siyasete atılmanın şartlarını gözledi.

Bu kategoride kimler mi var? Kimler yok ki? İsmet İnönü, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit. Alparslan Türkeş, Muhsin Yazıcıoğlu, Turgut Özal gibi ölümle siyaseti bırakmak zorunda kalanlar da var tabii ki. Tansu Çiller, Mesut Yılmaz gibi siyasette kendisine tekrar fırsat verilmesini bekleyenler de. Önce gidip sonra “Beni çok istiyorlar, ne yapayım, ısrarlara dayanamadım” diyerek geri dönem Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli gibi olanları da. 

***

Peki, bu koltuklara çakılı olmak durumu sadece siyaset için mi geçerli? Hayır. Sendika liderlerimizi bir hatırlayalım meselâ. Bayram Meral, Salim Uslu, yakın zamanda ölen yarım asırlık sendikacı Mustafa Başoğlu, Mustafa Özbek, kaç yıl sendikacılık yaptı? Ya meslek kuruluşlarının liderleri?

Derviş Günday, sahi, kaç yıl TESK’in başında kalmıştı? Bulunduğunuz yerdeki sanayi ve ticaret odalarının başkanlarına bir bakar mısınız? Etrafınızdaki (ya da üye olduğunuz) derneğin veya vakfın yönetim kurulu başkanları kaç yıldır oradalar? 

***

Kapalı sistemler bir entropi süreci yaşarlar. Yani yeni enerji girişinin olmaması, sistemin ölüm sürecini başlatır. Oysa sisteme uzun süreli egemen olanlar, dahası daha sonraki dönemleri de dizayn ederek bir bakıma “izinden gitme” halini kalıcılaştıranlar, farkında olmadan sistemlerin ölüm sürecini hızlandırmış olurlar.

Bu, evrensel bir olgu. Ülke olarak ABD’nin sürekli yeni beyinleri kendi ülkesine çekmesi meselâ, bu manada, bir enerji girişi sağlıyor bu ülkeye. Az gelişmiş ülkelerden Batılı ülkelere yönelik göçler, hem sorun alanı hem de enerji girişi sağlıyor bu ekonomilere. 

***

Ak Parti, Millî Görüş geleneğine yeni bir enerji girişi sağlamayı başardığı için başarılı oldu bir bakıma. Doğru: Bu ekibin içinde daha kırklı yaşlarda olan ve kanaatimce oldukça başarılı olan, ileride başarılı olma ihtimali de bulunan isimler de var, Ali Babacan gibi.

Bu gerçeği teslim edelim. Ama “Ak Parti, seçilemeyecek durumda olan yetmiş kişi olmadan biter” anlayışı yanlış.

Bu, bir kuşağın kendisinin dışında kalanları yok sayması ve belki de küçümsemesinden başka bir şey değil aslında.

***

Başbakan sonrası senaryolarda bir lider sorunu olabilir mi diye tartışmak anlamlı olabilir. Hakikaten, hangi ismin, Başbakanımızın sahip olduğu karizmatik liderliğe sahip olabileceğini ve bu sayede partiyi toparlayıp bütünleştireceğini tahmin etmek kolay değil. Ama böyle bir isim var olduğu halde “Yetmiş kişi bir daha seçilemezse her şey biter” demek, bildik bir statüko işaretinden başka bir şey değil bence.  

Ak Parti, pek tabii ki yenilenebilir ve yenilenmelidir de. Değerler hariç, bir sonraki ekibin, bir öncekilerin “izinden gitmeleri” de gerekmez. Zira hayat çok hızlı değişiyor. Ve ne yazık ki, kuşak farkı, bu hızı yakalamamızı zorlaştırıyor. 

Bu basit gerçeği kabullenmekte zorlanan kurum ve kişiler, eninde sonunda, hayatla savaşı kaybederler. İnönü’yle girdiği yarışta rakibinin sağlık sorunlarını gündeme getiren Ecevit’in, çeyrek asır sonra, kendisinin sağlık sorunları yaşadığı bir dönemde rakipleri tarafından zorlanması gibi dramatik sahneler yaşanır meselâ. 

***

Ak Parti, bugüne kadar direndiği bu meselede geri adım atar mı? Geri adım atar, kanaatimce. Ama gönlüm geri adım atmamasından yana. Öngörümde yanılmayı da istiyorum. Zira “Artık bir şeyler değişiyor” diyebileceğimiz bir başka şey daha olur böylece. 

Ak Parti, bu konuda bizi şaşırtabilir mi? Ömrümüz olursa, bekleyip göreceğiz.

 

Rota Haber, 24.02.2012