Ana Sayfa Blog Sayfa 472

Suriye Bosna olmadan

Suriye’deki Beşar Esad rejimi, bir yıla yakındır her gün kendi halkını öldürüyor. En son Humus’u işgal eden Suriye askerleri, 11 yaşından büyük erkek çocuklarını dahi katliamdan geçirdiler. Hem de yere yatırıp boğazlarını keserek…

Başbakan Erdoğan dünkü konuşmasında bu zulmü lanetledi ve şöyle dedi:

Suriye’de şehirlerde akan kan yerde kalmayacaktır. İnsani koridor derhal açılmalıdır. Arap Ligi planı uygulamaya konulmalıdır.”

Evet, çok doğru; ama nasıl yapılacak bunlar? Diplomasi bir işe yaramıyor. “Uluslararası baskı” işlemiyor; çünkü İran, Rusya ve Çin gibi dostları Suriye rejimini itinayla korunuyor.

Sünni çoğunluğa yaslanan muhalefet “silahlandırılmak” istiyor ki, haklı. Ancak muhalefeti ve kahraman “Özgür Suriye Ordusu”nu silahlandırmanın neticesi de, muhtemelen, olayı bir “devlet katliamı”ndan bir “iç savaş”a dönüştürmek olacak. Ölümler bitmeyecek.

Peki ne yapmak lazım?

Yugoslavya dersleri

Dünya buna benzer bir durumla 1990’ların ortasında Yugoslavya’da karşılaştı. Miloseviç’in emrindeki Sırp ordusu, Müslüman katliamına girişmiş, bugün Humus’ta yaşanan vahşetler Srebrenitsa’da ve diğer Boşnak kentlerinde gerçekleşmişti.

O zaman da Rusya ve Çin katliamcı devletin (Sırbistan’ın) yanındaydı. O zaman da Türkiye’nin ulusalcıları (Doğu Perinçek’in İşçi Partisi vs.) katliamcı devleti destekliyordu. O zaman da Boşnak lider İzzetbegoviç’e “İslamcı” diye cephe alan ve sırf bu yüzden Sırplara yakınlaşan “laik” Türkler vardı. (Cengiz Çandar bunların ipliğini iyi pazara çıkarırdı o yıllarda.)

Bunlar bir yana, bazı iyi niyetliler dahi bilmeden Sırplara çalışmıştı. “Yugoslavya’nın egemenlik hakları” üzerinden “dış müdahaleye” karşı çıkarak “barış”ı koruduklarını sanmışlardı.

Sonuçta, geç de olsa, ABD bir işe yaradı: NATO’da görevli Amerikan uçakları, Sırp hedeflerini bombalayarak, Boşnaklara kısmen yardım etti, Kosova’yı da soykırımdan korudu.

Türkiye’nin laikçi-solcu-ulusalcı korosu ise, Miloseviç’in katilleriyle aynı dalga boyunda, “Amerikan emperyalizmi”ne lanet yağdırmaya devam etti…

Havadan müdahale

Ben bugün Suriye’de de Yugoslavya benzeri bir denklem görüyorum. Suriye’nin katliamcı rejimini durdurmanın tek yolunun da bir “havadan askeri müdahale” olduğuna inanıyorum.

Daha açık söyleyeyim: NATO uçakları, Esad rejiminin askeri üslerini, istihbarat yuvalarını, ve şehirler etrafında ölüm çemberleri kuran birliklerini havadan vurmalıdır. Bu, muhalefete en azından “güvenli bölge”lerde tutunma imkanı verecek, sonuçta rejimin yıkılmasına giden yolu da açacaktır. Aynen Libya’da olduğu gibi.

Bunları okuyunca çileden çıkacak ve “seni gidi Amerikan emperyalizmi uşağı” filan diye Twitter’a sarılacak olanlara baştan söyleyeyim:

Bir, Amerika, böyle bir bombardıman için kıvranmıyor. Aksine, çekingen ve isteksiz. Washington o yüzden “Türkiye’yi öne sürme” gayretinde. Oysa Suriye’ye sınırı olan Türkiye asla askeri bir maceraya girmemeli. Onun için asıl bizim Amerika’yı “öne sürmemiz” gerek.

İkincisi, bir tür “dışarıdan demokrasi getirme” saçmalığından söz etmiyoruz. Suriye’de mesele demokrasi olmaması değil, katliam olması. Demokrasi sadece temenni edilir; oysa masumların canı kutsaldır.

Üçüncüsü, bir işgalden de söz etmiyoruz. Amerika zaten Irak’taki işgal fiyaskosuyla boyunun ölçüsünü yeterince aldı. Tartışılan, rejimin katliam makinelerini vuracak bir “havadan müdahale”den ibaret. (Ha, bu arada, merak etmeyin, Suriye’de “petrol” de yok.)

Aksi fikirde olanlar, “Suriye’de katliamlar nasıl durur” sorusuna bir cevap versinler lütfen. Çünkü o katliamların yok ettiği canlar, “ulusal egemenlikten” de, üçüncü dünya solculuğundan da çok daha değerli.

Star, 07.03.2012

Eğitimde Kemalist indoktrinasyona son mu?

Milli Eğitim Bakanlığında yapılan son düzenleme ile eğitimde Kemalist ideolojik indoktrinasyonun biteceğinden bahsediliyor.

Bu indoktrinasyonun nihayete ereceğini söylemek için henüz erken. Lakin ideolojik indoktrinasyonun biran evvel son bulması lazım, çünkü ideolojik indoktrinasyona dayalı bir eğitim sisteminden, nitelikli, eleştirel ve perspektif sahibi bireylerin yetişmesi düşünülemez. Bununda nedeni bizatihi ideolojinin mahiyetinden olduğundan ideolojiye bakmalıyız.

Kelimenin Kadim Yunanca’daki kökeninden çıkarılan anlamı fikirler bilimi, felsefenin veya psikolojinin insanın fikirlerinin kaynağını ve mahiyetini inceleyen dalı demek. Nitekim 1796 yılında literatürde ilk kullanıldığında ve sonrasında, ideoloji sözcüğü bu manada ifade edilmiştir. Lakin kelimenin bu az-çok nötr anlamı, ondokuzuncu yüzyılın ikinci çeyreğine geldiğimizde değişir ve biraz menfi muhteva ile ideal, soyut, afaki ve pratik olmayan spekülasyon şeklinde anlaşılır. Bu ikinci anlamı, kavramın günümüze kadar gelen kullanımıdır. Yirminci yüzyılın başından itibaren bu kullanım şöyle tanımlanır: Siyasete veya topluma, ya da bir sınıf veya grubun davranışına ilişkin, vakaların seyrinden bağımsız bir şekilde aleni veya zımni olarak benimsenen ve eylemlerin meşrulaştırılmasında kullanılan sistematik fikirler şeması. Yirminci yüzyılın ikinci çeyreğinde bu tanım yerleşir.

Günümüzdeki kullanım, kelimenin ilk kullanımındaki, az-çok nötr olan, fikirler dizisi ya da fikirlerin incelenmesi anlayışını yansıtmaz. Bazen, her fikrin ve her tavrın ideolojik olduğu önermesi ileri sürülerek ideolojinin Kadim Yunanca’daki kök anlamına göndermede bulunulursa da, böylesi önermelerde kastedilen sadece Kadim Yunanca’daki anlam değildir. Aynı zamanda yerleşik modern anlamı da kastedilir ve objektif ve bitaraf bilgi ve tavrın imkânsızlığı vurgulanır. Eğer bununla kastedilen bütün zamanlar ve mekânlar için varit bir bilginin mümkün olamayacağı ise, bu doğrudur, çünkü zamandan ve mekândan münezzeh bir evrensellik insani değildir. Yok eğer kastedilen insanlar ve gruplar arası ortak bir anlayışın imkânsızlığı ise, bu yanlıştır, çünkü böylesi bir ifade mutlak rölativizmin eseridir ve bu da insani değildir. Dolayısıyla her şey ideolojiktir demek anlamlı bir önerme değildir. Tarihi realite ne mutlak evrenselciliğe, ne de mutlak izafiyete sahiptir. Tarihi realite insanların iradi eylemleriyle zaman ve mekânla kayıtlı olarak iletişim kurabilmeleri ve dolayısıyla belli ortaklıklar oluşturabilmelerini ihtiva eder. Aksi bir izah, insana ve insan yaşamına dair bildiğimiz her şeyin, daha doğrusu bizatihi insanın, inkârı demektir. Biz bir şeyin ideolojik olduğunu söylediğimiz zaman, bahse konu olanı tam içermediğini, onu makuliyet ve hakkaniyetle tanımlayıp izah etmediğini ve kısmen de çarpıttığını ifade ederiz. Böyle olunca da her şey ideolojik değildir. Hegel’in ünlü vecizesini, (akli olan gerçektir, gerçek olan aklidir), Marx gibi tersyüz edecek olursam, ideolojik olan tarihidir, ama tarihi olan ideolojik değildir. İdeoloji kavramını biraz daha açımlamakta fayda var. Elbette ideoloji, bugünkü kullanımında da, bir fikirler dizesini içerir.

Lakin, biz her fikirler sistemine ideoloji demeyiz. Mesela, kimse zeytinciliğin ve zeytinyağının nasıl yapılacağına ait fikirler şemasını ideoloji olarak addetmez. Ne zaman ki, birisi zeytinciliğin ve zeytin yağı yapmanın bağcılıktan ve pekmez imalatından daha değerli, iyi, ahlaki ve saygın bir uğraş olduğunu öne sürerse; bunu ideolojik olarak niteleriz. Çünkü burada makuliyetin ve hakkaniyetin zedelendiğini düşünürüz. İdeoloji dediğimiz fikirler sisteminin diğer fikir sistemlerinden ayrılan bazı özellikleri var. İlkin, yukarda da ifade ettiğimiz gibi ideoloji hakkaniyete ve makuliyete tecavüz eder, yani zedeler. Peki bu nasıl gerçekleşir?

Öncelikle, ideoloji hiyerarşik bir konumlandırma yapar. Kendi zaviyesini diğerlerine üstün görür. Mesela, kendi izah tarzını ‘bilimsel’ diye niteleyerek diğerini küçültür. Çünkü bilimsellik az-çok herkesin kabullendiği ya da itibar ettiği bir keyfiyettir. Bu tür bir ideolojikleştirmeyi bilim felsefesi alanında, örneğin, pozitivizm, yapısalcılık, ve eleştirel kuramda görmek mümkün.

Hiyerarşik konumlandırmanın bir başka yolu da, ideolojinin kendisinin ideolojik olmadığını, yani diğer bütün ideolojiler ve fikirler dışında ve üstünde bulunduğunu iddia etmesiyle sağlanır. Türk toplumsal ve siyasal söyleminde Kemalizm veya Atatürkçülük buna örnek olarak verilebilir. İdeolojinin hakkaniyeti ve makuliyeti zedelemesinin, hiyerarşik konumlandırma yanında, bir diğer yolu da ihmal ya da yadsımadır. İdeoloji; bahse konu olanı bütün unsurlarıyla değil, eksik olarak anlatır. Burada ideolojinin ikinci özelliğini bulmaktayız.

İdeolojinin ikinci özelliği basitleştirmedir, ideoloji indirgemecidir. Tarihi ve toplumsal realiteyi basit faktörlere indirger. Yahut, mevcut faktörleri selektif bir şekilde verir. Osmanlı tarihine ideolojik bakış, matbaanın kullanımındaki iki asırlık gecikmeyi, matbaaya yönelik dini muhafazakârlığın ‘gavur icadı’ tepkisiyle açıklamayı yeterli görür, ya da tercih eder. Halbuki, bahse konu vakada, biz biliyoruz ki, etkili faktörlerin başında hattatların, aynen günümüzdeki sendikalar gibi, direnişi vardır. Yine, ideolojik bakış sadece faktörleri değil, vakaları ve gelişmeleri de eksik sunar. Misalimizde, ideolojik bakış, Şeyhülislamın matbaanın Şeriata mugayir, yani İslam’a aykırı, olmadığına ilişkin fetvasını görmezden gelir.

Üçüncü olarak, ideoloji genelleştirir, yani ideoloji bir durumu ya da bir açıklamayı genel-geçer bir izahmış gibi sunar. Genelleştirilen açıklama tarzı da bütün vakalara ve durumlara uygulanır. Evrensel ilkeler ve faktörler icat eder ve bunların her yerde ve zamanda geçerli olduğu gibi bir zehaba kapılır. Tek tek toplumların ve bölgelerin şartlarını ihmal eder. Hegel ve Marx’da gördüğümüz Berlin’in deyimiyle ‘tarihi kaçınılmazlık’ kategorileri ihdas eder.

Aslında bu ideolojinin hiyerarşik konumlandırma ve basitleştirme niteliğinin tabii bir sonucudur. İdeolojinin genelleştirmeci özelliğine de bir-iki somut örnek verelim. Mesela Osmanlı toplumuna ilişkin bir açıklama çerçevesinde ‘bütün feodal sistemlerde olduğu gibi Osmanlı’da da…’ diye başlayan bir tarihçi ideolojik bir genelleştirmede bulunmaktadır. Sanki bütün zamanlar ve toplumlar için varit bir feodalizm varmış gibi. Halbuki, biz biliyoruz ki feodal düzen denen pratik; Batı Avrupa ile Doğu Avrupa’da aynı değildir, İtalyan şehir devletlerinde yok denecek ölçüdedir, İskandinavya’ya pek uğramamıştır ve Osmanlı için sözkonusu etmek mümkün değildir. İkinci bir örnek olarak, modern demokrasinin batılı refah toplumlarında daha istikrarlı olduğunu gören bir siyasal analizci, ‘demokrasi belli bir refah düzeyini gerektirir’ türü bir genelleme yaparken, yirminci yüzyılın birinci yarısında ve hatta ikinci yarısında bile Avrupa’da bazı toplumlarda demokrasi yokken, aynı refah düzeyinin çok altında olan Hindistan’da istikrarlı bir demokratik sistemin işleyişini açıklayamaz.

İdeolojinin dördüncü özelliği ise idealleştirmedir. İdeoloji ideal bir sistem kurar, ya da böyle bir dünya tasavvurunda bulunur. İdeoloji bir sorunsuzluk durumu, bir tür yeryüzü cenneti öngörür. Bu yeryüzü cennetinin efsunu ile hayatiyet bulur. Pratikteki açmazları ve yol kazalarını da hep ideale atıfla çözmeye çalışır. Örneklersek, sosyalistler Sovyet komünizminin yanlışlıklarını Sovyet deneyiminin ideal sosyalizm olmadığını; Kemalistler, örneğin Atilla İlhan gibi, İsmet Paşa ya da Evren Paşa döneminde yapılan aşırılıkların kemalizm idealinden sapma olduğunu; İslamcılar da Suudi Arabistan ya da İran’daki uygulamaların ideal İslam düzeninde olamayacağını söyleyerek açıklarlar. Aslında pratikte her zaman bir şeylerin yanlış gitme ihtimali var olacağından, ideal hep ideal olarak kalır. Başka bir deyişle, ideal olan gerçek olmayandır ve hiç bir zaman da olmayacaktır. İdeolojik idealleştirme bir altın çağ referansı kurgular. Sosyalistlerin ilkel komünizm dedikleri mülkiyet öncesi bir dönem tasavvuru, Kemalistlerin tek parti dönemi, ve İslamcıların da asr-ı saadeti vardır.

Son olarak, ideoloji bir eylem planı içeren fikirler dizisidir. İdeoloji hitap ettiği toplum ya da grubun geneline yönelik bir eylem öngörür. Eylem topluluğun genelini etkileme ve dönüştürme amacına matuftur ve genellikle hitap edilen grup ölçeğinde bir kitlesellik içerir. Mesela, kadınların toplumda çektiği sıkıntıların giderilmesine ve erkeklerle aralarındaki dezavantajların kapatılmasına ilişkin fikirler dizisi, kitlesel ölçekte bir eylem planı ve dönüştürme amacı içerdiği ve hele hele kadınları erkekler karşısında önceleyen bir nitelik arz etmeye başladığı zaman bir feminizm ideolojisinden bahsederiz. Veyahut zeytincilik fikirleri zeytincilerin geneline ilişkin eylemler öngördüğü ve hele hele onları bağcılara karşı konumlandırdığı zaman, bir zeytincilik ideolojisinden söz etmemiz mümkün olur.

Hülasa edersek, ideoloji; hakkaniyet ve makuliyeti zedeleyen, basitleştirici, genelleştirici, idealleştirici ve ilgili grubun geneline hitaben bir eylem planı öngören fikirler dizisidir. İdeolojiler kendileri tarihsel vakalardır ve zamanla tarihi realiteyi etkilerler. İdeolojik bakış ise, zamana ve mekana haksızlıkta bulunur ve tarihi realiteyi tahrif eder. Böyle bir bakış açısı içeren eğitimden nitelikli, eleştirel ve araştırmacı nesiller çıkmaz.

Zaman, 20.09.2011

4+4+4 tartışmasının arkasında ne var?

 

 

Geçen gün eğitim konusunu ve sorunlarını konuşmak için katıldığım bir TV programında ‘konumuz eğitim ama yine politika konuşacağız’ demiştim. Öylede oldu. Çünkü okul yalnızca “okul” değildi. Bilinenin aksine okulu pedagoji değil politika kurar ve yönetir. Amaç, hedef ve kapsamı bir politikaya bağlı olarak kurgulanır. Mevcut eğitim sistemimizin politik kurgusu bugün toplumun çeşitli kesimleri tarafından sorgulanıp eleştirilmektedir, haklı olarak. Ulus devletler kurulum sürecinde okullara politik yönlendirme ve denetleme rolü yükledi.

Ülkemizde okulların politik yönelimi Laik, batıcı, Kemalist ideoloji ekseninde yapıldı. Kemalist ideoloji yapısı gereği içe kapalı, dayatmacı, tek tipçi, kullandığı dil olarak da; kendinden başkasına yaşam hakkı tanımayan dışlayıcı, ayrıştırıcı ve mahkûm edicidir. Kemalizm’in iddiası okul aracını kullanarak“Kemalist toplumu” üretmekti. Okulların bu amaca hizmet edebilir olup olmadığını ise hiç sorgulamadılar. Kemalistlere göre bugün “Kemalizm’e, Türklüğe” düşman bir iktidar ülkeyi yönetmektedir. İtham edilen iktidar ülkenin yüzde ellisini arkasına alarak iktidarda on yıldır oturmaktadır. Eğer okul ideoloji aşılama ve istenilen amaçla politik toplum oluşturma yönünde bir işleve sahip olabilseydi bu okullarda eğitim almış yüzde ellinin, okulun ideoloji politiğine aykırı bir tercihte bulunmamaları gerekirdi. Yine okulun ideoloji politiği Kürtlere okullarda seksen yıldır Türk olduklarını öğretiledi. Ancak bugün Kürtler daha bir yüksek sesle “Türk değil Kürt” olduklarını dile getiriyorlar.

Marx okulların ideoloji aşılamaya uygun araçlar olmadığını söylüyor ve taraftarlarına ideoloji aşılamak için okulları değil sendikaları, sivil toplum örgütlerini kullanmalarını öneriyordu. Bu bizimde katıldığımız doğru bir tespittir. İnsanlar sanıldığı gibi yalnızca okullarda kültürlenmezler. Aile, çevre, mahalle, ait olduğu cemaat, sivil toplum örgütleri gibi pek çok ve duygusal, düşünsel bağlılık açısından okuldan çok daha güçlü, bireyle ilişki kuran organlar tarafından kültürlenirler. Hele ki okulun ideoloji politiğinin benimsediği kültürel değerler bireyin ait olduğu aile, cemaat, topluluk, mahalle değerleriyleçatışıyorsa bu çatışmada kaybeden okul olacaktır. Ziya Gökalp’te okulun ve kültürün devletten özerkleştirilmesi gerektiğini savunmuştur.

Zorunlu Eğitim Sorunu

Okulun zorunlu olması devletin yurttaşlarına gösterdiği iyi niyetten değil, yurttaşlarını kontrol altında tutmak hem ihtiyaç duyduğu politik toplumunu üretmek hem de toplumsal ve cari ekonomik sistem içinde rollerini paylaştırmak amacını gütmektedir. Zorunlu eğitim karşıtları William Godwin’den, Ivan İllich’e kadar okulların hakim bir elit sınıfın çıkarları adına halkın ahlak ve toplumsal inançlarının şekillendirilmesinde kullanılan bir araç oldukları tezini savunmuşlardır. Sanayi toplumunun bir ürünü olan modern anlam ve yapılanmasıyla okulun yüz elli yıllık bir tarihi vardır. Joel Spring; “ Kitlesel okul eğitiminin amacı, vatandaşı ve işçiyi modern sanayi devleti için yetiştirmekti.” tanımlamasını yapar.

Her ne kadar okulların “fikri hür, vicdanı her nesiller” yetiştirmesi iddiası cazip bir şekilde iddia edilse de aslında okullar “bilinçli bireyler” yetiştirmeyi değil, belirli bir “bilinçte nesiller”yetiştirmeyi hedef alırlar. Okullar; bireylere değerlerine, kişisel çıkarlarına aykırıda olsa, akıl dışı da olsa sorgulamadan; ‘doğruda yanlışta olsa benim ülkemin çıkarları’ diye olaylara bakması istenenşovenist vatanseverliği benimseyecek yurttaşlar üretmeye yönelik girişim içindedirler. Devletin tüm kurum ve değerlerine mutlak itaati ve bağlılığın gerekliliği politikasını yaparlar. Godwin’in; “ Gençliğimizin, ne kadar mükemmel olursa olsun anayasaya saygılı olmak üzere eğitilmesi doğru değildir; hakikate ve ancak etki altına alınmamış hakikat anlayışlarına uygun düştüğü takdirde anayasaya saygı duymak üzere yönlendirilmelidir” ifadesini önemsemeliyiz. Mevcut anayasanın Eğitim Öğrenim hakkı ve ödevini düzenleyen 42. Maddesinde; “Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.” hükmüyle okullara bu konuda biçtiği misyonu tam da eleştirdiğimiz “kör itaat” boyutunda vurgulamaktadır.

Zorunlu eğitim ilk olarak 1876’da, ilk eğitimin “bütün Osmanlı tebaasına mecburi olduğu” hükmüKanun-i Esaside yer aldı. Zorunlu eğitim tartışmalarına Namık Kemalde katılmış ve ““eğitimin nimetlerini gören halk zaten gönüllü bir şekilde çocuklarını okullara kaydettirecektir. Bu konuda kimseyi zorlamaya gerek yoktur”  şeklinde olaya yaklaşmıştır. Zorunlu eğitim Osmanlı döneminde tartışıldığı kadar cumhuriyet döneminde tartışılmamıştır.

4+4+4 Kim Ne Anlam Çıkarttı?

Ülkemizde tüm politik kesimler okulun politik üretim merkezi olması yönünde hem fikirdirler.  Bu nedenle zorunlu eğitim üzerinden bir tartışma açılamıyor. Kavga okulun kimin politik aracı olacağıüzerinden, egemenlik ve sahiplenme kavgası olarak veriliyor.

28 Şubat darbesi her alanda olduğu gibi aklınca eğitime de balans ayarı yaptı. İrtica yuvalanmasının merkezi olarak gördüğü İHL’lerin önünü kesmek için kesintisiz sekiz yıl dayatmasını uygulamaya geçirdi. Meslek liselerin orta kısımları kapandı. Meslek liseleri ağır bir darbe aldı. Darbecilerde okula biçilen dönüştürücü misyona bel bağlamıştı. Okul darbeyi ve darbe ideolojisini sevdirmeye muktedir olamadı. Bugün darbeciler yargı önünde hesap veriyorlar.

Milli Eğitim Bakanı Sayın Ömer Dinçer 8 yıl kesintisizden vazgeçen tasarıyı meclise taşıdı. Önerinin öne çıkan yönleri 4+4+4=12 yıl olması ve açık öğretime imkân vermesi oldu. Politikanın malzemesi olan okul üzerine yine politik taraflar kendi politik çıkarları yönünden yaklaştılar. Sekiz yılın 4+4’e bölünmüş olmasını İHL’lerin önünü açma girişim ve eğitimin gericileştirilmesi olarak okudular. Darbenin anormal hale çevirdiğini, siyasilerin normalleştirilmesinde eleştirilecek bir yön görmüyoruz. Bir toplumsal talebin ve ihtiyacın karşılanmasıdır bu değişiklik. Ülke kalkınmasında önemli rol oynayan meslek liselerini besleyecek bir değişikliktir aynı zamanda.

İlk dört yıldan sonra öğrencilere açık öğretim imkânı verilmesi bir kesim tarafından “kızların eve kapatılması olarak görüldü” ve eleştirildi. Bu uygulama başta Fransa olmak üzere pek çok ülkede var ve bu durum kızların eve kapatılması olarak okunmuyor. Fransa eğitim sistemi öğrencilerden belli oranlarda kredi toplamasını istiyor. Öğrenciye ister yarı zamanla çalışıp yarı zamanlı okuyarak daha uzun sürede, isterse tam zamanlı okuyarak daha kısa sürede okulu bitirme esnekliği tanıyor.  Artık kışla tipi okullar yerine eğitimi hayatın içine yayan esnek modeller benimseniyor. Bu yönelimlerin arkasındaki ihtiyaçları görmek önemlidir. Ülkemiz hala yoksul çoğunluğa sahiptir. Bu çocukların bir zaman sonra evin geçimine katkı sağlayabilmek için çalışma hayatına atılmaları gerekiyor. Açık öğretim imkânı vermeyen sistem çocuğu okulla, geçim arasında tercih yapmakta bırakıyordu. Bu durumda pek çok genç orta ve liseden terk etmek okulu terk ediyordu. Açık öğretim imkânı en çokta yoksul çocukların işine yarayacak hem çalışma hem de okula devam ederek alacakları diplomayla daha nitelikli işlerde çalışma imkânı bulabileceklerdir.  Bunun yanında uzaktan öğrenim, evde öğrenim gibi alternatif modeller sunarak kişilerin öğrenim alma tercihlerini çoğaltıyor ve öğrenimi katı okul sistemine mahkûm etmiyorlar. Sayın Ömer Dinçer Organize Sanayi Bölgelerinin müfredatını da kendileri belirleyerek ihtiyaç duydukları alanda meslek liseleri açabilmelerine imkan veren çalışma içinde olduklarını belirtti. Bu oldukça olumlu bir adımdır. Özgür Eğitim-Sen olarak yıllardır isteyenin kendi müfredatını oluşturarak okul açabileceğini, devletin kontrol rolü oynayabileceğini savunduk. Bu adımın meslek liseleriyle sınırlı kalmadan geliştirilmesini umuyoruz.

Bu duruma yönelik ikinci bir eleştiri ise çocukların sosyalleşmesini engelleyeceği noktasındadır.Okulun çocuğu sosyalleştirdiği ön kabulü bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Okulun eğittiği yanılsaması gibi. Hâlbuki okul yalnızca öğretir, eğitemez. Okul üzerinde oluşturulan sorgulanmamış yanlış mitlerden birisidir sosyalleşme. Çocuklar derste yazmayla ya da okumayla meşguldürler. Birbiriyle diyalogları oldukça düşüktür. Beş dakikalık teneffüsler de kurdukları oyunlarsa her seferinde yarım kalarak tekrar sınıfa dönerler. Bu kısır döngünün devamlı olduğu bir ortamda hangi sosyalleşmeden bahsedebiliriz. Hâlbuki çocuklar sosyalleşmeyi en önemli ve temel eğitim yuvası olan ailede tamamlar. Sokakta, parkta, lokantada, tiyatroda, sinemada aile kazandıkları sosyalleşmeyi uygulama ve pekiştirme imkânı bulurlar. Okulun sosyalleştirme iddiasını aileyi ve hayatı yok sayması ve dışlaması olarak okumak gerekir.

Bu tasarıda eleştirilmesi gereken yer liselerin zorunlu hale getirilmesi olmalıdır. Bir toplumun bütün çocuklarını üniversite okutmak gibi bir istek üzerine politika yapması, bütün çocukların üniversite okumak istememesi ve buna ihtiyaç duymaması gerçeği göz önünde tutularak yapılmalıdır. Liseler içinde aynı durum geçerlidir. Okumak istemeyeni, buna ihtiyaç duymayanı zorla okutmak kimseye bir yarar sağlamayacaktır. Etrafımızda orta ya da lise terkli pek çok iş güç sahibi, işveren pozisyonda insanımız var. Zorunlu okulda eğitim dayatması çocukları okul yoluyla hayatın dışında daha uzun tutmaktan başka bir anlam taşımayacaktır.

İçinde bulunduğumuz dönem bilgi toplumudur. Adeta bilgi çöplüğünde yaşıyoruz ve etrafımızda tüketemeyeceğimiz kadar bilgi var. Bilgiye ulaşmaksa bir o kadar kolay artık. Hal böyleyken yapılması gereken iyi bir planlamayla öğretim sürecini planlayarak süreyi uzatmak yerine kısaltmaya gitmeliyiz. Yarın söylenecek olanı biz bugünden söyleyelim. 12 yıllık eğitim süreci çocuğun eğitim ihtiyacı için değil ekonomi politiğin (işsizlik oranını düşürmek, istihdama daha az para ayırmak gibi) ihtiyacı içindir. 12 yıllık uzun eğitim süreci çocuklarımızın hayatlarından çalınan oyalama yılları olacaktır. Ne kadar“uzun süreli eğitim” o kadar “iyi eğitim”, o kadar “iyi yetişmiş insan” algısı bir aldatmacadır. 12 yıl boyunca öğrenciler 150 adet ders kitabı okuyorlar. Bu kitaplar birbirinin tekrarı ya da biraz geliştirilmişidir. Tekrarları çıktığımızda bu sayı daha da azalacaktır. Bu kadar kitabı okumak için 12 yıl harcamak akıl işi değildir. Bir insanın bir saatte yapacağı işi siz 5 saatte yapmaya zorlarsanız bu insanı geliştirmez, aksine hantallaştırır, aptallaştırır, verimsizleştirir. Zaman içinde özgüven yitimine ve beceri körelmesine uğrar. Eğitimin asıl sorunu yıl değil; zorunluluk, içerik ve kalite sorunu olduğunu fark etmeliyiz. Çok kültürlülüğe açık, alternatifler sunan, öğreten, özgürlükçü bir okul politikasına ihtiyacımız var.

Not: bu yazı Yeni Şafak Gazetesinde yayınlanmıştır. Yorum sayfasının kelime kotasını aştığı için yazının bir kısmı yer almamıştır. Yazının tamamı sitemizde yayınlanmıştır.

 

 

Özgür Eğitim-Sen, 06.03.2012

 

Adem Seleş – Yeniden Tek Parti, Yeniden Tek Adam!

Benim derdim demokrasi ya da demokratlık falan değil. Ama adalet, özgürlük, hak, hukuk temelinde konuşalım. Güncel siyasi meseleleri yazarken de temel gayem demokrasi nutukları atanların içine düştükleri tezat halidir. Bu çelişki kişilerden kaynaklanmakla beraber demokrasinin özünde vardır.

Demokrasi adamı tuzağa düşürür. 

Demokrasi yarışına girdiğiniz zaman rakiplerinizle her türlü olmasa da önemli ölçüde aynılaşırsınız. 

Önce yöntem bakımından taklit ettiğinizi düşünürsünüz. Bir bakmışsınız fikirleriniz de benzeşmiş. 

Geçenlerde bir toplantıda bir bayan Atatürk’ün kadınlara seçme seçilme hakkı verdiğinden bahsetti. Siyaset bilimci bir hocamız hemen cevapladı: “Milletvekili listesi köşkte hazırlanıyor, seçime tek parti giriyor, kadın seçse ne? Seçilmese ne?” 

Bugün değişen ne? İşin gösteri boyutu arttı. Yok temayül, yok anket falan, bakıyorsunuz listeyi genel başkan ve etrafındaki birkaç kişi yapıyor. Sonuçta iktidar sürecinde de ülkeyi o üç beş kişi her türlü götürüyor. 

Biz de zannediyoruz ki demokrasi var. 

Son dönemde yaşanan iki konu da bunu ispatlıyor.

28 Şubat’ın yıldönümünde Milli Eğitim Bakanı MGK’ya girip (ne konuda olursa olsun önemli değil) bilgi veriyor. Seçilmişler atanmışlara hesap veriyor. Aynı gün 4+4+4 konusu gündeme geliyor 28 Şubat’ın 15. yıldönümünde ikinci dört yıllık bölüm tekrar zorunlu hale getiriliyor. Başkalarının bize dayattığı toplum mühendisliğini biz tekrar bu halka yapıyoruz.

Bana kalsa 3H hareketinin önerisi en iyisi “0+0+0 Olsun Temiz Olsun” 

Devlet benim ve çocuklarımın eğitiminden olabildiğince uzak olsun. 

İkinci konu ise Konya Üniversitesi ve Karaelmas Üniversitesi’nin isim değişiklikleri meselesidir.

Konya Üniversitesi’nin adı Konya Necmeddin ERBAKAN Üniversitesi olacakmış. 

Konya’nın siyasi temsilcilerinin haberi ve onayı var mı? 

Konyalı milletvekillerinin imzaları var, ama dahilleri var mı bilmiyorum. 

Üniversite personeline, öğrencilerine sorulmuş mu? Hayır.

YÖK mevzudan haberdar mı? 

İsim fetişizmi üzerine kurulu Kemalist mantık içimize işlemiş durumda. Yarın faraza Doğu PERİNÇEK Başbakan olsa. Herhalde O’nun adını da bir camiye verirler!

Bugün her şehirde muhakkak bir “Atatürk” veya “Cumhuriyet” caddesi yok mudur? 

Unutmayın ayarını bozduğunuz kantar bir gün sizi de tartar. Ayarı bozuk bir kantarı düzeltmek yerine bozuk ayarda kullanmayı tercih ediyorsunuz. Analarınızın, kızlarınızın örtüsüne dil uzatmış bir adamın adını da araya ekliyorsunuz. Ne diyordu Bülent ECEVİT: “Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz”. “Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi” Evrensel bilgininin üretildiği(!) kuruma ne de yakıştı! Hiç kimse birilerini sevmek ve benimsemek zorunda değildir. İşte bu nedenle falanca adamın adının verildiği bir üniversitede doçent ya da sıradan bir öğrenci olmak istemeyenler çıkacaktır. Devletin imkânlarından istifade etmek isteyenler tercih konusunda bir dayatmaya maruz kalacaktır. 

Kesinlikle Ak Parti adına utanç verici bir işten bahsediyorum. Abdullah GÜL’ün, R. Tayyip ERDOĞAN’ın, merhum Necmeddin ERBAKAN’ın adlarını bir yerlere vermekle bu insanları şereflendirmiş olmazsınız. Bilakis zarar verirsiniz. Bunlar da insan, yarın bir gün bir yanlışları ortaya çıkarsa, ne yapacaksınız. Bu ülkenin bir vatandaşı olarak ismi verilen şahıslar konusunda farklı görüşlerim olabilir. O zaman ne olacak?

Madem öyle söz konusu kişilerin sevenleri özel bir okul veya üniversite kurarlar, sevdikleri insanların adlarını verirler.

Yıllar önce Ankara’da öğrenci iken havaalanı yolu üzerinde bir park vardı. İktidarda sağ veya sol parti olduğunu parkın değişen isim levhasından öğrenirdik. Sağcı bir belediye başkanı varsa “Ziya Ül Hak Parkı” solcu biri belediye başkanı ise “Zülfikar Ali Butto Parkı”.

Rauf Denktaş Caddesinde oturuyorum. Adresimi her yazışımda rahatsız oluyorum. İktidara kalsa üç beş yıl önce dostluk(!) adına Beşşar Esad’ın adını da bir yerlere vermez miydi?

Yeni, yeni isim fetişleri üretmek yerine eskilerini ortadan kaldırmak için çaba sarf edin. Mesela yapabiliyorsanız en basitini teklif edeceğim. Süleyman DEMİREL adını kullanıldığı yerlerden kaldırın. 

Aslında bize dayatmalarına gerek yok. Yeni “Atatürk” ler üretmekte fazlası ile yetenekliyiz.

Allah akıl versin. İz’an versin.

İktidarın gözlerini kör ettiği muhterislerden bu halkı korusun.

Devlet ve kamunun imkânları üzerinden siyaset yapmanın bedelinin halka ödetmeyin. Öğretim görevlilerine, öğrencilere, bir şehir halkına kişisel siyasi tasarrufunuzun hesabını fatura etmeyin.

Bunun altından kalkamazsınız.

Önünü de alamazsınız.

Son söz mü: “Yaşasın Postmodern Atatürkçülük”

 

İzdüşünce, 03.03.2012

Eğitimde Kemalist indoktrinasyona son mu?

Milli Eğitim Bakanlığında yapılan son düzenleme ile eğitimde Kemalist ideolojik indoktrinasyonun biteceğinden bahsediliyor.

Bu indoktrinasyonun nihayete ereceğini söylemek için henüz erken. Lakin ideolojik indoktrinasyonun biran evvel son bulması lazım, çünkü ideolojik indoktrinasyona dayalı bir eğitim sisteminden, nitelikli, eleştirel ve perspektif sahibi bireylerin yetişmesi düşünülemez. Bununda nedeni bizatihi ideolojinin mahiyetinden olduğundan ideolojiye bakmalıyız.

Kelimenin Kadim Yunanca’daki kökeninden çıkarılan anlamı fikirler bilimi, felsefenin veya psikolojinin insanın fikirlerinin kaynağını ve mahiyetini inceleyen dalı demek. Nitekim 1796 yılında literatürde ilk kullanıldığında ve sonrasında, ideoloji sözcüğü bu manada ifade edilmiştir. Lakin kelimenin bu az-çok nötr anlamı, ondokuzuncu yüzyılın ikinci çeyreğine geldiğimizde değişir ve biraz menfi muhteva ile ideal, soyut, afaki ve pratik olmayan spekülasyon şeklinde anlaşılır. Bu ikinci anlamı, kavramın günümüze kadar gelen kullanımıdır. Yirminci yüzyılın başından itibaren bu kullanım şöyle tanımlanır: Siyasete veya topluma, ya da bir sınıf veya grubun davranışına ilişkin, vakaların seyrinden bağımsız bir şekilde aleni veya zımni olarak benimsenen ve eylemlerin meşrulaştırılmasında kullanılan sistematik fikirler şeması. Yirminci yüzyılın ikinci çeyreğinde bu tanım yerleşir.

Günümüzdeki kullanım, kelimenin ilk kullanımındaki, az-çok nötr olan, fikirler dizisi ya da fikirlerin incelenmesi anlayışını yansıtmaz. Bazen, her fikrin ve her tavrın ideolojik olduğu önermesi ileri sürülerek ideolojinin Kadim Yunanca’daki kök anlamına göndermede bulunulursa da, böylesi önermelerde kastedilen sadece Kadim Yunanca’daki anlam değildir. Aynı zamanda yerleşik modern anlamı da kastedilir ve objektif ve bitaraf bilgi ve tavrın imkânsızlığı vurgulanır. Eğer bununla kastedilen bütün zamanlar ve mekânlar için varit bir bilginin mümkün olamayacağı ise, bu doğrudur, çünkü zamandan ve mekândan münezzeh bir evrensellik insani değildir. Yok eğer kastedilen insanlar ve gruplar arası ortak bir anlayışın imkânsızlığı ise, bu yanlıştır, çünkü böylesi bir ifade mutlak rölativizmin eseridir ve bu da insani değildir. Dolayısıyla her şey ideolojiktir demek anlamlı bir önerme değildir. Tarihi realite ne mutlak evrenselciliğe, ne de mutlak izafiyete sahiptir. Tarihi realite insanların iradi eylemleriyle zaman ve mekânla kayıtlı olarak iletişim kurabilmeleri ve dolayısıyla belli ortaklıklar oluşturabilmelerini ihtiva eder. Aksi bir izah, insana ve insan yaşamına dair bildiğimiz her şeyin, daha doğrusu bizatihi insanın, inkârı demektir. Biz bir şeyin ideolojik olduğunu söylediğimiz zaman, bahse konu olanı tam içermediğini, onu makuliyet ve hakkaniyetle tanımlayıp izah etmediğini ve kısmen de çarpıttığını ifade ederiz. Böyle olunca da her şey ideolojik değildir. Hegel’in ünlü vecizesini, (akli olan gerçektir, gerçek olan aklidir), Marx gibi tersyüz edecek olursam, ideolojik olan tarihidir, ama tarihi olan ideolojik değildir. İdeoloji kavramını biraz daha açımlamakta fayda var. Elbette ideoloji, bugünkü kullanımında da, bir fikirler dizesini içerir.

Lakin, biz her fikirler sistemine ideoloji demeyiz. Mesela, kimse zeytinciliğin ve zeytinyağının nasıl yapılacağına ait fikirler şemasını ideoloji olarak addetmez. Ne zaman ki, birisi zeytinciliğin ve zeytin yağı yapmanın bağcılıktan ve pekmez imalatından daha değerli, iyi, ahlaki ve saygın bir uğraş olduğunu öne sürerse; bunu ideolojik olarak niteleriz. Çünkü burada makuliyetin ve hakkaniyetin zedelendiğini düşünürüz. İdeoloji dediğimiz fikirler sisteminin diğer fikir sistemlerinden ayrılan bazı özellikleri var. İlkin, yukarda da ifade ettiğimiz gibi ideoloji hakkaniyete ve makuliyete tecavüz eder, yani zedeler. Peki bu nasıl gerçekleşir?

Öncelikle, ideoloji hiyerarşik bir konumlandırma yapar. Kendi zaviyesini diğerlerine üstün görür. Mesela, kendi izah tarzını ‘bilimsel’ diye niteleyerek diğerini küçültür. Çünkü bilimsellik az-çok herkesin kabullendiği ya da itibar ettiği bir keyfiyettir. Bu tür bir ideolojikleştirmeyi bilim felsefesi alanında, örneğin, pozitivizm, yapısalcılık, ve eleştirel kuramda görmek mümkün.

Hiyerarşik konumlandırmanın bir başka yolu da, ideolojinin kendisinin ideolojik olmadığını, yani diğer bütün ideolojiler ve fikirler dışında ve üstünde bulunduğunu iddia etmesiyle sağlanır. Türk toplumsal ve siyasal söyleminde Kemalizm veya Atatürkçülük buna örnek olarak verilebilir. İdeolojinin hakkaniyeti ve makuliyeti zedelemesinin, hiyerarşik konumlandırma yanında, bir diğer yolu da ihmal ya da yadsımadır. İdeoloji; bahse konu olanı bütün unsurlarıyla değil, eksik olarak anlatır. Burada ideolojinin ikinci özelliğini bulmaktayız.

İdeolojinin ikinci özelliği basitleştirmedir, ideoloji indirgemecidir. Tarihi ve toplumsal realiteyi basit faktörlere indirger. Yahut, mevcut faktörleri selektif bir şekilde verir. Osmanlı tarihine ideolojik bakış, matbaanın kullanımındaki iki asırlık gecikmeyi, matbaaya yönelik dini muhafazakârlığın ‘gavur icadı’ tepkisiyle açıklamayı yeterli görür, ya da tercih eder. Halbuki, bahse konu vakada, biz biliyoruz ki, etkili faktörlerin başında hattatların, aynen günümüzdeki sendikalar gibi, direnişi vardır. Yine, ideolojik bakış sadece faktörleri değil, vakaları ve gelişmeleri de eksik sunar. Misalimizde, ideolojik bakış, Şeyhülislamın matbaanın Şeriata mugayir, yani İslam’a aykırı, olmadığına ilişkin fetvasını görmezden gelir.

Üçüncü olarak, ideoloji genelleştirir, yani ideoloji bir durumu ya da bir açıklamayı genel-geçer bir izahmış gibi sunar. Genelleştirilen açıklama tarzı da bütün vakalara ve durumlara uygulanır. Evrensel ilkeler ve faktörler icat eder ve bunların her yerde ve zamanda geçerli olduğu gibi bir zehaba kapılır. Tek tek toplumların ve bölgelerin şartlarını ihmal eder. Hegel ve Marx’da gördüğümüz Berlin’in deyimiyle ‘tarihi kaçınılmazlık’ kategorileri ihdas eder.

Aslında bu ideolojinin hiyerarşik konumlandırma ve basitleştirme niteliğinin tabii bir sonucudur. İdeolojinin genelleştirmeci özelliğine de bir-iki somut örnek verelim. Mesela Osmanlı toplumuna ilişkin bir açıklama çerçevesinde ‘bütün feodal sistemlerde olduğu gibi Osmanlı’da da…’ diye başlayan bir tarihçi ideolojik bir genelleştirmede bulunmaktadır. Sanki bütün zamanlar ve toplumlar için varit bir feodalizm varmış gibi. Halbuki, biz biliyoruz ki feodal düzen denen pratik; Batı Avrupa ile Doğu Avrupa’da aynı değildir, İtalyan şehir devletlerinde yok denecek ölçüdedir, İskandinavya’ya pek uğramamıştır ve Osmanlı için sözkonusu etmek mümkün değildir. İkinci bir örnek olarak, modern demokrasinin batılı refah toplumlarında daha istikrarlı olduğunu gören bir siyasal analizci, ‘demokrasi belli bir refah düzeyini gerektirir’ türü bir genelleme yaparken, yirminci yüzyılın birinci yarısında ve hatta ikinci yarısında bile Avrupa’da bazı toplumlarda demokrasi yokken, aynı refah düzeyinin çok altında olan Hindistan’da istikrarlı bir demokratik sistemin işleyişini açıklayamaz.

İdeolojinin dördüncü özelliği ise idealleştirmedir. İdeoloji ideal bir sistem kurar, ya da böyle bir dünya tasavvurunda bulunur. İdeoloji bir sorunsuzluk durumu, bir tür yeryüzü cenneti öngörür. Bu yeryüzü cennetinin efsunu ile hayatiyet bulur. Pratikteki açmazları ve yol kazalarını da hep ideale atıfla çözmeye çalışır. Örneklersek, sosyalistler Sovyet komünizminin yanlışlıklarını Sovyet deneyiminin ideal sosyalizm olmadığını; Kemalistler, örneğin Atilla İlhan gibi, İsmet Paşa ya da Evren Paşa döneminde yapılan aşırılıkların kemalizm idealinden sapma olduğunu; İslamcılar da Suudi Arabistan ya da İran’daki uygulamaların ideal İslam düzeninde olamayacağını söyleyerek açıklarlar. Aslında pratikte her zaman bir şeylerin yanlış gitme ihtimali var olacağından, ideal hep ideal olarak kalır. Başka bir deyişle, ideal olan gerçek olmayandır ve hiç bir zaman da olmayacaktır. İdeolojik idealleştirme bir altın çağ referansı kurgular. Sosyalistlerin ilkel komünizm dedikleri mülkiyet öncesi bir dönem tasavvuru, Kemalistlerin tek parti dönemi, ve İslamcıların da asr-ı saadeti vardır.

Son olarak, ideoloji bir eylem planı içeren fikirler dizisidir. İdeoloji hitap ettiği toplum ya da grubun geneline yönelik bir eylem öngörür. Eylem topluluğun genelini etkileme ve dönüştürme amacına matuftur ve genellikle hitap edilen grup ölçeğinde bir kitlesellik içerir. Mesela, kadınların toplumda çektiği sıkıntıların giderilmesine ve erkeklerle aralarındaki dezavantajların kapatılmasına ilişkin fikirler dizisi, kitlesel ölçekte bir eylem planı ve dönüştürme amacı içerdiği ve hele hele kadınları erkekler karşısında önceleyen bir nitelik arz etmeye başladığı zaman bir feminizm ideolojisinden bahsederiz. Veyahut zeytincilik fikirleri zeytincilerin geneline ilişkin eylemler öngördüğü ve hele hele onları bağcılara karşı konumlandırdığı zaman, bir zeytincilik ideolojisinden söz etmemiz mümkün olur.

Hülasa edersek, ideoloji; hakkaniyet ve makuliyeti zedeleyen, basitleştirici, genelleştirici, idealleştirici ve ilgili grubun geneline hitaben bir eylem planı öngören fikirler dizisidir. İdeolojiler kendileri tarihsel vakalardır ve zamanla tarihi realiteyi etkilerler. İdeolojik bakış ise, zamana ve mekana haksızlıkta bulunur ve tarihi realiteyi tahrif eder. Böyle bir bakış açısı içeren eğitimden nitelikli, eleştirel ve araştırmacı nesiller çıkmaz.

 

afozgur@hotmail.com

Zaman, 20.09.2011

Özgür Avrupa’dan Faşist Avrupa’ya Doğru mu?

Giriş 

22 Temmuz 2011 tarihi, zihinlerimize kara bir gün olarak geçti. Bu gün, Anders Behring Breivik isimli ırkçı terörist Norveç’in başkenti Oslo’da ve Utoya adasında seksene yakın insanın ölümüyle sonuçlanan bombalı bir saldırıda bulundu. Bu saldırı, modern dönemde tek bir kişi tarafından gerçekleştirilen en büyük katliamlardan biri olarak tarihe geçti. 

Oslo katliamı, Avrupa’da yükselen aşırı sağın ve ırkçılığın büyük bir tehlike olduğunu acı bir şekilde ortaya koydu. Ancak medyanın, siyasi partilerin, sivil toplum kuruluşlarının ve hükümetlerin ‘aşırı sağ’ olarak isimlendirilen ırkçılık tehlikesinin boyutlarının derinliğini kavradıklarından emin değiliz. Herkesin Avrupa’nın düşmanının Müslümanlar veya göçmenler olmadığını anlaması gerekmektedir. Avrupa’yı tehdit eden yeni düşman bizzat Avrupa’nın içinden çıkmaktadır. Bu düşman, saf Avrupalı olmakla övünen ‘Avrupa Faşizminden’ başka bir şey değildir. Avrupa’nın kaderini Avrupa faşizmine karşı verilen mücadele belirleyecektir. Avrupalı faşistlerin bugün yok etmek istedikleri en önemli hedeflerinden biri ‘Brüksel Avrupa’sıdır’. Avrupalı faşistler, Avrupa Birliğini yıkarak Avrupa’yı tekrar faşist diktatörlükler coğrafyası haline getirmeyi istemektedirler. Terörist Breivik’in terörist eylemini -Müslümanlara ve göçmenlere sert politikalar uygulamadığı için- İşçi Partisi hükümetine karşı gerçekleştirmiş olduğunu unutmamak lazımdır. Oslo katliamını, faşist Avrupa’nın özgür ve çoğulcu Avrupa’ya saldırması olarak değerlendirebiliriz. 

Avrupa ırkçılığı, sosyal hayattaki her fırsatı, kendi şovu ve propagandası için kullanmaktadır. Yetmişli yıllardan itibaren futbol maçlarını ve spor müsabakalarını birer ırkçı gösteriye dönüştüren faşistler, spor, siyaset ve medya başta olmak üzere hayatın her alanını ırksallaştırmaya başlamışlardır. Sanal âlem, Avrupa ırkçılığının etkin olarak kullanıldığı bir arena haline gelmiştir. Oslo katliamı, Avrupalı ırkçıların artık eyleme geçtiğini, yani durumdan vazife çıkarmaya başladığını gösteren tehlikeli bir gidişe işaret etmektedir. Günümüzde Avrofaşist veya aşırı sağcı partiler büyük sosyal desteğe sahiptirler. Irkçı siyasi ve sosyal organizasyonlar, azınlık gruplarını düşman görmekte, ekonomik kriz karşısında insanların endişelerini kullanmakta, göçmenlere karşı çıkmakta ve İslam’ı baş tehdit olarak lanse etmektedirler. Modern Avrupa politik düşüncesi önemli ölçüde ırk kavramı etrafında şekillenmesine rağmen, Avrupa’da ortaya çıkan ırkçılık olgusu siyasi ve sosyal bilimler tarafından tam olarak çözümlenmiş değildir. Irkçılık çok usta bir şekilde kendisini kültürleştirmekte, psikolojileştirmekte, bireyselleştirmekte ve ideolojikleştirmektedir. Irk ve ırkçılık konusunu derinlemesine aynı zamanda da sürekli yenilenen bir perspektifle ele almak lazımdır. 

Irkçı sapkınlık: Saf Avrupa ve Otantik Avrupalı Arayışı 

Avrofaşist ideolojiye göre Avrupalılık; saflığı, üstünlüğü, biricikliği, imtiyazı, üstünlüğü ve kutsallığı temsil etmektedir. Avrupalılık en yüce değerdir ve kimlik olarak her şeyin üstünde kurgulanmaktadır. Avrupalılığın başka kimliklerle, kültürlerle ve inançlarla bir arada olması, onları içermesi mümkün değildir, çünkü Avrupalılık kendisinin dışında hiçbir şeyle uzlaşmayan, ilişkilendirilmeyen dini-mistik bir dogma düzeyine çıkarılmaktadır. Avrofaşizme göre Avrupa tek gerçekliktir ve Avrupa dışında bir hakikat yoktur.Aslında Avrofaşizm, Avrupalılığın bu ırkçı kurgusuyla Avrupalılığın içini insansızlaştırmaktadır. Avrofaşizm için ideal Avrupa, insanın olmadığı hasta faşistlerden oluşan bir güruhun egemen olduğu bir Avrupa’dır.Avrofaşistler şunu söylemektedirler: ‘Tek bir Avrupa vardır, o da bizim Avrupamızdır’. Irk temelli bir Avrupa milliyetçiliği Avrofaşizmin özünü oluşturmaktadır.Avrofaşistler, kendilerini ilk önce gerçek Almanlar, gerçek Finliler, gerçek Fransızlar, gerçek Hollandalılar olarak görmekte, daha sonra gerçek Avrupalı olduklarını iddia etmektedirler. Avrofaşizm, ırksal temelde bir gerçeklik tanımlaması yaptıktan sonra Avrupa bağlamında gerçek Avrupalılık kimliğini öne çıkarmaya başlamaktadır. Başka bir ifade ile Avrupa ırkçılığı, ırktan başlayarak ırklar üstü bir kimliğe doğru genişleme göstermektedir. 

Avrupalılığa mistik, aşkın ve kutsal bir kimlik olarak bakan Avrofaşizm için Avrupalı Avrupalı, ötekiler ötekiler olarak kalmalıdır.Öteki farklı olduğu için öteki kalmamalıdır. Avrupalı ile olan ilişkisi açısından öteki kalmalıdır. Bir Müslüman sadece dini aidiyetinden dolayı öteki değildir.Bir Müslüman hiçbir zaman Avrupalı olamayacağı için ötekidir. Avrupalı ve öteki arasında kurulan bu ilişki, Avrupalılığı ve diğer farklı kimlikleri içinden çıkılmaz hapishaneler haline getirmektedir.Avrupalılığın ve ötekiliğin mutlak kimliklere dönüştürülmesi, subjektif, öznel ve yeni kimlik biçimlerine olanak tanımamaktadır. 

Yeni bir Terörizm: Avrofaşist Terörizmi 

Oslo katliamı gerçekleştiğinde Batı basını ilk başta bunu terörist bir saldırı olarak sunma konusunda çok isteksiz davrandı. Hatta bunun İslami bir terör saldırısı olduğunu yayanlar bile oldu. Saldırganın bir Avrupalı olduğu ortaya çıktıktan sonra, saldırı terörist bir eylem olarak değil, bir kişinin şiddet eylemine indirgenmeye çalışıldı. Çünkü terörizm sadece İslam ve Müslümanlarla özdeşleştirilebilecek bir olguydu. Batılı, Avrupalı ve beyaz olan terörizmle birlikte anılamazdı. 

Oslo’daki ırkçı saldırıyı terörizm olarak niteleyip nitelememe konusunda tereddüt yaşayan Avrupa’nın bu tutumunun ırkçılığa nasıl bakıldığıyla yakın ilgisi vardır. Çoğu Avrupalı, ırkçılığı tarihin normal akışı içinde ortaya çıkan bir aksaklık, anlık bir çılgınlık ve medeni toplumun bünyesinde ortaya çıkan geçici bir hastalık olarak algılamaktadır. Bu algılayış biçiminde ırkçılık özellikle istisnai bir duruma indirgenmektedir. Temel yanılgının olduğu yer de burasıdır. Irkçılık tarihin belli bir dönemiyle sınırlı bir durum değildir. O, sürekli olarak kendisini tekrar etme yeteneğine sahip bir hastalıktır. Irkçılığa istisnai bir durum olarak değil, her zaman bir norm olarak yaklaşılması lazımdır. Oslo saldırısı, Avrupa’da ırkçılığın istisnai bir durum olmadığını çok acı bir şekilde ortaya koymuştur. Irkçılık, bir patoloji olmaktan ziyade Avrupa modernizminin bir normudur. Irkçılık, modernitenin yoz sonuçlarından biri olmanın ötesinde, Avrupa medeniyetinin ve sosyal hayatının ortaya çıkardığı temel bir sorundur. 

Avrofaşist ideoloji, eski savaşçı şiddet anlayışını takip etmektedir. Eski savaşçı şiddet, sen yaşamak istiyorsan öteki yok edilmeli anlayışına dayanmaktaydı. Bu mantığa göre, Avrupa ırkının devamı ancak ötekinin yok edilmesiyle mümkün görülmektedir. Irkın devamı ve gelişimi adına ötekinin öldürülmesi, dışlanması ve kovulması meşrulaştırılmakta ve yüceltilmektedir. 

Avrofaşistler kendi ideolojilerinin bir şiddet ve terör ideolojisi olduğunu saklamak için her türlü propagandayı ustalıkla yapmaktadırlar. İslam’ı terörle özdeşleştirerek aslında kendi şiddet ve yıkıcılıklarını iyi bir şekilde örtmektedirler. Hollandalı ırkçı siyasi parti Hollanda Özgürlükler Partisi lideri Geert Wilders’in tutumu Avrofaşist terörizmi örtmeye çok iyi bir örnek oluşturmaktadır.İslam’ı şiddetle özdeşleştiren ‘Fitne’ isimli filmi hazırlayan Wilders, şiddeti kutsallaştıran bir kitap olarak Kuran’ın yasaklanmasını talep etmektedir. Geçmişte ‘Bolşevik-Yahudi tehdidinden’ bahseden Naziler gibi, bugünde Avrofaşistler ‘İslami terör tehdidini’ sürekli olarak gündemde tutmaktadırlar. Aslında Avrofaşistler, İslam’ı maske olarak kullanarak arka planda şiddetle ve terörizmle yoğrulmuş bir şiddet coğrafyası ve nefret fabrikası inşa etme gayretindedirler. Avrupa’da şimdiye kadar insanlara yönelik birçok ırkçı saldırı yapıldı ve bu saldırılar sonucunda insanlar hayatlarını kaybettiler. Oslo saldırısı, ırkçıların kişilere yönelik cinayetlerinin ötesinde kitlesel katliamlar yapma potansiyel ve yeteneklerini ortaya koyması açısından da önem taşımaktadır. 

Terörizmi İslam’la özdeşleştirmenin bir mitten başka bir şey olmadığını Oslo saldırısı ortaya koymuş bulunmaktadır. ‘İslami terör’, batının İslam coğrafyasına hükmetmek ve egemenliğini küresel düzeyde meşrulaştırmak için tasarladığı bir kurgu olmasına rağmen, Avrofaşist terörizm Avrupa’nın bünyesinden, dışarıdan bir dizayn olmadan çıkmaktadır. Oslo saldırısı, terörizmin hiçbir din, ırk, renk ve kültürle özdeşleştirilemeyeceğini, her kültür ve coğrafyanın terörizm üretme potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Oslo’da yaşanılan, bir akıl hastasının münferit bir şiddet eylemi değildir. Oslo saldırısını, Avrofaşist ideolojinin çok kapsamlı bir ideolojik metnini yazma kapasitesine sahip ve ileri düzeyde eylem planlayabilen Avrupalı bir faşistin profesyonel terör eylemi olarak değerlendirmek lazımdır. Şer ve kötülüğün tam bir ifadesi olan Oslo katliamı failinin beyaz bir Avrupalı olmasından dolayı eylemin üstünü örtmeye gerek yoktur. Eylemi kapatmak ve sıradanlaştırmak yerine Avrupa’da ırkçılığın şiddet ve terörizm üretme boyutuna yoğunlaşmak lazımdır. 

İslamofobi veya İnsanofobi 

Avrupalı ırkçılar en çok Müslümanlardan nefret ediyorlar. Batı toplumunda Müslümanlara yer olmadığını savunuyorlar. Avrupa’da Müslümanlara karşı girişilecek büyük bir dini ve kültürel temizliğin kutsal bir savaş olduğunu söylüyorlar. Irkçı terörist Breivik 1500 sayfalık manifestosunda Müslümanlara olan nefretini ifade ediyor.Manifestosunda Breivik, İslam’a olan düşmanlığının şekillenmesinde İslamofobinin ideologları diyebileceğimiz Melanie Philips, Bernard Lewis, Daniel Pipes, Martin Kramer ve Bat Ye’or’un belirleyici olduğunu söylemektedir.Batının sözde teröre karşı mücadele kampanyasından asıl yararlananın ırkçılık ve faşizm olduğunu Breivik’in manifestosu ortaya koymaktadır. 

Müslümanlara karşı duyulan nefreti ve düşmanlığı sadece ırkçı gruplarla sınırlamak büyük bir yanılgıdır. Müslümanlardan nefret etmenin Avrupa bilinç dünyasının doğal bir parçası haline gelmiş olması büyük bir felakettir. Maalesef çoğu Avrupalı, Müslümanlardan nefret etmeyi içselleştirmenin aslında onlara kendi insanlıklarından çok şeyler kaybettirmeye neden olduğunun farkına varamamışlardır. Avrupalının Müslümanlardan niçin nefret etmesi gerektiği sorusuna ırkçıların da verdiği tatmin edici bir cevap bulunmamaktadır. Irkçılık ve yabancı düşmanlığının başarısı, realiteyi doğru veya yanlış sunmasından kaynaklanmamaktadır. Irkçılık, gerçeklikle sağlıklı ve sağlıksız bir ilişki biçimi olmanın ötesinde, insanlar üzerinde kurduğu etkinlik, işlevsellik ve işlemciliğiyle sonuç almaya çalışmaktadır.Irkçılık ideolojisi, etkin bir şekilde sokaktaki Avrupalıyı Müslümanlardan nefret ettirmeyi çoğu zaman başarmaktadır. Bu, üzerinde durulması gereken ciddi bir problemdir. 
Irkçılık ve yabancı düşmanlığı, etkin bir söylem ve sembolizme dayanan bir süreç sonucunda negatif bir düşman icat etmeyi başarabilmektedir. Negatif bir düşman figürü yaratmakla amaçlanan şey, kimlik ve aidiyet arayışını, güvenlik ve korunma ihtiyacını tatmin etmektir. Irkçılığın işleme biçimlerini ve yalanlarını ortaya koymak önemlidir, ancak yetersizdir, çünkü ırkçılık irrasyonalitesiyle, mit ve sembolleriyle, duygu dünyasını dejenere etmesiyle, ahlaki ve insani erdemleri çiğnemek suretiyle kendisi için gerekli olan günah keçisini, düşmanını ve rakibini yaratmaktadır. Irkçılığın yeni günah keçisi İslam ve Müslümanlardır. Müslümanlara ve İslam’a karşı düşmanlık ve nefret oluşturmak çok kolay gözükmektedir. Maalesef Avrupalıların önemli bir bölümü Müslümanlara ve İslam’a karşı konumlanmaya hazır bir psiko-sosyal tutum içindedirler. Irkçı liderler ve ideologlar, kendileri için uygun olan bu psiko-sosyal ortamdan istifade ederek İslam karşıtlığı üzerinden kendi Avrofaşizmlerinin propagandasını yapmaktadırlar. Avrofaşistler, İslamofobiyi bireyleri radikalleştirmekte bir araç olarak kullanmaktadırlar. 

Avrupa faşizmi, Avrupayı ve Avrupalılığı, İslam ve Müslüman karşıtlığı üzerinden tanımlamaktadır. Avrupalının ‘Ötekisi’ olarak Müslümanlar işgalci ve düşman olarak algılanmaktadır. Bugün Avrupa’nın İslam ve Müslümanlar tarafından istila edilme tehlikesiyle yüz yüze bulunduğunu iddia eden Avrofaşistler, Avrupa’nın İslamlaştırılmasının önüne geçilmesinin en acil sorun olduğunu ve Avrupa’nın ikinci bir Arabistan diğer bir ifadeyle ‘Europistan’, Londra’nın da ‘Londonistan’ olmayacağını söylemektedirler. New York’un ‘Jew York’ olmayacağını söyleyen antisemitist faşistler ile Avrupa’nın ‘Europistan’ olmayacağını söyleyen İslamofobik faşistler aynı söylemde buluşmaktadırlar. Müslüman ve İslam korkusu üzerinden Avrofaşist ideoloji kendisini tanımladığı gibi, Avrupalıları da bu bağlamda tanımlamakta ve pozisyon almaya zorlamaktadır. İslam’ın Avrupa için asli tehdit olduğunu Avrofaşistler sürekli olarak ifade etmektedirler. 

Müslümanlar, İslamofobinin kurbanlarıdırlar. İslamofobi, bir Avrupa icadıdır. Bazı medya organları, Oslo saldırısını bile İslamofobiyi üretmek için kullandılar. Ünlü The Sun gazetesi, saldırıyı “El-Kaide katliamı: Norveç’in 11 Eylül’ü” şeklinde verdi. Modern dönemin en büyük ırkçı terörist saldırısı bile Müslümanlara karşı nefreti ve önyargıyı derinleştirmenin aracı yapıldı. Medyanın bu tutumu, İslamofobinin Avrupalı bilincine ne kadar köklü bir şekilde kazındığını göstermesi açısından önemlidir. Kolonyal dönemde özellikle İngiltere’de ‘Siyah tehditten (Black Peril)’ söz eden Avrupa medyası, bugün de benzer şekilde ‘İslami tehlikeden (Islamic Threat)’ söz etmektedir. Avrupa medyası İslamofobyayı derinleştirmek konusunda çok başarılı olmasına rağmen, onunla mücadele etmeye neredeyse hiç olumlu katkı sunmamaktadır. Batı medyasının önündeki en büyük meydan okumalardan birisi İslamofobyadan arınmış yeni bir insani dil inşa etmektir. Oslo saldırısından sonra terörist Breivik ve Avrupa faşizmini konuşmak yerine, İslam ve çokkültürlülük gündemde tutulmaya devam edildi. Bununla verilmek istenen mesaj şuydu: Oslo saldırısını yapan Breivik’in yaptığı onaylanmayabilir, ancak asıl barbarlığın İslam’dan ve çokkültürlülükten geldiği unutulmamalıdır. Batı medyası, bütün Müslümanların terörist olabileceğine büyük bir olasılık olarak bakarken, bütün teröristlerin ise Müslüman olduğundan emin olduğunu Oslo saldırısı sonrası yapmış olduğu yayınlarla göstermiştir. 

İslamofobi, şimdiye kadar bir ırkçılık türü olarak kabul edilmedi. İslamofobinin de Antisemitizm gibi tehlikeli bir ırkçılık türü olduğu kabul edilmelidir. İslamofobiyi icat eden ve kurgulayan Avrofaşizmin ta kendisidir. Avrofaşizm, ırkçı ideolojinin bütün hastalıklarını İslamofobi şeklinde tezahür ettirmektedir.İslamofobinin bir ırkçılık türü olduğu kabul edilmeli ve İslamofobi ile mücadelenin ırkçılıkla mücadele olduğu anlaşılmalıdır. Müslümanlara duyulan nefretin bütün düzeylerde köklü bir eleştirisinin yapılması gerekmektedir.İslamofobi ile mücadele sadece Müslümanların sorunu değildir, çünkü ırkçılar, Müslümanların şahsında kendileri dışında herkesten nefret etmektedirler. İslamofobinin aslında bir insanofobi olduğu unutulmamalıdır. 

Avrupa Irkçılığının Zafer Çığlığı: Çokkültürlülük öldü! 

Irk ve ulus düşüncesi birbirini besleyen ve geliştiren kavramlardır. Ulusların genişlemesi, ırk mensupları arasındaki duygusal bağlar, ırk ve ulus kurgularını birbirine bağımlı kılmaktadır. Günümüzde ırk ve ulus kavramları birbirinden ayrılmaz hale gelmişlerdir. Modern ulus devlet, ırk kavramından kendini soyutlamamakta, kendini koruyup kollamak için çoğu şeyi ırklaştırmaya çalışmaktadır.Avrupa’daki ulus devletler, bugün de ırk ve ulusu birbirinden ayırmamaktadırlar. 

Avrupa ülkelerine gelen göçmenler Avrupa coğrafyasını etnik, kültürel ve dini açılardan çeşitlendirmişlerdir. Avrupa’daki bu yeni olgu ‘çokkültürlülük’ olarak kavramsallaştırıldı. Ancak çokkültürlülük olgusu ulus devleti zayıflatan negatif bir durum olarak görüldü, çünkü nasyonalist ve ırkçı anlayışa göre ulus devletin esas gücü ırki saflığa ve bütünlüğe dayanmaktadır. Çokkültürlülüğe saldıran nasyonalistler ve ırkçılar için Müslümanlar ve göçmenler yeni düşmanlar ve tehditlerdir. 

Avrupa ve Amerika’da Müslümanların durumu ve çokkültürlülük konuları ana politik çizginin temel tartışma konuları arasındadır. Merkez politik çizgi ile aşırı sağ olarak nitelenen faşist politik çizginin gündeminde bu konular ortak olarak bulunmaktadır. Faşizm ve ırkçılık barış, özgürlük ve karşılıklı saygı içinde bir arada yaşama imkanını -ideolojiler olmasına rağmen- ortadan kaldırmaktadır; merkez sağ politikacılar faşist söylemin temel tezlerini tekrar etmekten kaçınmamaktadırlar. Avrupa ırkçıları, çokkültürlülüğü kirli ve itibarsız hale getirmek için her şeyi yapmaktadırlar. Angela Merkel, Nicolas Sarkozy ve David Cameron gibi hükümet başkanları ırkçı politikacılar gibi çokkültürlülüğün başarısızlığını ilan ettiler. Çokkültürlülüğün başarısızlığını ilan eden bu politikacılar liberal göçmen politikalarından vazgeçtiler, dini ve etnik azınlıkların haklarını kısıtlamaya başladılar. Minare ve burka yasağı bağlamında çok tartışmalar yapıldı. Sarkozy, Fransa’daki Çingene toplumunu toplu olarak sınır dışı etmeyi istedi. Merkel, Müslüman toplumdan duyduğu rahatsızlığı her fırsatta ifade etmektedir. Merkez politikacıların bu söylemleri sonucunda çokkültürlülüğün ve göçmenlerin Avrupa’yı çöküşe götürdüğüne dair tartışmalar yoğunlaştı. Avrofaşistler, göçmenlerin ve Müslümanların Avrupa’da yaşayan ‘parazitler’ olduğunu söylemektedirler. 

Göçmenler ve Avrupalılar arasındaki etnik, kültürel, dini ve dilsel farklılıkların ırkçılığı beslediğine dair bir kanı vardır. Aslında bu kanı doğru değildir. Avrupalı ırkçılar, Avrupalı ve Avrupalı olmayan topluluklar arasındaki farkların ortadan kalkmasından korkmaktadırlar. Avrupalı olmayanların Avrupalılaşmasından duydukları korku yüzünden ırkçılar, Avrupalı olanlar ve Avrupalı olmayanlar arasındaki kültürel, tarihi ve dinsel farkları sürekli olarak gündeme getirmektedirler. 

Irkçılık, standart ve değişmez bir ideoloji ve tutum olarak karşımıza çıkmamaktadır. O, sürekli olarak kendisini yenileme gücüne sahiptir. Klasik ırkçılık, hiyerarşik ve ırksal bir oryantasyona sahipti. Ancak günümüzde karşımıza çıkan yeni ırkçılık, farklılık ve kültür merkezli bir biçime dönüşmüştür. Kültüralizm ve difrentlizm yeni ırkçılığın tezahür biçimleridir. Başka bir ifade ile klasik ırkçılık, ‘ırklar biliminden’ etnosentrizme doğru paradigma değiştirmişlerdir.Avrupa merkezcilik ırkçı etnosentrizmin bir sonucudur. Irkçılıkta paradigma değişmesine rağmen, değişmeyen şey insani ve sosyal dışlama, aşağılama ve ayırımcılıktır. Irkçılığın dışlayıcı ve aşağılayıcı tutum ve söylemleri ‘stigma’ kavramıyla ifade edilmektedir. Stigma kavramı, farklı kültürlere mensup insanların hayatını cehenneme çevirmenin konseptidir. Farklı kültürlere mensup insanların hayatlarını yaşanmaz kılmak için ırkçılık, rutin ilişkilerde yapılan bir alaydan, sokaktaki bir tacize, okulda şamaroğlancılığa ve spor müsabakalarında yapılan ırkçı tezahüratlara kadar her an faaliyet halindedir. 

Faşizme Karşı Umut: Irkçılık Karşı Hareket 

Oslo saldırısından sonra yazılanlar karşımıza ırkçı ve faşist bir Avrupa resmi çıkarmaktadır. Her Avrupalının Anders Breivik gibi ırkçı bir terörist olduğuna dair bir izlenim doğabilir. Irkçılığın Avrupa’da yükselen bir tehdit olduğuna vurgu yapmak ile Avrupa’yı faşizmle özdeşleştirmek arasında fark vardır. Avrupa’da çok ciddi bir karşı ırkçılık hareketinin olduğunu unutmamak lazımdır. Bu hareketler, Avrupa kıtasının tekrar faşizmin karanlığına dönmemesi için önemli çabalar sarfetmekte ve faaliyetler göstermektedirler. Hitler, Mussolini ve Franco faşizmlerini yaşamış Avrupa’da ırk karşıtlığı tarihsel bilincin önemli bir parçası ve insani değerleri korumanın önemli bir gereğidir. 
Irkçılık karşıtı hareketler, Avrupa’da çok güçlü bir geleneğe ve kurumlara sahiptirler. Farklılıkları tanıyan ve insanların farklılıklarına rağmen eşit olduğunu savunan ırkçılık karşıtı söylem, Avrupa’nın özgürlükçü, çoğulcu, insani ve medeni değerlerini savunmaktadır. İkinci dünya savaşından sonra faşizm ve antisemitizmle mücadele için ortaya çıkan ırkçılık karşıtı hareket, daha sonraları göçmenlerle dayanışmayı kapsadı. Günümüzde ise ırkçılık karşıtı hareketin gündeminde İslamofobiyle mücadele vardır. 

Irkçılık, bugün temsili demokrasi içinde ortaya çıkmakta ve şekillenmektedir. Irkçılar, ideolojik başarılarının yanında bugün ciddi siyasi mevziler kazanmaktadırlar. Terörist saldırının olduğu Norveç’te ırkçı Progress Parti, parlamentoda ikinci büyük partidir. İsveç’te aşırı sağcı parti parlamentoya temsilcilerini sokmayı başarmıştır. Hollanda’da faşist Özgürlük Partisi yüzde on beşin üzerinde oy almıştır. Finlandiya’da Gerçek Finliler Partisi üçüncü büyük siyasi güçtür. Fransa’da National Front her geçen gün güçlenmektedir. Avrupa’da faşizm ve ırkçılık, Müslüman, göçmen ve yabancı düşmanlığı üzerinden siyasi iktidarı ele geçirmeye başlamıştır. Bu gerçeği çoğu kimse fark edememektedir. Faşist partiler kendi aralarında faşist bir ittifak oluşturmuşlardır. İslam ve göçmen karşıtlığı, beyazların üstünlüğü, İsrail’i desteklemek, Hıristıyan fundamentalizmi, liberal demokrasiden nefret etmek ve Amerika’da gelişen Tea Party (Çay Partisi) gibi ırkçı oluşumlara sempati duymak gibi ortak noktaları olan bu faşist koalisyonun nihai hedefi bütün Avrupa’da iktidarı ele geçirmektir.Irkçılık karşıtı sivil hareketler, ırkçı hareketlerden daha güçlü bir şekilde kendilerini yenilemeli, eşit haklar ve eşit vatandaşlık kavramlarını yeniden tanımlayarak faşizmle mücadelede Avrupa düzeyinde büyük bir blok meydana getirmelidir. 

Sonuç 

Avrupa Birliği çoğulculuk içinde birlik düşüncesinden hızla uzaklaşmaktadır. Fransızlar, İngilizler, İsviçreliler ve diğer Avrupalı uluslar, uluslarını koruma ve kollamayı hedef alan dar ve ırkçı bir nasyonalizme kaymaktadırlar. Bugün Avrupa’da ırkçılığın çok ciddi bir siyasi ve sosyal ideolojisi bulunmaktadır. Irkçılık, Avrupa’da sadece küçük partilerin ideolojisi değildir. Büyük partilerde ırkçı ideolojinin dayandığı sosyal kesimlerden destek bulmak için ırkçı söylemler kullanabilmektedirler. Irkçılığın, merkezin ideolojisi ve baskın sosyal eğilim haline gelmesi çok ciddi bir sorundur. Genelde seçimlerden sonra ırkçı partiler oy artışı sağladıkları zaman Avrupa’da ırkçılığın yükselişe geçtiğine dair tartışmalar yapılmaktadır. Bu tartışmalarda Avrupa’da ırkçılığın niceliksel değil niteliksel bir sorun olduğu çoğu zaman unutulmaktadır. 

Avrupa’da ırkçılığa karşı gösterilen hassasiyetler ve refleksler zayıflamaktadır. Eskiden aşırı sağcı bir parti oylarını yükselttiğinde Avrupa Birliği ve  diğer Avrupa kurumlarından çok ciddi tepkiler ortaya konurdu. Bugün birçok Avrupa Birliği ülkesinde aşırı sağcı partiler mecliste temsil edilmektedir, hatta hükümete ortak bile olabilmektedir. Avrupa Birliği organlarında da ırkçı siyasi partiler temsil edilmeye başlanmıştır. Avrupa’da ırkçılık artık marjinal olmaktan çıkarak devlet gücünü kullanma pozisyonuna sahip olmaya başlamaktadır. Merkez sağ veya merkez sol olarak ifade edilen siyasi partiler, ırkçılığa karşı çıkmak yerine aşırı sağın retoriğini değişik düzeylerde kullanmaktadırlar. Avrupa, bünyesinde kanser hücresi gibi bulunan ırkçılığa eskiden karşı koyuyordu. Bugün ise Avrupa, vücutta bu kanser hücresinin bulunmasını normal gören ve bu hastalığa alışan bir görüntü vermektedir. Irkçı ideolojinin varlığına alışılması, Avrupa için alarm zillerinin çaldığını göstermektedir. Çünkü ırkçılık, kanser hücresi gibi sinsice bütün vücuda yayılmakta ve bütün bünyeyi en sonunda öldürmektedir. Oslo saldırısı, ırkçı terörizmin insanı yok edebileceğini ancak insanlığı öldüremeyeceğini göstermektedir. Irkçılık, daha çok demokrasi, özgürlük ve çoğulculukla cezalandırılmalıdır. 

Darbeciler, işbirlikçiler ve korkaklar

Bu ülkede darbeciler yargılanacaksa ve de yargılanıyorsa 28 Şubat’ı yapanlar görmezden gelinemez.

Zaten soruşturma başladı, yakında ifadeler de alınmaya başlar.

Ama bu süreçte; ‘çok gürültü kopar’ diyerek soruşturmaya sıcak bakmayanlar, yavaşlatmaya çalışanlar, hatta hedefinden ve doğru adresinden saptırmak isteyenler olabilir. Bunların üstesinden eminim yargı gelecektir. Yine de bu tür ‘siyasal’ davalarda kamuoyu desteği ve siyasî iradenin şart olduğunu unutmayalım.

Bunu sağlamanın yollarından birisi yargının ‘sağlamcı’ olması, davanın sulandırılmasını önlemesi. Geçen hafta dikkat çektiğim gibi, ‘özenli, dikkatli ve temiz bir soruşturma ve yargılama olmalı’. Sürecin meşruiyetine gölge düşürücü atraksiyonlardan kaçınmak, davayı bir ‘cadı avı’na çevirmemek şart.

İfadeye çağırmalarda ve özellikle de tutuklamalarda açıklaması zor, meşruiyeti sorgulanır işler yapılırsa hem böylesi önemli bir ‘temizlik hamlesi’ne yazık olur, hem de Ergenekon ve Balyoz yargılamalarına ilişkin şüpheler uyandırılır. Ancak her durumda dava süreci yol almaya başladığında değişik ‘psikolojik operasyonlar’ın sahneye konulmasına da şaşırmayalım. Kim bilir savcılar ve hakimlerle ilgili neler söyleyecekler. Bundan da bir ‘cemaat-AK Parti’ kavgası çıkarmayı başararak selamete ermeyi planlayanların olacağından ben kuşku duymuyorum. Ama umulur ki son MİT krizinde yaşananlardan herkes bir ders çıkarmıştır.

Cuma günü yazdım: “Ne Ergenekon, ne Balyoz, ne 27 Nisan; Türkiye’nin temizlenmesi için asıl dönüm noktası 28 Şubat davası olacak.” Hakikaten temiz, şeffaf, darbe tehditlerinden arınmış bir Türkiye kurmak adına kılı kırk yararak yürütülmesi gerek bu sürecin. Tabii ki suçluların ve sorumluların üzerine gidilmesinde tereddüt edilmemeli. Ancak, iş 28 Şubat’ı destekleyenlere kadar götürülürse yargılama çığrından çıkabilir. Böyle bir durumda medya, sivil toplum, siyaset ve iş çevrelerinde binlerce kişiyi soruşturma konusu yapmanız gerekir. Yargı, 28 Şubat’a ‘destek’ verenlerin değil, darbeyi fiilen yürütenlerin ve bunlarla operasyonel işbirliği yapanların üzerine gitmeli.

Şimdilerde 28 Şubat’ın bir darbe olmadığını söyleyenlere de rastlıyoruz. ‘Yarası olanlar’ arasından geliyor bu sesler. Boşuna uğraşmasınlar; 28 Şubat bir darbeydi. Yapanlar böyle diyorlar. Hayır, ‘itiraf’ etmediler. Gururla adını koydular yaptıkları işin. Hatta bin yıl süreceği tehdidini savurdular. Sonuçta da bir hükümet devrildi, siyasî partiler parçalandı, bir parti kapatıldı, siyasî yasaklar ihdas edildi.

Neydi bütün bunlar? Kimse kusura bakmasın, 28 Şubat bir darbeydi. Tıpkı 12 Eylül gibi ‘başarılı’ bir darbeydi. Bu yüzden de onu ‘yargılanamaz’ sandınız. Çünkü ‘başarılı darbeler’ gelir ‘yeni bir düzen’ kurar, ve de yargılanmaz. Ne yazık ki bu varsayımınız doğru değil. Artık bu toplum darbeleri yargılıyor.

Ama belli olmaz, ‘memleketi germeyelim’ edebiyatının arkasına sığınıp yargılama sürecini ‘başkaları’na yıkmaya kalkışanlar çıkabilir. Bu tuzağa hükümetin düşeceğini sanmam. Siyasî irade ve desteği adil bir yargılama için göstereceklerinden kuşku duymam. Aksi bir tutumda ‘Stockholm sendromu’nun bütün semptomlarını göstermiş olurlar ki biz de hastalığın adını kolayca koyarız.

‘Aman kurcalamayalım’ diyenlerin ’28 Şubat karneleri’ne bakmak lazım. 28 Şubat döneminde Kanal 7’de haberleri sunan ve program yapan Ahmet Hakan o günlerde meğer ‘programına çıkaracak konuk bulamaz hale gelmiş’. Bugünün ‘sonradan olma’ demokratlarını saymıyorum, onlar tabii ki o günlerde asker postalı parlatmakla meşguldüler. Peki 28 Şubat geçip, mağdurları iktidar olunca ortaya çıkan ‘muhafazakâr demokrat’ bürokratlar, gazeteciler, akademisyenler, işadamları neredeydiler Allah aşkına o günlerde?

28 Şubat’ın darbecileri yargılansın. Peki, sinikleri, ezikleri ve korkakları ne yapalım? Onları da en azından biraz tanısak…

 

Zaman, 06.03.2012

Demokrasi özgürlük olmayabilir

Fransız Anayasa Konseyi’nin “Ermeni soykırımını inkar suçu”nu iptal eden kararı, Türkiye’de memnuniyetle karşılandı. Çoğumuz, haklı olarak, Fransa meclisinin geçirdiği yasayı “ifade özgürlüğüne saldırı” saymıştık. Bunun Fransız “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”ne aykırı bulunup engellenmesine de sevindik.

Ancak burada biraz durup düşünmek lazım. Çünkü siyaset teorisi açısından enteresan bir durum var karşımızda: Fransız halkının demokratik iradesine yaslanan bir meclis kararı, hukuka yaslanan bir anayasa mahkemesi tarafından iptal edildi. Yani, “milli irade”, bir “hak ve özgürlükler” çerçevesi tarafından sınırlandırıldı. Ve çok iyi oldu.

İyi oldu, çünkü her ne kadar “milli irade” çok önemli bir değer olsa da, “en üst siyasi değer” değildir. En üst siyasi değer, hak ve özgürlüklerdir. Milli irade, bu hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece meşrudur.

Örneğin, nüfusunun yüzde doksanı beyazlardan oluşan bir ülkede, meclis çoğunluğu, “siyahlar sokakta gezip milletin göz zevkini bozmasın” diye bir karar alamaz. Çünkü böylesi ayrımcı bir karar alan “milli irade,” siyahların özgürlüğüne saldırmış olacaktır.

‘Liberal’ demokrasi

Tam da bu nedenle, bugün Batı’da hakim olan siyasi sistemin adı “demokrasi” değildir; “liberal demokrasi”dir. Buradaki “liberal” sıfatı, hak ve özgürlüklerin anayasal ve yasal düzeyde korunmasını ifade eder. Nitekim hem Fransa’da, hem de Amerika’da, tüm yasamanın temeli sayılan birer “haklar bildirgesi” vardır. (Fransa’daki bildirge tümüyle laik iken, ABD’dekinin dini bir felsefeden beslenmesi ise kayda değer bir nüanstır.)

Şimdi, eğer siz bu “liberal demokrasi” terkibindeki “liberal” sıfatını boşverir, sadece bir sistem olan “demokrasi”ye odaklanırsanız, tehlikeli bir yola girersiniz. Çünkü bu yol sizi siyaset bilimcilerin “illiberal demokrasi” şeye, yani özgürlükçü olmayan bir demokrasiye götürebilir. “Arkamızda milli irade var” diye, bireylerin özgürlüklerini çiğneyecek kanun ve kararlar alabilirsiniz.

Tam da Nicholas Sarkozy’nin yapmaya kalktığı gibi.

Post-Kemalist soru

Buraya kadar anlattıklarımın yanlış anlaşılması mümkün. O nedenle hemen bir noktanın altını çizeyim:

“Demokrasi her şey değildir, milli irade sınırsız olamaz” gibi lafları Türkiye’de bugüne dek daha çok Kemalistlerden duyduk. Bu zevatın derdi ise, milli iradeyi Kemalist ideolojiyle sınırlamak ve kurmuş oldukları “vesayet sistemi”ni sürdürmekti.

Kemalist ideoloji de, hak ve özgürlükleri feci şekilde kısıtlayan bir “illiberal azınlık ideolojisi” idi.

Dolayısıyla, Türkiye’de çoğunluğa yaslanan “demokratik talepler” ile “özgürlük talepleri” genellikle atbaşı ve el ele gitti.

Ancak bunun hep böyle gideceğinin bir garantisi yok. Özellikle de post-Kemalist dönemde…

Çünkü Türkiye toplumunda, kolaylıkla “çoğunluk desteği” bulacak bazı “illiberal” (özgürlük karşıtı) eğilimler de var.

Örneğin, önceki hafta sonu İstanbul’da düzenlenen (ve Hocalı Katliamı’nı anmak gibi doğru ve erdemli bir amaca odaklanabilecek iken çirkin bir Ermeni düşmanlığına sahne olan) mitingi hatırlayarak düşünelim:

Bugün Türkiye’de “Ermeni yalanlarını savunmak yasaklansın mı” diye bir referandum yapılsa, cevabın “evet” çıkması kuvvetle muhtemeldir.

Ama “milli irade”yi yansıtacak olan böyle bir yasak, ifade özgürlüğüne yönelik bir saldırı olacaktır. Ve Fransa Anayasa Konseyi’nin yaptığı gibi, özgürlükler adına engellenmesi gerekir.

Peki ama özgürlükleri böylesine kararlı bir biçimde koruyacak, bir “liberal demokrasi” inşa edecek felsefi zemin, siyasi gelenek var mı bizde?

Yeni dönemin en büyük sorularından biri bu olacak galiba…

 

Star, 05.03.2012

28 Şubat’ta Ne Olmuştu!

 

28 Şubat 1997’de başlayan süreci yaşamamış olanlar, bu sürecin 15. yılında yazılıp söylenenlere bakarak, herkesin o zaman askerlerin yaptığı müdahaleye karşı kahramanca direndiğini düşünebilir.  O süreçte küçük yaşta olan gençlerin öğrenmesi için yazıyorum. Asla böyle bir şey olmadı.

28 Şubat’ın arkasında halkın oyuyla iktidara gelemeyen siyasi partiler, üniversiteler, yüksek yargı organları, işçi ve işveren sendikaları vardı. Türk-İş, DİSK, TİSK, TESK, TOBB askeri müdahaleye destek için “beşli çete”yi oluşturmuşlardı. Yüksek bürokratlar, medya mensupları, üniversite öğretim üyeleri, savcılar ve yargıçlar Genelkurmayın brifinglerine koşa koşa gitmişler, generaller girerken ve çıkarken ayağa kalkarak alkışlamışlardı. Gazeteler ve televizyonlar her gün Çevik Bir’in, Erol Özkasnak’ın, İsmail  Hakkı Karadayı’nın, Güven Erkaya’nın, Doğu Aktolga’nın, Osman Özbek’in beyanatlarını yayınlıyordu. Askerler arasında hiyerarşi de kalmamıştı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel “hükümetlerin geçici olduğunu, kalıcı ve önemli olanın MGK” olduğunu söylüyordu.

İktidar Aciz

Aslında Başbakan Erbakan askerlerle iyi geçinmek için yapılması gereken her şeyi yapmıştı. Hükümete geldiğinde ilk yaptığı işlerden biri, kamu personeli arsındaki dengeyi altüst etme pahasına askerlerin maaşına olağandışı zam yapmak oldu.  

Başbakan sık sık,“Ordu peygamber ocağıdır”, “Genelkurmay ne yaparsa en iyisini yapar”, “Hükümet olarak her zaman ordumuzun tam hizmetindeyiz” diye beyanatlar veriyordu. Başbakan Erbakan,“MGK’da kararları TSK’yla uyum içinde aldık” diye bir beyanat verince, Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Erol Özkasnak, “TSK Atatürk’ün kurduğu laik Cumhuriyetin temel ilkelerini bayata geçirmeye inananlar ve buna gönül verenlerle uyum içindedir. Bunlar, dışında kimseyle uyum içinde değildir” diye anında cevabını verdi.

Hükümetin Milli Savunma Bakanı Turhan Tayan, “Devletimiz TSK’nın emrine tahsislidir” diyerek askerlerden iyi not almaya çalışıyordu.

DYP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Gölhan, Org. Çevik Bir’e destek için, “Bir, yasalar çerçevesinde Türk Silahlı Kuvvetlerine verilen görevleri dile getirmiştir. Türkiye’de her zaman Silahlı Kuvvetlerimiz rejimin, cumhuriyetin, Atatürk ilke ve  inkılaplarının koruyucusu bekçisidir” diyerek Sincan’da yürüyen tanklarla yapılan “Balans ayarı”nı doğru buluyordu.

Generallerden biri basın toplantısı yaparak Başbakana hakaret etmiş, buna karşı iktidarın ortağı DYP’nin Genel Başkan Yardımcısı Necmettin Cevheri, “Demokrasilerde herkes konuşur. Askerler de düşüncelerini ifade edebilirler” diyerek eşi görülmemiş bir hoşgörü örneği göstermişti. Başbakan bu generalin cezalandırılmasını dert edinmemiş, daha sonra bu general ilk YAS toplantısında terfi ettirilmişti. 

Askerler, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanını, ordu içinde darbe istihbaratı yaptığı gerekçesiyle, saçını tıraş ederek askeri mahkemede yargıladılar. Ne İçişleri Bakanı Meral Akşener, ne de Başbakan, İstihbarat Daire Başkanı Bülent Orakoğlu’na sahip çıktı.

Erbakan-Çiller hükümetinin başardığı en önemli işlerden biri de “Başbakanlık Kriz Yönetim Kurulu” kurup, “Başbakan tarafından MGK Genel Sekreterine, bakanlıkları, kamu dairelerini ve yerel yönetimleri denetleme yetkisi veren” kararlar alması olmuştur. Daha sonra askerler bu karara dayanarak sivil yönetimleri denetlemeye, siviller hakkında istihbarat toplamaya başlamışlardır.

Erbakan ve Çiller, MGK’da generallerin baskısıyla alınan kararlara karşı direnmeyi denedilerse de yanlarında pek kimseyi bulamadılar, iktidarlarını sürdürme gayretiyle,  MGK kararlarının “virgülüne kadar uygulanacağını”  söylemekten başka çareleri kalmamıştı.

28 Şubatçıların baskıları sonucu Erbakan-Çiller hükümeti düşürülmesiydi Türkiye’de değişen bir şey olmayacaktı Muhtemelen askerlerin güdümünde kukla bir hükümet olacaktı. Erbakan ve Çiller buna çoktan razı idiler.

Muhalefet Fırsatçı

28 Şubat’ta en kötü imtihanı BBP dışında zamanın muhalefet partileri, ANAP, CHP, DSP ve MHP verdi. MGK’nın hükümete müdahalesini büyük bir coşku ile karşıladılar. Baykal, Ecevit, Cindoruk, Yılmaz Müdahaleden rahatsız oluyormuş rolü yapmaya bile gerek görmeden, askerlere tam destek verdiler.

Org. Çevik Bir “Demokrasiye balans ayarı yaptık” dediğinde,   CHP Genel Sekreter Yardımcısı Haydar Oymak “Demokratik laik, sosyal hukuk devleti ilkesine tüm kurumların sahip çıkması gerekir. Bir de Türkiye Cumhuriyetinin en önemli kurumlarından birinin mensubu. O nedenle  yaklaşımı, çok doğal, çok normal bir yaklaşımdır”, MHP lideri Alparslan Türkeş “Gayet güzel bir demeç vermiş. Türk Silahlı Kuvvetleri cumhuriyetin ve Atatürkçülüğün her zaman bekçisi olmuştur, o kutsal görevi devam ettirecektir”, ANAP Genel Başkan Yardımcısı Ali Kemal Başaran “Bir, ülkenin birlik ve bütünlüğüne bağlı değerli bir komutandır” diyerek destek veriyorlardı.

28 Şubat müdahalesi sürecinde Parlamento da çok kötü bir imtihan verdi. Bir ara Başbakan konuyu Meclis’e getirmek istedi. Meclis Başkanı Mustafa Kalemli buna şiddetle karşı çıktı.

Millet Meclisinde bulunan parti grupları da millet iradesine yapılan müdahalelere aldırmadılar, hiç biri olayı Meclis’e getirmedi. Yalnızca bir kaç arkadaşıyla birlikte Muhsin Yazıcıoğlu’nun sesi çıkıyordu.

Meclisteki politikacıların teslimiyetine karşın, Meclis dışından 28 Şubatçılara karşı direnen insanlar da vardı. Hasan Celal Güzel darbecilere karşı direncin sembol ismi idi. Besim Tibuk da 28 Şubatçılara kafa tutanların başında geliyordu; LDP o zaman kemalizmi değil demokrasiyi savunuyordu. Benim tanıdığım liberaller içinde darbecilere boyun eğen yoktu. Sol kesimden 28 Şubat’a karşı çıkanlar çok azdı; mesela bunlardan Hüseyin Ergün’ü hatırlıyorum. Yine bugün demokrasiyi savunan yazarlardan bir çoğu o gün de askerlere karşı dik durmasını bilmişlerdi; bunlarda Yavuz Gökmen’i burada rahmetle anmak isterim.

Şimdi, olaydan 15 yıl sonra,  RP’li, DYP’li politikacılar esas duruşta evet dedikleri her şeyin tersini iddia etmeye başladılar. MGK toplantılarında hiçbir şeye itiraz etmeyenler, MGK kararlarını hükümette tartışmadan kabul edenler, “virgülüne kadar uygulanacaktır” diyenler sanki kendileri değilmiş gibi Amerika’yı, İsrail’i, Çevik Bir’i, Erol Özkasnak’ı suçlayarak konuşuyorlar.

28 Şubatçıların desteğiyle iktidar olan veya baskılara boyun eğip iktidarı bırakıp giden siyasetçilerden bazıları bugün hiç bir özeleştiri yapmadan televizyonlara çıkarak konuşuyorlar. Şevket Kazan’lar, Oğuzhan Asiltürk’ler, kendi yanlışlarından hiç söz etmeden, hala Amerika’yı, İsrail’i suçlayarak siyaset yapmaya çalışıyorlar.

Bu süreçte Türk halkı adeta olayların pasif seyircisiydi. Sincan’da demokrasiye balans ayarı yapan tankları sessizce seyretti, sokaklara dökülüp protesto gösterileri yapmadı… Türk halkı, kendilerine yapılan aşağılamaya en ufak bir direnç göstermeyen seçtiği politikacılara sahip çıkmadı.  Türk halkı 2002 seçimlerini bekledi. Bu seçimde dünya demokrasi tarihine geçecek bir olay oldu: 28 Şubat sürecinde parlamentoda bulunan, iktidarıyla muhalefetiyle bütün partiler Meclis dışı kaldılar. 

 

Tevhid-i Tedrisat’tan bu yana…

 

Bu hafta Eğitim Haftası gibi oldu. Kademeli eğitim, evde eğitim, karma eğitim derken beş yazı yazmışım.

Konuyu kapatırken bir toparlama yapacak olursak, bu tartışmada ortaya çıkan ve hepsi birbirine bağlı olan bütün uzlaşmazlık noktalarının özünde birkaç temel hatanın yattığını söylemek gerekir. 

Bunlardan biri Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun gerekçesinde ifadesini bulan “tek tip eğitim” anlayışıdır. Diğeri ise Fransız İhtilali’nin temel düsturlarından biri olup, Sosyalist Blok’ta çok daha katı bir biçimde uygulanan, bizde de Kemalist iktidar tarafından aynen benimsenen “çocuk devletindir” anlayışı… 

Kademeli Eğitim Tasarısı hakkında zehir zemberek bir bildiri yayınlayan Eğitim İş Sendikası İstanbul Şubesi’ne işimi kolaylaştırdığı için teşekkür etmeliyim; çünkü yazdıkları bildiride bu iki noktayı da güzelce özetlemişler: 

“Bu yasal düzenlemeyle bir devrim yasası olan Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) Yasası ortadan kaldırılmaktadır. Mektep-medrese ikilemi yeniden yaratılmaktadır. Hâlbuki Cumhuriyet devriminin en önemli yasalarından biri olan Öğretim Birliği Yasası’nın gerekçesinde: “Bir milletin bireyleri ancak bir eğitim görebilir. Bir ülkede iki türlü eğitim iki türlü insan yetiştirir. Bu ise duygu ve düşün birliğini ve dayanışma amaçlarını bütünüyle yok eder” denilmektedir. 

Fransız devrimci Danton: “Çocuklar, ana-babalarından önce cumhuriyetin yavrularıdır” diyor. TBMM’de bulunan zorunlu eğitim yasası teklifi yasalaşınca ne olacak? Çocuklar, ana-babalarından önce cemaatlerin ve tarikatların yavruları olacaklardır. 

İşte işin püf noktası bu satırlarda gizlidir. Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nda belirtilen bu gerekçe ve Danton’dan aktarılan satırlar, hastalığın özünü ortaya koymaktadır. “Bir milletin bireyleri ancak bir türlü eğitim görebilir” dediğiniz anda çağ dışına düşmeniz kaçınılmazdır. Bugün ihtiyacımız, iki türlü eğitimle iki türlü insan yetişmesine karşı çıkmak yerine, bin türlü eğitimle bin türlü insanın yetişeceği bir ortam yaratmaktır. Tek tip eğitim takıntısından vazgeçmeden, anne babaların çocuklarını isterlerse devlete, isterlerse cemaat ve tarikatlara teslim etme ya da hiç kimseye teslim etmeme haklarını tanımadan bu meselesi çözemeyiz. 

Yazıya bir eğitim sendikasının görüşüyle başladık, bir başka eğitim sendikasının görüşüyle bitirelim. 

Ülkemizin zihni tek açık eğitim sendikası Özgür Eğitim-Sen’in Yönetim Kurulu üyesi Ali Aydın “Yeni Anayasa ve Eğitim” başlıklı çalışmasında, Anayasa’da eğitim konusunda yapılması gereken değişiklikleri şöyle sınıflandırıyor: 

Toplumun çoğulcu yapısı esas alınmalıdır 

Toplumun homojen bir bütün olmadığı gerçeğinden hareketle ve “hayali cemaat” yaratma sevdasından vazgeçilerek sosyolojik gerçekle örtüşen ve farklılıkları dışlamayacak bir anlayışla toplumun tüm bileşenlerini dikkate alan bir söylem ve eylem içinde olunmalıdır. 

Devletin eğitim üzerindeki tekeli sona ermelidir 

Devletin büyük bir arzuyla yürüttüğü eğitim üzerindeki gözetim-denetim mekanizması gözden geçirilmelidir. Özellikle sivil alanın belirleyici aktör olarak eğitim alanına müdahil olmasının önü açılmalıdır. Eğitim faaliyetlerinin bürokratik hegemonya üzerinden yürütülmesine son verilmelidir. 

İdeolojik eğitime son verilmelidir 

Eğitim mutlak anlamda devletin ideolojik aygıtı olma pozisyonundan çıkarılarak devletin eğitim üzerinden devşirme yetiştirme sevdasından vazgeçilmelidir. Temel zorunlu dersler dışında uygulanacak program ve müfredatın okul açanlar ya da okuldan yararlananların istek, görüş ve beklentileri doğrultusunda yapılandırılabilen esnek bir yapıya kavuşturulması gerekmektedir. 

Din eğitimi devletin iş ve işlemi olmaktan çıkarılmalıdır 

Din eğitimi devletin iş ve işlemi olmaktan mutlaka çıkartılarak sivil alana bırakılmalıdır. Sosyolojik olarak zaten bu minval üzere yürütülen çalışmalarda devletin tekelci pozisyonunu terk ederek ilgisini kendi asli işlerine kaydırması mümkün kılınmalıdır. 

Anadil eğitimi, anadilde eğitim tabu olmaktan çıkarılmalıdır 

Türkiye’nin siyasi tarihi tetkik edildiğinde görülecektir ki hem demokratik mücadeleler hem de siyasal alanın dönüşümü açısından toplumun şuuru, bürokratik önyargının hep önünde olmuştur.

Dolayısıyla bu meselede de durum aynıdır. Türkiye hem tarihi hem de kültürel derinliği itibariyle çoğulcu yapısından kaynaklanan ve bugüne kadar görmezden gelinen pek çok meseleyi özgürlükler lehine çözüme kavuşturma potansiyeline sahiptir. Bu sebeple bu mesele bir kırmızı çizgi ya da tabu olarak kodlanmamalı, sonraki uygulamaları bağlayıcı, engelleyici ve yasaklayıcı sınırlamalara gidilmemelidir. 

 

 

Bugün, 05.03.3012