Ana Sayfa Blog Sayfa 473

Ahmet Yıldız – ‘Gâvur Hakkı’ndan bugüne gayrimüslim algısı

İmparatorluktan milli devlete geçerken, eşitlik aslında yine bir “ideal” olarak kaldı. Millet-i hâkime kodu “unsur-u asli” anlayışına dayalı olarak bu defa Türklük üzerinden yeniden üretildi. Cumhuriyetin politik lügatçesi “sınıfsız ve imtiyazsız kaynaşmış bir kitle” mefkûresine bağlı olarak “milli birlik ve devlete hürmet” şiarı üzerinden oluşturuldu. Millet, medeniyet, vatan, devlet ve teb’a tabirleri yeniden tanımlanırken buna “ekalliyetler” de eklendi. “Arzu-yu şahane” yeni sahipleri üzerinden varlığını sürdürürken, ekalliyetler “Kanun-u Esasi Türkü” olarak tanımlandı, çünkü “damarlarda akan kan” artık “asil” olan ve “asil olmayan” sınıflamasına tabiydi. Eric Jan Zürcher’in isabetle belirttiği gibi, milliyetçi bağlamda dinin yerini mefkûre alırken, dinî karakterli “ilim” kavramı tamamen pozitivistleştirilmekteydi.

İmparatorluğun kozmopolit ve çoğulcu siyasi dili, bize “millet-i sadıka” tabirini kazandırmıştı. 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, herkes kendi “devletini” kurmaya koşarken, gayrimüslim topluluklar içinde Osmanlı’yı kendi “devleti” olarak benimseyen bir tek Hıristiyan milletinin Ermeni mezhebi vardı. Sadık bir teb’a idi Ermeniler ve bunun için imparatorluğun Rumlardan boşalan dışişleri kadroları Ermenilere emanet edilmişti. Ne zaman ki, 93 harbinden sonra Ermeniler de kendi devletlerini kurma “yarışına” katıldı, işte o zaman yerden göğe dizilen küpün altından biri çekilince hak ile yeksan olması gibi, imparatorluğun Müslüman Türk ve Kürtleriyle gayrimüslim Ermenileri arasına “kılıç” girdi. İttihatçıların “Ermeni meselesini” tehcir yoluyla “hallederek” yoluna koyma teşebbüsü, siyasi literatürümüze “ırkçı” bir doğum yaptırdı: “Ermeni dölü”. Sayısını bilmediğimiz çoklukta Ermeni kız ve kadınından, zorunlu evlenmeler ya da tecavüz yoluyla doğan bir kuşak, hem de bu sürecin “failleri” tarafından, “Ermeni dölü” olarak adlandırıldı. Bu tabirin her türlü insani değeri ayaklar altına alan inciticiliği izahtan varestedir. “Ermeniliğin” “piçlikle” eşlenmesi ve “Ermeni dölü” tabirinin yaygın kullanımı, hatta, Sabiha Gökçen ve elbette, tersinden, Abdullah Öcalan örneklerinde yaşandığı gibi, bizatihi Ermenilik izafesinin bile hakaret-amiz bir vasıf olarak kullanımı, milliyetçi siyasi dilin “gâvur hakkı”ndan “Ermeni dölü”ne evrilirken kaybettiği irtifayı ortaya koyması açısından ibret-amizdir.

Milliyetçiliğin siyasi tasavvuru, adaletten ve hakkaniyetten yoksundur. Bu dilin, bütünüyle kendini haklılaştırmak üzerine kurulu savunmacı refleksi, Ermeni meselesine bakışımızı körleştirmekte ve onu bir tür milli varlık ölçeğinde hayat-memat meselesine dönüştürerek, insani duyarlılıklarımızı milliyetçi reflekslere kurban vermektedir. Kendine dönük nefis muhasebesi yapamayanların şişkin egoları, kendilerini hatasız algılama gibi bir yanılsamaya yol açar. Kolektif düzeyde milletler de, kendi tarihlerine “milli gurur ve enaniyet” penceresinden baktıklarında, bu tarihi sütün berraklığını yansıtan bir aklığa boyama eğilimindedirler. Milli durum, insani durumun tazammunlarını dışsallaştırmaktadır. Türkiye, Ermeni meselesine ve Ermenilere bakışını, tarafgirlik zemininden adalet zeminine taşımak zorundadır. O zaman, tecavüzün, yağmanın ve ihanetin bize bakan yüzünü de göreceğiz; göz yaşartıcı vefa, sadakat ve merhamet tablolarıyla birlikte. O zaman Ermenilerin yaptıkları yanlışlar kadar kendi hatalarımıza da projektör tutarken, “gâvur hakkı” kaygısını yeniden yüklenecek, çatışma yerine empatik bir dili ikame etme yolunda mesafe alabileceğiz.

 

* Siyaset Bilimci

Zaman, 03.03.2012

Tedrisatı tefrik etsek de mi sunsak

Bugün şunu düşündüm: Acaba, ilköğretimden beden eğitimi dersini kaldırsak öğrenciler ne kaybederler? Hiçbir şey. Aynı soruyu İngilizce dersi için de sordum; Bu soruya da aynı cevabı verdim: Hiçbir şey.         

***

Malum. Artık çocuklarımız devletin şefkatli kollarında daha uzun süre kalacak. 

Benim anlayamadığım şu: Tevhidi Tedrisat Kanunundan ve bugünkü haliyle bütünüyle ideolojik yüklemeye dayalı millî eğitimden en çok şikâyet etmesi gereken bir kadro, eğitim sisteminin içeriğiyle oynamadan zorunlu eğitimi dört yıl daha uzatıyor.  Tamam; bugünkü iktidar, çocuklarımızın daha çok eğitim almasını istiyor. Ama bizim eğitim sistemimizin çok ciddi sorunlarla malul olduğu bilinmiyor mu? Biliniyor. Bunlarla beraber eğitimin süresini uzatmak, ebeveynlerin çocukları üzerindeki yetkilerini biraz daha uzun süreliğine devlete devretmekten başka ne işe yarayacak?

***

Yazının başına dönelim. Bildiğim kadarıyla çocuklarımıza birinci sınıftan sekizinci sınıfa kadar ikişer saat beden eğitimi dersi veriliyor. Lütfen birisi çıksın, bu derslerde “Rahat! Hazır ol! Sağa dön! Sola dön! Tek kol arayla hizaya gir!” tarzındaki militarist zihniyeti yansıtan komutlardan başka ne duyduğumuzu söylesin. Evet, hakkını yemeyelim. Bazı öğrenciler, takla atmasını da öğreniyor, futbol sahasının ölçülerini de. Ama o kadar. Bu mudur beden eğitimi?

Ya İngilizce dersleri? Öğrencilerimizin kaçta kaçı, ilköğretim ve buna ilaveten lise döneminde aldıkları derslerde İngilizceyi öğrenebiliyor da, meselâ ODTÜ’nün hazırlığını doğrudan geçebiliyor? Bu dil öğretim sistemimizde bir yanlışlık yok mu sizce?

Ortada da bir dil sorunu var, bunu hepimiz görüyoruz. İngilizce öğretmenlerini tenzih ederim, onlar, kendilerine verilen eğitim çerçevesinde bir çaba içindeler. Tamam. Ama gördüğünüz gibi iyi gitmeyen bir tarafı var bu dil öğretiminin. Bir yerlerde yanlışlık yapıyoruz. Yıllarımız boşa gidiyor.

İsterseniz basit bir hesap yapalım: İlköğretimde, dördüncü sınıfta 3, beşinci sınıfta 3, altıncı sınıf ile sekizinci sınıf arasında da 4 saat İngilizce dersi var her hafta. Bahar yarıyılına baktım, 18 haftalık eğitim süresi öngörülmüş. Buna göre bir hesap yapılırsa, bir ilköğretim öğrencisi 2 [2 (18X3) + 3 (18X4)] = 648 saat İngilizce dersi almaktadır.

Bir karşılaştırma yapmak için şu bilgiyi vereyim: Üniversite ikinci sınıfta “What is this? This is a pencil” düzeyinde aldığımız İngilizce dersinden kaldım. Bunun üzerine iki sene İngilizce kursuna gittim. Burada aldığım 288 saat İngilizce kursu ile ODTÜ’de doğrudan yüksek lisansa başladım, hazırlık okumadım.  (Haklı olarak, “Ama herkes sizin gibi olamaz!” tarzında bir savunma yapılabilir. Ama ilköğretimi okuyan aynı öğrencinin bir de dört yıl lisede İngilizce dersi aldığını hatırlatmak isterim. Bu kadar sürede yine de bir öğrenci –benim durumumda olduğu gibi- üniversite yıllarında giriş düzeyindeki İngilizce dersinde bile başarılı olamıyorsa, ortada bir sorun yok mu?)

Bu açıdan tek sorunlu dersler, beden eğitimi ve İngilizce değil, hiç kuşkusuz. Bir öğrencinin paralel bir eğitim kurumuna dönüşen dershaneler olmadan Türkçe, Matematik, Fen Bilgisi, Coğrafya, Tarih gibi derslerden de soru çözemez hale gelmesi, biraz tuhaf değil mi? Madem, çocuklarımız ancak dershaneler sayesinde üniversitelere gidebiliyor? O zaman niçin bu dershaneler devletin eğitim kurumlarıyla rekabet içinde eğitim veren kurumlar haline getirilmiyor?

Her şeyden önemlisi, bir çocuk, çocukluğunu kaç kez yaşayabiliyor? Okul-dershane-ev arasındaki üçgen arasında biten çocukluk dönemine kim, ne zaman son verecek?

***

İlköğretimde ebeveynlerin müfredata hiç müdahale edemediği bir eğitim sisteminin bırakın on iki sene olmasını, sekiz sene olmasını bile fazla buluyorum. İki çocuğunu bu eğitim sistemine “kurban” veren bir baba olarak, üçüncü çocuğumun daha fazla acı çekerek çocukluk yıllarını geçirmesini istemiyorum.

Buna, haklı olarak, eğitime karşı olduğum gibi anlamsız bir gerekçeyle itiraz edenler olacaktır. Sorun, eğitimin olması veya eğitimin süresi değil. Sorun, eğitimin devletin sıkı denetim ve gözetimi altında olması ve biz ebeveynlerin bu sürece hiçbir şekilde müdahale edemememiz.

“Tedrisatı tefrik etsek de mi sunsak, tevhid etsek de mi sunsak?” sorusuna, “tefrik etsek de sunsak” diyorum. Varlığını Türk varlığına armağan eden değil de “varlığı üzerinde düşünen bireylerin yetiştiği eğitim kurumlarının oluşmasına imkân sağlansın” istiyorum. Çok mu şey istiyorum?

 

Rota Haber, 03.03.2012

“Haydi kızlar okula” demek iyi de…

Bütün kronik sorunlarımız dönüp dolaşıp birilerinin tespit ettiği “Tek Doğru”nun bütün kesimlere dayatılmasından kaynaklanıyor.

Karma eğitim konusu da öyle… 

Neden bir an durup sorgulamıyoruz: 

Ortak bir karar verip bu sistemlerden birini “tek sistem” haline getirmek zorunda mıyız? Özel/devlet ayrımı yapmaksızın bütün okullar, hatta dershaneler karma olacak diye evrensel bir hukuk kuralı mı var? Böyle olmazsa Türkiye’nin çağdaş bir toplum olmaktan çıkacağı mı sanılıyor? 1990’lara kadar ayrı kız ve erkek okulları vardı da Türkiye’nin çağdaşlığına halel mi gelmişti? Ve hepsinden önemlisi; insanların seçme özgürlüğüne sahip olmadığı bir çağdaşlık olabilir mi? 

Neden ikisi de bir arada olmasın? Neden insanların seçme hakkı ellerinden alınsın? 

Dünkü yazımda da belirttiğim gibi, dünyada birçok ülkede gerek tek cinsiyetli eğitimin gerekse karma eğitimin avantaj ve dezavantajları üzerine araştırmalar yapılıyor, tartışmalar sürüyor. Ama dikkat edin: Bu araştırmaların yapıldığı ülkelerde hiç kimsenin aklına bir seçeneği “doğru” ilan edip öbürünü yasaklamak gelmiyor. Hepsinde de hem karma okullar hem de kız ya da erkek liseleri, kız kolejleri, hatta kız üniversiteleri var. 

İşte biz bunu yapamıyoruz. Üstelik de bizim ülkemizde, bu tür bir çeşitliliğe, Batılı ülkelerden çok daha fazla ihtiyaç olduğu halde, yasakçı kafamız yüzünden yapamıyoruz. Bir yandan, son yılların en büyük kampanyalarıyla kız çocuklarını okullaştırmaya çalışıyor, öte yandan da muhafazakâr kesimlerde kız çocuklarının okula gönderilmemesinin nedenlerinden birinin de kız okulu seçeneğinin ortadan kaldırılması olduğunu görmezden geliyor, bu konuda konuşmaya bile korkuyoruz. 

Ama şükürler olsun ki, korkmayanlar da var. 

Mesela, Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı başkanlığında bir ekip tarafından 2003 yılında hazırlanan “Eğitim ve Toplumsal Cinsiyet” başlıklı çalışma bu alandaki cesur çıkışlardan birini temsil ediyor. Ben bu araştırmaya 2004 yılında da köşemde yer vermiştim. Kağıtçıbaşı ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada, Amerika’daki kız okulları üzerine yapılan araştırmalara da atıf yapılıyor ve kız okullarının karma okullarla karşılaştırıldığında kadınların entelektüel ve sosyal kapasitelerini, akademik yeteneklerini ve kültürel farkındalıklarını daha çok artırdıklarının ortaya çıktığı belirtiliyordu. 

Ama çalışmanın en önemli yanı, kız çocuklarının okullaşma oranını yükseltmeye yönelik politika önerilerini sıralarken, yeniden kız okulları açılmasını da tartışma gündemine getirmesiydi. 

Raporun ilgili bölümünü aynen aktarıyorum: 

“Geleneksel muhafazakâr değerler nedeniyle ergenlik yaşına gelince okuldan çekilerek “eve kapatılan” kız çocuklarının okul ortamında kalmalarını sağlamak amacıyla, bazı bölgelerde sadece kızların devam ettiği ilköğretim ikinci kısım öğretim okulları ve liseleri teşvik edilerek velilere bir seçenek olarak sunulabilir. 

Bu öneriye kız okullarının geleneksel kadın rollerinin yeniden üretildiği, kız çocuklarının tek tip ilişkiler geliştirdikleri eğitim merkezleri olması itibariyle karşı çıkılabilir. Ancak yukarıda da bahsedildiği gibi kız çocuklarının büyük bir kısmı ilköğretimden sonra eğitimin karma olması sebebiyle ailelerince okula gönderilmemektedir. (…) Dolayısıyla kız okulları bu noktada işlevsel olabilir. Nitekim cumhuriyet de kız çocuklarının okullaşma oranlarını yüksek tutabilmek için kız okullarının devamlılığını sağlamıştır.” 

Mecburen ‘imam hatip’e 

Muhafazakâr kesimin karma okul dayatmasına karşı verdiği tek tepki kızlarını okuldan almak olmadı. Bulunan bir “çözüm yolu” da kızların karma olmayan tek okul olduğu için imam hatip liselerine gönderilmesiydi. 

Karma okulların kaldırılmasından sonra imam hatip liselerindeki kız öğrenci sayısındaki artışa şöyle bir bakmak bile bu sonucu görmeye yetiyor: 1993’te İHL’lerde kız öğrenci oranı yüzde 32 iken 2000’de yüzde 50’yi geçti. 8 yıllık eğitime geçişin öncesindeki 3 yıllık dönemde kız öğrencilerin din eğitimine akış hızı erkeklerin akış hızının 10 katından fazla oldu. 

Yine o günlerde (2004) TESEV’in gazeteci Ruşen Çakır yönetiminde yaptığı bir araştırma da aynı sonucu doğrular nitelikteydi. Kız öğrencilere “İHL’ye gitmeseydiniz başka okula gider miydiniz” diye sorulduğunda, yarıya yakını “Hayır gitmezdim” yanıtını veriyordu. Aslında gidemezdim demek istiyordu. 

Durum buyken, yani kız öğrencilerin İHL’lere olan bu yönelişinin ardında başka etkenlerin yanı sıra ciddi bir “kız okulu” tercihi yatarken, bunu görmezden gelmek ve kız okullarını yasaklamak neye hizmet ediyor? 

Kızının bir erkek çocukla aynı sırada diz dize oturmasını hazmedemeyen babayla zıtlaşıp o babanın kızını okuldan almasına ya da özel olarak tercih etmediği halde imam hatibe vermesine sebep olmak mı daha akıllıca yoksa, kız okulları açıp hem o babayı rahatlatmak hem de kız çocuklarının önünü açmak mı? 

“Haydi Kızlar Okula” diye kampanyalar açan herkesin bu sorulara içtenlikle cevap vermesi gerekiyor. 

 

Bugün, 03.03.2012

Karma eğitim zorunluluğu

0

Gündemdeki “Kesintili mi, kesintisiz mi” tartışmasının özü hiç şüphesiz imam hatiplerin orta kısımlarının yeniden açılması ya da açılmaması.

Tasarı ilk gündeme geldiğinde bu konudaki fikirlerimi -kim bilir kaçıncı kez- yazdım. Daha sonraki günlerde ise aynı argümanları tekrarlayıp durmaktansa, bu tasarı nedeniyle gündeme gelen “yan temalara” girmeye, bu yolla tartışmayı biraz olsun derinleştirmeye çalıştım. Evde eğitim yazılarının amacı buydu. Bugün de yine bu tasarı dolayısıyla gündeme gelen bir başka “yan tema”yı mercek altına almak istiyorum. 

Konu karma eğitim… 

Biliyorsunuz, 28 Şubat’ın eğitim sisteminde yaptığı değişikliklerden biri de kız ve erkek okullarının kaldırılıp bütün okulların karma yapılmasıydı. 

Şimdi, başta İmam Hatip Mezunları Derneği olmak üzere bazı eğitim kuruluşları dünyada birçok ülkede hem eğitimcilerin hem de pedagogların yaptığı çeşitli araştırmalarda karma eğitimin birçok sakıncasının ortaya çıktığını öne sürerek “Hazır eğitim sistemi ele alınıyor, karma eğitim dayatması da düzeltilsin, ayrı kız ve erkek okullarının yeniden açılması serbest bırakılsın” diyorlar. Tabii, bunun üzerine karşı taraf da kıyameti koparıyor: “İşte görüyorsunuz, okulları da harem-selamlık yapmak istiyorlar” deniyor. 

Bana kalırsa, sağlıklı bir tartışma için önce konuyu ikiye ayırmalı ve teker teker tartışmalıyız. 

Birincisi, esasa ilişkin bir tartışma; yani hangisi daha iyi konusunda fikir mücadelesi… 

İkinci olarak da usule ilişkin bir tartışma; yani tek bir “iyi” üzerinde anlaşmak zorunda mıyız meselesi. 

Hangisi daha iyi? 

Önce birinciden başlayalım… 

“Karma eğitim mi daha iyidir, ayrı eğitim mi” tartışması ABD’de ve Avrupa’da uzun yıllardır yapılıyor. Özellikle Almanya ve ABD’de 90’lı yıllarda karma eğitimin ciddi bir biçimde sorgulanmaya başlandığını, Batı’da çok sayıda eğitimcinin karma eğitimi “yüzyılın en büyük pedagojik yanılgısı” olarak nitelediğini okuyoruz. 

Karma eğitim karşıtları, karşı cinsin varlığının öğrencilerin ders konsantrasyonunu azalttığını; stresi artırdığını; kız öğrencilerin erkek öğrencilerin yanında “pıstığını”; hata yapıp mahcup olma korkusu içinde derslerde yeteri kadar söz alamadığını, özelikle matematik ve fen gibi derslerde erkek öğrenciler tarafından bastırıldığını, bu yüzden de derslerden yeterince yararlanamadığını söylüyorlar. Karma eğitimde erkek öğrencilerin uğradığı zararlarla ilgili de çeşitli iddialar var. 

Ben bu araştırmaların yaygınlık derecesini, sonuçların ne kadar sağlıklı olduğunu bilemem elbette. 

Ama diyelim ki doğru… İyi de, 6-17 yaş gurubunu cinsiyete göre ayırıp ayrı ayrı okullarda okutmakla neyi halledeceğiz? Var olan sorunu hayatın daha ileri safhalarına ertelemekten başka ne yapmış olacağız? Lise sona kadar kız kıza ya da erkek erkeğe bir ortamda “gerilimsiz” geçiren kızlar ve erkekler, üniversitede bir araya geldiklerinde aynı sorunları yaşamayacaklar mı? Üniversiteleri de mi karma olmaktan çıkaracağız? Bu genç kızların iş hayatına atıldıklarında erkekler karşısında duydukları çekingenlik, özgüven eksikliği artık iyice kemikleşmiş ve alt edilemez bir hale gelmiş olmayacak mı? 

Kızları hangi yaşa kadar kadınlar dünyası içinde korumaya alacak, hangi yaştan sonra “kurt sürüsü”nün içine salacağız? 

Karma bir toplum 

İşin aslına bakarsanız kadın ve erkek cinsinin bir arada huzur bulamamaları, okul sıralarını çok aşan bir sorun… 

Gerçekten de kadınlar ve erkekler birbirlerini geriyor, role zorluyor ve yoruyorlar. Zaten o yüzden de, sözde bir arada yaşıyor görünseler de, her fırsatta ayrılıp birbirlerine sokuluyorlar. Kabul günleri bu yüzden hâlâ sürüyor. Erkek kahvehaneleri bu yüzden dolup taşıyor. İş yerlerinde bu yüzden kadın ve erkek arkadaş grupları oluşuyor. Eşli toplantılar bu yüzden birinci saatin sonunda iki farklı telden çalan iki gruba bölünüyor. 

Bu durumda iki yoldan birini seçeceğiz: Ya kadın ve erkek cinsi arasında bir tür kan uyuşmazlığı olduğunu kabul edip “doğayı” zorlamaktan vazgeçecek, “herkes kendi dünyasına” diyeceğiz. Yani pes edeceğiz… Ama o zaman da hiçbir zaman doğru dürüst aşklar yaşayamayacağımızı, ne cinselliğin, ne evliliğin sağlam olamayacağını ve kadının “ikinci cins” olarak kalmasının kaçınılmaz olduğunu bileceğiz ya da karma bir toplum yaratmak için, kadınla erkeği daha beşikten yan yana koyacak ve hiç ayırmayacağız. 

Ben kendi payıma, bunun bir eğitim tartışması değil, yaşam tarzı tartışması olduğunu düşünüyorum. Konu karma eğitim değil, karma toplumdur. Ve benim oyum her zaman karma toplumdan yana olmuştur. 

Ama ben böyle düşünüyorum diye, herkesi de öyle düşünmeye zorlayabilir miyim? İşte bu noktada da tartışmanın ikinci boyutuna geliyoruz; yani tek bir “iyi” üzerinde anlaşmak zorunda mıyız meselesine. 

O da yarın… 

 

Bugün, 02.03.2012

Panik başladı, acaba neden?

Panik, panikle beraber de itiraflar, iftiralar ve istifalar başladı. Olacağı buydu…

 

Karanlık işleri ve ilişkileri ne kadar saklayabilirsiniz ki?

28 Şubat darbesine destek verenler birer birer dökülüyor. Bugüne kadar susmayı ‘başaranlar’ birden konuşmaya başladılar. Acaba neden?

Meseleleri ne o günlerle yüzleşmek ne de gerçekleri kamuoyu ile paylaşmak. İtiraf ve iftira için sıraya girenlerin derdi, dünün 28 Şubat mağdurları olan bugünün iktidar sahiplerinin gözlerine girmek; ‘ben yapmadım o yaptı’ deme sırasındalar… Kapışmada ne şeref kaldı, ne haysiyet. 28 Şubat’ın medya mahallesi, mahalle kahvesine döndü.

Yalan haberlerin, mizansenlerin, tehditlerin ve de bütün bunların arasında kotarılan soygunların hesabını verme telaşı insanın ağzını bozuyor işte… Yani itiraf ve istifaların bir de yargı boyutu var. Özel yetkili savcılık 28 Şubat’ı soruşturmayı sürdürüyor. Her kurumdan belgeler toplanıyor, suç duyuruları kabarıyor, savcılık tarafından birleştiriliyor.

Bu iş ciddi. Ne Ergenekon soruşturmasına benzer, ne Balyoz davasına ve hatta 27 Nisan’ın yargılanmasına… 28 Şubat, fiilî bir darbenin adı; darbe yapıldı, hükümet devrildi, gazeteciler andıçlanarak işlerinden atıldı, bazı şirketler batırıldı, bazıları da ihya edildi, siyasî partiler dağıtıldı, yenileri kurgulandı…

Kısaca, 28 Şubat’la ilgili ne bir ‘darbe hazırlığı iddiası’ var, ne de ‘darbeye zemin hazırlayıcı faaliyet suçlaması’; o darbenin ta kendisi. Bizzat yapanların söyledikleri olgusal bir ‘gerçek’ 28 Şubat. Darbenin bir ve iki numaralı sorumluları Orgeneral Çevik Bir ve Orgeneral Erol Özkasnak açıkça ve defalarca bunu ifade ettiler; ’28 Şubat post-modern bir darbedir’ dediler. Yani 28 Şubat darbesi bir itham değil, bir itiraf; yapanların itirafı. Dolayısıyla bu dava şimdiye kadarki bütün davalardan daha sağlam, daha somut ve sorumlular için muhtemelen daha can yakıcı olacak.

Peki, sadece bu iki isim veya askerler için mi? Hiç sanmıyorum. Askerlerin yanısıra siyasetçiler ve medya da 28 Şubat’ın temel ayaklarından. Sadece destek vermek veya askeri dolduruşa getirmek noktasında değil, süreci aktif olarak yürüten bir basın ayağı var. Manşetler de arşivde, TV anahaberlerindeki mizansenler de… Basının rolü ‘işbirlikçi’lik mi yoksa daha ileri bir nokta mı, ona yargı karar verecek. Ancak o ana kadar daha çok itiraf ve iftira duyacağız; 28 Şubat medyasının ipliği pazara dökülecek.

Yalnız medya mı? 28 Şubat pisliğinin bulaşmadığı kesim kalmadı ki! Siyaset, medya, sivil toplum ve sendikalar, iş dünyası neredeyse her kesimden gönüllü veya operasyonel unsurlarla birlikte yapıldı 28 Şubat darbesi. Devletin 1 numarası kendi partisini bile gözünü kırpmadan böldü bu dava uğruna. İşçi ve işveren sendikaları bile bir araya geldi darbe için veya darbecilerin tehditleri altında…

28 Şubat’ın 15. yılında gelen itiraflar bir kez daha gösterdi ki Türkiye’nin temizlenmesi için yargıya daha çok ihtiyacımız var. Bu yüzden yargının ve de emniyetin işlevsizleştirilmesi oyununa gelmemek gerek. Son haftalarda MİT üzerinden yürütülen tartışmada yargının ve emniyetin hedef tahtasına konulmasına 28 Şubat destekçileri çok sevinmiş olmalı… Bu dönemin etraflıca soruşturulmasını ve yargılanmasını durdurmak için memleketin başına örülmeyecek entrika yok.

28 Şubat’tan arınmayı mümkün kılacak sürecin devamı için siyasî iradenin dik ve kararlı durması şart. Yoksa, 28 Şubat süreci değil ama klasik veya postmodern darbe tehditleri demokrasinin tepesinde daha bin yıl sürer. Dün Çevik Bir’den direktif alanların bugün hükümetin ağzına bakıyor olması memleketin arındığı, düze çıktığı anlamına gelmez.

Yargı süreciyle birlikte panik başladı. Çünkü bu işin içinde olanlar biliyorlar ki ‘eylem ve sorumluluk’ net, kaçış yok. Özenli, dikkatli ve temiz bir soruşturma ve yargılama olmalı. Ben diyorum ki, ne Ergenekon, ne Balyoz, ne 27 Nisan; Türkiye’nin temizlenmesi için asıl dönüm noktası 28 Şubat davası olacak.

02.03.2012

28 Şubat’ın yıldönümü ve demokratların görevi

Bu hafta 28 Şubat 1997 “postmodern” darbesinin 15. yılını kelimenin tam anlamıyla “idrak” ettik.

Bunu önceki yıllarda da yapıyorduk ama bu yıl daha bir farklı oldu. Sebebi belgeseller, diziler ve itiraflarla darbenin saklı-gizli kalan bazı pisliklerinin ortalığa saçılmasıydı. O kadar ki, eskiden “her şeye rağmen 28 Şubat’ı savunuyorum” diyenlerin dahi artık bunu yapması, akıl, izan ve vicdandan mahrum değillerse, imkânsız hâle geldi.

28 Şubat 1997’de ne oldu? Ordu, içindeki çeteci ve cuntacıların marifetiyle, siyasete bütün ağırlığıyla ve derinlemesine müdahil oldu. Demokratik usullerle işbaşına gelmiş bir iktidarı baskı, şantaj, manipülasyonla önce kötürümleştirdi, sonra düşürdü. Cuntacıların bunda yalnız olmadıkları, sivil işbirlikçilerinin bulunduğu, bu yüzden tüm sorumluluğun “askerlere” yıkılmaması gerektiği tezi, bir doğruluk payı taşısa da, bu gerçeği değiştirmez; zira, darbeyi tezgâhlayan askerler olmasaydı, siviller ne yaparsa yapsın, yaşanan olaylar vuku bulmazdı. Bugün bu gerçeği daha iyi anlayacak durumdayız.

28 Şubat bir ilk değildi. Osmanlı’ya kadar uzanan ve 1960 gerici isyanıyla Cumhuriyet döneminde ilk somut örneğini veren darbeciliğin son halkasıydı. Gerekçe münbit “irtica” korkusuydu. RP’nin yükselmesi irticanın ülkeye egemen olmaya ve tarihin en büyük siyasi olgusu olan “cumhuriyetimizin” yıkılmaya başlaması anlamına gelmekteydi. Bu yüzden, memleketin asıl sahibi, efendisi, velinimeti silahlı memurların seçilmişlere karşı harekete geçmesi; ülkeyi, rejimi kurtarması ve “vatandaşları” halka karşı koruması gerekirdi. Bu “şerefli” göreve kendi kendilerini tayin etmiş bulunan silahlandırılmış memurlar, biraz risk alıyor olsalar da, garantili bir işe kalkışmışlardı. Kültürel genlerinde silahlı darbeye direnme bulunmayan halk; siyasî geleneğinde silahlı darbecilere karşı dik durma eğilimi ve cesareti kazanamamış bir politikacı sınıfı, demokratik iradeye kafa tutan ama silahlı bürokratik iradeye ram olmayı seven bir yargı zümresi, en heyecanlı anlarını darbecilerle iş tutarak yaşamaya alışmış medya kodamanları darbecilerin kendilerini neredeyse güle oynaya darbe yapabilecekleri dikensiz bir gül bahçesinde hissetmesini sağlıyordu. Onlar da bunun hakkını verdiler; açık ve örtülü yollarla, yasal görünse de, hukuk dışı olmasına aldırmadan her aracı kullanarak amaçlarına doğru ilerlediler. Hedefleri uğrunda her şeyi mubah gördüler. Milletvekillerini şantajla veya tehditle partilerinden kopardılar. Hoşlanmadıkları geniş toplum kesimlerini şeytanlaştırmaya ve yalıtmaya başladılar. Tehlikeli gördükleri sivil ve resmi kişi ve kurumları fişlediler. Yargı tezgâhında RP’yi, FP’yi kapattırdılar. Başörtülü kızlara hayatı zindan ettiler. Toplumsal yapıda zaten mevcut olan militarizmi harekete geçirdiler ve takviye ettiler. Böylece güya silah kullanmadılar ama neredeyse silah kullansalardı yapmış olabilecekleri her şeyi yaptılar.

28 ŞUBAT DARBESİ MAĞLUP OLDU

Darbecilerin en hassas ve gayretli destekçileri, yargı bürokrasisi ve medya kodamanlarıydı. Bunlara bir de akademik bürokrasi ve devletçi sermaye çevreleri eklenince tablo tamamlandı. Siyasetin milliyetçi ve ulusalcı kısmı da darbeye desteğini esirgemedi. Siyasetin dağınık olmasına karşın kendileri bir karargâhı idare eden ve daimî personele sahip olan, kara propaganda ve psikolojik savaşta uzmanlık kesbetmiş darbeciler bugün sırrını çözmüş olduğumuz bir işleyiş mekanizması kurdu. Karargâhın özel görevlileri masa başında veya alan operasyonlarıyla irticai olay imal etmekteydi. Sonra bu olaylar ya medyaya servis edilmekte veya medya onlara bir şekilde ulaşmaktaydı. Onlar hakkında çıkan medya haberleri darbeciler tarafından “irtica aldı başını gidiyor” diyebilmek için topluma yönelik propagandada ve iktidarlara yönelik baskıda (bazen şantajda) araç olarak kullanılmaktaydı. Sonra bu uydurma, gerçek olsa da sıradan vukuatların gerçek veya muhayyel faillerine karşı yargı bürokratları harekete geçmekte veya geçirilmekteydi. Son olarak yargının hamleleri hem medya hem de darbeci askerler tarafından tekrar kullanılmaktaydı. Bu işleyiş yıllarca devam edip gitti. Ona dayanarak partiler kapatıldı, insanlar mağdur edildi. Ülke bazıları için cehenneme, bazıları için bir psikiyatri kliniğine çevrildi.

Ne var ki, 28 Şubat darbesi hedeflenen sonuçlara ulaşamadığı gibi darbeciliğin altını oyan gelişmelere de sebep oldu. Bunların ilkini sosyal olayların tabiatına, ikincisini davranışların-faaliyetlerin niyetlenilmemiş sonuçlarına atıfla açıklayabiliriz. Uzun vadede neyin ne olacağını belirleyecek olan, toplumsal hayatın doğal, bir merkezin tam kontrol ve yönlendirmesine tabi kılınamayacak akışıdır. Toplumsal vakıalar, değişimler, altüst oluşlar, suni müdahalelerle belki geciktirilebilir, bir ölçüde yönlendirilebilir, ama bütünüyle tayin edilemez ve engellenemez. Bunu en iyi anlamış olması gereken, bu ülkede, sosyologlardan bile çok, askerlerdir. Yaptıkları hiçbir darbe sonrası siyasi ve toplumsal dizayn işe yaramadı. Duvara (toplumsal olgulara) tosladı ve çöktü. 28 Şubat bir istisna teşkil etmedi. Bununla bağlantılı olarak, niyetlenmemiş sonuçlar kuralı, 28 Şubat “deneyi” tarafından doğrulandı. Beşerî davranışların daima niyetlenmemiş ve çoğu zaman istenmeyen, hatta istenenin tam tersi neticeleri olur. 28 Şubatçılar bir kesimin siyasî ve iktisadî hayatta neredeyse fiziksel varlığına karşı çıktılar. Onların, güçlenmelerini bir yana bırakın, varoluşlarını bile gayrimeşrulaştırma çabasına girdiler. Bu yüzden onlara haksızlıklar yaptılar ve acılar yaşattılar. Gel gör ki, bütün bunlar o kesimin zayıflamasına değil, güçlenmesine yardımcı oldu. Parti kapattılar, daha büyük bir dindar-muhafazakâr siyasî güç doğdu. Akademisyenleri budadılar, muhafazakâr akademisyenler üniversitelerdeki ana gruplardan biri statüsünü kazandı. Anadolu sermayesini yeşil sermaye etiketiyle ezmeye çalıştılar, Anadolu şirketleri büyüdü. Darbeciliğin inançlı müttefiki medya bile çoğullaştı. “Merkez medya” dedikleri Kemalist, militarist, darbeyi ve darbeciyi sever medyanın yanına muhafazakâr bir medya eklendi. Kısaca, 28 Şubat darbesi mağlup oldu.

Şüphesiz bu mağlubiyet Türkiye’de darbeciliğin bittiği anlamına gelmiyor. Michael Roskin’in dediği gibi, bir ülkede bir defa darbe yapıldıysa, tekrar yapılabilir. 28 Şubat’ın ipliğinin iyice ortaya çıktığı şu zaman diliminde demokratlara düşen görev gevşemek ve “bir daha olmaz” lafazanlığı yapmak değil, darbenin siyasî, hukukî, medyatik, akademik ve toplumsal zemininin daha da zayıflatılması için mücadele vermeye azim, kararlılık ve cesaretle devam etmektir.

Zaman, 02.03.2012

‘Türk yalanına sessiz kalma!’

 

Bir an için, yaşadığınız şehrin meydanlarını, iskelelerini ve duraklarını, etnik kimliğinizi yalanla birleştiren bir sloganın doldurduğunu düşünün.

“Türk yalanı”, “Kürt yalanı”, “Çerkez yalanı” gibi…

Otobüsten inerken, vapura yürürken, başınızı nereye çevirseniz bu slogan var.

Kendinizi nasıl hissederdiniz?

Velev ki kınanan kötülük, sizin etnik kimliğinize mensup insanlar tarafından işlenmiş olsun.

Yine de kızardınız.

 “Türk”, “Arap” veya “Laz” diye kolektif bir özne vehmederek, sizi katillerle aynı kefeye koymanın adil olmadığını haykırmak isterdiniz.

Kendinizi kırgın, tedirgin ve hakarete uğramış hissederdiniz.

Geçen hafta İstanbul’da yaşayan Ermeniler de böyle hissettiler.

Kendi ülkelerinde, vatandaşı oldukları devlet tarafından ayrımcılığa uğratıldılar çünkü.

Geçen hafta boyunca durdu o afişler.

Ve günlerce, halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etmeyi suç sayan TCK 216. Madde alenen çiğnendi.

**

Ayrımcılık suçunu sadece o ilanı verenler işlemedi. O bilbordları bu ayrımcılığa açan belediye işledi. Müdahale etmeyen yargı işledi. Onu gördüğü halde kaldırtmayıp, o meydanda konuşmayı içine sindirebilen hükümetin bakanı işledi. Devlet işledi.

Sakın “belediye anlamamış olabilir” demeyin. O ilan “Türk yalanına sessiz kalma!” şeklinde olsaydı, belediye buna izin verir miydi? Yoksa daha üst makamlara sormadan onu alan herhangi bir memur, “çüş, oha, bu ne ya?” deyip peşinen ret mi ederdi?

Hepimiz biliyoruz ki, ikincisi olurdu.

**

Bu rezaletin ırkçılık ve ayrımcılık boyutu çok vurgulandı.

Ama vurgulanmayan bir boyutu daha var. “Ermeni”ye hakaretin infial uyandırmamasında somutlaşıyor bu boyut: “Ermeni”nin resmi olarak tanımlanan “biz”e dair bir anlam taşımıyor olmasında somutlaşıyor.

Şimdi anlıyor musunuz “Türklük” neden “ortak anayasal payda” olamaz?

Türklüğün, Laz’ı, Gürcü’sü ve Roman’ıyla hepimizi kapsayan bir anlamda kullanıldığı tezi neden ikna edici olamaz?

Çünkü öyle olsaydı, iddia ettikleri anlamda “Türklüğün” bir bileşeni olarak “Ermeni”ye hakaret, “Türklüğe hakaret” sayılırdı.

Ama şimdiye kadar hiç sayılmadı.

Çünkü hepimiz biliyoruz ki, Türklük bu ülkede hiçbir zaman, iddia edildiği gibi, “devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi” ifade eden bir anlamda kullanılmadı.

Eğer “Türk” etnik bir kimliğin adı olarak kullanılmıyor olsaydı, bu ülkede yaşayan Kürt’ü, Yahudi’yi, Çerkez’i, Rum’u ve Ermeni’yi kapsayan bir anlamda kullanılıyor olsaydı, o ilanı asanlar ve göz yumanlar, sadece ayrımcılık yasağını ihlalden değil, aynı zamanda “Türklüğü aşağılamayı” yasaklayan o absürt maddeden de yargılanıyor olurlardı.

Hani Hrant Dink’i mahkum edip tetikçinin önüne attıkları meşhur “301. Madde”den…

**

Pazar günü Yüzleşme Derneği’nin “Resmi İdeoloji Sempozyumu”na giderken Taksim Meydanı’nda “Ermeni piçtir” sloganlarını duyduğumda içim acıdı.

O an aklıma bunu duyan Ermeni hemşerilerimin ne hissedecekleri geldi. Kendisine sevgi ve hürmet duyduğum bir Ermeni, her daim adaletin mihenk taşı gibi sağlam duran Etyen Mahçupyan geldi. Utandım. Onun bakışları altında kavmiyetçilik ve milliyetçiliğin kirli ve zehirli diline teslim olan ve bu rezalete sessiz kalan Müslümanlar adına utandım.

Hocalı Katliamı’nın anılması doğru, Azerbaycan topraklarındaki Ermenistan işgalinin ortadan kaldırılması talebi meşrudur.

Ama hukuku çiğnemeden, ayrımcılık yapmadan. Siyasi hesaplarla, orada katledilen masum insanların hatırasına hürmetsizlik etmeden.

**

Bu rezaletin tek teselli edici tarafı, bizim hala çok hasta olduğumuzu yüzümüze vurmasıydı.

Kendisini enternasyonalist veya ümmetçi sananların, haksızlık karşısındaki suskunluklarında da somutlaştığı gibi, aslında basbayağı milliyetçi oldukları gerçeğine ayna tutmasıydı.

Ve alay edercesine “biz Türk derken bütün etnik kökenlerden vatandaşlarımızı kastediyoruz” şeklindeki milliyetçi argümanın aslında ne kadar temelsiz olduğunu göstermesiydi…

28 Şubat bitti mi?

“28 Şubat: Süreklilik ve Kopuş BİNYILIN SONU” kitabı iki gün önce, tam o uğursuz muhtıranın 15. yıldönümünde çıktı.

Üç ciltlik bu ansiklopedik eserin editörü, genç ve başarılı akademisyen Abdurrahman Babacan’ı ve emeği geçen diğer 16 editörü kutluyorum.

Kitapta 28 Şubat ile ilgili çok değerli bir kronolojik özet, dönemin aktörleriyle yapılan derinlemesine mülakatlar ve akademisyenlerin yazıları var.

 Ve tabii ki, hayatları karartılan milyonlar var. Dindar olduğu için cezalandırılan Müslümanlar, YAŞ kararlarıyla ordudan atılan askerler, üniversitelerden tasfiye edilen akademisyenler, başörtüsü yasağı ve katsayı zalimliğiyle geleceği çalınan çocuklar, yoksullaşan işçi ve iflas eden esnaf var.

Bir de, yatacak yeri olmayanlar, hala hesap vermeyenler var.

**

Şimdi 28 Şubat’ın bittiğini söylüyorlar ama en az üç sebeple bunu söylemek henüz mümkün değil.

Birincisi, devlet tarafından mağdur edilen, işini, okulunu, sağlığını kaybeden, ailesi dağılan kurbanların kayıpları, gerçek bir telafi hiçbir biçimde mümkün olmasa da, tazmin edilmeli.

İkincisi, o süreçte insan hakları ihlallerinin parçası olanların adalet önünde hesap vermeleri sağlanmalı.

Ve üçüncüsü, evrensel hukuk ve demokrasi ilkeleri doğrultusunda orduda reform daha fazla geciktirilmeden gerçekleştirilmeli.

Ancak bunlar olduğunda 28 Şubat geçmiş olur.

 

Star, 01.03.2012

 

26 Şubat üç bin yıl sürecek

0

 

“Yeniden Kuvayi Milliye”  ve “Vatansever Güç Birliği” gibi adlarla ne idüğü belirsiz, garip tipler tarafından yurdun dört bir tarafında pıtırak gibi kurulan ve her memleketin saf ve faşist eğilimli tamircisi, tüpçüsü gibi küçük esnafını çatısı altında toplayıp, bir spor salonunda silah-kur’an-bayrak üçlüsü üzerine el bastırıp “bu yolda ölmek var öldürmek var” diye yemin ettiren bir “oluşum” vardı. O sıralar tarif edemiyordu kimse, neyin ne olduğunu anlayamıyorduk sade vatandaşlar olarak ama biraz sağduyusu olan bulaşılmaması gerektiğini seziyordu.

O iklim Hrant’ı aldı aramızdan… Şimdi o iklimin provokatörü “Kerinçekler ve Perinçsizler” Silivri’de fakat zihniyeti 26 Şubat Pazar günü Taksim’deydi. İşin garibi, bir zamanlar o iklimin hedefi olan AKP’nin İç İşleri Bakanı da aldı eline mikrofonu, resmen meydandaki faşistlerden rol çaldı.

Bir haftadır 28 Şubat ile yatıp kalkıyoruz. Bin yıl süreceği söylenen rejimin üç yıl bile süremediği üzerine konuşuyoruz. Twitter’da“#bence28subat” diye bir “top trend” oluştu, orda herkes kendi açısından 28 Şubat’ın neye denk geldiğini ifade etti. Ben 28 Şubat’ın bin yıldan fazladır zaten sürdüğü ve bin yıldan fazla da sürmeye devam edeceğini düşünüyorum zira twitter diliyle söylersek “#bence28subat bir darbe değil bir zihniyet”! Bu zihniyet Pazar günü Taksim meydanında rövanş alıyordu aklınca. Bir ermeni vuruldu diye toplanan binlerce “ermeni olmayan” insanın “hepimiz ermeniyiz” demeleri çok acı koymuş ki, akılları sıra rövanş aldılar.

Hür Fikirler’e Murat Belge’nin mevzu ile ilgili yazısını eklerken hangi resmi koysam bilemedim. Meydanda elinde malum pankartı taşıyan kızın resmini koymaya utandım. Siteyi ilk açtığınızda karşınıza bir küfür gelecek, benim midem buna müsaade etmedi ama o pankartı gururla taşıyan ve aklınca intikam aldığını düşünen bir zihniyet var. İşte bu zihniyet 28 Şubat’ın kendisi ve bin yıldan fazladır var, bin yıldan fazla da devam edecek.

Hrant cinayetinin kendilerine karşı bir operasyonun bir ayağı olarak işlendiğinin farkında olan AKP bu cinayetin mahkemesinde oynanan tiyatroya açıkça bir tavır alamıyor. Hrant cinayeti AKP’nin namus meselesidir, hem kendine karşı işlenmiştir, hem de kendi iktidarında işlenmiştir. İhmali olan devlet görevlilerinin amiri AKP hükümetidir. Hrant cinayetini toplum vicdanı için değilse bile kendileri açısından çözmeleri gerekiyor.

Bunları suya yazdığımı ve bir şeyin değişmeyeceğini adım gibi bildiğimi söylemek isterim. 10 yılda 28 Şubat’ın mağdurlarını on kat güçlendirecek bir devran döndüyse bu devran da döner her şey yeniden başlar. O zaman AKP Taksim’de atılan intikam nutuklarını, açılan pankartların ne manaya geldiğini anlar. Gazeteler de 28 Şubat yazı dizilerini bırakır, “26 Şubat Mitingi” ve sonrasının yazı dizisine başlar. İşin ilginci şu olur, 28 Şubat yazı dizilerine “mağdur” olarak konuşanlar “26 Şubat Mitingi” yazı dizisine de “mağdur” olarak konuşurlar.

Ve bu böyle sürüp gider. En iyi ihtimalle üç bin yıl boyunca…

 

29 Şubat’a nasıl vardık?

Dün 28 Şubat idi. Hem de sadece “lafzi” değil, aynı zamanda “mecazi” mânâda…

Bir başka deyişle, 28 Şubat darbesi denen karanlık süreç, tarih perspektifiyle bakıldığında “dün” denecek kadar yakındır.

Bu darbeyi öncekilerden ayıran ve daha da rezil kılan ise, sadece bir siyasi iktidarı değil, tüm bir toplumsal kesimi hedef almasıdır. Bütün “vatan sathı” savaş alanına çevrilerek onbinlerce mağdur üretilmiş, namlunun ucundaki muhafazakarların haklarını cesaretle savunan bir avuç liberal de aynı hayasız saldırıdan payını almıştır.

İşin trajik yanı ise, o zamanlar 28 Şubat’ı histeri içinde alkışlamış olan kesimlerde, bugün halen kayda değer bir öz eleştiri olmaması, itiraf yerine sessizliğin hüküm sürmesidir. Çünkü, kanımca, bu kesimlerin ideolojisi pek değişmemiş, sadece güçleri azalmıştır.

Söz konusu ideolojiyi çürütmek için, oturup ciltler dolusu “gayrı resmi tarih” anlatmak ve sonra da dev bir “siyasi değer” tartışması yapmak gerekir. Ama tüm bunlar yapılsa bile (ki yapılıyor), karşı taraf, muhtemelen, duyduğu her şeyi hainlerin, emperyalistlerin, “Sorosçuların” filan yalanları sayacak, bir de üzerine sinkaflı küfürler savuracaktır.

Yani galiba bir zaman kaybıdır 28 Şubat’ın ideolojisini çürütmeye çalışmak.

Bu totaliter ideolojiyle yıkanan beyinler, herhangi bir rasyonaliteye kapı açamaya-cak kadar tahrip olmuştur.

Musibetten nasihat mi?

Ancak, 28 Şubat’ı mazur görenlerin aklında biraz daha “rasyonel” duran bir argüman var ki, bunu tartışmakta fayda var.

Bu, özetle, “28 Şubat olmasa, AK Parti de olmazdı” argümanı.

Bunu savunanlar, kör-kütük demokrasi düşmanı değiller. “Milli Görüş gömleğini” çıkaran AK Parti’nin Türkiye’de gerçekleştirdiği büyük reformları teslim ve takdir ediyorlar. Ancak bu dönüşümde “asker sopası”nın da olumlu rol oynadığını düşünüyorlar. Refah Partisi’nin keskin, ütopik, Batı-karşıtı ideolojisinin 28 Şubat sayesinde kırıldığını, “İslamcılık”tan “muhafazakar demokratlığa” giden yolun böyle açıldığını düşünüyorlar.

Bu argüman, açıkçası, ilk bakışta yabana atılır gibi de değil. Çünkü sonradan AK Parti’yi oluşturacak olan “yenilikçi” Milli Görüş kadrolarının 28 Şubat “musibetinden” bir “nasihat” çıkardığı ortada.

Ancak bu ilk bakışa hemen aldanmamak ve biraz geriye çekilip şu soruyu sormak lazım:

İyi de, Milli Görüş hareketi nasıl ortaya çıkmıştı ki? Bu harekette görülen içe kapanmacı, reaksiyoner, ütopik ve kimi zaman da öfkeli dil nasıl gelişmişti?

İki darbe sonrasında

Ben, Türk siyasi tarihine baktığımda, bu sorunun cevabının da yine 28 Şubat öncülü darbelerde yattığını görüyorum. Özellikle de 1925 (Takrir-i Sükun) ve 1960 (27 Mayıs) darbelerinde.

Kemalist ideolojiyi dayatmak için düzenlenen bu iki darbenin de hedefi, kabaca “merkez sağ” dediğimiz gelenekti: Birincisi Kazım Karabekir’in Terakkiperver Fırkası’nı, ikincisi de Adnan Menderes’in Demokrat Partisi’ni yok etti.

Oysa, eğer bu partiler yaşasaydı, temsil ettikleri siyasi gelenek, muhtemelen, toplumdaki İslami duyarlılıkları kucaklayarak “merkeze” taşıyıp yumuşatacaktı. Muhafazakarlar, “öz yurdunda garip, öz vatanında parya” haline gelmedikleri için, “kininin davacısı bir gençlik” aramayacaklardı. Daha dünyaya açık, daha şehirli, daha rafine, daha ılımlı olacaklardı.

Özetle, Cumhuriyet rejiminin laik dipçikleri, Türkiye’nin dindarlarını döve döve yumuşatmamış, aksine sertleştirmiştir.

AK Parti’nin ancak 2000’lerde formüle edeceği “muhafazakar demokrat” sentez, darbeler yoluyla hızlandırılmamış, aksine geciktirilmiştir.

Ve Türkiye, 29 Şubat’a, 28 Şubat sayesinde değil, ona rağmen varmıştır.


Bugün, 29.02.2012

28 Şubat ve zarar ziyan tablosu

 

Her darbe ardında çökmüş bir demokrasi, yerlerde sürünen bir hukuk, onurunu yitirmiş meclisler bırakarak geldi geçti bu ülkenin üstünden.

Ve elbette küme küme insan enkazları… Parçalanmış, ezilmiş, yerle bir edilmiş bireyler, topluluklar… 

Felaketin 15. yılında, yani bugün, bütün bildiklerimizi birbirimize aktararak puzzle’ın eksik parçalarını tamamlıyor ve 

“Son Darbe”nin zarar ziyan tablosunu artık çok daha net bir şekilde çıkarabiliyoruz. 

Bu çok boyutlu bir tablo… Ekonomik boyutu var; toplumsal boyutu var; siyasi boyutu var; hukuki boyutu var. Ama bir de ahlaki boyutu var ki, ben bu yıldönümü yazısında bunu yazmak istiyorum. 

x x x 

90’lı yılların ikinci yarısını hatırlıyorum… Türkiye’nin entelektüel hayatında ciddi bir sıçramanın yaşandığı yıllardı onlar. 1994 yerel seçimlerinde Refah’ın yaptığı “kötü” sürpriz üzerine yaşanan travma yerini yavaş yavaş anlama gayretine bırakmıştı. Aynı topraklar üzerinde birbirine yabancı yaşayan iki dünya arasında iletişim kanalları açmaya uğraşıyor; birbirimizi tanıma ve konuşmaya başlama temrinleri yapıyor; empati, hoşgörü, birlikte yaşama söylemlerini dilimizden düşürmüyorduk. O yıllar aynı zamanda “iyi darbe” “kötü darbe” ayrımlarını sorguladığımız, 27 Mayıs’a toz kondurmayan zihniyetle hesaplaştığımız yıllardı. Nihayet demokrasi anlayışımızın derinleştiğini hissediyor, 23’ten bu yana süren bir paradigmayı değiştirebildiğimiz için kendimizle gurur duyuyorduk. 

Ne olduysa, Sincan’daki o tankların yürüyüşüyle oldu. 

O tanklar sadece Türkiye’nin siyasi hayatına değil, aydınların zihinlerine de balans ayarı yaptı. Aslında en dramatik balans ayarını da o alanda yaptı. 

28 Şubat sabahı uyandık ve bir de baktık ki, ilkelerin eskimiş çoraplar gibi çöp kutusuna atıldığı, o zamana tartıştığımız her şeyin unutulup, uzlaştığımızı sandığımız platformların inkâr edildiği bir panik anındayız. 

Entelektüel ahlak çökmüş! 

Dünün “demokratları”, darbe karşıtları, yüzsüzce “Demokrasinin kendi kendini yok etmesine izin mi verilseydi” diyerek dolaşıyor ortalıkta. İhanetlerinin en fazla farkında olanlar -iç seslerini bastırmak istercesine- en ateşli çığırtkanlığını yapıyor darbecilerin. Oportünizm, çifte standart, demagoji, korkaklık, güçlüye boyun eğme zayıflığı kol geziyor. 

Göz yaşartıcı bir manzaraydı gerçekten… Bu manzara “güçlülerin” ilk sendelemelerine kadar böyle devam etti. Ne zaman ki, 28 Şubat’ın bin yıl değil, on yıl bile sürmeyeceği artık iyice belli olmaya başladı, işler sarpa sarar sarmaz beyaz bayrak çekenlerin ufak ufak toparlanmaya ve sindikleri mevzilerden çıkarak karşı mevzilere doğru kaymaya çalıştıklarına tanık olduk. Kimileri büyük bir ustalıkla yaptı bu işi, kimileri ise komik derecede beceriksizce… 

28 Şubat’ın en karanlık günlerinin geride kaldığı, tünelin ucunda ışığın ufaktan görünmeye başladığı ve o kriz günlerinde bocalamış, yalpalamış ve hatta yerle bir olmuş nice insanın paramparça olmuş kişiliklerinin parçalarını yeniden bir araya getirmeye çalıştığı günlerde şöyle yazmıştım: 

“Kâbus bitti… Karı kocanın, birbirlerine ağızlarına ne gelirse söyledikleri şiddetli bir kavga gecesinin sabahındayız sanki. 

Sözde uyumlu bir evliliğin tuz buz olduğu, çirkin çıkar hesaplarının ortaya döküldüğü; yüzlerdeki maskelerin inip tehdit ve şantaj silahlarının çekildiği bir gecenin sabahında, birbirinin yüzüne bakmaya utanan karı kocalar gibiyiz. 

Ömür boyu hakkaniyetiyle, adaletiyle, hastane kuyruklarında kimsenin önüne geçmemekle öğünen bir adamın, ilk gerçek hastalığında herkesi omuzlayıp öne geçişine tanık olduk. 

Ömür boyu çocuğuna yalan söylememeyi öğreten babanın, işler biraz sarpa sarınca çocuğunun gözü önünde yalan söyleyişini izledik utanç içinde. 

Tanrı tanımaz geçinen birinin evinin duvarları hafif bir depremle sarsılmaya başladığında besmele çekmeye başlayışına tanık olduk. 

Karı kocanın kavgası bitti… Hasta doktora yetişti, hayati tehlike geçti… Deprem sona erdi. 

Ama kriz anında söylenen hiçbir söz, hiçbir davranış geri alınamaz artık. Karı koca bundan böyle hiçbir zaman birbirlerinin gözüne eskisi gibi bakamaz. Önündeki hastayı omuzlayıp öne geçen adam hiçbir zaman başı dik; haktan hukuktan söz edemez. Yalancı baba, hiçbir zaman çocuğunun gözündeki eski baba olamaz. 

Kâbus bitti… Ama doğruluk, tutarlılık adına inşa ettiğimiz ne varsa silip süpürerek, onca yıl ortak değer sandığımız ilkeleri tarumar ederek çekip gitti. 

Artık hiçbir zaman eskisi gibi olamayacağız. O yıllar boyunca yapılanları ve söylenenleri unutamayacağız. Hiçbir zaman birbirimizin gözlerine eskisi gibi bakamayacak, birbirimize eskisi gibi güvenemeyeceğiz. 

Belki o kâbus dolu günlerde söylediklerimizi ve yaptıklarımızı unutmak ve bir daha hiç anmamak üzerine bir konsensüs kuracağız aramızda. Ama bilinçaltına ittiğimiz suçlarımız bizi kolay kolay rahat bırakmayacak. Siyasetin darboğazında boğazladığımız ilkeler bundan böyle hep ayağımıza dolanacak. 

Evet, kâbus bitti, kriz çekip gitti. Ama ardında yaralı bir demokrasi ve ezik bir insan yığını bırakarak…” 

On beş yıl sonra bugün etrafıma baktığımda ben hâlâ o ezik insan yığınlarını görüyorum. Kimi pişkin, kimi arsız, kimi mahcup ama gerçekte hepsi ezik entelektüel müsveddeleri… 

Hayır, o günleri unutamıyorum ve hiçbirinin gözlerine artık eskisi gibi bakamıyorum. 

Bugün, 29.02.2012